Podcast

436: Yılbaşı Ağacını Korumaya Gerek Var mı?

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki yılbaşı ağacı gerilimi, Türkiye’nin sekülerleşen gençliğini ve muhafazakâr dönüşümünü nasıl yansıtıyor? Seküler yaşam gerçekten tehdit altında mı, yoksa muhafazakâr ailelerin çocukları giderek daha mı sekülerleşiyor?
Bu bölümde, sekülerizm, muhafazakârlık ve genç kuşakların politik motivasyonlarını konuşuyoruz.
Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.838 kelime · ~19 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 17 Aralık'ta alıyoruz. Gençlik hareketlerime meraklı birisiniz bilmiyorum ama ben kendimi bildim bileli gençlik hareketleri hep ilgimi çekmiştir. Gençliğin tepi gösterdiği şeyler, eylem biçimi, düşünce biçimi, sloganları, öfkeleri... Aslında neler yaşadığımıza ve neler yaşayacağımıza dair ipuçları verir. Çünkü gençlik klişe olacak ama geleceğimizdir. Gençlik hareketlerini bir araya getiren özelliğin bireylerin yaşı olduğunu cebimize koyalım. Diğer toplumsal hareketlerde ortak özellik yaş değildir. Sınıf olabilir, cinsiyet olabilir ya da ulusal kimlik olabilir ama yaşın, hareketi bir araya getiren bireylerin ortak özelliği olması gençlik hareketlerinin özgüdür.

Gençlik hareketlerin özneleri yaklaşık 20 yıldır bu dünyada yaşıyorsa, bu insanların neler yaşadığını anlamak için son 20 yılı gözlemlemek yeterlidir. Mesela 1968 gençlik ayaklanmalarını ele alalım. Her ülkede kendi özgün dinamikleri olan bu hareketin tüm dünyaya yaygın hale gelmiş ortak özellikleri de vardı. Hareketin barutunu ABD'nin Vietnam'ı işgal girişime ateşlemişti. 68 Hareketi de savaşa karşı barış diyerek ayağa kalkmıştı.

Neden savaşa karşı barış diyorlardı? Neden bugünkü gençler bu kadar barış sevdası değildi de 1968'de ortaya çıkan kuşak barışa bu kadar meraklıydı? Neden onca savaş dururken Vietnam'a isyan ediyorlardı? Çünkü 1968'de 20'li yaşlarının başında olan bu gençler 2. Dünya Savaşı'nın hemen ardından dünyaya gelmişler, soğuk savaşa tanık olmuşlar ve yaşadıkları süre boyunca savaş tehlikesini hissetmişlerdi.

Transkriptin tamamını oku

Bugün onlara baby boomer kuşağı deniyor. Onlar bugün yetmişlerinde, ama onların içinden çıkan devrimciler, gençliklerinde haykırdıkları sloganı dünyaya ürettiler. Yanki! Go home! Yanki!

68 kuşağının savaşa isyan etmesi boşuna değildi. Zira 2. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra dünyaya gelmişlerdi ve böyle bir savaşın mimarı olan annelerine ve babalarına öfkelilerdi. 60 milyon insanın öldüğü, tüm Avrupa'nın kan gölüne döndüğü yıllardan sonra dünyaya gelen bu neslin savaşa karşı duyarlılık göstermesi de tesadüf değildi.

Gençlik hareketlerine küresel ölçekte verilebilecek en güzel örnek 68 kuşağı olduğu için ondan bahsettim. Fakat illa küresel bir hareket olmak zorunda değil. Mesela ABD'de 2020'de patlak veren Black Lives Matter hareketleri de ya da eylemleri de büyük oranda gençlik isyanıydı. Eylemlere 20 milyondan fazla ABD'li katılmıştı.

Ama bu 68 hareketi gibi küresel ölçekli değil, yerel ölçekli bir isyandı. ABD sınırlarını aşamadı. Günümüzde gençliği küresel ölçekle bir araya getiren dinamizm kaynağı iklim krizidir dersek sanırım yanlış olmaz. Ama böyle bir iklim krizi karşıtı büyük bir gençlik ayaklanması var mı? Yok. Bir aktivizm şeklinde var. Hatta bu anlamda bir sembol ismiyle var hareketin. Greta Thunberg.

