
5.168 kelime · ~26 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 10 Aralık'ta alıyoruz. Şimdi bir duyuruyla başlayalım. Efendim, Power FM podcast ödülleri dağıtıldı. Ve an itibariyle dinlemekte olduğunuz Tren Topik podcast serisine... ...2024'ün haber içerikli en güçlü podcast serisi olarak seçti Power FM. Ve kazanan bu sene Tren Topik podcastı ile Ozan Gündoğdu alkışlarınızla... ...ve bir sürü sefer kayıtları sahneye dair videolarımızdan almak üzere...
Sağ olsunlar. Siz de sağ olun. Oy vermişsiniz. Benim için de teşvik edici oldu. Tabii sadece haber içerikli podcast'ler yok. Diğer alanlardan da bahsetmek isterim biraz. Pek çok kategoride podcast'ler yayınlanıyor. Mesela True Crime diyorlar. Gerçek suç kategorisi var. Orada karanlık dosyalar ödül almış. Bilim teknoloji alanında Açık Beyin Podcast. En güçlü söyleşi alanında Sevgili Nilay Örneğin hazırladığı...
nasıl olunur, spor alanında Sokrates Podcast, komedi eğlence alanında Can Yılmaz ve Zafer Algöz'ün hazırladığı Burada Olan Burada Kalır Podcast'i, popüler kültür alanında ortamlarda satılacak bilgi, kişisel gelişim ve hayat tarzı alanında Doktor Güneş Radyo, iş dünyası ekonomi alanında bir yaşam felsefesi olarak girişimcilik, tarih edebiyat felsefe alanında ise Pelin Dilara Çolak'ın hazırladığı Felseferin İzin'de ödüle layık görüntü. Bunlar da eğer ki başkaca seriler takip etmek istiyorsanız hararetle tavsiyedir, doğru yerlere gitmiş. Bu ödül faslında gururlandık diyelim ve konumuza dönerim. Geçen hafta henüz Suriye'de çatışmalar sürerken Halep'i HTC güçleri ele geçirdikten sonra Suriye'de neler oluyor başlıklı bir bölüm hazırlamıştık. Aradan geçen bir haftada harekat öngördüğümüz biçimde gelişti ve Cumartesi sabahı Şam HTS güçleri tarafından ele geçirildi. Böylece 61 yıllık Bağız rejimi ve 54 yıllık Esad hanedanlığı yıkıldı. Beşar Esad ailesiyle birlikte Rusya'ya sığındı. Suriye'nin bayrağı değişti bayrağı. Bölge an itibariyle istikrarsızlık içinde, gelecek ise büyük bir belirsizlik içinde. Maalesef hızlı haberciliğin yüzeyselliği içinde tabloyu derli toplu anlatan bir içeriğe rastlamadık. Bu bölümde de bu eksikliği gidermeye çalışıp bir çerçeve oluşturmaya çalışacağız.
Bu çerçeve bundan sonraki aktüel gelişmeleri yorumlamamızı kolaylaştıracak diye umuyorum. Bu çerçeve oluştuktan sonra konu illaki Bahçeli'nin İmralı açılımına da gelecek. Zira daha önce kamuoyuna hiçbir açıklama yapılmadığı için üzerine spekülasyon yapmayı yanlış bulduğum bu mesele yeni gelişmeler ışığında daha berrak hale geldi. Enteresan ve heyecan verici bir tabloyla karşı karşıyayız. Daha fazla oyalanmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Bağız rejimi devrildi. Zira sürdürülebilir de değildi. Esad rejiminin ancak İran'ın ve Rusya'nın desteğiyle ayakta kalabildiğini 23 Kasım'dan itibaren gözlerimizle gördük. O halde İran ve Rusya'yı değerlendirerek başlayalım. Ne oldu da bu iki devlet Esad'ın arkasından çekildi? Önce İran'a gidelim.
Şu sıralar ya da yaklaşık 10 yıldan beridir Türkiye İslamcılarının en büyük düşmanlarından biri İran. Tam anlamıyla bir İran düşmanlığı tüm Türkiye İslamcılığının zihnini ele geçirmiş durumda. Bunu uzaktan seyretseniz, Türkiye İslamcılığının mezhepçi yapısı gereği bunun normal olduğunu düşünebilirsiniz. Ve İran Şii, bizimkiler Sünni, herhalde birbirlerini sevmeyecekler.
Bunu normal sayıyoruz son 10 yıldır fakat işin aslı o kadar basit değil. Türkiye İslamcılığı ile İran ilişkisi Habil ile Kabil'in hikayesi gibidir. Düşman kardeşler hikayesidir yani. İran biliyorsunuz 1979 yılındaki İslam devriminin ardından 1990'lı yıllara dek devrimini ihraç etmeye çalışan, başkaca İslam devrimlerini tetiklemeye çabalayan, bölgedeki İslamcı hareketleri de Şii ya da Sünni demeden destekleyen, fakat Hümeyne'ni öldükten sonra, 1990'lı yıllardan itibaren bu tutumunu terk eden bir devlet. Türkiye İslamcılığı da 90'lara dek İran'a sempatiyle yaklaşıyor. 90'lara dek diyorum, dikkat edin. İslam devriminin lideri Hümeyne, Türkiye İslamcılar açısından o zamana dek adeta bir kahraman gibi. Türkiye'de de 90'lı yıllara dek İran devletiyle ilişkili çok sayıda İslamcı hareket var.
Sebil, Şura, Tevhid, İslamcı Hareket gibi İslamcı dergiler ve bu dergilerin çevresinde kümelenmiş irili ufaklı İslamcı fraksiyonlar İran destekçisi olarak ön plana çıkıyorlar. Erbakan da, yani Fatih Erbakan değil, Necmettin Erbakan da 80'li yıllarda İran'daki gelişmelerden etkileniyor. Fakat İran'daki bu gelişmeler Türkiye'deki siyasal İslamcı akımları da devrimcileştiriyor. Yani devlet karşısında konumlanma cesareti kazandırıyor. İşte ''Dinsiz devlet yıkılacak elbet, İslami düzen kurulacak elbet'' gibi devrimci sloganlar bu dönemin ruhundan besleniyor.
Böylece 70'li yıllardaki mukaddesatçı-milliyetçi çizgi, 80'li yıllarda İslam Devrimi'nden sonra, İran İslam Devrimi'nden sonra yavaş yavaş ümmetçiliğe bürünüyor. Milliyetçiliği de İslamcılar kavmiyetçilik olarak yaftalıyorlar 80'lerden sonra. Bakın 60'lar, 70'ler pek öyle değil. Bu haliyle İran İslam Devrimi'nin bizdeki İslamcı akımlar üzerine etkisi çoktur, çok büyüktür. Bir diğer büyük etki ise Sovyetlerin Afganistan'ı işgal edir, o başka bir konu.
