Podcast

Yabancılaşma

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bütünleşmeye çalıştıkça daha da yabancılaştığımız yaşamımıza bakıyoruz. Kuyuya düşmüş it gibi; telaşlı, aptal, bitkiniz.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.619 kelime · ~13 dk okuma

Arabaya biner binmez elimiz neden radyoda bir şeyler açmaya gidiyor dersiniz? Ya da eve girer girmez televizyonu açmak niye? Huzurlu bir plajda dalgaları ve rüzgarın sesi yerine neden bangır bangır çalan o berbat müziğe maruz kalıyoruz? Boş kaldığımız her an, hatta çoğu arkadaş sohbetlerinde bile bir süre sonra neden elimiz kaçınılmaz olarak telefonlarımıza gidiyor dersiniz?

Zihnimizi sürekli bir şeylerle oyalamaya çalışmamız boşuna değil. Çünkü kendimizle baş başa kaldığımız anda aklımıza gelecekler aşağı yukarı belli. Üstesinden gelemeyeceğimizi düşündüğümüz gerçek sorunlarımızla yüzleşmek yerine bize onları unutturacak şeylere yöneliyoruz. Çünkü içine fırlatıldığımız bu dünyaya yabancıyız.

Kurallarını koymadığımız ve talep etmediğimiz bu telaşa, çabaya, yarışa bir türlü tam anlamıyla uyum sağlayamıyoruz. Kuyuya düşmüş it gibi telaşlı aptal bitkiniz. Haddin aşan yaşam rehberinde bütünleşmeye çalıştıkça daha da yabancılaştığımız hayatımıza bakıyoruz. Şimdi gelelim geleneksel sözcüğümüzün bu sayfasına, yani bölümümüzde bahsedecek konuların birazcık açıklamasına. Yabancılaşmadan bahsedeceğimize göre en temelde bu yabancıya, daha da onun kökü olan yabana bakmak gerekiyor belki de. Farsça bir sözcük, yaban. Böyle çöl, verimsiz toprak, atıl, boş, çorak. bir faydası olmayan kara parçası anlamına geliyor ki hani Fars coğrafyasını düşündüğümüzde bu aşağı yukarı çöle denk geliyor. Yani yaban çöl demek bir anlamıyla. Yabancı da yabaniden geliyor aslında dönüşe dönüşe ve

Transkriptin tamamını oku

O da ne oluyor? Çölden gelen, barbar, medeni olmayan. Neden? Çünkü hani herhangi bir bereketten nasibini almadığı için öyle bir göçebe halde yaşıyor, gününü kurtarmaya çalışıyor vs. ve yabani kökünden gelen yabancı da aslında bunu daha genel anlama yayıyor. Bir de bu bölümümüzün konusu olan yabancılaşma var. O da aslında son derece anlaşılabilir ama biz burada yine adet olduğu üzere bir tanımını yapmış olalım. yabancı olma hali. Özellikle eski Türk filmlerinde, radyo tiyatrolarında çok sık karşımıza çıkar, bigane olma hali var, bigane düşmek. Yani bigane ne demek? Bilmez, tanımaz demek. Yani yabancı olma, tanımama, oraya aşina olmama hali. Ve bu bölümün kökenindeki anlamıyla da baktığımızda yabancılaşmayla kastettiğimiz bir alışamama, bir yadırgama hali.

Tabii yaşamın en büyük panzehri sorgulama. Bir parça da olsa sorgulanan her ayrıntısı kaçınılmaz bir yabancılaşma doğuruyor. İşte biz de bu yabancılaşmada önce belki de hayatın kendisine, sonra hayatın içerisindeki yerimize, sonra hayatımızı yaşadığımız coğrafyaya ve ardından nihayetinde kaçınılmaz olarak bizzat kendimize yabancılaşma haline bakacağız. O zaman başlayalım.

Bu bölümde size çoğu Alman kökenli ya da Alman ekolünden etkilenmiş birçok düşünürün teorilerinden ve çözümlemelerinden bahsedeceğim ama lütfen gözünüz korkmasın ve lütfen sabredin çünkü hepsi bir yere bağlanacak. Hepsini alabildiğine yalın, elimden geldiğince günümüze uyarlayarak aktarmaya çalışacağım. Yani derdim öyle bir felsefe semineri vermek, şundan bundan alıntı yapmak değil, daha çok anlamaya çalıştığımız hayat üzerine bizden önce düşünmüş çok kıymetli zihinlerin üretimlerini, mahsullerini paylaşabilmek. Onun için en başta bir işin kökeniyle başlayalım.

