Podcast

ayna ayna söyle bana, en çok kimi sevmeliyim bu dünyada?🪞

Dr. Gulec Radio

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Biliyorsunuz instagramda elime, koluma, konuşmama, her şeye laf ediyorlar. Peki ben bu söylenenlere nasıl yaklaşıyorum. Ne düşünüyorum, ne hissediyorum?



Daha hava aydınlanmadan, sabahın beşinde oturdum podcast kaydetmeye başladım ve size tüm hislerimi anlattım. Çözüm de basit aslında: Kendini sevmek. Peki kendini sevmek ne demek? Kendimizi nasıl seveceğiz?



Hadi gelin, bu bölüm hepsini konuşuyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.373 kelime · ~22 dk okuma

Pelin hocası fakültesi. Ne yapıyorsunuz? Ben ne yapıyorum biliyor musunuz? Saat 5, geldim çalışma odama, açtım perdeleri. İki dakika şöyle bir dışarıda falan baktım da işte hava daha aydınlanmadı. Neyse size podcast çekiyorum. Geleceğim bu konuya. Ben saatin beşinde çekiyorum falan ama şimdi bugün ne konuşacağız? Biliyorsunuz ki Instagram'da elime, konuşmama, mimiklerime, her şeyime laf ediyorlar. Ben de buradan size aslında onlara cevap değil de ben bunu nasıl algılıyorum, nasıl yaklaşıyorum diye duygularımı paylaşmak istiyordum.

Paylaştım, sonra da bir şekilde oradan işi kendini sevmeye, kendini sevmeyi öğrenmeye ve kendimi sevmeyi, kendimi sevmek zorunda kaldığımda öğrenebildiğimi getirdim. Baktım ki, Allah, herkes o kadar dokundu ki, herkes de kendini sevmeyi o kadar istiyormuş ki ya da kendimi seviyor muyum acaba ben? Yeter mi bu sevgi? Göster bana falan. Nerede bu sevgi? dedi. Ben dedim ki, o zaman ne yapalım? Podcast yapalım. Ve podcastimizin konusu,

Ben kendimi sevmeyi nasıl öğrenirim? Nasıl kendimi sevmeyi becerdim aslında? Ben kendimi bunu anlatacağım size. Nacizane. Hani herkes yorum yapıyor, sonra da yazdı. Nacizane fikrim. Benim de bu nacizane fikrim. Hazırsanız başlıyoruz.

Transkriptin tamamını oku

Doktor Gületç Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Evet, şimdi gelelim. Saat niye 5? Arkadaşlar ne gibi hissediyorum biliyor musunuz? Zamanında sınavlara çalışırken, tıp fakültesinde özellikle, böyle her şeyi son dakikaya bırakırdım. Ve kalkardım, saat gece 12 falan, hala bitirmemişim çalışmayı. Ve böyle başka şeylerle oyalanıyorum, procrastination yapıyorum.

Ve saat bir oluyor, neyse diyorum, üç saat uyuyayım da kalkayım çalışayım. Ve bunu çok kişi yapıyordur tabii ki. Ben de tek değilim. Ben de bundan biriyim. Ve yine her gece olduğu gibi kalkıyordum üçte, chugging coffee yapıyordum, böyle kafaya dikiyordum. Sonra da oturup çalışıyordum ve uykusuz muykusuz sınava gidiyordum ve bir şekilde geçiyordum. Çünkü ben yapısal olarak böyleyim. Procrastination yapıyorum. Sonrasında da hiperfokuslanıyorum. Ve işte iki saatte, üç saatte

Normal bir zamanda işte 10 saatte 15 saatte halledeceğim bir şeyi hallediyorum. Bu iyi değil ama bu benim yapım. Şimdi buradan nereye geleceğim? İşte self-love, self-compassion, self-kindness. Kendini sevmek, kendine kibar, nazik olmak, kendine şefkat göstermek. Biraz da burada. Ben diyorum ki evet, sen böyle bir kadınsın.

Evet, sen bir şeyleri böyle zorluyorsun. Benim sabah şimdi nöbetim var. Ben sizinle bir podcast çekeceğim. Şu nöbete gideceğim. E bu olacak iş mi yani? Dinlen. Kendine yazık. Hem burada bir hata yapıyorum ama sonra diyorum ki ben insanım. İnsanlar hatalıdır. O yüzden ne yapacağım peki? Bir daha bu olmasın diye bunun farkına varacağım. Hatamı farkındayım arkadaşım. Sen bunu bu sabaha bırakarak hata ettin ama niye ettin bir soru.