Neyse. Konuyu en yakından araştıran isimlerin başında gazeteci Uğur Mumcu geliyor. Mumcu, 1987 yılında Rabıta yazı dizisiyle Sedat Simavi gazetecilik ödülünü alırken yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullanıyor. Rabıta dizisinde dinsel akımların yurt dışındaki merkezlerini, bağlantılarını ve ilişkilerini vurgulamaya çalıştım. Yurt dışında iki merkez var. Bunlardan biri Tahran, yani Humeyn rejimi. İkincisi ise Riyad, yani Suudi Arabistan. Araştırmamda iki tip gericilik ön plana çıktı. Önemli olan buydu. Bu yazı dizisi gericiliğin devlet içindeki odaklarını ortaya çıkardı. Sanırım bu yüzden ışım çekti. İleride bu gericiliğin para kaynaklarını daha net ve daha geniş biçimde ortaya koyacağıma inanıyorum.
Türkiye'de 90'lı yıllarda İslami hareketlerin hemen hepsi bir tür milli güvenlik konseptinin içinde değerlendirilir. Bu konseptin içinden doğru İslamcılık ele alınırdı. Yani İslamcılık vatana ihanet konseptinin içindeydi. Dikkatli olunması gereken bir ince çizginin içindeydi İslamcılık. Türban tartışmaları da bir tür İğrencilik olarak adledilir. Yerli ve milli olarak adledilmez. Zaten öyle bir ifade de kullanılmaz. Türbanlı kadınlarla Humeyni arasındaki sevgi
televizyonlarda teşhir edilirdi. Türkiye İslamcılığı AKP'li yıllarda devlet olanaklarını ele geçirmeye başladı, 2000'li yıllarda diyelim daha doğrusu. Devrimcilikten de vazgeçerek İran'la da daha mesafeli bir ilişki kurmaya başladı. Tabi sadece Türkiye'den İran'a doğru bir mesafe gelişmedi, İran'dan da Türkiye'ye doğru bir mesafe gelişti. Çünkü Humeyni ölmüştü.
Yerine gelenler de devrimi ihraç etme heveslerinden uzaklaşmışlardı. Ama İran'la Türkiye-İslamcılar arasındaki ilişkinin koptuğu yıllar 2010'lara denk gelir. 2010'ların başında patlak veren Arap Baharı ve onun bölgemizdeki adı Suriye İç Savaşı ipleri koparmakla kalmadı. İran ve Türkiye-İslamcılarını birbirine düşman etti. Orta Doğu'da mezhepçi rüzgarlar esmeye başladı.
O kadar ki Siyonizm karşıtlığı ile Şii karşıtlığı birbirine denk hale geldi. Sosyal medya şu sıralar, İran'a o kadar da hasetlik beslemeyen İslamcılarla, daha doğrusu İsrail karşıtlığını daha ön planda tutan İslamcılarla, Erdoğan'ın yanında zaferden zafere koşan ve İran düşmanı İslamcılar arasındaki atışmalarla dolu. İran destekçisi ya da İsrail karşıtı İslamcılar, Suriye'nin İsrail karşısındaki direniş ekserinin bir parçası olduğundan hareket ediyorlar. O yüzden Suriye'nin korunması gerektiğini düşünüyorlardı. İran karşıtı İslamcılar ise Esad'ın Aleviliğine vurgu yapıyordu. İran destekçisi bir İslamcı, daha doğrusu İsrail karşıtı, doğrudan İsrail karşıtlığını ön plana çıkaran bir İslamcı yazar şöyle yazmış.
Bir kere daha gösterdiler ki Alevi Esad'a olan kinleri Yahudi Netanyahu'ya olan kinlerinden fazla. Bunun ardından bölgedeki gelişmeleri yakından takip eden Erdoğan'cı İslamcılardan gazeteci Samet Doğan biraz önce dinlediğiniz mesajlara şöyle cevap vermiş. Fazla demeyelim de eşit diyelim. Suriyeli muhalifler kendi çocuklarını Filistinli çocuklardan farklı görmüyorlar. Muhaliflerin çocuklarını öldürdünüz siz. Tıpkı Netanyahu'nun yaptığı gibi. Bedelini ödüyorsunuz ve tüm coğrafyada ödeyeceksiniz.
Çok ama çok açık ki 23 Kasım'da başlayan ve 12 gün içinde Esad rejimini deviren HTŞ taarruzuna en çok sevilen ülkelerin başında İsrail geliyor. Fakat Türkiye İslamcılarının 10 küsur yıldır Suriye'de İran'la yaşanan gerilim gözlerini öylesine kör etmiş ki bu yaşananların İsrail'in işine gelmesi falan umurlarında değil. Çünkü araya kan girmiş. Atıyorum birisi Hizbullah mı dedi, Lübnan Hizbullahı mı dedi. İnsanların aklında, o sünni cihadçıları destekleyen İslamcıların aklında Hizbullah'ın yaptığı katliamlar geliyor. Dolayısıyla Hizbullah böyle İsrail karşısında ne yaparsa yapsın umurlarında değil. Artık onlar da katil olarak anılıyorlar. Onlar Esad'dan ve elbette İran'dan intikamlarını almanın zafer sarhoşluğu içinde şu anda. Belli ki Suriye ile beraber İran da kaybetti.
Fakat Esad'ın devrilmesiyle sadece İran değil, İran'ın İsrail karşısında oluşturduğu direniş ekseni de kaybetti. Biz Türkçe direniş ekseni diyoruz fakat İran'da buna mihveri mukavemet diyorlar. İran kendi devrimini Şii ya da Sünni fark etmeksizin ihraç etmeye çalıştı ama günün sonunda sadece Şii coğrafyalarda etkili olabildiğini görünce 90'lardan itibaren Şii coğrafyalara yoğunlaştı. Bunların da başında Irak, Suriye ve Lübnan geliyordu. Zaten coğrafyadaki yerlerini gördüğünüz zaman, doğrudan aslında İran'la İsrail arasında bir kontak kuruyor bu eksen. İşte bu hat arasında kurulan ve İsrail'in karşısında bir direniş gücü olarak tasarlanan Mihveri Mukavemet, 8 Aralık 2024 itibariyle Esad'la birlikte çökmüş görünüyor. Bakın, Esad'ın gidişinin ardından söylenebilecek en önemli ifade, en önemli tespit, direniş ekseni çöktü.