Benim hayalimden, çocukluğumdan, boş sözlerinizle beni aldınız. Ama ben çok şanslıyım. İnsanlar acıyor. İnsanlar ölüyor. Bütün ekosistemler çatışıyor.

Greta'yı bizim komünistlerle Türk milliyetçileri pek sevmiyor. Her iki hareket için de iklim krizi temel gündemlerden biri değil. Ama derdim onları kızdırmakla değil. Nasıl ki 1940'ların sonunda doğan insanlar savaşa karşı duyarlıysa, 2000'lerde doğan insanlar da doğal olarak iklim krizine karşı duyarlı oluyorlar. Bunu normal karşılamak gerekir.

Anlatmaya çalıştığım gençlik hareketlerinin zamanı gözlemleyerek analiz edilebileceğidir. Hareketin özneleri hemen hemen aynı yıllarda doğmuş ve ortak şeylere beraber tanık olmuştur. Bu haliyle gençlik hareketinin özneleri bir kader birliği içindedir. Aynı zamanın çocuklarıdır onlar. Dediğim gibi gençlik eylemleri her zaman dikkat çekicidir.

Bugünkü bölüme de Yıldız Teknik Üniversitesi'ndeki bir eylem ilham verdi. Son iki yıldır yaşanan bir gerilim. Bir yılbaşı ağacı gerilim. Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencileri yeni yıl ruhunu kampüse taşımak için çam ağacını süslemek istedi. Tekbirlerle gelen bir grup, dini gerekçelerle süslemelere engel olmaya çalıştı. Öğrenciler ağacın önünden ayrılmayarak gruba tepki gösterdi. Öğrenciyi değil, yastığı engelle!

İki yıldır bir gerilim yaşıyor yıl sonunda Yıldız Teknik Üniversitesi. Öğrencilerin bir kısmı bir ağacı süslüyorlar. Sonra İslamcı öğrenciler o ağacı süslerini söküyor. Sonra tekrar süsleniyor. Bu esnada gerilimler vesaire de çıkıyor. Burada gençlik isyanı deyince bu tipleri değerlendirecek. Yani yılbaşı ağacı süsleyenlere saldıran tipleri değerlendirecek bir şey yok. Biz gençlik isyanı deyince bu manyakları anlamıyoruz. Gitmişler ağacın önünde namaz falan kılmışlar.

Sonra ağaca saldırmışlar, süsleri sökmüşler falan. Bu manyaklar meselenin nesnesi. Bunlara deli muamelesi yapıyoruz. Bunları değerlendirmeye gerek yok. Nevşin Mengü de bu abukluk karşısında kendisini tutamamış gülmüş. Ne yapsın kadın?

Yalnız şöyle şeyler oldu. Öğrenciler ailesini süslerken, diğer öğrenciler protesto etmek için namaz kılmışlar abi. Ya çok saçmayım. Ne alakası var ya? Gerçekten çok saçma. Bu saçmalığı es geçelim. Benim ilgimi bir yılbaşı ağacı önünde saatlerce nöbet tutan, bunu da politik bir motivasyonla yapan gençler çekiyor. Gece boyunca yılbaşı ağacı önünde nöbet tutup, yer yer Türkiye layıktır, layık kalacak diye slogan atılıyorsa, burada bir enteresanlık vardır değil mi? Gerçekten çok saçma.

Tren Topik'te sayısız kez İslamcılığı konuşmuşuzdur. Hadi o halde gelin, sekülerizmi konuşalım bu bölümde. Sekülerizm bir dünya görüşü müdür? Türkiye'de sekülerizm bir mücadele alnı mıdır? Sekülerleşme sürecinde miyiz, desekülerleşme sürecinde miyiz? Politik bir hareketin yükseldiği zemin sekülerizm olabilir mi? Sekülerleşme ile laiklik aynı şey midir gibi onlarca sorunu muhattabe olabiliriz sekülerleşmeyi özne yaparsak.

