Podcast

Can Sıkıntısı

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Can sıkıntısı bu çağın en yaygın salgın hastalıkların biri. Ne yaparsak yapalım, hiçbir şey can sıkıntımızı tam anlamıyla gideremiyor. Peki nedir bu sürekli içimizi kemiren, bizi işimizden, ilişkilerimizden, arkadaşlarımızdan hatta yaşamın kendisinden soğutan bu can sıkıntısı?






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.029 kelime · ~15 dk okuma

Hayatımın büyük kısmı yazıhane olarak adlandırdığım ve niyeyse duyan herkesin gülümsediği bir ortamda geçiyorum. Her gün büyük bir hevesle evden çıkıp, girmek için sabırsızlandığım ve sabahın erken saatlerine kadar çıkmadığım bu ortam, tam da onu tanımladığım ismi yarışır şekilde okumak ve yazmak için kurduğum küçük bir dünya. Bilgisayarımın ekranında sürekli bir şeyler okuyorum. Sonra gelen mesajları okuyup yanıtlıyorum.

Sonra kitaplara geçiyorum. Kafamı dağıtmak için dergilere ya da gazetelere dalıyorum. Bir yandan sürekli notlar alıyorum. Vakit buldukça da eski notlara dönüp onları yeniden derliyorum. Aralarında ilişkiler, bağlantılar kuruyorum ve bu döngü beynimi süngene döndürene kadar devam ediyor. Nihayetinde bir sonraki güne kalanların o tuhaf huzursuzluğuyla tekrar evimin yolunu tutuyorum.

Benim büyük keyif aldığım bu döngü pek çokları için tam anlamıyla bir işkence. Etrafımda herkes biraz imlenerek çokça da gizli gizli uyuz olarak onca şeyi nasıl sıkılmadan okuduğumu ya da yazdığımı soruyor. Bunun reçete benzeri bir cevabı yok elbette o kadar net değil durumlar ama bu soruyu her duyduğumda içimden Siz yapacak bundan daha eğlenceli ne buluyorsunuz diye geçiriyorum hani tuhaf bir şekilde. Çünkü hani nihayetinde benimki bir problem, onlarınki de ayrı bir problem gibi geliyor bana. Blaise Pascal demiş ki insanın bütün dertleri sessiz bir odada tek başına kalamamasından kaynaklanır.

Transkriptin tamamını oku

Benimki de galiba birazcık o hesap. Yani sessiz bir odada tek başına kalmak benim derdimin kendisine dönüşmüş belli ki anlaşılan. Can sıkıntısı bu çağın en yaygın salgın hastalıklarından biri. Birileri bir şekilde üstelik çok daha büyük bir başarıyla hayatı sürekli eğlenmemiz gereken bir süreç olduğuna inandırmış bizi.

Nirvana'nın ''Smells Like Teen Spirit'' şarkısındaki gibi hani ''Here we are now, entertain us'' diyor ya yani ''İşte geldik hadi bizi eğlendir'' diye feryat eden sessiz bir haykırış var gibi kafamızın içinde. Bunun imkansızlığını biliyoruz fakat yine de talep etmekten kendimizi alamıyoruz. Bu karşılanması imkansız talebin kaçınılmaz sonucu ise can sıkıntısı. Olmuyor. Ne yaparsak yapalım olmuyor. Hiçbir şey can sıkıntımızı tam anlamıyla gideremiyor.

Hatta aksine can sıkıntısını gidermek için el attığımız her şey kısa sürede bizzat daha büyük bir can sıkıntısına sebep oluyor. Şifası bir odada yalnız başını kitaplara, dergilere gömülmek değil elbette. En azından herkes için değil. Öyle ya da böyle. Nedir bu sürekli içimizi kemiren, bizi işimizden, ilişkilerimizden, arkadaşlarımızdan, hatta yaşamın kendisinden soğutan can sıkıntısı nedir? Niye sürekli canımız sıkılıyor? Bize has bir şey mi? Kaçınılmaz bir sonuç mu? Kusur mu? Çaresi var mı? Haddini aşan yaşam rehberi bir kere daha büyük bir meseleye, bir çuval dolusu soruyla ve alabildiğine hadsiz tespit ve önerilerle dalıyor.