Mukavemetin en önemli gücü Lübnan Hizbullahı, İsrail saldırılarıyla yarı diri yarı ölü durumda şu anda. Hizbullahın komuta kademesinin örgütle iletişimi bile kalmamış halde. Hatırlayın, adamların telsizlerini falan patlattı İsrail. Suriye'de, Esad'ın yanındaki en etkili güç olan Lübnan Hizbullahı, böylece Ekim ayının sonuna gelindiğinde kolu kanadı kırık hale gelmişti. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, 24 Eylül 2024'te Beyrut'ta öldürüldü.
Bir hafta sonra İsrail komuta kademesini tamamen yok ettiği Hizbullah'a kara harekatı başlattı. Harekat 2 ay boyunca 22 Kasım'a kadar sürdü. Gübnan Hizbullah'ı 3-4 ay gibi kısa bir süre içinde kolsuz, kanatsız ve başsız bırakılmıştı. Tüm bu esnada yani İsrail, Lübnan'da Hizbullah'ın kolunu kanadını kırarken İdlib'de HTŞ ve Suriye Milli Ordusu güçleri Esa'da operasyona hazırlanıyorlardı. 22 Kasım'da Lübnan ve İsrail'in ateşkes imzalamasından bir gün sonra bakın. Hatta bir gün bile değil, saatler sonra HTŞ Halep'e kapsamlı bir operasyona kalkıştı. Yani aslında Suriye'nin arkasındaki iki güç, Hizbullah ve İran'ı İsrail halletmiş, Suriye'yi halletme işi de HTŞ'ye bırakılmıştı. Zaten Netanyahu da bu operasyonun kendilerinin eseri olduğunu söylüyor ve gelişmeleri mutlulukla karşılıyor.
Netanyahu, Esad'ın Suriye'den kaçtığı anlaşıldıktan sonra 8 Aralık'ta şu açıklamayı yapıyor. Bugün, Orta Doğu için tarihi bir gün. Esad rejimi, İran'ın şer eksinenin merkezi bir halkasıydı. Bu, Esad rejiminin başlıca destekçileri olan İran ve Hizbullah'a indirdiğimiz darbelerin doğrudan bir sonucudur. Bu da tüm Orta Doğu'da zincirleme bir reaksiyon yarattı.
Adam doğru söylüyor. İsrail, Hamas'ı ve Lübnan Hizbullahı'nın kolunu kanadını kırmasaydı, Suriye'de HTA güçleri Halep'e ilerleyemezdi. Bu da Suriyeli cihatçılarla İsrail'li siyonistler arasında objektif bir iş birliği olduğunun delili olarak boracıkta duruyor. Subjektif demiyorum. Bu cihatçılar İsrail'in işbirlikçisidir, uşağıdır, şusudur, busudur demiyorum. Bu cihatçılar İsrail'in mayın eşeğidir. Bu cihatçılar önden gider, İsrail için bir dikensiz gül bahçesi yaratırlar.
Netanyahu zaten savaş modunu açmış aç bir köpek gibi beklerken, Suriye'yi mama kabına koyup bu köpeğin önüne koyanlar Suriyeli cihatçılardı işte. Olması gereken oldu. Beneten Yahu Suriye'yi işgale başladı. Tesadüf müydü? Bir önceki bölümde bunu söylemiştik. Daha henüz ortada şan falan düşmemişti. Evet 9 Aralık gecesi yani dün. İsrail, Suriye'nin tüm donanma ve hava kuvvetleri gücünü yok etti. Suriye'de Şam'a doğru ilerlemeye başladı. Ben bu kayda hazırlanırken Reuters bir son dakika gelişmesi paylaştı. İsrail güçleri Şam'a 25 kilometre kadar yaklaşmışlardı. Yarın siz bu kaydı dinlerken ne durumda oluruz bilmiyorum açıkçası.
İsrail, Şam'a ilerliyor. Arkadaşlarım bu şekilde KJ'ye attılar. Reuters'ten geldi bu bilgi. İsrail ordusu başkent Şam'a 25 km'ye yaklaştı. Şimdi bütün bunlar başladığında, 11-12 gün önce ne olmuştu Golan Tepelerinde? Böyle bir konuşlanma olmuştu ama sadece orada yaşayanların, yani daha böyle temkin amaçlıydı. Fakat sonrasında bombardıman başladı.
Türkiye'deki Esad karşıtı İslamcılar içki içmezler ama zihinlerini ele geçiren nefret onları sarhoş etmeye yeter. An itibariyle İsrail'in mayın eşekliğini yaptıklarını, İsrail için dikensiz bir gül bahçesi yarattıklarını acaba ne zaman fark edecekler? İsrail elini kalan bulamadan Esad'dan kurtulmuş, direniş ekserini çökertmiş, bundan 2-3 ay önce kahve basan Starbucks mücahitleri şimdilerde Netanyahu'yla beraber HTC'nin zaferine seviniyor. Starbucks'ta bir fincan kahve içen gençler İsrail işbirlikçisi oluyor ama İsrail için yol temizliği yapan cihadizmin sadece dilinde İsrail karşıtlığı var. Şam'a ilerleyen İsrail güçleri karşısında cihatçılardan en ufak bir direniş bile yok. Konuşulanlar da hamasetten öteye geçmiyor. Fakat dedik ya bizim İslamcımız içkiyi içmese bile varoluşsal olarak sarhoştur diye.
Dün gece İsrail fırsattan istifade, Suriye'ye operasyon başlatınca, bizim İslamcılarımız, hani cihatçılar İsrail işbirlikçisiydi, aha işte İsrail cihatçılara saldırıyor, işbirlikçi olsalar böyle mi olurdu, deyip yızırmalamaya başladılar. Mehmet Metiner, ya çok komik adam. İsrail'in Suriye'ye dönük operasyon haberini alıntılayıp şunları yazmış. Hani Esed'i deviren mücahitler İsrail işbirlikçisiydiler? Hani İsrail'in Esed'in üstüne sürdükleri örgütlerdi bunlar? En başından itibaren bu iddiaları tedavüle sokan ve hala tedavülde tutan herkes özür dilemedikleri takdirde dünyanın en şerefsiz müfterileridirler. Nokta.
Cin gibi bak nasıl yakalanmış. Dedik ya içki içmezler de sarhoşlardır diye. Çocuk gibidir bunlar. Yeter ki bir yerde yeşil bayrak sallansın. Her yere götürürsünüz bunları. İsrail için yol temizliği yapan ve kullanıldıktan sonra çöpe atılacak olan bir grup piyona, mücahitler, kahramanlar muamelesi yapan çocuk ruhlu adamlardır bizim İslamcılarımız.