Neyse, soruları şu atmak mümkün. E hadi o zaman, sekülerizmi şöyle bir açıp tekrar toplayalım. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. 2013'te Oxford sözlüğüne giren bir terim. Virtue Signaling. Erdem gösterisi, erdem sinyali olarak da Türkçe'ye çevirebiliriz. Daha önce de bahsetmiştik yanılmıyorsam. Belki de yanılıyorumdur bilmiyorum. İlk defa da bahsediyor olabiliriz. Neydi bu erdem gösterisi? Kişinin iyi ve vicdanlı bir karakter ya da siyasi veya dini inancını sergileme isteğiyle veya tanınma ve onay kazanma amacıyla görüşlerini ifade etme veya bu şekilde hareket etme eylemi veya uygulaması.

Biz gündelik dilimizde virtual signalling ya da erdem gösterisi demiyoruz. Onun yerine benzer yıllardan bu yana duyar kasma ifadesini kullanıyoruz. Duyar kasma. Bilirsiniz bu terimi. Bu duyarcılar denince akla gelen batıda yürüyen woke akımına kapılıp giden tipler geliyor. Halbuki duyarcılık denince bizim muhafazakarlarımızın eline kimse su dökemez. Bizim en büyük duyarcılarımız muhafazakarlardan çıkar. tesettürlü olduğu için dindar olduğunu varsaydığım psikolog Hatice Kübra Tongar, AVM'lerin dizaynını eleştirmiş YouTube yayınında şöyle anlatıyor kendini Kübra Hanım. Ve şu anda, tam da aralığın bu vaktinde, yeni yıla yaklaşırken, alışveriş merkezlerinin ortasında da kocaman çamağaçları ve Noel bombalar var.

Alışveriş markezleri şöyle dizayn edilse, mescitler en üst katlarda olsa, yemeği en alt kata indirsek ve ortayı da Noel Babalar değil de Nasreddin Hocalar, Karagöz Hacivatlar süslese, nasıl olur? En altta mescitler varmış. İbadet etmek isteyenler en alta inmek zorunda kalıyormuş. Ortaya çam ağacıyla Nuhal Baba koyuyorlarmış. Mescitleri üste alsak, Nuhal Baba yerine de Anasettin Hoca koysak olmaz mıymış? E öyle yapın, ne tutan mı var? Öyle yapsın. Bak o AVM'cilerin çoğu müteahhittir. Müteahhitlerin çoğu da belli çapta muhafazakar insanlardır. Öyle yapsınlar. İçeriye de ilahi dinlettirin. Biz de huşu içinde gideriz Mangoya, Zara'ya falan.

Bir dileğim var kapından sürüp de dara düşürme. AVM'nin kendisi bu kadar dünyeviyken, böylesi dünyevi bir alanı kutsal olanla bir araya getirmek, nereden bakarsanız bakın büyük bir zırvalıktır. Victoria's Secret'ten kendinize dor almaya gittiğiniz bir yerde, ibadethanenin alt katta olmasına hayıflanmak, tozutmuş bir zihnin eseridir. Kendinize kenta giden tavuk sipariş etmişsiniz, yan tarafta duran Noel Baba'ya öfkeleniyorsunuz. E sizin sadece deli gömleğiniz eksiktir yani.

Fakat AVM gibi dünyeviliğin zirvesinde bir mekanda kutsallığın eksikliğini hissetme hali bana komünist manifestodaki meşhur bir parçayı anımsattı. ''Kıtı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey ayaklar altına alınıyor ve insanlar nihayet hayattaki konumlarına, karşılıklı ilişkilerine soğukkanlı bir gözle bakmaya zorlanıyorlar.'' Gerçekten katı olan her şey buharlaşmaya devam ediyor. AVM'deki Noel Baba'nın AVM'yi yozlaştırdığı düşünebiliyor mesela. Max'ın evreninde kapitalistler, üretim ve tüketim tarzlarını sürekli ama sürekli değiştirmek zorundadır. Eski üretim tarzının korunmasına önem vermezler. Üretim tarzını devrimci biçimde sürekli değişime zorlayan kişidir kapitalist.

