Podcast

Tatminsizlik

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Onu yaptıktan sonra o, diğerini yaptıktan sonra diğeri, sonra o, sonra diğeri... İhtiyacımız olsun ya da olmasın hep daha fazlasını istemeliyiz. İstemeli miyiz?



Bölümde Bahsi Geçenler:

Forbes: Dünyanın en zenginleri listesi.

Blog yazım (2011): Hep daha parlak bir hedef vardır.

Blog yazım (2007): Bilgi çağında unutulan bilgi.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.769 kelime · ~14 dk okuma

Bu kaydı yapmadan önce dünyanın en zenginleri listesine baktım. Tepedeki Elon Musk'ın 322, Larry Ellison'ın 224, Jeff Bezos'un ise 221 milyar dolar serveti vardı. Teknoloji sektörünü yakından takip ettiğim için gayet aşina oldum ve haklarında pek çok şey bildiğim, okuduğum bu isimler hala gece gündüz durmadan çalışıyorlar. Bu insanlar muhtemelen hayal ettiğimiz ve bilmediğimiz için hayal bile edemediğimiz herifler. her şeye sahip olmalılar. Üstelik mesela Elon Musk bugün bir şey olsa bütün yeni gelir kaynaklarını kaybetse ve elindeki servete kalsa ve her gün 10 milyon dolar harcamaya karar verse servetini bitirmesi 88 yıl sürüyor. 88 yıl. Peki bu çaba niye?

Neden çalışıyor hala bu insanlar? Bu insanları uykularından alıkoyan nedir? Sadece daha fazla para kazanmak için olmadığı ortada. Yani en azından görünüyor bu. Başarı desek o da hepsinde fazlasıyla var. Peki mesele nedir? Para değilse, başarı değilse, şan şöhret değilse ya da bir başka tabirle bu kadarı dahi yetmiyorsa mesele nedir?

Yüz milyarlarca dolar servet ve küresel çaptaki başarıyla bile tatmin olamayan insanın doğasında biz fakir fukara takımının tatmin olmasını beklemek ne kadar anlamlı. Yoksa bizzat bizi ayakta tutan bu tatmin olamama hali mi? Menzile yetişmek üzere çıktığımız bu yolda rahat bir nefes almak bize haram mı? Tatmin olmayı bu kadar güç hale getiren şey nedir? Haddini aşan yaşam rehberinde, yine çok büyük sorular eşliğinde, tüm hayrın ve şerrinin kökenindeki tatminsizlik meselesine bakıyoruz.

Transkriptin tamamını oku

Evet efendim öncelikle her bölümde yaptığımız gibi kavramları bir netleştirelim. Çok basit iki terimi anlatacağım size. Bir tanesi tatmin, diğeri de tatmine yönelik yolda bir türlü kurtulamadığımız hırs meselesi. Şimdi tatmin...

Tahmin edeceğiniz gibi Arapça bir sözcük. Ne anlama geliyor? Dinme, istenen bir şeyin gerçekleşmesini sağlama ya da daha genel anlamıyla bir doyuma ulaşma, huzur bulma, sakinleşme halini anlatıyor tatmin. Bir de hırs var. Yani bu bölümde tatmine yönelik süreçte daha çok tatminsizliği oluşturan hırs meselesi. Nedir hırs? O da Arapça. Ve bir şeyi elde etmek için duyulan çok kuvvetli, karşı konulamaz isteği tanımlıyor. Aşırı bir tutku var içinde. Üstelik bu aşırı tutkunun içinde birazcık da böyle öfke notaları var. Yani kekremsi bir şekilde öfke de içeriyor. Öyle hani romantik bir tutku değil.

Bayağı öfkeli bir tutku, hırslı, hasetli bir tutku. İçinde arzu var ama bencinlik de var. Ve bu hırsın kökeninden beslenen, çok böyle kulağımıza çalınan başka sözcükler de var. Mesela ihtiras, mesela muhteris yani hırslı kişi anlamında. Tabi bu hırs meselesinden bahsedince aklıma Zülfü Livanen'in bir romanından bir pasaj geldi. Huzursuzluk romanı. Aranızda okuyanlar olabilir çünkü Türkiye'nin en çok satanları arasında kaldığı aylar boyunca. Esenin bir kısmında hırsın sözcük kökeni olan harese kavramından bahsediliyor.