Dün başıma ne geldi? Beni hackliyorlardı, girl! Can you believe? Imagine! Ne oldu biliyor musunuz? Bunlar iyice işi büyütmüşler. Bu hackerlar ne yapıyor arkadaşlar? Duygusallığımızdan, o anki adrenalin patlamasından, kortizoldan faydalanıp size bir link tıklatacaklar. Tıklamam değil mi yani? Ne linki? Tıklamam tabii ki yani. Salak mıyım? Değilim. Zaten bir de bunlar böyle bakıyorlar, hani bunu teknolojiler anlamayan çok falan, bunu yapabilecek kişilere. Bana daha önce hiç gelmiyordu böyle. Hani en basit şikayet var falan geliyordu. O basit zaten. Çok sevdiğim bir tane tarihçi var. Ünlü bir kadın. Bu kadının kişisel bir hesabı gibi gözüken bir hesap var. Bilmiyorum onun öyle bir hesabı var mı yok mu? Fakat o kişisel gibi gözüken hesapta 3500 tane post var. 4500 tane takipçi var ve 500 kişi falan takip ediyor. Ama ben bakmadım hani diğer popüler kişiler onu takip ediyor mu falan. Ve daha önce de ben bu kişisel hesabı görmüştüm. Hani vardı bu zaten. Sonra oradan bana yazıyorlar, ''Tugbay'cığım seni çok seviyorum.'' falan. Ben de cevap verdim, ''Ben de sizi çok seviyorum.'' falan. Çok seviyorum kadını ya, çok şey öğrendim kadından. Hayatıma çok şey kattım. O yüzden hemen heyecanlandım, cevap verdim, tamam mı? Sonra aradan 2-3 saat geçti. Bir de beklediler, güven oluşturuyorlar falan.

Bu kadının dünya bir tane yazarlık için linki varmış. Hani en iyi yazar seçiliyormuş yılın. Bir de geçen de ben size öyle link verdim ya, hani yılın en iyi podcastini seçiyorlar, influencerunu seçiyorlar falan. Şimdi ben de bunu da yaptığım için yani böyle inanacak gibi oldum tamam mı? Sonra...

İşte yılının en iyi yazarı Tuğbacım oy vermesini bekliyorum. Bir de tam kadın gibi konuşuyorlar. Hiçbir yanlışı yok. Yazım yanlışı Tuğbacım falan filan. Ah falan böyle emojiler falan. Beyaz Kalp ve işte Starlight emojisi hep şeyler. Allah'ım sonra ben o linke tıkladım. Ama linke tıklamak bir şey ifade etmiyor çok. Hani bir giriş yapmanız gerekiyor. O bir girişten sizin herhangi bir sosyal medyanızın girmesi gerekiyor. Bir tanesini bulunca vasiye atıyorlar arkadaşlar. Diyelim girdiler mailinize. Bu kişi öldü diyor. Vasiye atıyor. Oradan Instagram'ını, oradan Facebook'unu falan.

tarafı hackliyorlar. Youtube'unki farklı Youtube'dan alabiliyorsun. Meta değil ya Youtube. Ama Instagram'ı hackleyince artık o iş gitti. Ne yapıyorlar? Sizden para talep ediyorlar. Ve sizden o para diyelim ki işte 200-300-400 bin. Ve sonra sizden para talep etti. Tüm şifreleri de vermiyor. Birkaç şifre onda kalıyor ki tekrar ona muhtaç ol. Ve böyle sizden 1 milyon falan almaya çalışıyor yani. Ve hadi bu da cabası. Bir de iCloud'unu hacklerse tüm fotoğrafların, verilerin, her şeyin gitti. O yüzden size söyleyeyim. Benim her şeyimin şifresi artık 35 hane falan. Size de öneriyorum bunları. Ünlem, sire gibi noktalama işaretleri, büyük küçük sayılar, garip garip işaretle her şey var. Hepsinin şifresi farklı. Ve hiçbirini dijital ortamda saklamayın. Çünkü bir gün sizin Apple ID'nizi bir şekilde zor ama hacklerlerse, orada notlara yazıyorsunuz ya, o notlardan görürler, diğerini de patlatırlar. Benim sosyal medyamdan patlatırlar, sizi de belki banka hesabımızdan patlatırlar, başka bir şeyleri tehdit etmek için patlatırlar, fotoğraflarınızı falan. O yüzden çok dikkat edin bunlara. Ve ananızdan bile gelse arkadaşlar linke tıklamayı ben bundan sonra hani tamam yapmadım ama o an yapabilirdim. Şifremi girmedim, girebilirdim. Ha bu arada şifremi girsem de bana bir şey olmaz. Ben kendimi çok iyi koruyorum. Google ve şeyli uygulamalar var. Bunlar sizin şifrenizi her böyle belli bir kısa sürede yeniliyor. Yani hacker şifreni...

Altıda bile girene kadar yenilenmiş oluyor. Ve bu Google onaylı olduğu için yine güvenebiliyorsunuz bu uygulamaya. Bir de benim mailim, Facebook'um, her şeyim, Instagram'ım, her şeyim çift faktörlü. Ve çift faktörlünün de tek gelebileceği yer benim elimde. Yani o yüzden giremediler. Giremeyeceksiniz. Bunu başaramayacaksınız. Saf değilim ben, beni denemeyin. İyice kendimi şey yapıyorum.