Verimlilik odaklıdır, son derece akılcıdır ve gündelik hayat kapitalistin elinde tüm bu hızlı değişime uyum sağlamak zorunda kalır. Haliyle kapitalist bir üretim düzeninde muhafazakar bir zihni korumak o kadar kolay değildir. Bu uyum sağlama sürecinde katı olan her şey buharlaşır, kutsal olan her şey ayaklar altına alınır ve bir yılbaşı ağacı başında buluverirsiniz kendinizi. Tüm bu gündelik hayat içinde bir kişiyi yılbaşı ağacı için kendisini tehlikeye attıracak kadar motive eden şey nedir? Evet, belki bu düzen içinde İslami bir bakış açısı yılbaşı ağacına karşı çıkabilir. Peki ya yılbaşı ağacını koruyanın motivasyonu nedir?

Bu motivasyonun temelinde bir dialektik süreç olduğunu farkındasınızdır. Yılbaşı ağacını süslemeseniz, yılbaşı ağacına saldıran da olmaz. Yılbaşı ağacına saldırma olasılığı olmasa, yılbaşı ağacı önünde nöbet tutan da olmaz. Fakat yılbaşı ağacını tüm bu didişmenin merkezine koyan karşıtlık, elbette seküler muhafazakar karşıtlığıdır. Yani yılbaşı ağacı sekülerler tarafından muhafazakarlara karşı korunmakta, yılbaşı ağacına saldıran muhafazakarlar da aslında sekülerleşmeye karşı mücadele etmektedir. Yani yılbaşı ağacı bir semboldür. 21 yaşında bir yıldız teknik öğrencisi genç kadın, gece boyunca yılbaşı ağacı etrafında nöbet tutmuş, fotoğraflar çektirmiş, sosyal medyada fotoğraflarını yüklemiş ve şöyle yazmış.

Cihatçılarla savaşmak 21 yıldır en iyi anımdı. Genç kadın biraz da abartılı bir ifadeyle Yılbaşı ağacı önünde nöbet tutarak politik mücadelenin parçası olduğunu hissediyor. İlk kez bir politik eylemin içinde olan, kendisini bu eylemin içinde bulan gençlerin paylaşımları da benzer minvaldeydi. Yılbaşı ağacı adeta bir barikata dönüşmüş, barikatın ardı vatan, barikatı savunmak ise vatan görevine dönüşmüş. Ellerde Atatürk posterleri ve Türk bayrakları, dillerde Türkiye'nin layık kalacağı sloganları, Arada bir polis barikatı, ortamızda süslü çam ağacı, barikatın arkasında İslamcılar namaz falan kılıyorlar. Apokaliptik bir görüntü yani. Bu haliyle talepkar değil, savunmada kalan bir direnişle karşı karşıyayız. Yeni bir talep yok fakat gündelik hayata dönük bir saldırı karşısında bir direniş var. İktidar, bireylerin yaşam alanlarına, özgürlüklerine ya da en temel haklarına müdahale ettiğinde toplumsal tepki ve direniş kaçınılmaz hale geliyor.

Zira gündelik hayatın akışı bile bir direnişe dönüşüyor. Düşünün işte bir yılbaşı ağacıya, o bile bir politik eyleme dönüşebiliyor. Fransız filozof Deleuze'n dediği gibi. İktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara direniş olur. Hayatın kendisi bir direnişe dönüşür de, iktidar hayatı bildiğimiz biçimiyle hedef almış mıdır? Yani direnişi kurduğumuz eksen, sekülerlik, muhafazakarlık ekseni doğru mudur? İktidar muhafazakardır ve saldırdığı grup sekülerler midir? Ya da daha cesur biçimde soralım. Türkiye'de 2024 itibariyle seküler yaşam tarzı tehdit altında mıdır?

Seküler bir yaşam tarzı yaşayan sizler kendinizi bu nedenle, yaşam tarzınız nedeniyle güvensiz mi hissetmektesiniz? Siz bu soruyu düşüne durun, biz bir reklam arası verelim. Aradan önce üzerine pek düşünmediğimiz ya da belki de ezbere cevaplandığımız bir soruyu sormuştuk. Demiştik ki, seküler bir yaşam tarzı olan sizler, kendinizi bu nedenle, yaşam tarzınız nedeniyle güvensiz mi hissediyorsunuz? Valla bu soruya seküler insanların ekseriyetinin evet, endişeliyim diye cevap verdiğini varsayıyorum.