Ve hani güzel bahsettiği için, yani Libaneli'den daha güzel bahsedebileceğimi düşünmediğim için bizzat kitaptan size okuyayım o ilgili bölümü, hırsı, hareseyi anlatan bölümü. Şöyle diyor. Develere çöl gemileri derler bilirsin. Bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden aç susuz çölde yürür de yürür.

O kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır ve çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar. O yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha da çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer. Bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir.

İşte Rivane'nin de aktardığı üzere, doğrudur, yanlıştır bilemem ama hani harese dediğimiz, yani hırsın kökeninde yatan da bizzat bu, hayatı ve tatmin uğruna peşinde koşup tatminsizliğe düştüğümüz hayat tam da böyle bir şey galiba. Peki sahiden öyle midir? Peki sebebi nedir? Sonucu nedir? Çaresi nedir? Gelin anlayabilmek için başlayalım çabalamaya.

Teknoloji nedir sorusuna cevaben çok beğendiğim bir tespit var. Her romanı ve öyküsünden ayrı lezzet aldığım İngiliz yazar Douglas Adams'a ait. Diyor ki özetle, sen doğmadan önce icat edilmiş her şey doğanın bir parçasıdır. Sen doğduktan sonra 30 yaşına kadar icat edilmiş her şey teknolojidir. 30 yaşından sonra icat edilen her teknoloji ise hem doğanın düzenine aykırıdır hem de muhtemelen sonun başlangıcıdır. algımız böyle şekilleniyor sahiden de Adams'ın bu ironik tasvirinde olduğu gibi bizden önce icat edilmiş hiçbir şey bizim gözümüze böyle parlak bahsedilisi önem verilisi gelmiyor ve bu konunun üzerinde bundan niye bahsettiğime gelince

düşündüğümüzde ve etraftaki tepkileri gözlemleyince bu sözlere hak vermemek mümkün değil. Üstelik bu algı ve yaklaşım sadece teknolojiye hasta değil, hayatı da esasen böyle yaşıyoruz. Yani sorunları yaşadığımız döneme ve onun koşullarına has zannetmekte ya da tarihin miradını kendi kuşaklarımıza koymakta Hatta fena halde becerik değil, buna çok meyil değil. Ve şüphesiz çağların kendine belirgin halleri var. Yani o çağa ait, o çağla birlikte ortaya çıkmış, o çağı tanımlayan, onunla anılan böyle emareler şüphesiz var ama tatminsizlik kesinlikle bunlardan biri değil.

İnsanlığın bugüne kadar taşıyabildiği ilk yazılı destan, Gılgamış Destanı, tatminsizliğin en kalim örneklerinden biri bir başka açıyla baktığımızda. Şimdi hiç okumamış, denk gelmemiş olanlar için kısa bir özet geçeyim. Uruk kentinin kralı Gılgamış, yarı tanrı, yarı insan ve son derece zalim bir hükümdardır. Halkı ondan kurtulmak için tanrılara gece gündüz dua eder durur.

Bu yakarışlara duyarsız kalamayan tanrılar da nihayetinde Enkidu adlı bir insan yaratır. Gılgamış ve Enkidu bir sebeple kavgaya tutuşur ve ardından dost olurlar. Her öyle iddialı kavganın sonunda yaşanan durum Gılgamış destanında da kendini gösterir. Ve birlikte sonra kafalarlar bu ikini, tanrıları kızdıracak bir sürü vukuata karışırlar. En sonunda tanrılar, öh yeter der ve Enkidu'yu öldürürler. En yakın dostunun kaybı, Gılgamış'ın içine ölüm korkusu eker. Kendinin de bir gün öleceğini anlar ve ölümsüzlüğün sırrına ulaşmak için Bilgeut'una piştimi aramaya başlar.

Nihayetinde onu ölümsüz yapacak bitkiyi bulur Utnapishtim'in ona söylediği ama Uruk'a dönerken yolda bir yılan bitkiyi çalar. Gılgamış ölümü kabullenmek zorundadır artık geri dönme şansı yoktur ama bu sayede insanın yaşamının anlamının ve ölümsüzlüğünün aslında yaratılan eserlerde ve diğer insanların hafızalarında olduğunu anlar. Kılgamış ne güce doyar ne dostluğa, ne zafere ne de yaşadığı görkemli hayatın sınırlarına. Bu sayede insanın tatminsizliğini binlerce yıl önceden bizlere hatırlatır.