Yabancılaşma kavramını doğuran ana etkene yönelik çok meşhur bir yaklaşım var. Bölümler arasında sıkça andığım Alman düşünür Martin Heidegger'in tanımı bu ve diyor ki insanı tanımlarken dünyaya fırlatılmıştır diyor. Yani insanı dünyaya fırlatılmış bir varlık olarak tanımlıyor. Tabi buradaki fırlatma fiili çok önemli ve belirleyici. Yani fırlatılmış, öyle bırakılmış değil, indirilmiş değil, ışınlanmış değil, yaşamın içine böyle fırlatılıp atılmış ve hatta bir bakıma terk edilmiş gibi insan. Dünyaya kendi seçimi olmadan gelmiş, içine doğduğu şartlara yönelik hiçbir tercih imkanı sunulmamış, hatta daha da başında dünyaya gelmeyi isteyip istemediği dahi sorulmamış. Yetmez gibi hayatı doğduğu ve yaşayacağı zaman ve mekanın koşullarına bağlı, daha da meşhur, bizde de çok anılan bir kalıpla bakacak olursak coğrafya sahiden

tamamen olmasa bile bir parça kader ve kaderin önemli de bir belirleyicisi. Yani örneğin 21. yüzyılda şu yaşadığımız günlerde Kuzey Avrupa'nın müreffeh bir ülkesinde doğmuş bir insan, bir bebek ile 17. yüzyılda hatta hadi zorlamayalım şartları yine aynı coğrafyada doğmuş bir bebeğin durumunu düşünsenize. 17. yüzyılda bugün dünyanın en imrenilen, en listelerinin hep en başlarında yer alan o Kuzey Avrupa ülkeleri, Nordik ülkelerin tamamı büyük bir sefalet, yokluk, kıtlık, kıştı hatta böyle çetin doğa şartlarıyla boğuşan

coğrafya kesitleri bugünkü gibi değil. Dolayısıyla hani zamanın bir kere bir belirleyiciliği var. Öte yandan mekanın da var. Yani 17. yüzyılda da olsa Danimarka'da doğmuş bir bebekle Kenya'da doğmuş bir bebeğin arasında elbette farklardan söz edeceğiz ki bu ülkelerin ikisi de sanıyorum 17. yüzyılda yoktu. Hepsi çok daha modern devletler ismiyle cismiyle. Neyse konumuza dönelim.

Yani sonuçta insan kendi tercihi olmadan dünyaya gelmiş. Hatta yetmez gibi hayatı doğduğu ve yaşayacağı zaman ve mekanın koşullarına bağlı. Ve içine doğduğu aileden başlayan şekillenme, işte toplumun dini, düzeni, koşulları ve imkanlarıyla tanımlanmaya da devam ediyor. Bu öyle fırlatılmışlıkla biten bir şey değil. Başlangıçla tanımlanan bir şey değil sadece. Toplumun her unsuru bu alanda belirleyici.

ve hayata tıpkı yüzmeyi bilmeden okyanusa düşmüş biri gibi tutunmaya çalışır insan. Bu da onu yine kaçınılmaz olarak bir anlam arayışına iter ve bu arayış ömür boyu sürer. İrademiz olmadan başlayan, belirleyemediğimiz koşullar içinde süren bir ömrün içindeki anlam arayışının sonucunda ulaştığımız bir keşif midir yoksa avuntu mu? Şahsen ben şu yaşıma kadar çözebilmiş değilim. Yani bu anlam arayışı içerisindeyiz. Tamam, peki bir şeye ulaşıyoruz. Bu bir keşif mi? Yoksa avunt mu? Hatta icat mı? Hani zaman bölümünde de bahsettiğimiz gibi zaman bir keşif midir, icat mıdır? Bu da biraz böyle. Ben çözemedim açıkçası. Siz de bu konuda birazcık düşündüğünüzde eminim benzer açmazların içinde bulacaksınız kendinizi. Yani hayatımıza bir anlam mı katıyoruz? Yoksa şartlarımıza boyun eğip yaratabildiğimiz küçük dokunuşlarla kendimizi teselli mi ediyoruz? İnanın bilmiyorum.