Değişmez bölümümüz kavramlara gelecek olursak, çok basit tek bir terimden ibaret bu bölümdeki sözcüğümüz. Sıkıntıyla başlayalım ve bitirelim çünkü nihayetinde her şeyi açıklıyor. Sıkıntı tamamen Türkçe bir sözcük. Sıkma fiili, sık fiilinden geliyor. O da ne demek? Daraltma, sıkıştırma anlamında malumunuz.

Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde ise her zamanki gibi biraz daha renkli, biraz daha böyle yerel dokulardan, güncelden beslenen ayrıntılar var. Diyor ki, sıkıntı için Türk Dil Kurumu sözlüğü, işsizlik, tekdüzelik, bezginlik gibi sebeplerden doğan ruhsal huzursuzluk, bungunluk, ezginlik, çile, dert, kasvet, kasavet, zorur falan böyle uzayıp gidiyor. Ama hani ne var içinde? İşsizlik, tekcüzelik, bezginlik, bir boşluktan doğan ruhsal bir huzursuzluk var. Hani Arapça'da çok aşina olduğumuz karşılıkları da var. Bunun malumunuzu mesela ıstırap gibi, ondan türlü azap gibi, meşakkat gibi. Ayrıca hani bugünkü konumuz çok değil ama bu can sıkıntısının içindeki can çok bereketli üstüne konuşulası ayrı bir mevzu. Aslında belki bir bölümde bir punduna getirip bir şeyle bağdaştırıp ondan da biraz bahsetmek isterim. Yani can dediğimiz olay çok enteresan, çok kültürel. Tercüme etmesi çok zor bir kavram.

Ama can sıkıntısı dediğimizde hepimiz neyden bahsettiğimizi gayet net biliyoruz. Hani bu bölümde de kökenlerine, mana olarak, anlam olarak kökenlerine de bakmış olduk. O zaman hadi başlayalım. Nedir bu can sıkıntısı?

Sıkıntı kavramı muhtemelen tarihte insanlığın çok erken tanıştığı bir kavram ama bugünkü karşılığıyla kaide geçen ilk tezahürü Roma İmparatorluğu döneminde. Şimdi Latince'ye çok hakim değilim, doğru terafiz edemiyor olabilirim ama not aldığım şekliyle taedium vitae adıyla geçiyor ilk olarak kaide. Anlamı da çok enteresan yani bugüne birebir çevirecek olursak Hayatın bıkkınlığı çok enteresan, çok iddialı bir kavram. Hani Roma İmparatorluğunda ne olmuş olabilir ki hayatın bıkkınlığı bir kavram olarak karşımıza çıkmış o da ayrı bir konu. Birazdan hani ilerleyen, tarihin ilerleyen dönemlerine baktığımızda Roma İmparatorluğunun bunun için çok erken bir dönem olduğunu, neden erken bir dönem olduğunu düşündüğümüz

paylaşacağım. Yine Orta Çağ'da teolojik bir kavram olarak yani dini bir kavram olarak çıkıyor Akedia ismiyle. O da ruhsal bir tembellik olarak vurgulanıyor. Yani ruhsal tembellik tabii ki bu hoş bir şey değil. Hani bir protestan ahlakıyla da düşündüğümüzde insan çalışmalı, erdemli, ahlaklı, namuslu olarak hizmet etmeli ki halka hizmet, hakka hizmet şiarıyla

Hale bakıldığında aşağı yukarı böyle bir şey ama teoloji de bununla ilgilenmiş, gündelik hayatta bununla ilgilenmiş ama zero'ya yapması tahmin edeceğiniz gibi ve biraz önce de ipucunu verdiğim gibi sanayi devrimiyle birlikte oluyor. Makinelerle yarışmaya başlayan, onların bir uzantısına dönüşen insanlarla oluyor. makinelerin tek düzeliğiyle anlamsızlaşmaya başlayan yaşam insanlarda bir sıkıntı yaratıyor. Doğrudan bugünkü konumuz değil fakat hani ilginç ve can sıkıntısıyla özdeş bir alenti olarak boş zaman kavramı da yine ilk olarak sanayi devrimiyle gündeme geliyor. Her şeyle tanımlanmış, kıymetlendirilmiş, kutsanmış ve çalışma eyleminden arta kalan ve daha da kıymetli hale gelen boş zaman olgusu kısa sürede