Antik Yunan filozoflarından Epicurus'a göre, tatminsizlik esasen yanlış arzuların peşinde koşmaktan kaynaklanır. Tatmin olabilmenin sırrı, sınırını ve doğal arzulara odaklanmakta yeter. Tatminsizliği yaratan yapay arzulardır. Ne kadar doğalı yönelirsek o kadar kolay tatmin oluruz. Arzularımız ne kadar yapaylaşırsa da o kadar tatminsizliğin içine düşeriz. Stolacılar ise tatminin sırrını uyum ile açıklar. Doğayla uyum içinde olabilirsek arzuları kontrol etmek de mümkün olur. Kontrol edemediğimiz her şey ise bir tatminsizlik vesilesine dönüşür.

Bir önceki köksüzlük bölümünde değindiğim bir bilgiyi yine demek, hatırlatmak istiyorum. Arzumuz olmadan, bize sorulmadan, seçemediğimiz şartlarda içine doğduğumuz, daha doğrusu Martin Heidegger'in de gayet isabetli tabiriyle fırlatıldığımız bu dünyadaki şaşkınlığımızın yönetilmesinin hiç kolay olmadığı kesin. Her konuda ve her anda sonsuz seçeneklerle efsunlanmış zihnimizi berraklaştırmak kolay değil. Çünkü esasen bizzat dünyanın kendisi bu küresel ve kitlesel zihni bulanıklıktan besleniyor. Yani bu düzeni berrak zihinlerle ayakta tutmak mümkün değil. Anlam arayışını şeylere yöneltince her şey gayet kolaylaşıyor. Mesela ne bileyim... O arabayı aldık mı tamam, şu kadar kazandık mı rahatlayacağız. Şöyle bir hayat kurduk mu bizden mutlusu yok. Öyle mi peki? Elbette hayır. Çünkü her zaman daha parlak bir hedef, daha cazip bir ihtimal ya da bir türlü ısınamadım o tabirle gerekirse bir tık fazlası her zaman vardır. Blogumda bölüm notlarında bağlantısını paylaştığım bir yazı var. 2011 tarihli ve başlığı hep daha parlak bir hedef vardır.

Hayatımdaki hedefleri ve ulaştığım anda yok oluşlarını anlatıyorum. Ana fikri vermek için kullandığım örnek ise 2003 yılında bana hediye edilen kıymetli bir pro. Hediye olmasının da etkisi var ama o pro o zaman gözüme o kadar kıymetli görünmüştü ki onu özel bir günde tüttürmeye karar verdim. Özel bir şey olmalıydı ve o da onun ödülü olmalıydı.

Önce bir ev sahibi olursam içeyim dedim. Oldu. Ama sonra daha da özel bir şeye saklamalıyım dedim. Çocuklarım olunca dedim. Onlar da oldu. Ama daha da özel bir şeyi hak ediyordu belki. Sene 2024 şu sözleri sizlere aktarırken o pro hala humidorumda duruyor. Özel bir anımı bekliyor artık gerçekten emin olamıyorum. Ama 21 yıldır yaşadığım onca şeyin ardından bekleyeceğim tam olarak ne kaldı onu da bilemiyorum.

Bir yanıyla yabancı bir romanda okuduğum hacca gitmek isteyen fakat bir türlü gitmeyen dükkan sahibini hatırlatıyor bu durum bana. Hacca gitmek dışında hiçbir hedefi olmadığı için o dükkanın sahibi esnaf bu planı hep erteliyordu. Çünkü bir kere gidip döndükten sonra hayatın hiçbir anlamı kalmayacaktı. İşte o tütün yumağı da benim için böyle bir şey mi acaba? Belki de, muhtemelen.