Öyle yani. Sonuç olarak dün gece bunu yaşadım. Ve hani her şeyi kontrol ettim tabii ki. Girişi oldu mu, nereden oldu falan. Hiçbir yere giriş olmadı. Sonuçta evet hiç işlerim girmedi ama linke tıkladım ya. O yüzden de biraz tedirgin oldum ve her şeyimi kontrol ettim. Sonra şükürler olsun tedbirliymişim. Neyse o yüzden de gece erteledim bu işi yapmayı ve sabah oldum. Zaten 5 yani tam sabah olmadı. Şimdi yapıyorum. Biraz yorulacağım işte. Bu bana böyle patlayacak. Ama ne yapacağım ben arkadaşlar? Nasıl peki bu durumda da kendimi sevmeye çalışacağım? Sevmeye devam edeceğim. Kendime yüklenmeyeceğim. Kendimi kamçılamayacağım. Kendimi suçlamayacağım. Ama farkında olarak. Tamam, farkındayım hatamı. Ama kendimi suçlamayacağım. Tamam mı? Her şeyi düzelttireceğim. Ve growth mindset. Gelişmeye bakacağım. Hatalarımdan ders çıkarmaya bakacağım. Her zaman gibi. Hata yapa yapa diyeceğiz ki, bu da böyleydi. Bundan da ders çıkardık. Şimdi gelelim konumuzun derinliklerine.

Seni seviyorum. Kendimi seviyorum. Bir tane film vardı. Orada diyor ki arkadaş çok güzel bir sahneydi. I love you diyor adam. Kadında diyor ki tamam you love me ama show me where is this love diyor. Show me, göster. Yani diyor ki ben seni seviyorum. Tamam beni seviyorsun da nerede bu sevgi? Nerede bu aşk? Aşk sadece üç harfli bir kelime. Sen bana bunu göstermezsen, elle tutturmazsan o zaman bunun ne anlamı var?

O kadar haklı ki. Nerede çünkü bu aşk ya? Havada mı? Orada mı? Burada mı? Nerede? Bilmiyorum. Ben çok etkilendiğim için bana çok güzel geliyor. Hatta ben bunu her şeyde kullanıyorum. Değil mi? Tamam. Bana yanlış yapan bir tane çocuk var. Beni aramıştın, diyor ki seni özledim. Ya diyorum, özlemek yedi harf. Xiaomi, ne önemi var özlemenin? Hatalarından ders çıkarmalıysan, yanlışının farkında değilsen, yaptıklarının ne kadar kötü olduğunu daha kendine itiraf edemiyorsan, beni özlemenin ne gibi bir anlamı olabilir?

Diyorum ya yedi harf benim için bir şey ifade etmiyor özlemek. İstersen I miss you de. Ve o kadar böyle düşünüyor ve bir şey diyemiyor ki haklı. Özlemek demek ne demek? Ben bir kişiyi özlüyorsam ben bu kişinin değerini, kıymetini bilmeliyim ve ona yanlış davranmamalıyım. Ona yanlış davrandıysam o zaman bunun güzelce bir özrünü dilemeliyim. Özür ne demek arkadaşlar? Özür dört harf değildir. Özür demek bir daha yapmayacağının, pişman olduğunun ve bu hareketlerin bir daha yapılmaması için elinden gelen ne varsa bunu yapacağının

garantisini vermektir özür. Yoksa özür dilerim. Like I'm sorry. Ee? Özür karın doyurmuyor. Bu harfler karın doyurmuyor. Göstereceksin. Şimdi ne diyeceğim? Kendimize de sevdiğimizi göstereceğiz. Kendimize şefkat duyuyorsak, kendimizi seviyorsak bunu göstereceğiz. Şimdi siz bana baktığınızda, bazen hep yorumlarda görüyorum, hayatı bu kadar sevsem yeter, kendimi bu kadar sevsem yeter. Neden bunu diyorsunuz? Çünkü ben bunu gösteriyorum. Kendimi sevdiğimin emareleri, implicationsları var. En basiti.

Ne mesela benim kendimi sevdiğimin göstergesi öz bakım. Ama arkadaşlar öz bakım sadece fiziksel bakım değil. Buna geleceğim. Ama benim hastaneye valizle gitmem bile kendimi sevdiğimi size gösteriyor. En basiti. Ya da sınır ihlali yaptırmamam. Ya da biraz önce anlattığım, sırf beni özlediği için biriyle konuşmaya devam etmemem, kendimi sevdiğim için buna izin vermiyorum ya da şu an saat 5'de kalkıp bir şeylerden feragat edip bunu kaydedebiliyorsam, bu da aslında kendimi sevmekle ilgili. Neden? Çünkü disiplin ve başarı istemek, bu da bir self love, bu da bir kendini sevmek, self compassion. Bir de, Kendini sevmek ve narsisizm biraz bence karıştırılıyor. Çünkü ben kendimi sevmekle ilgili olan bir cümle yazdığımda Instagram'a, işte tam bir narsistim falan demiş. Narsizm kendini sevmek değil arkadaşlar. Narsizm öyle bir günde olunmuyor. Narsizm temelden gelen kendi benliğini öldürüp, sahte benlik yaratıp, o sahte benliği yüceltebilmek. Zaten benim en büyük sorunum sahte benliği yüceltip bunu böyle muhteşem kılmak değil, kendi benliğimle barışamamaktı.

Ben kendi benliğim yeterince yüceltmedi ki ben narsist olayım. Yani ben istesem de narsist olamam. Narsist olunamaz. Narsistler taklit edilebilir belki. Özellikle çok temasta kalırsanız onu böyle yansılayabilirsiniz, aynalayabilirsiniz. Onlar gibi böyle lack of empathy, yani empati yokmuş gibi davranabilirsiniz. Hatta ona belki dersiniz ki kendini ne kadar seviyor, kendini ne kadar değer veriyor. Öyle sanarsınız tabii ki. Öyle bir şey yok. Kendini falan sevdikleri yok.