mutlaka anlamlı bir şeyle doldurulması gereken bir şeye dönüşmüş. Yani o da kaçınılmaz bir şekilde can sıkıntısına giden yolun taşlarını döşemiş. Düşünür Bertrand Russell Mutlu Olma Sanatı kitabında bu konuya değiniyor ki yani bilmiyorum kitap okur musunuz, okuyanlardan mısınız, okursanız Mutlu Olma Sanatı sahiden okunası bir kitaptır. Bu arada mutlulukla ilgili bölümümüzü de sizlere hatırlatmış olayım, arşivimizde var. Ben de o bölümde Bertrand Russell'ın bu adını andığım eserinden faydalanmıştım. Neyse, Mutlu Olma Sanatı'nda Russell şöyle diyor, iş en başta can sıkıntısını önlemek bakımından gereklidir. Çünkü ilgi çekici olmayan bir iş yapılırken bile duyulan can sıkıntısı günlerini aylak geçirmenin can sıkıntısıyla hiçbir yönden karşılaştırılamaz.

Yani can sıkıntısının da kendi içerisinde şekilleri, şamarileri, kategorileri, grupları var, türleri var. Yani çalışırkenki can sıkıntısı hepimizin çok aşina olduğu şey, evde boş boş otururken yapacak hiçbir şey yokkenki can sıkıntısıyla mukayese götürülemez. Bir tanesindeki çaresizlik meselesi de var tabii ki. Yani biraz daha edilgeniz işteki sıkıntımızda, oysa özel hayatımızdaki can sıkıntısı biraz daha etken olduğumuz, faili olduğumuz, belki değiştirme umuduna sahip olduğumuz bir sıkıntı. Dolayısıyla... Arada bir fark var ama Russell'ın vurguladığı bölüm önemli. Yani haksız diyemeyeceğim ama bunu hani bugünün koşullarında, bugünkü işlerde çalışan herkesin kabullenmesini beklemenin de bir haksızlık olacağının farkındayım. Yani iş evet önemli, ne açıdan can sıkıntısını önlemek için değil en başta değil mi?

daha farklı sıralamalarımız var. Hani kimisi anlam arıyor, kimisi hayatını idame ettirmek için belki istemediği bir şeyi yapmak zorunda kalıyor, uygun bulmadığı bir şeyin parçası olmak durumunda kalıyor vs. Modern çalışma koşullarının, daha doğrusu işin doğası gereği sıkıcılaşması, boş zamanı anlamlı hale getirme ve hayata sürekli aradığımız o anlamı katma adına bir çabaya sürüklüyor bizi. Pek tabii ki bu hedef yani insanın tarih boyunca sırna bir türlü erişemediği o anlamlandırma gayretinin sonuç vermeyen çabaları buhrana dönüşen can sıkıntısıyla baş başa bırakmış bizleri. Bu arayış 20. yüzyılda ilk başlarda gayet güzel sonuçlar veren bazı tedavi yöntemlerine sebep oldu. Mesela radyo ve ardından gelen televizyonlardan söz ediyorum tahmin edeceğiniz gibi. Onların da kesmez hale geldiği dönemde imdadımıza internet yetişti. Artık herkes, herkesin hayatının ve eğlencesinin bir parçasına dönüşmüş, milyarlarca insan, önceki kuşakların hayal bile edemeyeceği türden oyalayıcı, eğlendirici, vakit geçirici şeylere kavuşmuştu. Gel gelelim, o da bizi kesmedi işte. Meşgul olacak bunca şey de bir süre sonra bizzat bir can sıkıntısı kaynağına dönüştü.

Küçükken sıkça duyduğum bir söz aklıma geldi bunları düşünürken hala da var mıdır bilmiyorum. Sıkıcan iyidir kolay çıkmaz derlerdi bize böyle küfür gibi gelirdi bir yandan. Tam olarak ne anlama geldiğini hala bilmiyorum ama muhtemelen Can sıkıntısının faziletlerine yönelik bir şey olmalı ya da bizim gibi çocukları verecek hiçbir cevabı olmayan sorular ve durumlarda geçiştirmek için kullanılan bir can simidi de olabilir. Ama geçmişi gözden geçirince can sıkıntısının faziletlerine, vesile olduğu işlere, şeylere bolca rastlamak mümkün.