Ben buna karşı iddialı bir çıkış yapıp, geri kalan süremizde bu iddiamı destekleyecek konuşmalar yapmak isterim. Sekülerlerin endişeli olmasına gerek yok. Tam tersine endişeli olması gereken bir grup varsa, onlar muhafazakarlardır. Enteresan bir şey söylediğimi farkındayım. Asıl endişeli olması gerekenler muhafazakarlardır. Türkiye daha dindar hale gelmiyor çünkü. Tam tersine, Türkiye giderek sekülerleşiyor.

Ne diyorsun lan sen gevşek demeden önce dediklerime bir kulak verin. Evet Türkiye sekülerleşiyor. Bunu deyince dinsizleşiyor, din dışı haline geliyor gibi anlaşılıyor. Bu yanlış. Din daha egemen hale geliyor belki ama Türkiye sekülerleşiyor. O halde evvela sekülerleşmenin ne demek olduğunu anlayalım. Sosyolog Profesör Besim Delloğlu sekülerleşmeyi şöyle tanımlıyor.

İnsanın, bireyin, yurttaşın, müminin hayatına dair aldığı kararlarda dünyevi unsurların, uhrevi unsurları ikame etmesi. Bu karar süreçlerinde dünyevi unsurların rolünün artması, uhrevi unsurların rolünün ise azalması. Sekülerleşmeyi dünyevileşme olarak tanımlayalım. O halde ancak mümin, dindar bir toplum sekülerleşebilir. Yani herkesin ateist olduğu bir toplum sekülerleşemez. O zaten sekülerdir. Dindar olan toplumlara has bir şeydir sekülerleşme. Her dindar toplum sekülerleşir demiyorum elbette ama sekülerleşen bir toplum varsa o toplum geçmişe nazaran bugün daha az dindardır diyorum.

Dindarlığın dinsizleşmesi değil, dünyevileşmesi, sekülerleşmenin birinci koşuldur. Çünkü kapitalistleşme, modernleşme ve kentleşme dindarlığı da dünyevileştirmek zorunda bırakır. Dindarlık, bizde devletle özdeş halde olduğu için hakim bir duruş gibi görünebilir. Din, devlet koruması altında olduğu için çok güçlü de zannedilebilir.

Fakat çelişkili gibi görünse de dinin devlet tarafından koruma altına alınması ve dindarlığın makbul vatandaşlığın koşula hale getirilmesi evet bir hakikattir. Ama tüm bunlar toplumu daha dindar yapmıyor bakın. Hatta tam tersine, gündelik hayata eleştirel yaklaşan genç kuşakların din dışılaşmasına imkan tanıyor. Çelişkili gibi görünebilir ama İslamcı tahayyülün başarısızlığı en çok İslam'a zarar veriyor ve gençlerimiz kararlarını dünyevi olanı gözeterek alıyor.

Muhafazakar ailelerin seküler çocukları giderek artıyor. Bana bir video izlettiler. 10-15 kişi mikrofon uzatmışlar falan. Müslüman mısın? Değilim. Müslüman mısın? Değilim. O deistim. O ateistim. Öbürü bir şey daha çıktı. Neydi? Agnos bir şey çıktı. Ya deist ateist. Yeni anladık. Bir de bu agnos maknos çıktı. Ben dedi agnostikim falan bilmem. Eskiden Hollanda'nın inek markaları gibi bir şey yani. Montofon cinsi vardı bilmem neydi. Bir de agnos maknos. Ben de inek cinsi mi zannettim dedim.

Mahalleler bölündükçe birbirimizin dertlerine pek kulak veremiyoruz ama muhafazakar mahallede büyük bir fenomen var. Hani böyle maksa atıfla söyleyelim muhafazakar mahallede bir hayalet dolaşıyor. Sekülerleşme hayaleti. Dindar aileler eskisine kıyasla kendi kültürlerini, inançlarını çocuklarına aktaramıyor.