Yani bir de bir görüş vardır ya, insana umut veren bir görüş. Yani hayatın bir anlamı yoktur. Yaşadığınız sürece hayata siz bizzat bir anlam katarsınız. Yani bu hayat anlamsızdı, ben bu hayata geldim ve haddini aşan yaşam rehberi diye bir podcast yapıyorum ve bu hayata anlam kazandırıyorum gibi örneklerden söz ediyorum. Yani kendimizi avutma bile olsa varlığımızın bir yansıması olarak bakabiliriz hayatın anlamına.

Ama öyle ya da böyle şundan eminim, bizzat bu amaçla yani hayatın anlamını sorgulama derneğiyle oturup eni konu düşünmesek dahi mutlaka bir an, bir vesileyle durup ''Ya ben ne yapıyorum? Burada ne işim var? Bu insanların arasında ne yapıyorum?'' gibi soruları kendinize mutlaka sormuş ya da bu sorulara sebep olan şartların huzursuzluğunu bir şekilde yaşamışsınızdır.

Her fırsatta kendimizi şarkılara, etkinliklere, dizilere, filmlere, kitaplara, arkadaş sohbetlerine, whatsapp gıybet gruplarına, instagram kaydırmalarına kaptırmamız tam da bu yüzden işte. Hayatı sorgulama fırsatı bulduğunuz anda içinizde yarattığı sıkıntı, çaresizlik ve ümitsizlik öylesine ağırdır ki bir daha onlarla yüzleşmemek adına hemen başka bir şeye yöneliriz. İnsanın çünkü en tahammül edemediği ses kendi iç sesidir. Her ne kadar içine fırlatılmış olsak da hayat sonbahar rüzgarında savrulan bir yaprak gibi yaşadığımız bir süreç değil. En azından Jean-Paul Sartre böyle iddia ediyor. Mesela o Heidegger'in kaderciliğinin aksine diyor ki insan fırlatılmış olsa bile kendi eylemleriyle yaşama pekala bir anlam kazandırabilir. Albert Camus ise bu fırlatılmış olma halini

absürtle yüzleşmeye benzetiyor. Yani diyor ki hayat o absürtiti ile o aromali ile karşılaşmamıza benzetiyor ve diyor ki insan hayatın anlamını esasen anlamsız olan bir dünyada aramaktadır diyor. Yani sen hayatın anlamını arıyorsun ama bir anlamı varmış ön kabulü ile bu çabanın içine düşüyorsun. Bulduğunda seviniyorsun, bulamadığında üzülüyorsun ama küçük bir bilgi öyle bir şey yok. Dolayısıyla biz yaratacağız.

Peki bu kadar fikri alıntıyı ve zihinsel altlığı yaptıktan sonra yavaş yavaş konumuza gelelim. Nedir bu yabancılaşma meselesi? Ama gelin isterseniz bunu yapmadan önce biraz ara verelim, bir nefeslenelim, her şeyi bir yerli yerine oturtalım. Ardından olayın gündelik hayatımızdaki yansımalarına bakalım.

Yabancılaşma konusuna kafa yoranların çoğunun karşılaşacağı isim bir başka Alman düşünür Karl Marx olacaktır. Fakat Marx bu kavramı başka bir Alman düşünür Hegel'den miras alarak yorumlar. O zaman biz de aynen Marx'ın yaptığı gibi önce bir Hegel'in yabancılaşmayla ne anlattığına bakalım. Hegel'e göre insan kendini birdenbire ve hazırlıksız olarak dünya ile ilişki halinde bulur ve bu süreçte doğal bir sonuç olarak kendi özüne yabancılaşabilir.

Ama bu yabancılaşma ona göre insanın kendini gerçekleştirmesi için bir aşamadır. Yani Hegel için yabancılaşma yaşamın doğal bir süreci. Bunu yaşamak zorundayız. Üstelik yine Hegel'e göre bu yabancılaşma düşünsel, bilinçle ilgili bir kavram.