Böyle düşünüp onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama narsisizm öyle olunabilecek bir şey değil. Yapısal bir şey bu. Olursun ya da olmazsın. Ama zaten farkında değilsin olup olmadığının genelde hiç görüntü yoktur. O yüzden öyle hani direkt birini kendini seviyorsa ona narsis falan damgalamak o kadar saçma ve komik.

Şimdi mesela bir düşünün, insan böyle eski fotoğraflara, hatta İnstagram'a giriyor, eski zamanlarına bakıyor ya, işte self-stalk era, yani kendini stalklıyorsun. Ve böyle aşağılara indikçe kendini özlüyorsun, değil mi? Diyorsun ya, ben kendimi ne kadar tatlıymışım, şöyleymişim. Ben böyle baktığımda, kendimi özlediğimde o fotoğraflara bakınca en çok dediğim şey, keşke o zaman kendimi daha çok sevseydim. Keşke kendimi daha iyi tanısaydım ve kendimi daha iyi kabul etseydim. O zaman gerçekten o dış dünyanın validation ve kendini kabulüne o kadar ihtiyaç duymuyorsun ki. Ama bu keşke bir pişmanlık değil. Çünkü zaten ben o yolculukta olduğum için öyleydim. Sonra ne yaptım biliyor musunuz? Kendimi tanıdım. Kendi hatalarımı, kendi kusurlarımı, kendimi farkına vardım. Hem değerimin de aynı zamanda. Çünkü ben size açık söyleyeceğim, şimdi bu size travmalarımı anlatmak değil, bunlar yaşadıklarımı anlatmak. Ve aslında ne yapıyorum biliyor musunuz ben bunları size böyle anlatırken? Subliminasyon. Bu ne? Bu Freudiyen bir tabir. Subliminasyon kişinin yaşadığı deneyimleri, kötü deneyimlerini getirebileceği en güzel nokta olarak tabir ediliyor. Ne mesela bu? Yaşadığı kötü deneyimleri bu kişiye yaratıcı bir şekilde, bir sanatçıysa mesela resme dökebilir, bir yazarsa kitap yapabilir, bundan herhangi bir şekilde yüceltirse bu deneyimlerini, işte bu deneyimlerini anlamlı kılıyor. Ben de size yaşadığım bazı problemleri anlatarak bunları daha anlamlı kılıyorum, paylaşıyorum, kreatif bir sürece döküyorum. Ve sizle bunları anlatarak size hem ortak bir şeyler paylaşıyoruz, hem ben bunları anlatarak onları çok anlamlı, tekrar tekrar söylüyorum ama anlamlı kılıyorum yani. İşte güzel anlatamadım bunu ama subliminasyon, işte o kötü yaşadığımız deneyimleri bu şekilde yüceltmek ve en faydalı hale getirebilmek. Ve bu da kişiye çok güzel bir geri dönüş sağlıyor, kendini çok iyi hissettiriyor.

Yani sizin de böyle deneyimleriniz varsa ve bazen de içinden çıkmakta zorlanıyorsanız, bunları bir şekilde kreatif süreçlere dökebilirsiniz. Ben önceden evde aklilik yapıyordum. O da çok iyi geliyordu. Çok böyle güzel tablolarım falan vardı. Sonra sizle tanıştım. Bu sefer size boyamaya başladım.

Şimdi, kendimi neden sevmek zorunda kaldım? Çünkü arkadaşlar, eskiden ben herhangi birinin, sevdiğim birinin, değer verdiğim birinin, bu çok yakın arkadaşım olabilir, bu ailemden biri olabilir, bana karşı herhangi bir yanlışında, ki belki onlar bunu yanlış olarak değerlendirmiyor, ben öyle değerlendiriyorum, herhangi bir böyle az ilgisizlik hissettiğimde, sevgisinin azaldığını hissettiğimde, kendime verdiğim değer de azalıyordu. Ama kendimi değersiz hissediyordum. Kendimi sevgisiz hissediyordum.

