
3.284 kelime · ~16 dk okuma
Biralar soğuk mu dedim. Dedi ki normal. Peki ya havalar? Valla gayet normal. İşler dedim, gidişler dedim. Hepsi normal. Peki dedim ya sen ben? Dedi ki normal. Peki biz ikimiz? Valla gayet normal. Halimiz dedim. Ne dese beğenirsin. Normal. Biri anlatsın hemen nedir bu normal? Canım sıkıldı artık yoksa ben miyim anormal?
Bülent Ortaçki'nin 1998 tarihli Light albümünden kendisine saygı adına yapılan albüm de Bulutsuz Gözlemin'den de dinlemiş olabilirsiniz. Kendi hafızamı teyit edeyim diye YouTube'da aradığımda baktım yeni nesil bir başka tenordan da bir başka yorumu var. Şu an ismi aklıma gelmiyor kusura bakmayın ama. Bu girizgâhtan da anladığınız üzere üstüne çok anlam yüklenen normal kavramına bakacağız bu bölümde. Üstelik üstüne çok anlam yüklenen pek çok kavram gibi tanımlaması, anlaması ve tabii ki anlatması da epey zor türden bir kavram.
Sahiden hiç düşündünüz mü yani nedir bu normal? Yani kahvaltıda çay, kahve ya da portakal suyu içmeyi, yemekten önce çorbayı, tatlıya en sonda yemeği ya da resmi bir davete giderken koyu renkli kıyafetler giyinmeyi normalleştiren şey nedir? Ya da ortalık yerde ulu orta geğirmeyi, konuşurken ya da konuşanı dinlerken göz teması kurmamayı, yemek yerken ağız şapırdatmayı anormal yapan nedir? Denizde yaşayan böcekleri yemek statü sembolü. Peki, karada yürüyenleri yemenin fikri bile niye içimizi kemiriyor, böyle bir bizi öğürtüyor dersiniz? Bunlar zor sorular çünkü biraz önce saydığım normallerin hepsinin anormal, anormallerin ise normal sayıldığı kültürler var. Azınlıkta değiller üstelik, yani size tuhaf gelen bir şey bir başka kültür için gayet normal olabiliyor, tam tersi de doğru. Yani kahvaltıda balık yenen, konuşurken göz teması kurmanın ayıp sayıldığı, höpürdetmeden şapırdatmadan yenen yemeğin hakaret sayıldığı, çorbanın sonda içindiği toplumlar, öyle sandığınız gibi istisna değil, epey de fazlalar. Bu kadar değişken, kimi zaman taban tabana zıt hale gelebilen, Herkes için değişebilen bir kavramın üstüne bunca değeri nasıl inşa ettik dersiniz. Biri anlatsın hemen. Nedir bu normal dediniz. İşte geldim buradayım. Ben bu işte yeterince hadsiz bir ustayım. Gelelim kavramlara.
Kavramlar meselesinde oldukça aslında renkli, yani kökenleri açısından dallı budaklı bir meseleden bahsediyoruz. Normal'e bakalım tabii ki. Normal'in kökü Latinçeden geliyor, normalisden geliyor. Bu kökenindeki norma bir yandan ilginç, bir yandan durumu çok açık. Marangoz gönyesi anlamına geliyor. Yani norma marangozun gönyesi. Dolayısıyla bu gönyeden de anlayacağınız gibi norm dediğimiz işte Fransızca'ya, oradan Türkçe'ye ve pek çok başka dilede geçen bu norm meselesi yani normalin kökü, ölçü, kural, kalıp, standart gibi anlamlara sahip. Çünkü gönyeden alıyor kökünü. Türkçede ölçüt diye de bir karşılığı da var. Bayağı da güzel tınlıyor. Arada bir duyuyoruz da. Ben de kullanıyorum zaman zaman ama hani norm yerine ölçüt diyen durumlara da pek denk gelmedi. Peki, norm böyle. Normal ne? Normal de tabii ki norm kökünden türediği şekliyle kurala, kalıba, standartlara uygun her şeye biz de normal diyoruz. Ama Türk Dil Kurumu sözlüğüne baktım. Orada karşılıkların içerisinde enteresan da bir ne diyeyim kültürel ipucu doku sezdim.