En popüler örneklerden biri, Isaac Newton kara ölüm olarak da adlandırılan ve 14. yüzyılda 200 milyon insanın ölümüne yol açan veba salgını sırasında karantina sürecinde can sıkıntısıyla başa çıkmak için yarım kalan çalışmalarına odaklanmış ve mesela yerçekimi teorisini ortaya koymuş değil mi? Dünyayı değiştiren teorilerden bir tanesi, kavramlardan, olgulardan bir tanesi. Veba salgınının o sıkıntılı, buhranlı, ölüm kokan günlerinde kapalı ortamlara tıkılıp kalmaktan ve bir parça da tabii ki, bir parça değil, büyük oranda can sıkıntısından ortaya çıkmış, nasiplenmiş bir çaba. Belleğimizde tazeliğini koruyan koronavirüs pandemisinde hepimizin benzer hikayeleri vardır.

Yerçekimi teorisi gibi bir şey ortaya koyamadık elbet ama muhtemelen çoğunuz o evlere hapsolduğunuz dönemde can sıkıntınızı gidermek adına hayatınızda o ana kadar aklınıza bile gelmeyen ya da aklınıza gelmiş olsa da yapmaya fırsat bulamadığınız nice şeyler yaptınız, yaşadınız, öğrendiniz, tecrübe ettiniz. O zor günleri bugün mesela utangaç bir hasretli almamız da bu yüzden mesela bazen arkadaşlarımla konuşuyorum. Ya koronavirüs dönemi güzel miydi? Ya güzeldi aslında. Söyleyemiyor da insan böyle bir utanç duyuyor. Yani çok sıkıntılı zamanlar geçirenler oldu o dönemde. Ama bir yandan da bugün bakınca retrospektif olarak çok

Güzel günler değil miydi ya? Şu podcastleri mesela düşünsenize, oradan oraya yetişme telaşında, bir trafikte yığıldığınız yolun dur kalkında ya da işte uyumaya çalıştığınız, dönüp durduğunuz yatağınızda dinlemek yerine böyle can kulağıyla... zihin dinginliğiyle, berraklıkla, bütün cümlelerin, bütün fikirlerin, manaların tadına vara vara dinlediğiniz o günler, ekmek yaptığınız o günler, pilatesli yoga yaptığınız o günler. Kötü müydü bilmiyorum. Hepimiz için enteresan dönemlerdi. Koronavirüs, bugünkü konumuz değil çok dağıttım ama benim için tek sürprizi doğum oranlarındaki beklenen artışı göstermemesiydi. Neyse.

Yani can sıkıntısının doğal bir etkisi olarak böyle şeylerin olması bekleniyordu uzmanlarca ama olmadı. Demek ki can sıkıntısı sahiden Bertrand Russell'ın dediği gibi gruplara ait. Peki, konuyu madem yeterince dağıttık, hani bir noktaya kadar da getirdik, bizim için ne ifade ettiğine de baktık. Kısa bir ara verelim. Aranın ardından bu can sıkıntısına sebep olan meselelere bakalım.

Nedir özünde canımızı sıkan? Daha doğrusu bunca imkan ve ihtimalin ortasında can sıkıntısına sebep olan şey nedir? Şımarık mıyız biz acaba? Değil mi bakıldığında? Şımarmış mıyız biz? Niye? Derdimiz ne bizim? En başta yani sıkıntımıza sebep olan şey bizzat doğamız.