Ve kendimi sevgisiz hissettiğimde o sevgisizlik gözlüğünü giyiyordum ve dünya gerçekten kötü bir yer oluyordu. Yani mutsuz oluyordum. Sevgiye ihtiyacım olduğunu hissediyordum. Ve bu o kadar fazlaydı ki. Yani o ilgi ihtiyacım, sevgi ihtiyacım, Allah Allah diyorum, neden böyle? Ben neden annemin ya da babamın bana şunu demesinden kendimi sevgisiz hissediyorum? Biliyorum seviyorlar ama yok hissediyorum. Sonra fark ettim, fark ettim. Ya işte kişi kendini sevmeyince herkesin sevgisine o kadar muhtaç oluyor ki. Ya bir sarılma, bir kediyi sevme, onun sevgisi bile. Ya ben sokaktaki her kediye oturup böyle, ya oralar bilmiyorum gerçekten kötüydü. Her yerde insan bir sevgi kırıntısı arıyor. Sonra fark ettim ki ya ben kendimi sevmiyorum. Ben kendimi sevmediğim için o kadar boş ki o kutu. Ne doldursam dolmuyor, dolmuyor. Sonra kendimi sevmeye başladıktan sonra, Arkadaşlar öyle bir mucize ki, öyle bir lüks ki, ya kimsenin verdiği değer, o eksternel dış validasyon, dış kabul, hiçbir önemi kalmıyor. Zaten işte o çalışmalar yapıyordum ya kendimle ilgili, işte übemen, niçenin üst insan falan, hani diğer kişilerin aklımızdakini umursamamak, kendi kendini doğurmak, bir şeyler, bir şeyler. Bunlardan sonra da iyice bu perçinlendi. Ve hani diğer insanların bana verdiği değer benim umurumda değil. Ben kendime öyle bir değer veriyorum, öyle bir seviyorum ki, kendimi öyle bir kucaklıyorum ki, isterse beni sevmesin. Zaten beni sevmesin ya. Ben kendimi severim. Benim kendime sevdiğim en yüce, en güzel sevgi, en anlamlı sevgi. Çünkü ben kendimi koşulsuz hatalarımla, doğrularımla ve yanlışlarımla olduğum gibi seviyorum. Olduğum gibi sevmek için ne gerekir? Ne olduğunu bilmek gerekir. Kendini ne olduğunu bilmek için kendini tanımak gerekir. Kendini keşfetmek gerekir. İşte benim bu yolculuğum ve kendimi keşfetme yolculuğum olduğu için... Ben şu an biliyorum Tuba'yı. Hataları ne Tuba'nın? Tuba'nın eksikleri ne? Tuba'nın yanlışları ne? Açmazları ne? Çıkmazları ne? Ama güzel yanları ne? Pozitif yanları ne? Tuba'yı ne oluşturuyor? Atomları ne? Elementleri ne? Bunun hormonları ne? Nasıl çalışıyor?

Biliyorum. Ona göre yaşıyorum. Bu yüzden kendimi seviyorum diyebiliyorum çünkü kendim ne olduğunu biliyorum ki seviyorum. Şimdi demiştik ya mesela ben hastaneye valizle gidiyorum. O kadar şey taşıyorum yanımda. Yemeklerimi kendim götürüyorum. Sağlıklı beslenmeye çalışıyorum. Şu kadar krem sürüyorum. Bu kadar antioksiden içiyorum. Bunu yapıyorum. İşte bunlar öz bakım, öz sevgi. Peki başka şeyler var. Neler? Mental öz bakım var. Mesela canımın istemediği hiçbir şey yapmamaya çalışıyorum. Tabii ki bu iş değil yani. İşe gidiyoruz. Bak saat beşte şu an buradayım. İşe gideceğim. Bu değil.

Ama bir yere gitmeyeceksem gitmiyorum. Hayır diyebiliyorum. Birisi benimle görüşmek istiyor diye sırf onunla görüşmüyorum. Birisi bana iş kitlemeye çalışıyor diye o üzülmesini de yapmıyorum. Çünkü kendimi daha çok seviyorum arkadaşlar. Herhalde. Niye kendimi üzeyim? Bu arada işe gitmek de bir öz bakım. Neden? Çünkü disiplin. Neden? Çünkü ben oradan... Değil mi? Ekmeğimi kazanıyorum. Taştan çıkarıyorum ekmeğimi. O yüzden o uykusuzluk falan yaşıyorum ama yapacak bir şey yok. Orada nedir? Bir disiplindir, bir motivasyondur, bir başarıdır. Bu da öz bakımdır.

Şimdi Öz Şefkat'a geleceğim. O da bence bambaşka bir konu. Psikolojik olarak açıklamasını yapamayacağım ben. Yapmayacağım tabii ki. Ama ben ne anlıyorum, onu söyleyeceğim. Siz birazcık bir şeyler dinleyin. Ben de şu kuruyan ağzımla sulandırayım. I'll be back soon!

Valla sabah erken saatlerinde de sohbet güzel oluyormuş. Hani böyle şey gibi, bazen uzun yolda gidersin arkadaşını ararsın ya, sonra yol biter kapatırsın falan. Hani ben de şimdi de onu gibi hissettim sanki. Böyle sabah kalkmışım da, böyle çok erken kalkmışım, bir arkadaşımla konuşmak lazım çünkü zaman geçti falan. Sanki sizinle konuşuyorum gibi hissettim.

Öz şefkat, benim kendimi sevmede, self-love'daki kadar başarılı olduğum bir konu değil bence. Bunu açıkça söyleyeyim. Çünkü insan bunu bazen çok geç fark ediyor. Ben sürekli kendimi geliştirmeye, en iyi versiyonumu almaya çalışıyorum ya. O yüzden de farkındalığımı çok arttırmaya çalıştığım için de bazen fazla olabiliyor.

