
1.430 kelime · ~7 dk okuma
Hocam? Efendim? Bir saniye bakabilir misiniz lütfen? Tamam.
Ne oldu? Bir şey mi buldun yoksa? Hocam şu katmana baksanıza. Bu derinlikte böyle bir şey olmaması gerekiyor değil mi? Şu metal dediktörlü var bakayım bana.
Bu ses... Bu farklı bir şey. Oyalanacak vaktimiz yok. Eldivenleri ver. Yoksa bu... Hiçbir şey söyleme. Sadece fotoğraflarını çek. Her açıdan. Tamam? İnsanlık.
300 bin küsur yıldır dünyayı gezen sapiens. Sanayi devrimi. İnşa ettiğimiz devasa yapıtlar. Göktelenler. Milyonlarca kilometre yol. Tüm anıtlar.
Her şeye rağmen muhteşem bir şey kurduk. Sanki sonsuzluğa bir iz bıraktık değil mi? Bundan milyonlarca yıl sonra biz yok olsak bile evren hep bizi hatırlayacak. Tüm literatür, bilimsel gelişmeler, hikayeler… Ölümsüzlüğün bir farklı türü gibi bu. Fakat can sıkıcı başka bir şey daha var burada.
İnsanlık bugün yeryüzünden silinse ve yarım milyar yıl sonra bir yerlerde yeniden doğup şöyle bir çevresine baksa, bizden bir iğne ucu bile iz göremezdi. Ne o devasa anıtlar, ne göğü delen binalarımız, ne de tüm endüstriyel başyapıtlarımız çoktan silinmiş olurduk. Düşüncesi bile moral bozuyor değil mi? Ama bu bilgi çok ama çok ilginç bir soru ortaya çıkarıyor.
Eğer durum buysa, biz dünyadaki ilk medeniyet olmayabilir miyiz acaba? Medeniyetin sıfır noktasına kendimizi, yani insanlığı koyuyoruz. Bize derslerde öğretilen bilgi bu. Doğduğumuz ilk günden beri bir şekilde böyle hissediyoruz değil mi? Medeniyet bizimle başladı. Ama işte, belki de yanılıyoruzdur. Bizden önce var olmuş, gelişmiş, sanayileşmiş, teknolojik olarak ilerlemiş başka medeniyetlerde var mıydı acaba? Biz bir hatta belki de birkaç farklı medeniyetin mezarlığında yaşıyor olabilir miyiz? Güzel soru değil mi? E tabii biraz da ürkütücü.
Hadi gelin olasılıklara birlikte bakalım. Aslında bakarsanız bu birçok kişinin düşündüğü ve hatta sayısız teorinin de odak noktası olan bir soru. Fantastik edebiyatta ya da sinemada da rastlarız bu tip anlatılara. Hatta bu kadim medeniyetlerin aslında kaybolmadığını, bazı eşikleri aşıp aramızda ünlüler olarak dolaştığını bile iddia edenler var. Ama bizim odak noktamız bunlar değil.
Bu soruyu çok güzel bir şekilde formüle eden bir çalışma üzerinden gideceğiz bugün. 2018'de Adam Frank ve Gavin Schmidt'in yürüttüğü bir çalışma bu. Frank bir fizikçi ve astronom. Schmidt ise NASA'da çalışmış bir iklim bilimciydi. Bir tür düşünce deneyi şeklinde öne sürdükleri iddiayı da Silurian hipotezi adını verdikleri bir tür makale ile açıklamışlardı. Silurian ismi de Dr. Who hayranlarının dikkatini çekmiştir zaten.
Dizide nükleer bir test esnasında 400 milyon yıllık uykusundan uyandırılan bir türdü Siluryanlar. Gavin Schmidt ve Adam Frank'in bazı argümanlarından bahsedeceğim. Ama baştan söyleyelim. Kendileri daha önce başka medeniyetlerin var olduğuna bizzat inanmıyorlar. Fakat bilimsel yöntemi kullanarak tasarladıkları bir tür düşünce deneyiyle bu soruyu formülüze etmişler. Böylece bazı düşündürücü argümanlar da çıkmış ortaya.
İlk olarak bir şeyin altını çizmemiz gerekiyor. Esas sorulması gereken başka insansı türler vardı ve sonra yok oldu mu sorusu değil. Asıl soru bizim gibi ya da bizden daha da gelişmiş başka endüstriyel türler, medeniyetler var oldu mu? Burada da şunu kabul etmemiz gerekiyor. Evet insanlığın 300 bin yıla uzanan kadim bir tarihi var.