Türk dil kurumuna yakışır şekilde şöyle diyor normali tanımlarken, aşırılığı, eksikliği ve taşkınlığı olmama, ortalama durumda olma. Yani normal öyle ne çok aşkın taşkın, ne çok durgun diplerde sinmiş sünmüş, normal yani tam statikonun büyüklerimizin, velilerimizin, devletimizin istediği gibi olma hali. Ki biliyorsunuz hani biz bu kaydı şimdi 2024'ün aralığında gerçekleştiriyoruz. Türkiye'nin gündeminde giderek sıklığı artan bir de bir normalleşme diye bir kavram var siyaseten baktığımızda. Ekonomik tartışmalara baktığımızda rasyonelleşme diye kavramlar var. Yani Türkiye birazcık böyle ne diyeyim fabrika ayarlarına mı dönmeye çalışıyor ne oluyor ama bu normalleşme meselesi hiç istemesem de
Güncellede ister istemez alakalı. Bir de tabii şey var, konu kitleyen mekanın sahibi Norm Ender var, o apayrı bir mesele, bu bölümde hiç girmeye de gerek yok, değil mi? Somut şeyleri, tanımlar gibi bir hali var ama bu normal terimini daha çok soyut şeyler için kullanıyoruz. Tanımlaması üstelik en zor soyut kavramlar için.
Yani şunu demek istiyorum, yığma tuğlaya 13x19 santimlik bir norm biçmek kolay. Marangozun gönyesini elimize alıp. Peki kahvaltıda yenileceklerin normalini kim belirliyor? Nasıl oluşuyor bunlar? Ya da %100 pamuktan fırçalı kumaşın gramajını biliyoruz. Bilmesek de internete baktığımızda bize söylüyor. Peki toplu taşımada yanımızdaki kişiyle aramızda koruyacağımız mesafeyi normalleştiren ya da anormalleştiren nedir? Bunu kim belirliyor? Orası muamma.
Kahvaltıda yenecek veya da yenmeyecek şeyleri bilmeyecek ne var gibi bir soru kafanızı kurcalamaya başladıysa, gelin bakalım o kadar kolay mıymış bu işler? Bu tanımları yerli yerine koyduk. Norm deyince, normal deyince yani bölümümüzün ilerleyen dakikalarında sıkça duyacağınız bu terimlerle ne ifade etmeye çalıştığımızı netleştirdik. Şimdi gelelim ben bunlarla ne anlatacağım. 2009 yılında sosyal medya henüz emekleme çağındayken bir dijital içerik ajansı kurmuştuk.
Google tarafından satın alındıktan sonra YouTube popülerleşmeye başlamış. Facebook diye bir sitenin öyle usul usul adı duyulsa da sadece İngilizce olduğu için Türkiye'de pek çok kişi için hiçbir şey ifade etmiyordu. Çoğunun ilgi alanında bile değildi. Binbir teknik zorluk ve bilinmezlikle koyulduğumuz yolda bir sürü site, web sitesi, dijital platform, onlarca başlık altında yüzlerce video içerik hazırladık. Sadece ben kendi programım eşliğinde 500'e yakın bölüm çektim video olarak ki hani bahsettiğim biraz önce de dediğim gibi 2009 yılı öyle internetten video yayınlamak falan izleyen için bile dert çünkü bütün izleyicilerin interneti kotalı. ve hepsinin kotasından yiyoruz o zamanlarda bir şeyler seyrettirmeye çalışırken. O yüzden çok özeniyoruz, her dakikasına çok böyle emek sarf ediyoruz. Sonra zaman geçti, zaman gelirimiz arttı. Gelirimiz arttıkça ekibimiz büyüdü. Ekip büyüyünce ihtiyaçlar arttı ve artık Beyoğlu'ndaki 50 metrekarelik ofisimize sığmaz hale geldik ve yeni arayışa girdik. Uzun bir arayış dönemi geçirdik ve sonunda tam böyle hayalini kurduğumuz ve paramızın da yettiği bir yer bulduk.