Başka bir deyiş ne? Fıtratımız, naturamız, insan beyni doğası gereği sürekli bir uyanana muhtaç. Normal kavramını işlediğimiz bölümü sanıyorum hatırlarsınız. Dinlemediyseniz mutlaka dinleyin. Orada değindiğim gibi sıradanlık zihnimizin bir türlü doyamadığı ödüllendirilme ihtiyacının en büyük düşmanı. İyi ya da kötü alışkanlıklarımızdaki doz aşımı da aynı sebepten. İyiye ulaştığımızda daha iyisine, bolluğa ulaştığımızda daha da fazlasına ihtiyaç duyuyoruz. Bu duygusuzluk hali de kaçınılmaz olarak can sıkıntısını tetikliyor. Yemeklere olan merakımdan dolayı fırsat buldukça, denk geldikçe yemek yapıyorum demek isterdim ama hayır öyle bir şey yok. Tarihten bugüne beslenme ve sofra alışkanlıklarımızla ilgili okumalar yapıyorum. Yani hem Anadolu'nun hem dünya genelinin. Mesela Anadolu'da buna yönelik pek bir kayıt yok. Yani Osmanlı döneminde, Osmanlı Devleti döneminde iç Anadolu bölgesindeki köyler ne yer, ne içer bunu bilemiyoruz. Bununla ilgili kayıt neredeyse yok denilecek kadar az ama en azından sultanların saray sofraları hakkında bazı kayıtlar var. Ve bugün yedi cihana hükmeden padişahların ömrü boyunca tatmadığı kadar çok seçeneği şimdi bugün şu an cep telefonlarımızdaki uygulamalardan ayaklarımıza taşıyabiliyoruz.

Dakikalar içinde geliyor. Peki bu imtiyaz, bu ayrıcalık bizde bir özel olma hissi yaratıyor mu? Ya kardeşim koskoca çağı değiştiren Fatih Sultan Mehmet hayatında bir menemen yiyemeden öldü gitti çünkü daha domates gelmemişti. Anadolu topraklarına bak ben burada nelerle bezeleyim diyor muyuz? Hayır demiyoruz. Neden?

Bu imtiyaz bir özel olma hissi yaratmıyor. Hayır, hiçbir zaman da olmayacak. Sürekli daha farklı, daha yeni olanın peşindeyiz. Yüzlerce metrelik o Dubai çikolatası kuyrukları boşuna değil anlayacağınız. Can sıkıntısının bir diğer etkeni ise psikolojik. İlki neydi? Doğamız. Yani genetikti diyebiliriz, beynimiz böyle çalışıyor. İkinci sebep psikolojimiz. Hayatın tek düzeliğinin yarattığı dopamin eksikliği psikolojik olarak da bizi olumsuz etkiliyor. Bu da yine kaçınılmaz olarak can sıkıntısı yaratıyor. Her iki faktör kültürel bir tavır ya da durum olarak can sıkıntısını besliyor. Biraz önce de değindiğim gibi sanayi devrimi ile saate, koşula, hiyerarşiye, maaşa ve performansa bağlanan çalışma faaliyetinin tanımlı hali kendi dışında kalan zamanı bizim için

büyük bir belirsizliğe itiyor. Çünkü düşünelim mesela iş yaşamında ne yapacağımız ve ne yapmayacağımız gayet net. Değil mi? Tanımlanmış şu saatte geleceksin, şurada oturacaksın, şunu yapacaksın, şu saate kadar çalışacaksın, hadi güle güle. Ama boş zaman olarak adlandırılan dilim

tam da ismiyle müsemma olarak dev bir boşluk. Ne yapacağız? Ne yaptığımızda daha verimli olur? Ne yapmaktan kaçınmamız gerekir? Kriterlerini belirleyemediğimiz, tamamen bize bırakılmış bir zaman diliminde neye öncelik vereceğiz? Ne yapacağız?

İşte bu büyük açımızın kurtarıcısı, ilhamını büyük oranda bugün sosyal medyadan alan akımlar oluyor. Herkesin gittiği o restorana gitmek, o yemeklerden yemek, o kıyafeti giymek, o pozu vermek, o filtreyle komiklikler yapmak, tatilde o beldeyi ziyaret etmek, gündemin o popüler konusu hakkında kimsenin umursamadığı o duyarlılığı göstermek, daha neler neler. Bunların hepsi can sıkıntımızın mahsulleri işte. Bir de sosyal faktörler var. Yani doğamızdan kaynaklanan faktörler, psikolojimizden kaynaklanan faktörler, son olarak da sosyal faktörler. Nedir o? Kendi başına mutlu olmayı, tatmin hissi yaşamayı, huzur bulmayı unutan yığınlar için