Bu fazla olabiliyor dediğim kısım öz kamçılama deniyor. Kişinin böyle kendi kamçılaması gibi. Self-flagellation diyorlar buna yabancılar. Araştırmak istiyorsanız, self-flagellation olarak araştırabilirsiniz. Böyle onu niye yaptım, bunu niye yaptım? Burada niye overshare ettim de, burada niye... Tamam, sen de insansın yani. Tamam, okey. O yüzden yapabilirsin. Bir yanlış yaptım mesela. En basitti arkadaşlar. Bir podcast yaptım, tamam mı? Ve bir yanlış yaptım ya. Yapmamam gerekiyor. Yaptım bunu. Sonra babamı arıyorum. Baba diyorum. Ben böyle bir şey yaptım.

Babam da diyor ki, benim gösteremediğim şefkati babam bana gösteriyor. Diyor ki, bak kızım, böyle yaparsın, sen bir insansın, bundan bu dersleri çıkarırsın, bir daha yapmazsın. Hiç önemli değil, hiç canını sıkma. Geçmişte bir hata mı yaptın? İnsansın. Dersin ki, ben bu hataları yaptım ve şu anda da buradayım, akıllandım.

Ben böyle bir anda değişiyorum. Bir anda evet ya diyorum, ben de insanım. Hatasız kul olmaz. Yaptım. Bir ayrım değil. Ve böyle öyle bir gaza geliyorum ki bir anda perspektifim değişiyor 80 derece. Yani öz şefkat o kadar önemli ki. Fakat ben de diyorum ya, kendi yapamadığım öz şefkati...

Babama yaptırıyorum. Demek ki biz de nasıl düşüneceğiz burada? Bir arkadaşımıza yapıyormuş gibi düşünebiliriz kendimizi. Hemen kendimizi bir arkadaşımızın yerine koyup ya da en sevdiğimiz annemizin yerine koyup, annemiz bunu yapsa biz ne derdik ona? Değil mi? Onun gibi düşünüp perspektifimizi değiştirebiliriz.

Bu arada aklıma şu geldi. Mesela ben o kendimi çok sevmediğimi düşündüğüm zamanlarda ne yapardım biliyor musunuz arkadaşlar? İşte bu self-validation olmadığı için dışarıdan gelen bu validasyon, bu kabul, bu değerlemeye muhtaç oluyorsun. Instagramable places diye bir şey var yani. Instagram'a koyabilecek böyle yerler. story worth, yani story'e değecek böyle. Hani gidince estetik olacak yerler falan. İşte bu bir etkinlik olabilir, bir mekanın kendisi olabilir, bir müze falan. Eskiden, üç sene falan, dört sene önce, ben bunlara bakardım ve giderdim. Yani böyle durduğumda kendimle baş başa kalmak yerine, bir gideyim böyle bir yere de çekeyim bir şeyler işte falan. Yani dostlar alışverişte görsün diyebiliriz, belki de öyle. Bunu çok yapan insan var bu arada. Bir yere sadece İnstagram için giden var. Bir yere gittiğinde İnstagram'a koymadığında oradan zevk almayan çok insan var. Bu zaten çağımızın en büyük sorunu. Ve ben bundan kurtuldum kendimi sevmeye başlayınca. En çok da bundan mutluyum. Farkındaysanız yani hiçbir kere bile ben tatile bile gitmedim bu yaz da. Aman insanlar bile şuraya gitti diye görsün. Aman şöyle bir yerlere gideyim. Aman şurada lüks bir şey var. Kendim için yapıyorum. Koymadığım çok şey de var. Ve bunu koymaya ihtiyacı hissetmiyorum. Bir şeyi sırf gözüksün diye, sırf yaptım demek için yapmıyorum. Gerçekten zevk alıyorsam gidiyorum. Gerçekten mutluysam o an başka bir şey için paylaşıyorum da validasyon için yapmıyorum bunu. Ve bu o kadar büyük bir huzur ki, iç huzur.

Şimdi, peki nasıl yapalım? Biz kendimizi nasıl sevmeyi öğreneceğiz? Bu öğrenebilecek bir şey mi? Evet arkadaşlar, bu kendi kendimize emek vererek öğrenebileceğimiz bir şey. Nasıl mesela birini severken, aşıkken daha çok değer vermeyi, ona karşı sorumluluk almayı, onun üzerine böyle psikolojik yatırım yapmayı öğreniyoruz ya... Aynı hikayemize de öyle yapacağız işte. Ne yapacağız dedik? Kendimize, bir arkadaşımıza, dostumuza, çok sevdiğimize, biricik birine davranıyormuş gibi davranacağız. Ben hala hastayım. İyileşemedim. CRP'm de yükseldi bayağı. Antibiyotik falan kullanıyorum şimdi. Ve dinlenmem gerekiyor. Değil mi? Ama ben kendime acımayıp, kendime şefkat göstermeyip, dışarı oraya buraya falan gezsem, dinlenmesem, ay işte yok bunu da yapmam lazım, şunu da desem, Şimdi arkadaşımı arasam, der ki Tuğba otur otur uyuyor yerde, dinlen, çorba iç, kendine bir çorba söyle, şunu yap, bunu yap, kendine bir şey, değil mi? Yani böyle bir dinlen. O zaman biz de kendimize bu şekilde arkadaşımız bize ne derdi diye de düşünebiliriz. Tamam mı? İkinci bir şey, let yourself make mistakes. Kendimize hata yapmaya izin vereceğiz. Arkadaşlar benim de çok hatam oldu.