Ama Marx, tabii ki kendinden beklendiği gibi, kabul eder mi? Elbette hayır, yapıştırmış cevabı. Demiş ki, öyle olmaz Sayın Hegel, demiş yani bu kadar böyle düşünsel bilinçle ilgili soyut bir kavram değildir, bu maddesel kökenlere de sahiptir, der ve daha maddeci, daha materyalist bir şekilde ele alır ve doğal olarak, kaçınılmaz olarak ve tahmin edeceğiniz üzere ekonomik ve toplumsal ilişkilere dayandır. İşte tam bu noktada basitleştirmek adına tanıdık gündelik hayattan bir örnekle devam edelim. Çünkü böyle alıntılar eşliğinde anlattıkça bu böyle akademik, teorik bir şeye dönüşüyor. Sanayi devrimi öncesinde bir terzi hayal edin mesela. Gördüğümüz bir şey değil, hayal etmesi zor ama...

Deneyelim yine de. Sanayi devrimi öncesi yani fabrikaların duyduğu iş gücünün etkisiyle ortaya çıkacak o bildiğimiz anlamdaki dev şehirler yok. Küçücük yerleşim birimlerinde birbirini ismen cismen her şeyiyle tanıyan insanlar var. Esnaf müşteri ilişkisi bugünkü kadar soğuk ve mesafeli değil. Herkes herkesi tanıyor. Herkes herkesin komşusu, çoluğu çocuğu bir. Evlilikler olmuş, akrabalıklar olmuş.

falan filan böyle iç içe ütopik bir minik yaşam birimini ve onun içerisinde terzilik yapan bir esnafı düşünün. Herhangi bir markası yok ismiyle anılıyor ve insanlar onun maharetine güvenerek dükkanına geliyor. birlikte kumaş seçiyorlar. Kumaşta dikebilecek kıyafetlerin seçenekleri Terzi'nin tecrübesi ışığında bizzat kendi gidip aldığı kumaşlardan oluşuyor. Yani kumaşı ya bizzat Terzi almış oluyor ya da müşterisi getiriyor. Birlikte modele karar veriyorlar, ölçüyorlar, biçiyorlar, prova yapıyorlar ve Terzi nihayetinde kıyafeti dikip müşterisine teslim ediyor. Şimdi bu senaryodaki Terzi, iğneden ipliğe her şeyini o kıyafetten şahsen sorumlu.

bizzat kendisi sorumlu. Her ayrıntısı onun elinden çıkmış. Müşteri herhangi bir sorunla karşılaşırsa muhatabını biliyor. Ona doğrudan ulaşabiliyor. Terzi'nin varlığı işindeki maharetine ve ortaya çıkardıklarının kalitesine bağlı. Dolayısıyla işine çok özeniyor. Müşterisiyle doğrudan bir ilişkisi var ve her iki tarafta sürecin tamamına hakim. Şimdi aynı senaryoyu bir de bugüne uyarlayalım. Yine bir kıyafete ihtiyacımız var falan filan. Terziler hala var mı? Var. Ama şu an beni dinleyen bilmiyorum kaç kişinin acaba gardırobunda terzi dikimi bir kıyafet var. Ben şöyle düşündüm. Bir tane var. Onu da ben diktirmedim. Sağ olsun terzi bana bir jest olarak dikerek verdi. Çok da güzel bir takım elbise. Ama hani kıyafetlerimizi artık markalarıyla anılan mağazalardan alıyoruz. Şimdi o süreci gelin inceleyelim. Onu bize satan kişilerin kıyafetle doğrudan hiçbir bağlantısı yok. Yani o kişinin

O kıyafetle, o şirketle, o ürünle, sattığı şeyle esasında hiçbir bağlantısı yok. Onun tek işi onu satarak maaşını kazanacak, belki sattığı adet başına da prim alacak, ekstra ücret kazanacak. Ve bu muhatap olduklarımızın hepsinin unvanı satış temsilcisi. Bu bir temsil işi yani. Onlar biraz satıcı nihayetinde. Herhangi bir sorun olduğunda hiçbir sorumlulukları yok. Hani diyemiyorsun ki işte evladım bak böyle bir pantolon aldım ama paçasının bir uzun, biri kısa. Onu ilgilendiren bir şey değil ki. Yani onun hiçbir sorumluluğu yok orada. O sürece ait değil. Ayıplı bir durum olursa bunun gibi kıyafeti alıp aynı mağazanın böyle uzak, tenha, mümkünse alt katında bir köşeye gizlenmiş müşteri hizmetleri