Şişhane'de Refik Saydam Caddesi üstünde bence İstanbul'un tartışmasız en güzel manzarasına sahip Haliç Apartmanının en üst katını bulduk. Odamın baktığı manzara o kadar etkileyiciydi ki uzun süre çalışamadım çünkü sürekli gözümü celbediyordu ve gözüm kaçıyordu oraya o manzarayı seyretmek için. Ziyaretime gelenler de o görüntüye kayıtsız kalamıyordu elbette ama şöyle bir şey oldu zamanla Manzara ne kadar güzelmiş ya dendiği zaman böyle kafamı pencereye doğru çevirip ha gerçekten öyle diyordum. Yani bir süre sonra o eşsiz benzersiz manzara duvardaki herhangi bir tabloya dönüşmüştü. O artık normaldi. Hiç dikkatimizi celbedecek bir şey yoktu içerisinde. Seneler sonra emekli bir polis müdürü, Haliç'te yaşayan Simonlar adlı bir kitap yazdı. İsmindeki espri manzaramı oluşturan o Haliç'te bir dönem kendi kadar meşhur dayanılmaz kokusuna orada yaşayan insanların alışmasını anlatıyordu. Yani temelinde oturduğu mantık buydu. Haliç'te yaşayan Simonlar kokusuna, Haliç manzarasına bakan evler de manzarasına alışıyor, normalleşiyordu sonuçta.
ve normale dönen her şey zihin için anlamını yitiriyor, dikkate değer olmaktan da çıkıyordu. Çocukken bir türlü doyuramadığım merakımla mümkün olan her fırsatta anne ve babamın dolaplarını çekmecelerini karıştırırdım. İtiraf ettim mi diye düşünüyorum. Muhtemelen onlar da dinlerlerse haberdar olurlar. Babamın kıyafetlerinin asıl olduğu dolap babam gibi kokardı. Çok enteresan. Tabii ki tarif edilebilecek türden değil. Her babanınki de ayrıdır elbet ama
Sanıyorum herkes burun hafızasında buna karşılık bir şeyler, bir referans değerler vardır değil mi? İşte anne kokusu, baba kokusu, hala kokusu, anneanne kokusu, insan kokusu yani kıyafetlere kadar Sinan. Ama tabii her koku bu kadar heyecan verici değil. Dünyanın mesela en pis kokan ortamına girdiğinizde bunu algılama süreniz birkaç dakikayı bulmaz. Çoğumuz için birkaç saniyedir. Şeyde vardı galiba, Trainspotting filminin bir yerinde bir tuvalete girmek zorunda kalıyordu ve tuvaletin kapısında İrlanda'nın en pis tuvaleti yazıyordu ki gerçekten öyle bir yer oldu, ortaya çıktı. Yani öyle bir yere girdiğinizi varsayın. En keskin burun sahipleri en fazla 20 dakika bu kokuyu algılayabiliyor. Sonrasında hissedilmez hale geliyor. Üstelik aynı durum güzel kokular için de geçerli. Mis gibi kokan bir ortama girdiniz, bir kişinin yanına oturdunuz falan. sadece birkaç saniye, en iddialısı birkaç dakika. Niye? Çünkü beyin böyle çalışıyor. Beyin bir bakıma diyor ki, burnun bana sinyal yolladı, burası kötü kokuyor ya da iyi kokuyor, neyse. Ben de sana bunu bildirdim, uyarımı verdim. Tamam artık beni rahat bırak, beni bununla meşgul etme, ben de seni bununla meşgul etmeyeceğim. Ama bir değişiklik olursa ben sana yine bildiririm, diyor. Yani az enerjiyle mümkün olduğunca çok şey yapmaya programlı beynimiz, normalleşenlere yönelik duyarlılığını da yitiriyor. Onlarla ilgilenmeyi bırakıyor ve kaynaklarını başka şeylere yönlendiriyor. Nelere? İşte tehdit var mı? Fırsat var mı? Anormallik var mı? Bunların peşine düşüyor. Otobüste, trende, yanında durmakta zorlandığınız kişilerin o kendi içlerindeki akla zarar huzuru vardır ya, yani dersin kardeşim burnumun direği düştü, bu adam nasıl yaşıyor bu kokuyla?
İşte bu yüzden yani sizi rahatsızlık veren o kokunun ona hiçbir rahatsızlık vermemesi hatta rahatlık vermesi bu yüzden. Kişinin kendi kokularıyla ilgili tabii ki burada örnekleri zorlayarak gidebileceğim noktalar var ama sanıyorum siz de anladınız. Ben de o örneği vermeyeceğim ama hani özünde kendi kokumuza ve kendimizin ürettiği bütün kokulara da bir anlamda kör, sağır, dilsiz hale geliyoruz. Hatta bazıları hoşlanabiliyor öyle.