Yalnızlık aynı başlıklı bölümümüzde de işlediğimiz gibi en büyük kabus. Yani yalnızlığı işlediğimiz bölümü hatırlayın. Hatırlamıyorsanız bir tekrar dinleyin. Yani yalnızlık, bir başınalık tercih etsek de mahkum kalsak da çoğumuz da anında can sıkıntısı hissi yaratıyor. Yani yalnızlıktan bahsederken, yalnızlık ve bir başınalığın ayrımını yaparken tercihen içinde kendimizi bulduğumuz bir yalnızlık var. Bir de aslında yalnız olmak istemediğimiz halde içine yuvarlandığımız yalnızlık var. Dolayısıyla kalabalıklar içerisinde bile kendimizi yapayalnız hissedebiliyoruz. Bunun ıssızlıkla da bir alakası yok. Oldukça karmaşık bir mesele. O ilgili bölümde işlediğimiz için tekrar altını çizmeyeceğim bunların ama

Önemli yan etkilerinden biri de can sıkıntısı. Peki bu bir sorun mu? Yani can sıkıntısı sorun etmemiz gereken, mesele etmemiz gereken bir şey mi? Buna yanıt vermek hiç de kolay değil. Epey düşündüm, böyle net bir cevabım yok. Sebeplerini ve mantıklı açıklamalarını bir kenara bırakırsak, can sıkıntısı çağın hakkında en az konuşulan ama en büyük belki de salgını olan depresyonun, bohranın da en büyük gerekçelerinden biri. Üstelik kronik hale geldiğinde, giderilemediğinde daha da ciddi sorunlara yol açıyor.

Aynı sebeple zararlı maddelere yönelmenin de en büyük tetikçilerinden biri olduğu araştırmalarla sabit bununla ilgili birçok araştırmaya denk geldim kendim konuyu incelerken. Ama yine az önce değindiğim gibi can sıkıntısı bir başka yanıyla özellikle yaratıcı fikir ve faaliyetlerin en büyük yardımcısı. Canı sıkılmayan bir sanatçı, mucit, bilimci falan düşünebiliyor musunuz? Canımızı sıkan şeyler aynı zamanda o sıkıntıyı gidermek için bulduğumuz bütün çözümlerin de ilham kaynağı. Eğer canımız sıkılmasaydı hiçbir şeyle uğraşmıyor olacaktık. Her şeyi yerli yerine oturtmuşken son bölümde kaçınılmaz can sıkıntısı halini olumlu bir şeye nasıl dönüştürebiliriz? İsterseniz ona bakalım.

Bu konudaki rehberimiz işlediğimiz hemen her temada karşımıza çıkan yöntem yani kabullenme. Can sıkıntısının uyku, açlık, korku, mutluluk, endişe ya da tuvalet ihtiyacı gibi doğal bir durum hatta bir bakıma ihtiyaç olduğunu kabullenmek zorundayız. En kötü tümsel yaklaşım elbette en favori düşünürüm. Çok fena haberden geliyor. Ona göre can sıkıntısı varoluşun anlamsızlığını hissedişimizin bir belirtisi. Yani bir bakıyoruz ki varoluş çok anlamsız bir şey o da bizde can sıkıntısı yaratıyor. Belki gerçekten öyledir fakat boş bir sayfa olarak devraldığımız varoluşumuzda bütün bu anlamı katacak olan da yine biziz. Bunu hatırlarsanız bu anlam arayışına yönelik bölümümüzde ayrıntılarıyla incelemiştik.

Benzer şekilde düşünür Heidegger'de sıkıntıyı bir boşluk hissi olarak nitelendiriyor ve insanı kendisiyle yüzleşme anı olarak değerlendiriyor. Mesela Nietzsche gibi düşünsek, diyor ki can sıkıntısı yaratıcılık için bir fırsattır. Tam olarak böyle demiyor ama buna getiriyor sözü. Can sıkıntısı bizi yaratıcılığa götürecek olan bir aslında fırsat yolu.

Elbette yani herkesten böylesine bir içe dönüş, bir tefekkür hali beklemek yersiz, mümkün de değil. O zaman ne yapacağız? Metrobüs kuyruklarında oradan oraya itilip kakılırken bütün bu can sıkıntısını, yaşamın yükünü vs. düşünmek elbette kolay mesele değil ama en azından uzmanlar ne diyor bu konuyla ilgili? Çok kısaca da ondan bahsedelim.