Çok. Ama ne yaptım? Her birinden. Bir şey öğrenmedi de bilirim her birinden de. Geçmişe dönüp baktığımda öğreniyorum. Bakıyorum, aa bu hatayı niye yaptım, şunu yaptım. Ve hani benim en büyük gösterdiğim çaba, yaptığım hata başka birine dokunmasın. Bana dokunsun. Benim hatam. Çünkü diğeri hem başka bir karma, başka bir döngü, başka bir şey yol açıyor. En çok hata ne biliyor musunuz benim yaptığım? Self-sabotaj. Kendini sabote etmek hataları. Üçüncü bir şey arkadaşlar. Bunun herkesin ortak paylaştığı bir deneyim olduğunu bilmek. İnsanız, hatalıyız herkes gibi.

Mesela sınava çalışmadın ve sınavdan kötü bir not aldın ve bu senin de hatan çünkü çalışmadığın için kendini kötü hissediyorsun. Ne yapacaksın? Hemen arkadaşını arayacaksın, kötü olan bir arkadaşını. O da çalışmadı, o da yapmadı. Tek sen değilsin. İnsanla ortak deneyimler paylaşıyoruz. Yapmayabiliriz, yapamayabiliriz.

Bunun bilincine vardığımızda, işte o zaman rahatlayabiliriz. Ben ne yapıyorum bu yüzden? Kötü bir deneyim yaşadığımda, hatalı olayım, olmayayım. Mesela geçenlerde Göztepe Hastanesi'ne gitmiştim. Devlet Hastanesi tam adını vermeyeyim. Oradaki sekreterler gerçekten bana çok kötü bir deneyim yaşatmışlardı ve onların hataları yüzünden. Ben de bunu sosyal medyada paylaştım. Size bunu anlatınca siz de benzer deneyimlerinizi bana aktardınız. Ve ben o kadar rahatladım ki. Dedim ki, bak Tuba, bunu yaşayan sadece sen değilsin. Benzer şeyleri yaşayanlar var. Bu süreçler böyle oluyor.

''Bak, demek ki böyle böyle yapılabiliyormuş.'' gibi, bunun ortak bir deneyim olduğunun daha iyi farkına varıyorum. Sizinle böyle anlattıkça yaşadığım deneyimleri. Ve genelde bu yüzden paylaşıyorum. Ya da böyle anlamlandıramadığım bazı mesajlar ve yorumlar olduğunda, sizinle bunu o yüzden paylaşıyorum. Siz de bunu cevaplıyorsunuz. Siz de diyorsunuz ki ''Evet, ben de görüyorum.'' Sonra ortak deneyim olduğunu anlamak bana çok iyi geliyor. Sonra nasıl ki biz bir arkadaşımıza davrandığımız gibi kendimize davranacağız, aynı zamanda arkadaşımıza baktığımız gibi de kendimize bakacağız.

Mesela en basiti, hastanede böyle çok yoğun olduğunda bakıyorum hemen yanındakine diyorum ki, ya yemek yedin mi? Git bir ye. Çünkü önemli benim için insanların bunları yapabilmesi. İşte bir tuvalete çık, bir yemek ye. Çünkü bir tane arkadaşımız bir kere böyle bayıldı yemek yemediği için tüm gün. Bunlar önemli şeyler ama kendime geliyorum. Geçen gece 12'ye kadar yemek yememişim arkadaşlar. 12'de de hiçbiri açık değil, hamburger söyledim. 12'ye kadar yememişim ya. Hani hastanenin doluyla ilgili değildi o. Atlamışım yemek yemeyi. Ve aynı zamanda bu bakımı nasıl yapıyorum biliyor musunuz? Oksijen salgılatıyorum kendime. Kendime sarılıyorum. Kendimi öpüyorum.

Mercikos. Hello! İşte mesela kendime diyorum, canım Tuba, sen değerlisin, sen çok güzelsin. Sonra omuzlarımı öpüyorum falan. E yapın, ne olacak ya? Hocustası işte bedavadan. Falan filan. Hep şey geliyor aklıma. Falan filan, intern filan. Çok komiksin Tuba.

Şimdi arkadaşlar, kendimi seviyor muyum? Bunu nasıl anlarım? Kendimize üç tane soru soracağız. Bir tanesi, ben kendime karşı nazik miyim? Bunu bir önce test edelim, tamam mı? Öğrenelim, bilelim. İki, eksikliklerimi ve başarısızlıklarımı herkesin yaşadığı deneyimli olarak görebiliyor muyum? Ben de insanım diyebiliyor muyum? Üç de, başarısız olduğumda ya da herhangi bir şeyi kötü yaptığımda,

Bir yanlışım olduğunda veya hayatımda kötü davrandığımda bu olumsuz duygularımı detaylı perspektif içinde tutabiliyor muyum? Yoksa bunun beni depress etmesine izin veriyor muyum? Dört, self-sabotage ve self-flagellation. Yani kendimi sabote edip aynı zamanda da kendimi kamçılıyor muyum? Kendini kamçılaman ne aslında? Kişinin kendini acımasızca eleştirmesi ya da suçlaması anlamında kullanılan bir ifade.