Şimdi bu şablon içecekte, kıyafette, yaşam alanında, eşyada, nisanda, aşağı yukarı hayatın her ayrıntısında aynı. Sizin ağzınıza sürmeyeceğiniz bir yemek, bir başka kültür için baş tacı. Aklınızın almayacağı türden kaba bir söz ya da hareket, bir başkası için en nadide övgü olabiliyor. Elbette ki hepsini algılamak ve yorumlamak bu örneklerdeki koku, tat ya da manzaralar kadar kolay değil. Ama normal ya da norm dediğimiz şey her zaman sabit de değil. Hatta aksine sürekli değişiyor. Bu kaygan zemin yüzünden bir kuşağın gayet doğal ve normal karşıladığı bir hareket ya da söz, bir kuşak sonra hakarete, küfre, ağza bile alınmaması gereken bir şeye dönüşebiliyor ve bu dönüşüm nadiren böyle ani ve travmatik olaylarla gerçekleşiyor.
o türüne bir anda ayak uydurmak ve gözlemlemek mümkün değil. Bu kaygan zemin yüzünden bir kuşağın gayet normali diğer kuşak için akla bile gelmeyecek, teraffüz bile edinemeyecek bir şeye dönüşüyor. Ve bu ayak uydurmanın zorluğuyla karşılaşıyoruz. Neden? Çünkü bütün bu süreç çok küçük, çok minik, fark edemeyeceğimiz kadar küçük adımlarla ilerliyor.
Usulca normalleşme teorisi tam bunu anlatıyor. Tabii Türkçe'de tam bir karşılığı yok. Bunun İngilizce'deki orijinalinin adı Creeping Normality. Tabii creeping'in çok karşılığı var ama bir yandan tabii böyle ürpertici olma hali var. Bir yandan da böyle usul usul gelme var yani. Usul usul yaklaşıp da sizin ödünüzü koparma hali gibi de söyleyebiliriz. Ne güzel hani en azından İngilizce'de bunu tek sözcükle anlatabilmişler. Ama böyle bir şeyden bahsediyoruz. Usulca normalleşme dediğimizde
Bunun tabii az önce verdiğim örnekle ilişkili, ilintili, alakalı bir başka tabiri de var. Ona da manzara amnezisi deniyor. Landscape amnesia. Yani manzaraya yönelik hafıza kaybı. Tam da biraz önce anlattığım şey. Yani çok güzel bir manzaralı bir yere giriyorsunuz, beş dakika sonra o artık hiç ilginizi çekmeyen bir şeye dönüşüyor.
Peki ilk karşımıza nerede çıkmış bu usulca normalleşme teorisi? Jared Diamond'ın ünlü bilimci ve yazar 2005 yılında yayınladığı Türkçe'de Çöküş adıyla çevrilen çok meşhur bir kitabı var. Tartışmalı bir gözlem olmakla birlikte Paskalya adasındaki Easter Island'daki yaşayan yerlilerin kendi sonlarını getirme pahasına bir anlamda böyle kör gözüne parmağım dercesine kendi o küçücük adadaki doğal kaynaklarını nasıl yok ettiklerini anlatıyor ve bu süreç nasıl oldu yani bu insanlar yok olma pahasına kendi doğalarını nasıl yok etti diye bakınca usulca gelen normalleşme kavramını ortaya çıkartıyor. Ve diyor ki, büyük değişimler o kadar küçük adımlarla ilerler ki o sürecin içindeki kimse olayın farkına varamaz. Bir anda gerçekleşse herkesin karşı çıkacağı değişimler böyle kolay, küçük, hazmedilebilir lokmalara bölününce hiç fark edilmez bile.
Yani buna başka bir tabirle kademecilik de deniyor. Graduality deniyor. Hani Türkiye'nin yakın tarihine bakarak hani o good old layık days örneklerine bir mukayese ederek bu yavaş kademeli süreçleri siz de böyle hafızanızda bir yoklayabilirsiniz. Tabii yine tartışmalı bir örnek ama buna benziyor. Yerli yersiz her fırsatta suratımıza vurulan bir örnektir. Kaynayan kurbağa, bir kurbağayı tencereye koymuşlar, kısık ateşte pişirmişler, kurbağa fark edememiş, ölmüş falan. Yani niye tartışmalı diyorum.