Yalnız iyi veya kötü anlamda dünyada iz bırakmaya, sanayileşmeye, bunun sonucunda dev şehirler inşa etmeye falan daha çok yeni başladık. Asıl etkimizi sadece son birkaç yüzyılda görebiliyoruz. O nedenle çok çok genç bir medeniyet olduğumuzu söylememiz lazım. Yani dünyanın 4,5 milyar yıldır var olduğunu düşününce birkaç yüzyıl epey kısa bir süre açıkçası.
Ve bu 4,5 milyar yılın herhangi bir noktasında bir medeniyet inanılmaz gelişmiş olsa bile onların izlerini bulmamız çok ama çok zor. Bunun sebebi de dünyanın doğasında yatıyor aslında. Dünya bize çok sabit gelse de 4,5 milyar yıllık geçmişini hızlı bir şekilde ileri sarabilseydik inanılmaz bir canlı organizma gibi davrandığını görürdük. Kıtalar, dağlar, okyanuslar… Sürekli bir yer değiştirme halindeler. Bugünkü dağlar bir zamanlar okyanusların altındaydı mesela. Veya şimdiki yer kabuğunun neredeyse tamamı son birkaç milyon yılda mantoda eritilmiş, sıfırlanmış ve yeniden soğuyarak yeryüzünde oluşmuş kaya veya toprak katmanlarıydı.
Ve bu genellikle yarım milyar yılda bir kendini tekrar eden bir döngü. Ki öncesinde ne var ne yoksa yok eden bir sondan bahsediyoruz. İşte bu döngünün şöyle bir sonucu var. Şu anda Dünya'nın üzerinde yürüdüğümüz yüzeyinin büyük bir kısmı 2.6 milyon yıldan daha eski değil. Evet, yüz milyonlarca yıl öncesine ait fosillere ulaştık. Fakat bu inanılmaz nadir bir olay.
Bir de şöyle bir durum var. Bugün 8 milyar insanın çoğunluğunun yaşadığı şehirler dünya yüzeyinin sadece %1'lik kısmına karşılık geliyor. Yani bizim şu anki gelişmişlik düzeyimize ulaşabilmiş çok eski bir medeniyetin, inşa ettiği herhangi bir şeyin kalıntısını bulmamız çok düşük bir ihtimal. Az önce de söylediğim gibi. Fosilleşme çok nadir gerçekleşen bir olay.
O kadar çok şart var ki fosilleşme için. Mesela basınç olması lazım ya da neredeyse hiç oksijen olmaması lazım. Bu nedenledir ki yüz milyonlarca yıl dünyaya hükmetmiş türlerden çok azının fosillerine ulaşabiliyoruz. Özetle bizden önce başka medeniyetler yaşadıysa da onları tespit etmek çok ama çok zor bir görev. Ancak kayaçlarda bazı izler arayabiliriz.
Şöyle düşünün. 1 santimlik bir kayacın oluşması için 1000 yıl kadar geçmesi gerektir. Şimdi insanlığın bugün yok olduğunu bir düşünün ve bundan milyonlarca yıl sonra ortaya çıkacak bir medeniyetin yeni bir inceleme yaptığını hayal edin. Tüm tarihimiz ve eserlerimiz neye denk gelecek biliyor musunuz? 300 santimlik bir kayaca. Yani şu an dünya açısından 3 metrelik bir kalıntı adayıyız.
hele ki sadece endüstriyelleşme sonrasını baz alırsak, inşa ettiğimiz tüm modern yapılar bir santim bile etmeyecek düzeyde. Yani bu kayaçlar oluştukları dönemin her türlü izini taşıyor. Özellikle de atmosfer ve okyanuslardaki değişimin emarelerini görebiliriz burada. Şayet bizimki gibi bir medeniyet var oldu ve sanayi devrimiyle birlikte teknolojiyi de geliştirdi ise, bu yine büyük ihtimalle fosil yakıtlar sayesinde gerçekleşmiş olmalı.
Bizim gibi fosil yakıtlarla atmosferin bileşimini değiştirecekleri için de bir medeniyetin izlerini bu kayaçlardaki karbon izinden tespit edebiliriz. Fakat burada epey ilginç bir olay var. Önemli bir ipucu. Onu da kısa bir aradan sonra anlatacağım size. Evet, vakit kaybetmeden bizden önce yaşamış bir medeniyet var mıydı sorgulamamızı yapmaya devam edelim dilerseniz. En son bir ipucundan bahsetmiştim değil mi?