Düşünür Kierkegaard aklıma geldi. Her söylerken böyle çok özeniyorum. Bu nasıl bir güzel soyadı değil mi? Hani soyadı Kierkegaard olan birisi ne olabilirdi? Değil mi bakıldığında? Bu Kierkegaard soyadlı bir tesisatçı olur mu? Podcastçı olur mu? Olmaz. Filozof olmak için kurgulanmış bir soyadı gibi. Neyse Kierkegaard, tatminsizlik halini insanın iç ve dış dünyası arasındaki uyumsuzluğa bağlıyor. İç dünyamıza ait ruhsal özlemlerimizle

dış dünyamızın sunduğu bu dünyevi gerçeklik bir türlü kavuşamıyor ve bu bizde dehşetli bir sıkıntı yaratıyor. Nihayetinde yine hatırlatalım köksüzlük başlıklı bölümde de değindiğimiz gibi satrın değişiyle hayatın zaten kendisi boş ve bir boşluk içinde tutunacak bir dal aramak da o kadar beyhude. Biraz önce değindiğim gibi içinde yaşadığımız düzen varlığını zihinsel bulanıklık yaratan bir tatminsizliğe borçlu. Modern kapitalizm sürekli yapay arzular yaratarak bizi oyalanmak zorunda. Bu oyalanma esnasında tatmin olma hali Matrix filminde gözünüzü asıl gerçeğe açan mavi hapı seçmek gibi korkmuş bir şey.

Yani sistem adına korkunç yoksa bizim adımıza bir korkunçluğu yok elbet. İhtiyacınız olsun ya da olmasın, hep daha fazlasını istememiz gerekiyor. Çünkü o meşhur reklam sloganında vurgulandığı gibi, sen buna değersin. Peki, hiç merak ediniz var mı? Acaba bu bölüm özelinde siz neye değersiniz? Gelin biraz da onlara kulak verelim.

Yeterince beslendiğinizi düşünerek devam edelim. Nereden devam edelim? Sıcak havuzdan soğuk dışı atlayarak. Budizme bakalım. Budizm Dukka olarak adlandırıyor bu tatminsizliği ama kendisi dahi yani böyle belki içsenliğe yönelik en çok böyle aklınıza gelen seçeneklerden tatminsizliği yaşamın temel gerekçeleri arasına koyuyor. Temel gerekçesi, temel gerçeği. Öğretinin en son hedefini temsil eden nirvana vardır, bilirsiniz işte nirvana'ya ulaşmak vs. İşte bu öğretinin en son hedefi olan o en üst mertebe nirvana'ya ulaşmanın tek yolu tatminsizlikten tamamen kurtulmakta yatar.

Alman düşünür Nietzsche'nin meşhur sözü ''Tanrı öldü'' değil mi? Yani çok meşhurdur kendi ismiyle müsemba. ''Tanrı öldü ve onu biz öldürdük'' şeklinde devam eder. Ve neyi anlatır? İnsanın kendi elleriyle dünyevileştirip, sıradanlaştırıp metaya çevirdiği kutsallığı anlatır. Yani artık biz Tanrı'yı öldürdük, onu bir ikonaya, herhangi bir şeye dönüştürdük, onun kutsaliyetini insanlaştırdık. Bu bizde bir anlam krizi yarattı, bir kriz doğurdu. Çünkü anlamı kaybettik ve hiçlikle baş başa kaldık. Aristoteles ise biraz daha ümit verici neyse ki. Tatminsizliğin insanı daha iyiye, güzele, daha

erdemli olana yönelik bir arayış olduğunu ve istikrarlı şekilde sürerse eğer bu çabanın nihayetinde insanı o sürekli andığı erdemli yaşama ve mutluluğa ulaştıracağını söylüyor. Böyle olacağını ümit etmek isteyenlerdenim ama hani bilmiyorum Aristoteles ile aramızda epey bir zaman geçti. Hala emin olamadığımıza göre hala eşenemekte fayda var. Daha böyle yakınlara gelecek olursak, daha aşina olduğumuz fikirlere gelecek olursak Gazali ve benzeri İslam alimleri tatminsizliği insanın nefsine yenik düşmesi olarak tanımlıyor tahmin edeceğiniz gibi. Dahası tatminin halini fani yani bir başka deyişle geçici olan bu hayatta aramanın hem yanlış hem de faydasız olduğunu savunuyorum. Benzer şekilde Fransız düşünür Pascal'da dünyevi şeylerle tatminin mümkün olmadığını kalpteki boşluğu sadece ve sadece Tanrı'nın doldurabileceğini söylemiş.

Şimdi bunlar gayet iyi hoş da kredi kartının asgari tutarını kim ödeyecek, nasıl ödeyecek yani değil mi? Hani bir Pascal'ın, Aristoteles'in bununla ilgili bir çözümü var mı bize? Maalesef doğrudan yok. Buna ne Aristo'nun ne Gazal'in bir yanıtı var. Fakat Finansal Sağlık Danışmanları arzularımızın ve tatminsizliğimizin en büyük ilacının borcu ödenmeyen kredi kartının temel ürete düşme halini olduğunu savunuyor.