ya da iade departmanı gibi adlara sahip bir yere götürmemiz gerekiyor. Ya da çağrı merkezindeki temsilciyle görüşmemiz lazım değil mi? Ama o da büyük ihtimalle o an temsil ettiği marka ile hiçbir resmi bağı olmayan, aslında apayrı bir şirkette çalışan, apayrı bir kişi olacak. Cevapladığı çağrı karşılığında müşterisine hizmet ettiği şirketten gelir elde eden bir şirketin bir parçası. Yani temsil edenin temsil edeni temsil eden kişi gibi böyle bir sarmal.

Mağazada, diyelim ki hadi mağazada teslim ettik bu ayıplı ürünü, teslim alan kişinin bile ürünle ilgili hiçbir bilgisi, ilgisi yok. Onun işi sadece önceden tanımlanmış bir süreci yürütmekten ibaret. Faturaya bak, garanti süresi kaptırılıyor mu, falan mı, filan mı? Aldığımız ürün sadece çok meraklıysak etiketinden bakıp öğrendiğimiz ve çoğunlukla yerini anca Google haritalarda arayarak bulabileceğimiz türden bir ülkede üretilmiş oluyor değil mi? Ürünü şirketin merkezindeki tasarım departmanı çalışanları tasarlıyor. Üretimi için gereken malzemeler yine başka o şirketin çalışanları tarafından, dünyada o malzemeleri en ucuza, en uygun bedelle temin eden şirketlerden ediniliyor.

Ve son safhada etiketi diken o atölyedeki kişiler dışında kıyafetin üretildiği atölyedeki işçilerin neredeyse hiçbiri o bizzat üstünde çalıştığı kıyafetin hangi marka için, hangi ülke için, hangi müşteri için, kime satılacağına dair hiçbir bilgiye sahip değil. Yani temsil bol, her şey bir suret, herkes bir suret, işin sahibi yok, sorumlusu yok. Endüstriyel toplumun standartlaşma ve kalite arzusu bireysel dokunuşları da denklem dışına itiyor. Yani o atölyedeki bir işçi diktiği gömleği kendi zevkine göre farklı bir düğme ya da kumaşla üretme gibi bir cürete asla sahip olamaz. Kimse buna izin vermez. Dolayısıyla işçi ya da işte herhangi bir iş yerindeki herhangi bir çalışan gibi düşünün. Aslında sürecin makineleşmiş bir birleşenidir, otomatın bir parçasıdır. Görev tanımı, hedefi her şey bellidir ve ona erişmek için çabalar durur.

Herkesin sorumluluğu o kadar küçük parçalara bölünmüştür ki bütün hakkında hiçbir fikir sahibi olma ihtimali kalmamıştır. Oysa mesela şirketlerin, organizasyonların hepsi tam aksinin derdinde mi? Her fırsatta bu gerçeği inkar edercesine ya da... ne bileyim, örtbas etmek istercesine, ortak vizyondan, ortak değerlerden, ortak hedeflerden dem vurup duruyorlar. Oysa ortada bir ürün ya da hizmet var ama organizasyonun neredeyse hiçbir çalışanı bu bütünden haberdar değil. Çünkü hiçbiri hiçbir konuda tam olarak sorumlu değil. Ve herkes ürettiğine, gayretine, emeğine, işine ve nihayetinde kaçınılmaz olarak bizzat kendisine yabancılaşıyor.

Herbert Marcuse bunu teknolojinin insanları üretimin basit bir parçasına dönüştürmesi şeklinde açıklıyor. İşte Karl Marx'ın bahsettiği yabancılaşma da tam bunu anlatıyor. Onlarca, yüzlerce, bazen hani kimi şirketlerde de yüz binlerce kişinin ahenk içinde çalıştığı organizasyonların bütüne dair bu kopukluğu amaca yönelik yabancılığı Marx'ın bahsettiği yabancılaşmanın bizzat kendisi. Satıcının üretenin çalışma şartlarından, üretenin müşterisinin hissinden haberi olmayınca, herkes sadece kendi derdine odaklanınca sonuç aşağı yukarı belli. Sonra gelsin psikiyatrist ziyaretleri, terapiler, podcastler, kişisel gelişim kursları, motivasyon etkinlikleri, mentorlar, tersine mentorlar, koçlar, benzeri işte nice modern şifa ve anlama arayışları.