Dindar ailelerin seküler evlatlarının sayısı artıyor. Evladın ateist olmasına gerek yok. Ama mesela, dindar bir ailenin dindar bir erkek evladı için artık başı açık bir kadınla evlenmek ya da kendi kızının başını açması eskiye nazaran çok daha küçük bir sorun. Dindar bir genç kadın için sahneye çıkıp şarkı söylemek ya da bir stand-up gösterisine katılmak giderek sorun olmaktan uzaklaşıyor. Bunlar 15-20 sene öncesine kadar büyük meselelerdi bu mahalle için.

Bir muhafazakar ailenin evladının annesine babasına ateist olduğunu ya da deist olduğunu falan söylemesi olacak iş değildi. Ama artık buna benzer örnekler giderek artıyor. Gençler ateist oluyor, deist oluyor, şu oluyor, bu oluyor. Nasıl oluyor ya? Fakat sadece ateistliğin, deistliğin artması anlamında değil, dindarlığın da biçim değiştirmesi anlamında da sekülerleşiyoruz. Bunun pek çok nedeni var. Geçmişe nazaran daha eğitimliyiz. Eğitim seviyesi arttıkça gündelik dini ritüellere katılım azalıyor ya da biçim değiştiriyor diyelim. Ya da geçmişe nazaran artık daha fazla kentliyiz. Kent, kozmopolisse, çok kültürlüyse ateisti tanıyor, deisti tanıyor, kendi memleketlisi olmayanı tanıyor. Kendisi gibi olmayanla bir arada yaşıyor artık insanlar. Haliyle taassubu kırılıyor. Akşam adında bir müzik grubu. Grubun adı Akşam. Hiç duydunuz mu? Ya da önünüze düştü mü? Bilmiyorum.

Tesettürlü kadınların bir araya gelerek oluşturduğu bir müzik grubu bu. Zannetmeyin ki bir araya gelip ilahiler söylüyorlar, hayır. BBC Türkçe akşam grubuyla bir röportaj da yapmış. Röportaj ilerledikten sonra konu muhafazakarlığa geliyor. Grup üyeleri bu etiketlerle adeta alay ediyorlar. Evet, that's the question. Aynen öyle. Evet, muhafazakar konusuna geldik. Dıt dıt dıt, warning. Aynen öyle.

Sekülerlik ekseninde sadece dış görünüşüyle konumunu belli eden belki de en büyük grup tesettürlü kadınlar. Başörtülü genç kadınlar hala bir siyasi didişmenin tarafı gibi algılanabiliyorlar. Halbuki bu durum değişeli epey oldu. Benim gözleyebildiğim kadarıyla bu işten en çok şikayet edenler de başörtülü ama kentli, eğitimli genç kadınlar. Bana kalırsa isyanlar da haklıdır. Sadece görüntüm nedeniyle Erdoğancı olarak anılsam moralim bozulurdu.

Yani dışarıda bir takım etiketlerle yaşıyoruz ve insanlar etiketlerini ilginç bir şekilde sahiplenip kendi etiketleriyle olan insanlarla görüşüyorlar. Biz akşam olarak bir konserimizde Seküleri, Muhafazakarı aynı anda aynı şarkıya el çırparak, eşlik ederek aslında biraz bunu kırmaya, yan yana birlikte durabilmeye çalışıyoruz. Genç kuşaklardaki sekülerleşme eğiliminin nedeni yalnızca İslam'ın siyasal alana nüfuz etmesi değil. Hayatın kendisi küreselleşiyor. Gün boyunca, saatlerce ekranlara bakıyoruz ve geçmişten çok daha fazla dış dünyayla iletişim halindeyiz. Benim ilk gençlik yıllarımda online oyun diye bir şey yoktu. Yeğenimin ise Avrupa'da, Rusya'da oyun arkadaşları var. Benim gençlik yıllarımda hiç Avrupa'da arkadaşım olmadı. Şu anki gençlerin, onlu yaşlarının ortasındaki gençlerin bile Avrupa'da arkadaşları var.