Zira modern yaşamdaki anlam arayışımızın ve tatminsizliğimizin en somut belgesi ay sonunda karşımıza çıkan kredi kartı ekstremiz. Demek ki hani hazır bu kadar işin gerçeklerine, somut gerçeklerine, soğuyuttan kopup böyle yüzümüze tokat gibi çarpan hallerine geldik, dayandık. O zaman gelin bölümün son safhasında tavsiyelere bakalım. Ne yapabiliriz bu tatminsizlikle mücadele için?

Çok çok konuşmak mümkün de hani uzun lafın kısasında tatminsizlik ne yaşadığımız çağa has ne de bize has. Ve bu dünyanın düzeninin ve türümüzün doğasının kronik bir sonucu. Peki ne yapmalı? Şimdi bunun yanıtını ben bilseydim, kişisel tatminsizliğimi milyar dolarlık servetimle yaşıyor olurdum şu anda. Bu çağ yönelik her derdin bir ilacı, bir semineri, bir formülü, bir uzmanı var ama ne yazık ki tatminsizliğin yok. En azından ben denk gelemedim belki de.

Fakat yine de bu konuda kafa yoran uzmanların tavsiyelerinden bazı ipuçlarını sizler için derledim. Ben aktarayım, siz dinleyin, kafanızda bir demleyin, pişirin, bakalım ne kadarı mümkün. Birinci sırada çok sürpriz bir madde var, hayatta aklınıza gelmeyecek bir ayrıntı. Daha az tükettim.

Sanıyorum tabii ki yani hiçbiriniz için bu sürpriz olmadı. Hatta kimilerinize hakaret gibi de gelmiş olabilir yani. Güç bir adım en başta ama yine de bu derdin büyük bir kısmının da tek başına şifası. Şimdi mevcut yaşam şartlarından dolayı bazılarınız kardeşim paramı var tüketmeye diye içinden geçiriyor olabilir. Tamam, güzel, kabul ama

O zaman şimdi bir de iç sesinize kulak verelim. Şöyle düşünün. Diyelim ki paranız yok. Değil mi? Tüketim yapamıyorsunuz zaten. Peki şöyle bakalım duruma. Paranız olsaydı ne yapardınız? Yani milyarlarca dolarınız olsaydı ne yapardınız?

Tam da bundan söz ediyorum işte. Paramız olsa yapacaklarımıza yönelik çok uzun bir listemiz var. İşte o hayaller dahi nihayetinde bizzat yine bizi tatminsizlik tuzağına çekiyor. Pek çok irade sınavındaki gibi mesele yokken değil, varken onunla nasıl baş ettiğimiz. Yani mesele olmadığı için harcayamamak, yiyememek, giyememek ya da harcamamak, yememek, giymemek değil. Varken bunlara meyletmemek, tamah etmemek. Bir de böyle düşünmekte fayda var.

İkinci tavsiyemiz daha az sosyal medya. Bu tavsiye benim de size bir tavsiyem olsun hani nihayetinde. Şimdi sebebini tahmin etmek güç değil. Sosyal medya kolektif olarak el birliğiyle inşa ettiğimiz bir dopamin tuzağı. En mutlu anların hatta bazen bizzat en mutlu anımız gibi görünsün diye kurguladığımız anların galerisi, teşhir reyonu.

Yoksa hiçbirimiz sosyal medya hesaplarımızdaki kadar mutlu ya da mutsuz değiliz elbet. Aşırılıkların ve kutupların devrinde bipolar gelgitlerinde savrulup duruyoruz. Sosyal medyanın armağanı anca imrenme ya da haset. Ya da sizin güzel hatırınız için ki o zaman imrenme ve haset deyip de biraz yumuşatayım. Bir diğer tavsiye ise değerler edinmek.

Şimdi sevdiğiniz markanın, herkesin üstünde görmeye başladığınız kıyafeti eminim bir süreliğine de olsa sizi mutlu edecektir, beni ediyor mesela. Fakat paramızın yettiğiyle sınırlı şeylerin ötesinde hayatımıza yönelik belirleyeceğimiz erdemler hem bedava hem de daha uzun vadeli tatminler yaratıyor. Erdemler meselesini bir başka bölümde işlemeyi düşündüğüm için burada çok içine dalıp da kaybolmak istemiyorum ama bu mesele üstüne birazcık kafa yormakta fayda var. Hedeflediğiniz, ideallerin peşinde koştuğunuz bir yaşamın yaratacağı tatmin hem daha ekonomik olacak hem de daha uzun ömürlü olacak.