Deneyler bunu göstermiyor çünkü kurbağa o kadar aptal bir hayvan değil. Yani tencereye koyup kaynatınca o da diyor ne oluyor ya falan diyor fırt fırlıyor gidiyor. Bütün deneylerde bu böyle oluyor. Aksine birden kaynayan suyun içindeki tencereye atınca kurbağa ölüyor çünkü şoka giriyor. Neyse ama yine de dinlerken insanın kulağına hoş geliyor. Yani illa La Fontaine tarzı böyle hayvanlı bir hikaye gerekiyorsa konuya sarı öküz hikayesi ki o da bizim yakın tarihimizde sıkça duyduğumuz bence daha uygun.
Normal olarak kabul ettiğimiz kavramların zamanla nasıl değişebileceğine yönelik aklıma gelen en evrensel örnek beden algımızla ve kıyafetlerimizle ilgili oldu. Örneğin yakın çağa dek etli, butlu hatta böyle kat kat yağlı yağlarla bezeli bedenler zenginliğin en temel sembolüymüş. Kaslı vücutlar tarlada, sabanda bedeniyle çalışan ırgat takımına has olduğu için küçümsenir türden. Bugün ise tam tersine sağlıklı fit bedenler bir statü göstergesi. Şişmanlık sanılanın aksine karbohidrata yüklenmiş, kötü beslenen dar gelir gruplarına has bir salgın. Hatta kimilerine göre hastalık, düşünebiliyor musunuz? Birkaç kuşakta olan bir değişimden söz ediyoruz. Yani dünün zenginlik sembolü olan şişmanlık ki bütün hani karikatürlerin vazgeçilmez unsurudur ya, böyle şişman, dev göbekli, eli viskili, ağzı prolu, zengin prototipi. Dolayısıyla bugün
işte o elindeki viski ve ağzındaki proyu çıkartırsak bir fakir prototiple dönüyor kaçınılmaz olarak. Mesela yaz sezonunu peynir gibi bembeyaz tenle geçirmenin mahcubiyeti dönüşmesi de yeni sayılır. Biraz önce bahsettiğim gibi güneşle kavrulmuş bronsten gün boyu dışarıda rızkının peşinde çalışanlara hasmış tarih boyunca. Evinde uşaklarla, hizmetçilerle gününü gün eden varlıklı kesimin alameti farikası güneş görmeyen bembeyaz ten. Aristokrat takımının teni öylesine beyazmış ki cildinin altındaki damarlar maviye çalan şekilde belirgin hale gelince o soyluluğu anlatan mavi kan hani blue blood denen isim de oradan gelmiş işte. Sebebine aristokratlar hiç dışarı çıkmıyorlar. O bembeyaz pırıl pırıl cam gibi tenleri damarlarındaki o mavi kanı gösteriyor. Oysa bugün bronzluk
Rezervasyonla girebildiği plaj şezlongunda günlerce cağ kebabı gibi dönüp duran zenginlere has bir kavram yani bakıldığında aynı güneşten hasbelkader nasip denen fukara takımına düşen de ne? Amele yanığı. Şimdi bu fakir fukaraydı bilmem neydi derken hani örneklerde güzel gidiyor isterseniz bir Nefes'ten mağarası verelim. Ondan sonra bakalım bu bir dönemin fakirlik sembolü nasıl zenginlere has hale gelmiş, bir dönemin zenginlerinin ayrıcalıkları bugün nasıl fakir fukaraya kalmış.
Evet işte hani bronzuk dediğimiz mesele, beyaz ten dediğimiz mesele bugün nasıl dönüşmüşse böyle hani başka birçok örnekle de karşımıza çıkabilir. Hani biraz önce verdiğim örnekten çağrışımla yine aslen fakir fukaranın nikotin ihtiyacını gidermek için icat ettiği pro dediğimiz şey bugün zengin insan karikatürlerinin vazgeçilmez bir eşliğini yani zenginlere has olan bir şey. Ama aslında zenginlere has üretilen ilk tütün ürünü bugünkü sigara. Oysa bugün tam tersi değil mi kullanan varsa? Sigarayla vedalaşalı çok uzun süre oldu ama zamanında esasında o zenginlere yönelik. Veya başka daha böyle ne diyelim, sağlığa daha az zararlı, dopamine daha çok meyyel örneklere bakalım. Mesela normlardaki dönüşümlerin izini yakalayabileceğimiz bir diğer konu da elbette ki yemekler.