İran'ın yaşadığı büyük kayıp bölgeyi yakın zamanda İran rejiminin de devrilmesi gibi gelişmelere gebe hale getiriyor. Eğer İran rejimi çökerse o zaman bölge daha da alevlenecektir. Bu Türkiye'nin de işine gelmez. İran da rejimin çökmesi Irak'ı da etkiler. Türkiye'nin sığınmacı krizini ise 90 milyonluk İran rejimi çöktüğünde bir daha konuşuruz.
İran rejimi çöktüğünde bizim İslamcılarımız yine ortaya çıkacak, riskleri görmezden gelip, Şiiler karşısında zafer kutlaması yapacaktır. Dedim ya, çocuktur bunlar, bunlara laf anlatılmaz. İran'ı ve İsrail'i birbirine düşman iki kampın aktörleri olarak ele aldık ve günün sonunda tablo netleşti. İran kaybetti ve İsrail kazandı.
Peki ya Rusya? Bölgeyi yakından takip eden, an itibariyle Lübnan'da, Beyrut'ta yaşayan gazeteci Hediye Levent, kendi YouTube kanalında Rusya'nın durumunu değerlendirmiş. Peki Rusya buna niye izin verdi? Rusya izin verir arkadaşlar. Rusya'nın başından beri şunun altını çizmeye çalışıyoruz. Bir kere daha altını çizelim. Rusya için Halep önemlidir. M4-M5 karayolları önemlidir. Niye önemlidir? Kimin elinde olduğu önemli değil Rusya açısından. Buraları ele geçiren grupların, Rusya'nın Suriye'deki varlığını zarar vermemesi şartıyla orayı herkes elinde tutabilir. Ya da Rusya'nın Kürtlerle Şam arasındaki husumetlere yaklaşımına dönüp bakacak olursak eğer Kürtler orada bağımsız bir devlet kursa Putin yönetimi ya da Rusya gider onlarla da anlaşır. Dolayısıyla Rusya'nın oradaki derdi kendi çıkarlarını korumak, Doğu Akdeniz'e açılmasını sağlayan hamlelerini korumak ve Suriye üzerinden de bölge ülkelerine uzanmasını sağlamak. Esad'ın düşmesiyle Rusya da kaybetti fakat kaybetti de İran kadar büyük kaybetmedi. Yani kaybeden tarafta bir numaraya Suriye'yi yazıyoruz, iki numaraya İran'ı yazıyoruz, üç numaraya Rusya'yı yazıyoruz. Zira Rusya'nın bölgedeki menfaati askeri üstlerinden ve elinde tuttuğu limanlarından oluşuyordu. Bu üstler ve limanlara cihatçılar an itibariyle saldırmış değil. Eğer Rusya bu üstleri ve limanları korursa bu yenilgiden pek de yara dalmadan kurtulmuş olabilir Rusya.
İran'ı, İsrail'i ve Rusya'yı kısaca ele aldık. Peki kimleri ele almadık? Bir, ABD'yi ele almadık. İki, Kürtleri, YPG'yi ele almadık. E tabii ki Türkiye'yi konuşmadık. Hadi onu da kısa bir aranın ardından konuşalım.
İsrail'in bölgede büyük avantaj elde ettiği, İran'ın Esad'dan sonraki ikinci en büyük kaybeden olduğu, Rusya'nın da bölgedeki çıkarlarını koruduğu ölçüde yaralarını tedavi edeceği bir süreç yaşıyoruz. Elbette konumuz Suriye ise, ABD ve onun vekalet gücü YPG'yi de masa yatırmakta fayda var. Esad'ın devrilmesiyle birlikte kazanan cepheye ABD'yi ve YPG'yi de ezebiliriz. Evet kazananlardan birisi de onlar. An itibariyle YPG Suriye'de Fırat'ın doğusuna çekilmiş durumda ama neredeyse bağımsız olmasına ramak kalmış halde. Daha önce Esad varken Esad'la yaptıkları iş birliği doğrultusunda
özel duruyorlardı fakat şu anda HTC'nin kontrol ettiği Şam kadar güçlüler. Yani bugün bağımsızlık ilan etseler ilk tanıyan devlet ABD olur, kimse de bir şey diyemez. Böyle bir tablo var karşımızda. Bölge Suriye'nin %30'undan fazlasını oluşturuyor. Halep ve Şam gibi büyük kentler YPG'nin kontrolünde değil belki ama Suriye petrolleri YPG'nin kontrolünde. Sadece bu da değil.
Suriye'nin buğday ambarı da YPG'nin elinde tuttuğu Rojava bölgesidir. Yani HTŞ eğer Suriye'yi yönetecekse YPG ile iyi ilişkiler kurmak zorunda. Aksi takdirde Suriye'yi yönetemezler. Rojava ile savaşan bir HTŞ'nin Suriye'ye istikrar vaat etmesi zor görünüyor. Zaten HTŞ lideri Golani de benzer bir tavır içinde, Kürtlerle bir husumetimiz yok diyor. Bölgedeki YPG gücünün 100 bine yakın silahlı mensubu olduğu biliniyor.
Fakat bu 100 binlik gücü böyle basit gerilla gücü olarak düşünmeyin. YPG deyince son teknoloji ABD silahlarıyla donatılmış. Tankı, hava savunma sistemi, füzeleri ve helikopterleri olan ve en önemlisi ulusal bilincine sadık, Kürt ulusal bilincine sadık, an itibariyle oldukça motive, yani Esad askerleri gibi değil, oldukça motive ve bölgedeki en etkili silahlı güçten bahsediyoruz. Ve an itibariyle bu güç, yani YPG'nin yönettiği Kuzey Doğu Suriye'deki Rojava Özerk Bölgesi, Türkiye'nin en büyük sorunu. Üstelik bu gücün arkasında ABD bulunuyor. YPG'nin idare ettiği bölgede de 12 adet ABD üssü var.