Maneviyat demişken aklıma başka bir Alman düşünür Feuerbach geldi. O da bizzat maneviyatın daha dar anlamıyla dinin de insanın bir yabancılaşma vesile olduğunu savunur. İlginç ve üstüne düşündesi. Feuerbach'a göre insanlar tanrıya ve dinlere atfettikleri anlam ve güçlerle kendi potansiyellerinden uzaklaşır. Kendi sorumluluklarını başka bir kudrete havale eder. Mesela bu İslamiyet de karşımıza nasıl çıkar? İşte külli irade, cüzi irade ve o misal bir şeyden bahsediyor esasında başka bir tanımla. Ya da ben çok zorlayarak bunu uydurmuş da olabilirim.

Ama sonuçta bu Feuerbach'a göre yine bir tür yabancılaşma ve bütün bunların sonucunda yani yaptığı işe, ürettiğine, emeğine yabancılaşan insan bir süre sonra çevresine, yaşamına ve en sonunda bizzat kendisine yabancılaşıyor. Hayat sadece hayatta kalma telaşına dönüşüyor. Hayatta kalmak da tanım olarak kimi zaman bir terfi, bir ev ya da araba alma Kimi zamansa kirayı, su ve elektrik faturalarını ödeyebilmeye kadar indirgenebiliyor ama özünde her iki kutup da aslında farkında olmadan aynı eksen etrafında dönüp duruyor. Bu düzenin devamını tahmin etmek pek de zor değil. Kendine bile yabancılaşmış. Hayatın oluşturan her şey araçsallaşmış bir insanın ilişkileri de bu durumdan nasibini alıyor şüphesiz. İlişkiler de araçsallaşıyor. Konuştuğunuz, münasebet kurduğunuz insanlar bu kriterler etrafında şekillenmeye başlıyor. O kapitalizmin sonsuz rekabet hali, insani hisleri ve bağları bir kenara itip ilişkileri de bir hedef ve rekabete çeviriyor.

Bu durumu Zygmunt Baumann akışkan modernite diye tanımlıyor ve diyor ki böyle sürekli bir değişim, sürekli belirsizlik insanda köksüzlük yaratır ve bizi sadece tüketimle var olabilmeye yeter diyor ki bu konuyu bir parantez olarak açıp köksüzlük başlıklı bölümümüzde Enikon'u incelediğimizi bir hatırlatmak isterim. Ve son olarak hatırlatmak istediğim önemli düşünürlerden biri de Eric Fromm. Diyor ki, modern bir terapiye dönüşen tüketim arzusu dahi bizi bu yabancılaşmadan kurtaramaz. Bundan kaynaklanır ama bizi kurtaramaz. Birey kendi kimliğini sürekli başka şeylerde, başka mallarda, başka ürünlerde, logolarda, kesitlerde, mekanlarda yani şeylerde arar, materyallerde arar ve kendini markalarla temsil etmeye çalışır. Bu da bizi öz kimliğimizi inşa etmekten her zaman alıkoyar.

Uzun sözün kısası, bize sorulmadan, rızamız alınmadan geldiğimiz ve şartların çok az bir kısmını belirleyebildiğimiz bu yaşamda çevremize, işimize, emeğimize ve nihayet bizzat kendimize yabancılaşmamız anormal bir durum değil. Sakın bunu bir anomali olarak düşünmeyin. Bu işin normal hali, olması gereken hali yani gayet insani, gayet beklenen bir sonuç. Fakat hayatı dünya dışı bir varlık olarak sürdüremeyeceğimiz de bir gerçek. Dolayısıyla yabancısı olduğumuz bu ortama daha aşina hale gelmek için çabalamamız da son derece meşru ve anlaşılabilir. Hatta gerekli. Haddini aşan Yaşam Rehberi sizi hayat ile tanıştırmayan, aranızdaki buzları kırmayan devam edecek. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)