İlk tavsiye yaratıcı aktivitelere yönelme. Yani bunun herkesteki karşılığı farklı olacaktır ama bir şeyler okumak, bir şeyler yazmak, bir şeyler çizmek, ne bileyim bir müzik enstrümanı çalmayla meşgul olmak gibi yaratıcı faaliyetlerinin can sıkıntısının en büyük ilacı olduğu ortaya çıkmış. Bütün bu konuyla ilgili çalışmalarda şüphesiz öyledir ama bütün bunlar da aslında bir yaratıcı beceri gerektiriyor. Yani yaratıcılık bir beceri midir o da ayrı bir konu ama Bu da bir çaba gerektiriyor yani. Herkes de bir şeyler yazamaz değil mi? Herkes müzik konusuna yatkın değildir. Belki de, bilemiyorum ama okumak bir meziyet midir? Zannetmiyorum. Belki okumayı burada bir istisna olarak tutabiliriz. Yani okuma can sıkıntısının iyi bir ilacı mıdır diye düşünecek olursak en azından ben kefilim ki öyledir. Aklımızın bir kenarında bulunsun. Bir diğer tavsiye ise neredeyse her musibette karşımıza çıkan benim de birçok bölümde sizlere tekrarladığım o malum önerim. Dijital Detox. Aslında bunu bizzat bir bölüm olarak da yapmakta fayda var ama bir açıdan da bu teknolojiyle ilgili meselelere hiç girmek istemiyorum çünkü zaten

hayatım, teknoloji, içeriği üretmekle geçiyor. Haddini aşan yaşam rehberinde hadsizliği başka yerlere yansıtmak istiyorum ama aklımızın bir kenarında bulunsun. Dijital detoks, can sıkıntısının da ilaçlarından biri. Sürekli uyaranlarla meşgul ettiğimiz ancak bir türlü tatmin edemediğimiz zihinlerimizin sıkılmaması için sandığımızın aksine sosyal medyadan uzak kalmak gayet işe yarayabiliyor. Bizzat tecrübe etmiş biri olarak, bir kardeşiniz olarak söylüyorum bunu.

Saatlerce ekranınızda bir şeyler kaydırdıktan sonra düşünün bakalım tatmin olmuş bir şekilde telefonunuzu elinizden bıraktığınız oldu mu hiç? Sanıyorum hayır. Aksine bir türlü dillendiremediğimiz, bir türlü itiraf edemediğimiz bir pişmanlığa dönüşüyor değil mi? Ya ne gerek vardı bunca saat bununla uğraştığım vesaire gözlerimiz böyle pestile dönmüş bir şekilde uykuya doğru ilerlerken.

O durum size has bir şey değil, içiniz rahat olsun. Çünkü o durumu yaşayasınız diye, o kadar saat gözlerinizi o ekrandan ayıramayasınız ve artık bayılıncaya kadar o ekranı kaydırasınız diye ekranın diğer ucundaki davranış uzmanları milyarlarca liralık bütçelerle binlerce insan üzerinde, milyarlarca hatta insan üzerinde yürüttüğü deneylerden edindiği tecrübeler ışığında sizi esir edecek algoritmayı kurgulamış durumda. Sizin bir suçunuz yok ama yapabileceğimiz ne var? Birazcık ekranlardan uzak kalmak. İşte uzman tavsiyeleri de bunu sanık veriyor bizlere can sıkıntısından kurtulmak için.

Goethe, hayatın amacı hayatın kendisidir demiş. Bunu akıllı tutmakta fayda var. Ben sık sık içimden tekrarlıyorum. Onun hep içimden tekrarladığım bir diğer cümlesini de paylaşmadan bitirmek istemedim. Çok da severim. Hatta masamda da bir kağıtta yazılı hep gözümün önünde duruyor. Diyor ki, insan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemelidir.

Yapacak hiçbir şey bulamazsanız, Haddini Aşan Yaşam Rehberi adlı podcastimizin arşivinde sizi epey oyalayacak, zihninizi çalıştıracak ve can sıkıntınızı giderecek hatırı sayılır miktarda cephane var. Haftaya yeni bir tanesiyle yeniden birlikte olacağız.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)