Bu durum Türkiye için büyük bir sorun ve bu sorunu çözmenin iki yolu var arkadaşlar. Bu sorun ya savaşarak ya da barışarak çözülecek. Ya YPG'yi bir terör örgütü olarak görüp Kuzey Doğu Suriye'deki YPG devletiyle savaşa gireceğiz ya da YPG gücünü bir terör örgütü olarak görmekten vazgeçip bu güçle müzakere edeceğiz. İşte milliyetçi, islamcı, solcu, kürt fark etmeksizin hepimizi ilgilendiren yeni durum budur. Savaş talebi genellikle milliyetçi hassasiyeti yüksek kesimlerden gelir. Barış talebi ise solculardan yükselir ama bu sefer oldukça enteresan bir durumla karşı karşıyayız. Savaş ve barış ilk kez bu kadar rasyonel zeminde değerlendirilebilecek durumda. YPG gücünü savaşarak bitirmek, PKK ile yıllardır süren düşük yoğunluklu savaştan daha farklı olacaktır.
Bir kere, savaşarak çözüm için Türkiye'nin Suriye'ye girmesi gerekir ki, an itibariyle bir arı kovanını andıran bu coğrafyaya girildikten sonra ortaya çıkacak riskler üzerine saatlerce konuşulur. Bu İdlib'deki, Afrin'deki, lokal ölçekte, yerel ölçekteki bir takım operasyonlardan bahsetmiyorum. Bir gücü tümüyle tasfiye etmek üzere topyekûn bir savaştan bahsediyorum. Gerçek anlamda bir savaştan bahsediyorum.
Suriye'deki istikrarsızlıktan nemalanan bir haydut devlet olarak algılanmamıza bile neden olabilir batı nezdinde. Ya da algıyı boşverin, YPG gücünü bitirmek için girişilecek bir savaşın zayiatı da son derece fazla olur. Bu zayiat hem yüzlerce, belki de binlerce Türk askerinin ölümü, hem de büyük bir ekonomik maliyetin altına girmek anlamına gelecektir ki, tüm bunlar Türkiye için altından kalkılabilmesi zor milli güvenlik riskleridir. İlla ki halledilir. İlla ki Türk Silahlı Kuvvetleri YPG'den daha güçlüdür. Ama dediğim gibi biraz daha derinlikli düşünmek gerekir bence. O halde devletin ali menfaatleri için Kuzey Doğu Suriye'deki Kürt realitesiyle barışmak, milliyetçi bir perspektife değerlendirildiğinde bile anlamlı bir bütünüm parçası olabilir. İşte devlet Bahçeli'nin 1 Ekim'den itibaren başlattığı ve 22 Ekim'de arşa çıkardığı yeni açılımın arkasındaki neden böylece açığa çıkmaktadır. İmran'ıyla Dem grubu arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyor.
Çağrımızı kararlılıkla tekrarlıyoruz. Bahçeli, Abdullah Öcalan'ın bir siyasi kimliğe büründürülmesini, Öcalan üzerindeki tecritin kaldırılarak Rojava'daki güçlerin Türkiye ile yakınlaştırılmasını, silah bırakmayacağı açık olan ama silahlarını Türkiye'ye doğrultmamasına uğraşılan YPG'nin Öcalan eliyle Türkiye ile ittifak kurmasını sağlamak istiyor. Yani terörsüz Türkiye denirken aslında Kuzey Doğu Suriye'de YPG tasfiye edilsinden daha öte bir durum var. Bu öte durumu anlayacağız birazdan. Yani ortada bir YPG sorunu olduğu görülüyor fakat YPG sorununun savaşla çözülmesi için Suriye'ye girilmesi gerektiğini, Türkiye'nin Suriye'ye girdiği takdirde bunun sonuçlarının ağır olacağını da görüyor Bahçeli.
Bu haliyle evet, tuhaf gelebilir ama Bahçeli, Suriye'deki istikrarsızlık içinde YPG'nin Türkiye'yle ittifak halinde barış yapmasını istiyor. Ekol TV, Bahçeli'yle görüşmüş, kamera kaydı yok fakat Ekol TV Ankara temsilcisi Levent Eke'ye açıklamalar yapmış Bahçeli. Bu açıklamalardan Öcalan'ın bir siyasi figüre dönüştürülmesini savunduğunu anlıyoruz Bahçeli. İki nokta arasındaki en kısa çizgi bir doğru parçasıdır." dedi. Sonrasında da ekledi, İmralı A noktasıysa DEM Parti B noktası. Bu iki nokta arasında doğrudan irtibat sağlanmalı dedi. İmralı ve DEM Parti arasında irtibat sağlandığı andan itibaren Öcalan fiilen DEM Parti'nin genel başkanı gibi pozisyon almış olacak.
Bu haliyle bir siyasi figüre dönüşecek. Bu figür, Türkiye'nin Kuzeydoğu Suriye'de ortaya çıkan Kürt devletiyle, Türkiye arasında bir çatışmasızlık iklimi oluşmasına yardımcı olacak. Eğer bu başarılırsa, zaten Öcalan'ın tahliye olması da son derece kolay olacak. İnsanlar, ulan bu adam cezaevinden partiyi yöneteceğine bari çıksın demeye başlayacaklar. Zaten bunun karşılığında Öcalan'ın üzerindeki tecrit kırılacak.
Şöyle düşünmeyin, Öcalan çıkacak, YPG'ye silah bırakın diyecek ve YPG'de silah bırakacak. Hayır. Burada amaç, YPG'nin silahlarını Türkiye'ye yöneltmesine mani olmak. Irak'ta olduğu gibi bir model, Suriye'de de hayata geçirilecek. Bunları istediğim için söylemiyorum. Ben gördüğümü söylüyorum. Arzu ettiğimi veya eleştirdiğim şeyi söylemiyorum bu arada. Lütfen yanlış anlamayın. Tümüyle gördüğüm budur yani.
Nasıl ki Kuzey Irak'ta Barzani himayesinde bir federe Kürdistan kurulduysa, Suriye'nin kuzey doğusunda da YPG kontrolünde bir federe Kürdistan kurulacak. Barzani ile Türkiye'nin ilişkileri bir biçimiyle ısıtılabilir ama YPG ile Türkiye ilişkilerinin ısıtılması için öcalana ihtiyaç var. Nasıl ki Kuzey Irak'ta Barzan himayesinde bir Federa Kürdistan varsa burada da var. Eğer bu gelişmeyi engelleyemiyorsak bu güçlerin Türkiye düşmanlarına dönüşmemesi sağlanmalı. Bunun için de öcalan bir siyasi figür olarak kullanılmalı diyor Bahçeli. Yani ya savaş ya barış. Sizce hangisi? Soruyu bu netlikte soran yok ama biz bu netlikte soralım.