Mesela bir hatanın ardından kendine ağır bir şekilde yüklenmek, sürekli kendini suçlamak, duygusal olarak kendine zarar vermek, yani sel sabotaja çıkıyor artık bunun da sonu. Bu da genelde ne oluyor? Kişinin özgüvenini ve duygusal iyilik halimizi zedeliyor. Bunları yapmıyorsak arkadaşlar, ve gerçekten bu konuda iyiysek kendimizi seviyoruzdur ya, bazen de burada da çok üstümüze düşmemeye gerek yok. Kendimize yüklenmeyelim. Ben kendimi sevmiyorum, sevmiyorum. Eksikliğini hissetmek tabii ki bambaşka bir şey. Peki, diyelim ki bu sorularda kaldık.

Kendimizi sevmediğimizi düşünüyoruz. O zaman nasıl öğreneceğiz? Size böyle hızlı hızlı, tamam mı, tipler vereceğim. Birincisi, farkındalık. Kendimize farkında olacağız. Kendimizin spot analizini yapacağız diyorum ya. Zayıflıklarımızı, güçlü yanlarımızı, risklerimizi ve fırsatlarımızı bileceğiz. Kendimizi kabul edeceğiz. Ben kendimi biliyorum mesela, işte sona bırakıyorum her şeyi, erteliyorum her şeyi. Ya da ben impulsif, dürtüsel davranabiliyorum. Kararlar alırken bazen duygusal kararlar alabiliyorum. İşte bunları kabul edip, farkına varıp, bunların üzerine gidiyorum. Ya da ben de böyleyim diyorum, kendimi kabul ediyorum. Kendimden maksimum verim almaya çalışıyorum, tamam mı? Sonra ne yapıyoruz? Dedik, let go of the need for outside validation. Ne bu? Dış validasyon, dış kabulden vazgeçeceğiz. Diğer bir şey, kendimizi seviyoruz ve kendimizi her olayda yargılamıyoruz. Ve her koşulda, bir şey mi oldu? Tamam oldu.

...diyoruz. Bunu kaç kere söyledik. Kendimizin üzülmesine izin veriyoruz. Bu da self-love. Bırakalım da üzülelim. Üzülmeye de hakkımız var ya. Her şey... Üzülmek depresyon değildir. Depresyon farklı bir olay. Çok kullanılıyor. Overuse biterim. Ama hayır, depresyon bambaşka bir şey.

Üzülmek depresyon değildir. Fakat üzüldüğümüz durumların, bu kötü düşüncelerin bizi ele geçirmesine izin vermeyeceğiz, tamam mı? Olay bu. Bunu daha fazla araştırmak isteyen... Texas Üniversitesi profesörü var, Kristen Neff. Çok güzel çalışmaları var. Self-compassion, self-kindness hakkında. Kendini sevmek, kendine nazik olmak.

En önemlisi arkadaşlar, yapabileceğimiz şeyden bir tanesi growth mindset. Yani gelişebilen bir zihne sahip olmak. Hatalarımızdan ders çıkarmaya bakmak. Ben bugünkü hatama çok daha farkında bakıyorum işte. Kendimi ne yaptım? Stres soktum. Önce bir podcast verdim sonra şimdi nöbete gideceğim falan, duş alıp. Yani böyle hızlı hızlı stres. Ne gerek vardı? Bir dahaki hafta diyeceğim ki bunu yapma, tutma. Ve bundan büyümeye bakacağım. Tamam mı? Ayrıca kendini seven self-compassionate insanlar, diğerlerine destek oluyorlarmış. Hatta onlarda ne oluyormuş biliyor musunuz? Turbo charge leadership. Yani böyle güzel, turbo'lu bir liderlik özelliği. Çünkü liderlikte genellikle dayanıklılık, karar vermeye, duygusal zeka falan bunlardan bahsediliyor değil mi? İşte bu özellikler, turbo şarjı den bir husur var bunlara. Ne bu? Öz şefkat. Öz şefkatli bir zihniyet sadece kendini değil, diğer tüm ekibi de olumlu yönde etkiliyor. Ve ne dedik? Bu öz şefkat, öz sevgi, hepsi öğrenilebilir. En güzel yanı da bu.

Ben bu konu hakkında bu kadar kavuşacağımı tahmin etmiyordum. Ama biz de Airlines şölenin maalesef sonuna geldik. Sorularınızı belki bir sonraki bölümde cevaplayayım. Nasıl isterseniz bana yazın. Bir sonraki bölümde hemen yine bunu konuşalım, sorularınızı cevaplayayım. Yoksa başka bir gün mü onu cevaplayayım, başka bir şey mi konuşalım? Hangisi isterseniz onu yapalım. Çünkü I love you. Kendimi seviyorum. Sizi seviyorum. Siz de kendinizi çok sevin. Kendinize şefkat gösterelim. Bize biz lazımız. Bize biz yeteriz. Bize biz yeterli değer verdikçe, hiç kimsenin değer vermesine, hiç kimsenin bizi onaylamasına, validasyonuna ihtiyacımız kalmaz. Ve dünya çok daha yaşanılabilir bir yer olur. Sizi çok seviyorum. Hepinize. Love you. Bye bye.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)