Örneğin bir dönem çok bol bulundu ve çok kolay yakalandığı için fakirlere ve hapishane mahkumlarına dağıtılan karides ve istakoz bugün aksine şaşalı masaların en aranan mezesi değil mi? Bugün dar gelirlilere istakoz dağıtan bir belediye. Bilmiyorum baya fantastik olabilirdi yani bilmiyorum bir belediye hizmeti olarak da düşünülebilir. Mesela bazen yemek yapasım geliyor, hepsinin tarifi aynı şekilde başlıyor. Yani bizim yemeklerin, işte soğanı dilimle inceyince, yağda pembeleşinceye kadar çevir, domates ekle. Böyle başlıyor olay. Ben mesela soğan doğramayı pek beceremiyorum. Bir de pembeleşme olayını ben çözemiyorum. Benim pembemle, bu yemek yapan takımın pembesi farklı. Ben o kıvama getirinceye kadar yanıyor.
Neyse bunlar bir tarafa hani yanlış bir şekilde Türk mutfağı olarak adlandırdığımız aslında nice farklı toplumdan ve kültürden beslenen Anadolu mutfağının özünde ne var? Her halükarda domates ve soğan. Bundan ayrı bir yemek düşünmek mümkün değil gibi. Hadi soğan antik çağdan beri Anadolu'da var, bu arkeolojik kazılarla da sabit ama domates, domates öyle değil. Domates Anadolu'ya daha anca 1700'lü yılların sonlarına doğru geliyor. Çünkü domatesin ana vatanı bugün adına Amerika dediğimiz kıta. Avrupa'nın, Asya'nın falan dünyanın geri kalanının bundan haberi yok. 15. yüzyıldan önce böyle bir şeyim. varlığından da iyi haberi yok dünyanın. Ne gibi? Aynen işte tütün gibi mısır, patates, fasulye, biber, kakao, fıstık efendim, şeker, kabak ne geliyorsa aklınıza hepsi Amerika kıtasının keşfinden sonra hayatımıza giren şeyler. Ne tuhaf değil mi bugün? Ayrılmaz parçamız normalimiz olmuş bu unsurlar. Normal kavramını en uzak
Bir diğer kavram da tabii ki moda. Bir nevi böyle mıknatısın iki kutbu gibi asla bir araya gelmeyecek şey. Çünkü moda doğası gereği değişmiyor muhtaç ama yine de evrensel kalıpları yok diyemeyiz. Mesela İskoç erkeklerinin kilt adı verilen etek benzeri kıyafetleri var biliriz değil mi? Aslında onlar etek de değil ama hani görünüşü etek gibi.
Yani şu açıdan söylüyorum, kilitin çok işlevsel kullanım alanları var. Onu da bir İskoç'tan dinlemiştim, sonra biraz araştırmıştım. O kilitlerle çadır bile yapıyorlar. Yani gece konaklamak durumunda kaldıklarında doğada, onu bir çubukla çadır haline getiriyorlar falan. Etekten çadır, çadırdan etek falan. O sadece bir kıyafet değil, neyse. Ama bu İskoç erkeklerine has bir şey değil bu kirp denen etekler. Mesela Yunan askerlerinin fustanella denen benzer ya da samuray askerlerinin hakamaları vardır. Onlar da eteği andırır ama bizde tuhaftır. Hatta ne bileyim hakaret olarak bile kullanılır.
Ama daha evrensel bir gerçekliğe bakalım. Moda yaz. Topuklu ayakkabı. Yani yüksek topuklu, ince, sivri topuklu ayakkabılar. Hani bunu da herhalde gözümüzde bir erkek canlanmıyor böyle bir kıyafetin içinde. Yani kadınlara has neredeyse bütün kültürlerde. Ama her zaman öyle miydi? Hayır. çok uzun süre asla ve asla kadınlarla anılmayan bir ayrıntı. Topuklu ayakkabı aslen 13. yüzyılda Pers İmparatorluğu'nun atlı askerleri tarafından icat ediliyor ve kullanılıyor. Üzen gidenen bir şey vardır hani eğerin atın üstüne oturduğumuzda oturduğumuz o
Oturağın adı eğer malum. O eğerin ucunda üzengi diye bir şey var. O da ayaklarımızı soktuğumuz, geçirdiğimiz halkalar. O halkalara iyi otursun, atı iyi kontrol edebilelim diye topukları icat ediyorlar. Yüksek topuklar tam böyle oturuyor. O topukta takoz vazifesini görüyor.