Kuzey Doğu Suriye'de Rojava'da ortaya çıkan YPG kontrolündeki Kürt federa bölgesi karşısında Türkiye ne yapmalıdır? Sizce ne yapmalıdır bir düşünün. Bu güç ile müzakere mi etmeli yoksa Türk devleti terör örgütü ile müzakere etmez. Bu gücü yok etmek için silah mı kuşanmalıyız? Bahçeli müzakereden yana. Bu net soru aslında herkesin zihnindeki sorudur. Mesela Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ bu soruya 12punto adlı YouTube kanalında bir hafta önce bir fıkrayla cevap vermiş. Ömer Seyfettin'in Vira diye bir hikayesi vardır. Bir Osmanlı Türk ordusu bir Haçlı kalesini çevirir. Kale çok güçlüdür. Türk ordusunun da sayısız saldırılarla kaleyi fethedecek kadar güçlü değildir, fazla değildir. Ama ordu bekleyişe geçer. Neyi bekliyoruz? Çok büyük bir İstanbul'dan fethinde kullanılan top gelecek. O top geldiği zaman bir ateş edecek, zaten kale kalmayacak. Hakikaten bir süre sonra bunu Haçlılar duyup duyarlar. Onlar da merak etmeye başlarlar. Bir süre sonra 50 tane mandanın çektiği büyük bir top gelir. Haçlılar topu görünce deşertmişlerler. Ya bu hakikaten şeyi devirmiş. İstanbul'un surlarında devirmiş top. Galiba bir patlarsa zaten ortada kale falan kalmaz. Vire isterler. Vire yani kaleyi terk edecekler. Esir alınmadan eşyalarıyla birlikte gidecekler. Osmanlı komutanı da kabul eder. Dışarıya çıkarlar. Kale komutanı uzaklaşırken komutana der ki, ya bir yakından görebilir miyim şu topu? Yakından topun yanına gider. Bir bakar ki bir ağaç, kütüğü top gibi boyanmış. Ama der, bu mertlik değil der ya. Yani bizi kandırdınız şimdi.
Osmanlı komutanı da güler der ki, bir defa patlamayan topluluktan mı korkmak mertlik? Ben de şimdi soruyorum Erdoğan'a ve Bahçeli'ye. Bir defa patlamayan Amerikan tabancasından korkup, PKK ile masaya oturup, Öcalan'ı bu ülkenin yönetimine ortak mı ediyorsunuz? Ümit Özdağ, bir defa bile patlamamış ABD silahından korkup, Öcalan'ı bu ülkenin yönetimine ortak mı ediyorsunuz diyor.
Bu muhalefet de haklıdır. Yani sonuç itibariyle tabloyu gördükten sonra ortaya çıkan muhalefettir. Bu da haklıdır. Ama dediğim gibi, siyaset bu zeminde olduğu zaman anlamını kazanıyor. Evet, işte gördüğünüz üzere bir muhalefet var, bir de iktidarda bir siyaset vizyonu var.
Bu haliyle Özdağ, YPG gücünden korkulmaması gerektiğini, silah kullanarak bu güçten kurtulunması gerektiğini söylemiş oluyor. Her ikisi de devletin menfaatlerini düşünen milliyetçi perspektiflerdir. Ben Bahçeli'nin yolunun daha rasyonel, daha akılcı olduğunu düşünüyorum bu arada. An itibariyle Kuzeydoğu Suriye'deki federal gücün silahla dağıtılması her ne kadar mümkün olsa da, Önceki bölümlerde de ifade ettiğim gibi maliyeti oldukça yüksektir. YPG gücü alelade birkaç bin gerilladan oluşan ve mağaralarda saklanan bir düzensiz terör gücü olmaktan çıkmış, tam teçhizatlı bir düzenli orduya dönüşmüştür. Üstelik bu gücün arkasında ABD var ve Trump'ın ABD koltuğuna oturmasına da iki ay var. Söylenen o ki, Rojava bölgesinin lideri Mazlum Kobani, Trump'ın yemin törenine dahi davetli. Hatırlayacaksın, Trump bir önceki başkanlığının son döneminde Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yenilir yutulur olmayan ağır bir mektup yazmıştı. Ve şimdi o mektubu New York'taki lokantasında duvarda sergiliyor. Ve bu mektupta diyordu ki, dostum General Mazlum Kobani ile görüşmeni tavsiye ediyorum. Görüşmezsen kötü olur senin için falan gibi tehdit dolu bir mektuptu. diyesin ki dündündür, bugün bugündür. dündündür, bugün bugündür değil. başkan trump'ın ocak ayı başında, 12 ocakta mı, bir şeyi var biliyorsun, yemin töreni. nasıl ki taç takma törenleri varsa, burada taç giyme töreni gibi bir yemin töreni var. ve buraya kim davetli biliyor musun? koban.
Şunu en baştan söyleyelim. 2010'da başlayan Arap Bağrı'nın ardından, Esad'ın devrilmesi ve Suriye'nin bölünmesi planı çok ama çok açık biçimde bir ABD-İsrail planıydı. Bu plana da Erdoğan iktidarı bodoslama daldı. Ya bu Eğit Donat projesini falan ABD ile beraber yapıyorduk. Hatırlayın 2010'lu 2011'li yılları.
Aradan 14 yıl geçti ve şimdi en başa dönmek mümkün görünmüyor. Fiili durumlara adapte olmak gerekiyor. Ya büyük ve topyekun bir savaşa gireceğiz ve bu savaşın sonunun nerede biteceği bilinmiyor ya da müzakere edeceğiz. En baştan hatalı adılan adımlar Türkiye'yi günün sonunda bu tercihe zorluyor.
Bahçeli, rasyonel olanı savunuyor. Bu haliyle devlet aklını temsil ediyor. Doğrudur. Peki ya Erdoğan? Bahçeli'nin aklına tümüyle uyumlu ve ikna mı? Ben bundan emin değilim açıkçası. Bahçeli ile Erdoğan'ın aynı mevzide ilerlemek istediğine inanmıyorum. Erdoğan, burada daha önce de söylediğim üzere bir politik survivor'dır.
Erdoğan'ın siyasi kariyerine dikkatle bakıldığında, Suriye'de kendisi için büyük fırsatlar olduğunu görürse eğer, Suriye'ye kapsamlı bir operasyon yapabilme olasılığı hiç dağız değil. Hele hele İsrail'in Suriye'ye yönelik tehditleri artmışken, Türkiye'deki İsrail karşıtlığını da arkasına alarak, Suriye'ye bir askeri operasyona yeltenmesi olasılık da elindedir. Bu tabloda Bahçeli ve Erdoğan'ın yaklaşımları farklılaşıyor. Bahçeli bu konuda çok daha iştahlı, riskleri gözetiyor ve Suriye'de oluşan yeni durum karşısında milli güvenlik önceliklerine göre pozisyon alırken Erdoğan daha farklı.