Ve son tavsiyem, yaşlılara ve çocuklara odaklanmak. Bu benim kişisel tavsiyem, hiçbir yerden duymuş değilim. Dolayısıyla bunu tamamen bana atfedebilirsiniz. Doğrudur, yanlıştır tartışılır ama hiçbir derdimizle adını anmasak da biyolojik bir makine olarak özünde hormonlarımızın dengesi ve dengesizliğiyle tanımlanan bir hayat sürüyoruz.

Ve bunların zirvesini temsil eden ergenlik dönemi en başa çıkılmaz, en zor, en illet dönem. Durulmak üzere dalgalandığı orta yaşlar da yine yabana atılır türden değil elbet. Oysa bebekler, çocuklar ve yaşlılar hayata yönelik bize çok daha anlamlı şeyleri gösteren mucizevi aynalar. Ve üstelik çok sayıdalar ve etrafımızda her yerdeler.

Bir çocuğun mesela küçücük şeylerle o devasa mutlulukları nasıl üretebildiğine şaşırmamak mümkün mü? Her şeye kolayca şaşıran, üzülen, sevilen çocuklar bize sürekli karmaşıklaştırdığımız, daha böyle içinden çıkılmaz hale getirdiğimiz yaşamın özünde ne kadar basit olduğunu hatırlatır. Ve yaşlılar hayatın debdebesini atlatmış, hormonları durulmuş, Şu hayatın hayhuyundan nasibini fazlasıyla almış yaşlılar yaşamın kaçınılmaz sürecine yönelik ne çok şey anlatır. Ve hem çocuklar hem yaşlılar bize neyi hatırlatır, neyi yüzümüze vurur?

Böyle uğruna nice mücadeleler verdiğimiz, hayaller kurduğumuz şeylerin onlar için hiçbir şey ifade etmediğini görürüz değil mi? Herhangi bir şey aklınıza getirin. Muhtemelen etrafınızdaki bir çocuk için, akrabanızı, arkadaşınızın çocuğu, sokakta karşılaştığınızda hiçbir şey ifade etmeyecektir. Bir yaşlı için de öyle. Hani bu hayatın deplebesinin, bizi tatminsizliğe yiten unsurların çoğunun

hormonal hallerimizden, yaşımızdan ve çevresel faktörlerden olduğunu unutmamakta fayda var. Bütün bunları okumasını bilene elbet. Yaşlılardan dem vurunca aklıma anneannem geldi. Üstümde pek çok kişinin emeği var ama ben aslen anneannemin çocuğuyum. Size onu ve onunla geçirdiğimiz anları böyle saatler boyunca anlatmak isterdim ama

Bu bölüm o bölüm değil. Yani en azından konumuz ona uygun değil. Anneannem pek çoğumuzun anneannesi gibi sırtlandığı ve belki de çok az insanın taşıyabileceği yüklere rağmen sevgi dolu, erdemli bir hayat yaşadı. Ancak bir vakit zihniyle bedeni arasındaki rekabet o bildik ve kaçınılmaz seyre girdi. Onu öylesine seviyorduk ki

Onsuz bir günümüz dahi olmasın diye son senelerinde mümkün olan her tedavi üstünde uyguladık. Oysa vakti çoktan dolmuştu. Bizim onun varlığıyla ruhumuzu tatmin ettiğimiz her an onun için bir işkenceydi. Bunu ancak onu toprağa verdikten sonra anladık. Konuşmakta zorlandığı bir gün artık su içemiyorum, pasta da geliyor dedi bana.

Bir yudum suyun bile ızdıraba dönüştüğü bir hayatı düşünmek kolay olmasa gerek değil mi? O yüzden hala su içerken aklıma hep anneannem geliyor. Keyfine vararak bir bardak suyu lıkır lıkır içmenin dahi fazlasıyla tatmin edici olduğunu bana hatırlatıyor. Allah rahmet eylesin. Bu bölümü sizi tatmin ettiğimi umararak sonlandırıyorum. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)