Böyle bir ayakkabıları var. İşte bu 13. yüzyılda icat ettikleri şeyle 16. yüzyılda yani 1700'lerde Avrupa'ya doğru yola çıkıyor. Diplomat statüsündeki aslında birkaç Pers casusu, İranlı casus. Niyetleri de Osmanlı'ya bir kumpas kurup arkadan Avrupalıların desteğiyle Osmanlı'ya karşı bir operasyon yürütmek falan filan. neyse Paris'e ulaşıyorlar ve topuklu ayakkabılarıyla giriyorlar Paris'e. Bu tuhaf ayakkabıları ilk kez gören aristokraside o kadar ilgi görüyor ki topuklu ayakkabı bir anda bütün zengin erkeklerin statüs sembolüne dönüşüyor. Hatta yine 17. yüzyılda kral, Fransa kralı 14. Louis bir yasa çıkarıyor ve diyor ki
Kırmızı topuklu ayakkabıları sadece ve sadece aristokratlar giyinebilir diyor. Yani bu Labutenler'in de kökeninde yer alan diyor. Bakıyor ki artık aristokratların dışında bütün erkekler de topuklu giyiyor diyor. Biz nasıl ayrılabiliriz? Bari kırmızı tabanlar ve topuklar bize has kalsın diyor.
Ama bu Fransız devriminin ardından artık lanetle anılmaya ve görüldüğü, her yerde yok edilmeye, başı ezilmeye çalışılan bir kavrama dönüştüğü için aristokrasi, erkekler terk ediyor sonra. Yani bu aristokrat kıyafeti, biz artık bunu giymeyeceğiz diyor. Sıra ne oluyor? Kadınlara geliyor, sonrası işte malum. Fransız devrimi demişken tabii unutmayalım, normalleşme her zaman böyle doğal akışıyla gerçekleşen bir durum.
değil. 1789'da başlayan meşhur Fransız devrimi takvimden ağırlık ölçülerine, dilden paraya, ünvanlardan eğitime kadar her şeyin normalini yani tabir caizse giyotin marifetiyle kabul ettirmiş. Ama belki de kaçınılmazdı bu. Küçük bir bilgi kırıntısı vereyim. Siz düşünün devrim öncesinde, Fransız devrimi öncesinde
bölgede 250 bin farklı ölçüm sistemi kullanılıyormuş. 250 bin, düşünebiliyor musunuz? Neredeyse her köyün, her derebeyin, her kralın, her bilmem kişinin neredeyse kendine asıl bir ölçü birimi var. Ve 1795'te devrim sonrasında metrik sistemi hayata geçiriyorlar. İşte bugün bizim de kullandığımız milimetre, santimetre, litre, kilogram, ton falan. Bütün bunlar hayatımıza giriyor ve hepsi tekinleşiyor. Yani fena mı oldu? Bence hayır.
Devrimle, keşifle, zamanla, zeminle durmadan değişip duran bir düzlemde Bülent Ortaçgil ile aynı kıvama geliyoruz, aynı soruyu soruyoruz. Nedir bu normal? Bu kadar çok değişen bir şeyde norm aramak mümkün mü? Yoksa hepimizin normali kendine göre mi olmalı?
Postmodernizm, modernizmin dahi doyuramadığı insanlığın kurtarıcısı olmuş. Böyle post-truth çağından söz ediyoruz değil mi şimdi? Post-truth çağına yaraşır şekilde belki başına bir post koyarak her şeyi çözmek mümkündür. Post normal. Hiç duymadım ama bence gayet de mümkün, makul, kulağı da hoş geliyor. Başına post geçen bir şeyi sorgulamaya kim cüret edebilir bu devirde?
Saatler boyu susmadan durmadan böyle nice nice nice tarihten bugün örnekler sıralamak istiyorum ama podcast normlarını zorlamak da bana yakıştırılan bir şey değil. Normalini kaybetmiş, şakülü şaşmış, zihni bulanmışlara yönelik bir tavsiyeyle bitirelim. Hayatı daha anlamlı ve uyumlu hale getirmek adına icat ettiğimiz bu kurallar ve kalıplar elbette değişen şartlara uyum sağlamak zorunda. Eğer illa bir kertenize ihtiyacımız varsa belki normlar yerine erdemler rehberlik edebilir hepimize. Ona da bir başka bölümle bakacağız.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.