Erdoğan, bu yeni durumun yaratacağı siyasi fırsatları kolluyor. Birisi siyasi fırsatlar üzerine siyaset yapıyor, biri milli güvenlik hassasiyet üzerine siyaset yapıyor ama her ikisi de sonuç itibariyle iktidarını koruma derdinde. Erdoğan'ın iştahını açan bu siyasi fırsatlar, Türkiye'nin YPG gücünü tasfiye etmek için Suriye'ye girmesine imkan verirse, kendimizi yarın Suriye'ye topyekun bir savaşın içinde bulabiliriz. Bakın, bilin ki yarın TSK Suriye'ye girerse Bahçeli bu işi desteklemiyor. Bence öyle. Ya da bu didişmenin çok uzun sürmemesini umuyor.
Bu haliyle Bahçeli ve Erdoğan arasında bir çelişki olduğu bence artık aşikar haldedir. Bu durum MHP'nin Cumhur İttifakı'ndan kopması olarak yorumlanmamalı. Yani böyle ummayın vaziyeti. Artık AKP, MHP'nin bir araya getirdiği Cumhur İttifakı devlettir. Koalisyon zannetmeyelim bunu. Bunun dışında kalan güçler de devlet dışı güçlerdir. Devleti yönetmeye aday hale gelindikleri zaman zaten başka türlü bir konjonktür oluşur.
Zaten AKP-MHP'nin devlet haline gelmesi nedeniyle burada ayrılık olmaz. Burada ayrılma hali demokrasi içinde olmaz diyelim ya da. Buraya da bir üç nokta bırakmış olayım. Şimdi bir aktörü daha çerçeveye ekleyince resim bizler için daha da berrak hale gelecek. O aktör de Dem Parti'dir. Dem Parti, Bahçeli ile Erdoğan arasındaki çelişkiyi görmüş ve Bahçeli'den yana tavır koymuş durumda. Fakat bu, Erdoğan'ın karşısına aldıkları anlamına gelmemeli. Biliyorsunuz, Meclis Genel Kurulu'nda 9 Aralık'ta bütçe görüşmeleri başladı. Dem Parti eş genel başkanı Tuncay Bakıran'ın Meclis Genel Kurulu'na hitaben yaptığı konuşma bence tarihi önemdeydi. Konuşmanın sonunda doğrudan Erdoğan'a seslenen Bakıran, sürecin adını tarihi kürt Türk İttifakı olarak koydu. Bakın bu önemli. Tarihi Türk-Kürt İttifakı. Oldukça kritik olduğunu düşündüğüm bu konuşma, bence tabloyu da aydınlattığı için biraz deşifre edilmeye ihtiyaç duyuyor. Değerli milletvekilleri, bulunduğumuz bölgede emperyalistlerin halkları birbirine kırdırma politikasına karşı
Türk-Kürt ittifakını demokratik bir zemine çekerek barış ve kardeşlik projesini başlatmamız gerekir. Bugün tarihi Türk-Kürt ittifakının test alanı Rojava'dır. Rojava'da Kürt'ün kazanımlarını kendisine düşman gören anlayış bu tarihi ittifaka en büyük zarar verir. Bakıran, Rojava'da Kürt'ün kazanımlarına destek verin ve tarihi Türk-Kürt ittifakını kuralım diyor. Kamişlo'dan Kobani'den Ankara'ya tarihi bir ittifak.
Gelin Kamıştoğ'dan, Kobani'den Ankara'ya tarihi birlikteliği eşit ve adil bir temelde yeniden kuralım. Bu haliyle işler biraz daha çetrefil bir boyut kazanıyor. Yabancı bir devlet gücüyle Ankara arasında ittifak önerisini mecliste savunan bir partiyle karşı karşıyayız. Yadırgadığım için söylemiyorum. Orijinal bir durumdur. Bu nedenle söylüyorum.
Böylece Dem parti, Kandil'in meclisteki sözcüsü olmaktan çıkıyor ve Rojava'nın sözcülüğüne soyunmuş oluyor. Kameçlo'dan, Kobani'den Ankara'ya, tarihi bir Türk-Kürt ittifakından bahsederek, aslında Bahçeli'nin paradigmasını da kabul etmiş oluyor. Fakat Türkiye'yi ne Bahçeli ne de Tuncer Bakır Han yönetiyor. Türkiye'yi AKP ve Erdoğan yönettiğine göre tüm bu sürece Erdoğan'ın ikna edilmesi, tüm bu sürece Erdoğan'ın motive edilmesi gerekiyor. Çünkü tüm bu sürece giriştikten sonra Erdoğan ne kazanacak? Çünkü hatırlatalım o bir politik survivor'dır. Ve Tuncer Bakır Han Erdoğan'a seslenerek bitiriyor konuşmasını.
Bu konuda iktidara büyük görevler düşmektedir. Özellikle Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan'a yapıcı bir görev düşüyor. Sayın Erdoğan, Kürt meselesi Türkiye'nin çözümü bekleyen en tarihsel meselesidir. Bu meseleyi çözerek tarihe geçme fırsatı sizlerin önünde beklemektedir. Dem Parti olarak bu konuda üzerimize düşeni yapacağımızı meclis huzurunda bir kez daha ifade etmek istiyorum.
Bakıran pek açık biçimde diyor ki, ee Erdoğan, Rojava'da Kürdün kazanımlarının önüne geçme, biz de Kobani'den Ankara'ya uzanan tarihi Türk-Kürt ittifakının kurulmasına önce olalım. Ee? Ee'si şu, sen de bu ittifakı kuran lider olarak tarihe geçersin. Bunu sağlarsan, üzerimize düşeni ve gereğini yaparız.
Ne demek o üzerimize düşeni ve gereğini yaparız? Ne demek olduğu belli değil mi? Böyle bir tabloda Erdoğan'ın Rojava'ya Bakıran'ın dediği perspektiften sahip çıkması halinde Dem Parti'nin seçim tavrı çok açık biçimde Erdoğan'dan yana olacaktır. Zaten Bakıran da bunu demektedir. Ey Erdoğan!