Gelin peşine düşelim birlikte. Şimdi bundan 56 milyon yıl kadar önceye tarihlenen bir kayaçta garip bir dalgalanma tespit edildi. Paleosen-Eosen Termal Maksimum olarak bilinen bir dönem bu. Yine kayaç kayıtlarında bu Termal Maksimum dönemin 200 bin yıl kadar sürdüğü gözlemleniyor.
Bizim bu dünyada bulunduğumuz süreye yakın bir zamanı işaret ediyor bu da. Bu da akıllı bir türün doğup yok olmasına yetecek bir süre gibi. Üstelik yapılan analizler bu dönemde dünya ikliminin çok ılıman olduğunu da ortaya koyuyor. Hatta rahatlıkla t-shirt ile gezebileceğiniz bir dönem olduğunu da söyleyebiliriz. Diğer yandan ciddi miktarda bir karbon salınımı da görünüyor.
Bu karbon salınama elbette doğrudan, o zamanlar bir medeniyetin var olduğu anlamına gelmiyor. Zira bu tip olayların daha sık gerçekleşen nedenleri arasında çok şiddetli volkanik aktiviteler veya asteroit düşmesi gibi olaylar var. O nedenle bu bilgi doğrudan kadim bir medeniyetin varlığını kanıtlamıyor bize. Ama ilginç bir bulgu daha çıkıyor sonra karşımıza.
Bu olaydan birkaç milyon yıl sonra oluşan kayaçlarda da yine ilginç ve gizemli bir katmanla karşılaşıyoruz. Burada da ciddi boyutta bir karbon salınımı söz konusu. Böylesi dönemlerde gördüğümüz temel değişimler genellikle ani ısı artışları ve karbon seviyesindeki yükseklik olur. Ama dediğim gibi. Bu artışların birçok farklı doğal nedeni de olabilir.
Yani bundan milyonlarca yıl sonra bizim bıraktığımız katmanları inceleyen bilim insanları bunları dünya tarihindeki bir anomali olarak da görebilirler. Biz de sıcaklıklarda ani artışlara neden oluyoruz. Garip elementler bırakıyoruz sonuçta. Fakat tüm bunların doğrudan bir medeniyetin kalıntıları olup olmadığını anlamayabilirler. O yüzden geçmişte yaşandığına şahit olduğumuz bu kalıntılar yüksek ihtimalle doğal nedenler sonucunda ortaya çıktı.
Fakat… Ya öyle değilse? İşte Silurian hipotezinin çok güzel bir şekilde işaret ettiği paradoks da bu. Kaldı ki, böylesine çok gelişmiş bir medeniyetin varlığını ve yok oluşunu bu kayaçlarda keşfettiğimizde bu bilgi bize ne sağlayacak? Düşünmemiz gereken en temel şey de bu galiba. Elbette buna dair de bazı cevaplarımız var. Öncelikle bu bilgi akıllı yaşam arayışımızda bize yol gösterebilir.
Bu ihtimal evrende var olabilecek akıllı yaşam sayısını dramatik şekilde arttıracaktır. Hatta bir zamanlar gayet yaşanabilir iklimlere sahip olan Mars'ta ve hatta Venüs'te bile antik medeniyetlerin var olmuş olabileceğini gösterir bize bu. Ama en önemlisi bu bilgi bizim gezegenimizdeki yerimizi de sorgulatacak bir şey. Her şeyden önce ne kadar kırılgan olabileceğimizi gösterebilir bize bu bilgi. Aslında kendimizi sahibi gibi gördüğümüz bu gezegende, birkaç santimlik bir kalıntıya dönüşebileceğimizi gösteren bir veri çok da hoşumuza gitmeyecektir tabii. Ama işte merak. İnsanın en güçlü niteliklerinden birisi.
Bir zamanlar binlerce yıl dünyaya hükmetmiş ve sonsuza dek yaşayacağını düşünen ama tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş medeniyetler bile bize bir şeyler anlatıyor aslında. Milyonlarca yıl öncesine bakmamıza da gerek yok yani. Özetle, hipotezin sahibi isimler bile böyle bir ihtimale inanmasa bile, üzerine düşünmesi oldukça keyifli bir soru bu. Hem belki de bir gün gerçekten de buluruz kendimizden önce var olmuş bir medeniyetin kalıntılarını.
Ve o kalıntılar bize yaşadığımız gezegeni, hatta belki de evrenin tüm sırlarını açıklayacak bilgiler sunar. Kim bilir?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.