Suriye'de maceralar peşinde koşma. Gel müzakere edelim ve tarihi Türk-Kürt ittifakını kuralım. Eğer bunu başarırsak, sen de bu meseleyi çözerek tarihe geçersin." Bakına'nın dediği budur. Bakın burada bir vizyon var, burada bir paradigma var. Anti-Erdoğancılık uğruna buraya milliyetçi bir hamaset yarıştırmak sizi batağa sürükler. Burada bir proje var. Ve bu konuşma Bahçeli tarafından ısrarlı biçimde alkışlanıyor bakın. MHP Lideri Devlet Bahçeli, Dem Partili Tuncer Bakırhan'ın bu sözlerini alkışladı. Dem Parti Lideri Tuncer Bakırhan'ın çizdiği perspektifi, Bahçeli'nin uzun süre alkışlaması tabloyu oldukça netleştiriyor. Artık gözler Erdoğan'da. Bu noktada Adalet Bakanı, Erdoğan'ın temsilcisi gibi. Bahçeli bundan 3 hafta önce, Dem Parti'ye izin verilsin İmralı'ya gitsinler demişti. Dem Parti de bunun üzerine 26 Kasım'da Adalet Bakanlığı'na İmralı'ya gitmek için başvurmuştu.
Bahçeli'nin ve Dem Parti'nin ısrarlarına rağmen görüşmeye izin çıkmaması, Erdoğan'ın bu süreç hakkında isteksizliğini gösterir nitelikte. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, bugün yani 10 Aralık'ta konuya ilişkin şöyle bir açıklama yapıyor. Genel kurulda görüşmeler de başlayacak. Tabi 26 Kasım'daydı başvuru direksiyesi. Direksiyeyi aldık. O zaman da sizlere söylediğim gibi, Değerlendiriyoruz demiştik. Bu süreç devam ediyor. Yani burada uygun bilginin değerlenmesiyle ilgili bir çalışmamız olacak. Size sonucu bildireceğiz inşallah. Devlet içindeki bu çelişkide kazanan Bahçeli mi yoksa Erdoğan mı olacak? Bekleyip göreceğiz. Diyeceksiniz ki, peki ya CHP? O kadar aktörü konuştun. AKP'si var, MHP'si var, Zafer Partisi var. O bile doğru siyaset yapıyor bakın. Savaşırız ne olacak ki diyor. Neyse. Peki ya CHP? Öyle ya bir de ana muhalefet partimiz var.
CHP'nin 14 yıllık Suriye iç savaşında desteklediği paradigma, Suriye'deki en meşru gücün Esad olduğu yönündeydi. CHP bence haklıydı da, eğer Türkiye Suriye'deki savaşı kışkırtmasaydı 13 yıldır, Esad'ın yanında dursaydı, böyle bir tabloyla karşı karşıya kalmazdık. Öyle ya da böyle. Türkiye, Esad'ın karşısındaki güçleri destekledi ve bugünlere dek geldik, yapacak bir şey yok artık.
Esad'ın devrilmesiyle birlikte CHP'nin de Suriye'ye para dikmesi çökmüş oldu. Bunda CHP'nin suçu yok. Son itibariyle olaylar böyle gelişti. An itibariyle CHP'nin Suriye'de ne yapılması gerektiğine ilişkin gerçek bir fikri var mı emin değilim. Hatta tabloyu o kadar göremediler ki. 14 yıllık ezberini, yani Esad'la görüşülmeli ezberini, Esad'ın devrilmesinden 12 saat öncesine dek tekrar etti CHP lideri Özgür Özer. CHP lideri, birazdan dinleyeceğiniz konuşmayı yaptığı sırada,
Esad'ın Suriye'de olup olmadığı dahi meçhuldü. Bir an önce Esad'la gerekli temaslar sağlanmalı. Esad'ın ilan ettiği aftan, Türkiye'dekiler genel aftan zaten yararlanıyor. Onlar bilgi sahibi yapılmalı. Çatışma ortamı durdurulmalı. Bu konuda gerekli uluslararası temaslar sağlanmalı.
Esad Suriye'de mi değil mi diye düşünürken, 54 yıllık rejimin sona ermesine günler değil, saatler kalmışken, Esad karşıtı güçler Şam'ın kırsalını ele geçirmiş, Şam'ı kuşatmışken, Suriye ordusu her yerde silahlarını bırakıp kaçarken, CHP lideri basiretini tümüyle kaybederek Esad'la görüşülsün dedi. Esad devrilmeden 12 saat önce, CHP liderinin ağzından çıkan bu ifadeleri de tarihe geçmiş oldu. Bence CHP adına utanç vericidir. CHP'liler bu açıklamalar ne kadar utansazdır. Türkiye bana kalırsa hızla erken seçime gidiyor. Diyeceksiniz ki ne alaka Ozan? Bakın bunu uzun uzun konuşuruz. Ortada CHP falan yok. CHP'nin adayı bile yok. Erdoğan arkasında Dem Parti'yi alabilecek durumda. Erken seçim, Erdoğan çuvallarken yapılacağını zannedenler büyük yanılgı içinde. Tam tersi, erken seçim, Erdoğan için fırsat olursa girilebilecek bir yoldur. An itibariyle oluşan koşullar, Erdoğan için çok büyük bir fırsattır. Daha önceki bölümlerde CHP'nin, daha doğrusu Özgür Özel'in siyasetin trafiğini tıkayan yola oturmuş bir davar gibi olduğunu söylemişti. Bu bir hakaret değil, ne olur yanlış anlamayın.
Bir metaforik anlatımdı, derdimi ifade etmek için kullandım. Bir an evvel bu davarın yoldan kalkarak, İmamoğlu ve Yavaş'ın sahaya çıkması gerektiğini aksi halde çok geç olacağını söylemiştik. Bana kalırsa yeterince geç kalındı. Bambaşka bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Artık kof anti-Erdoğancılıkla, çarşı-pazar muhalefetiyle, sığ siyasetle muhalefetin gidebileceği bir santim yol kalmadı. Bu muhalefet belediyeleri alır ama devleti alamaz. Zaten almasın bu arada. Bakın enteresan bir şey söylüyorum.
Bu muhalefet seçimi kazanıp da devleti yönetmesin. Çünkü böyle bir muhalefet devleti yönetemez. Artık devletle baş başayız. Bambaşka bir gerçekliğe yol alıyoruz. Bambaşka bir gerçeklik. Bundan sonraki bölümlerde bu bambaşka gerçekliği biraz daha anlatmak isterim. Tren Topik'i Podlimedia ile beraber hazırlıyoruz. Kusura bakmayın, hastaydım. Sesim böyle çatallı çatallı çıkıyor. Zorlandım bölümü de bitirirken. Bir sonraki bölüme de aklınıza mukayyet olun. Zira aklınızı başınızdan alacak gelişmeler yaşayacağız. Hoşçakalın.
Cık cık cık cık cık
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.