Onlarla sohbet ediyorlar, yazışıyorlar. Hayat, muhafazakarların arzu ettiği biçimde ilerlemiyor. Burada defalarca kez dile getirdiğim şeyi yeri geldiği için tekrar edeyim. İslamcılık yenildi. İktidarda olduğunu zannetmemiz büyük bir hayal, büyük bir yanlış. Fikren mağlup oldu. Bu toplumun kendiliğinden talep edeceği bir toplumsal önermesi kalmadı İslamcılığın. Hepsi bu kadar işte. Daha fazlasını isteyen bir toplumda yaşamıyoruz.

Hatta genç kuşakların eğilimine bakarsanız gündelik hayat fazla dinselleşmiştir bile diyebiliriz. Yani bu gençlere göre giderek sekülerleşecek bile diyebiliriz. Eğer bir toplum kentleşiyorsa, kapitalist üretim ilişkileri daha hakim hale geliyorsa ve toplum bilime ihtiyaç duyuyorsa yaşamak için, varoluşsal bir sonuç olarak sekülerleşiyor. Bu konuyu derinlemesine çalışan din sosyolojisi doçenti Volkan Ercit, Flu TV'de Dinden Uzaklaşan Türkiye başlıklı videoda tezlerini anlatmış. Bilim, kapitalizm ve kentleşme. Bunların bir araya geldiği yerlerde de yeni kuşaklar kendilerinden önceki gibi yaşamıyorlar doğaüstü alanı. Buna da sekülerleşme deniyor. Sizinle hemfikirim bu arada. Hatta bunun bu kadar tartışılıyor olması da bana ilginç geliyor. Gerçekten sokağa çıktığımızda yeni kuşakların anne ve babalarından daha dindar olduğunu, anne ve babalarına kıyasla günlük aktivitelerini, dini ya da diğer doğaüstü öğretileri daha fazla aldığımızı düşünmüyorum. Düşünmem bir tarafa yapılan çalışmalar zaten tersini ortaya koyuyor.

Herkes kendi mahallesindeki tartışmalara hakim ama karşıtı gördüğü mahallenin tartışmalarına hakim değil. Tren Topi'yi dinleyen sizlerin içinde çok sayıda dindar muhafazakar insan olduğunu biliyorum. Ama dinleyicilerin hakim çoğunluğunun sefiler bir gündelik hayatı olduğunu görüyorum. Buradan hareketle, muhafazakar mahallenin tartışmalarını sizlere aktarmanın faydalı olduğunu varsayıyorum. Bakın, Müslüman olduğunu varsaydıkları 22 yıllık bir iktidara uzun süredir umut bağladılar. Bunlar İslamcı kişilerdi. AKP'ye veya Erdoğan'a oy veren herkes İslamcıdır demiyorum, yanlış anlamayın. Dediğim şu, İslamcılar, Erdoğan'la beraber yönetme erkinde güç sahibi oldu, gücünü pekiştirdi ve Erdoğan iktidarını şeriata dönük.

İslami bir düzene dönük, bir geçiş dönemi olarak yorumladı. İslamcı reformist bir bakış açısıydı Erdoğan'ınki. Öyle düşünüldü. Akit TV'ye Halis Bayancuk ya da müstahar ismiyle Ebu Hanzal'a konuk olmuş, Medyada yanlış şekilde IŞİD emiri falan deniyor, o doğru değil. Ama Selefi kişi. Halis Bayancuk, Türkiye'de Selefilik deyince kayda değer isimlerin başında geliyor. Bayancuk bir Selefi İslamcı ve Anti Erdoğancı. Akit TV ise biliyorsunuz bir Hanefi İslamcı ve Erdoğancı. Tartışma Erdoğan'ın İslamcılığına geliyor. Acaba Erdoğan İslamcı mı değil mi? Ya da İslami bir düzene doğru mu gidiyor Türkiye yoksa tam tersi yöne mi?

Her iki tarafta anti-Kemalist ve her iki tarafta Kemalist düzenin tasfiye edilip İslami bir düzen kurulmasından yana. Ama bir tarafı anti-Erdoğan'cı, bir tarafı Erdoğan'cı. Vakit TV'de moderatör Muharrem Coşkun, o şöyle sormuş. Az önce siz de söylediniz, dediniz ki 100 yıldır işte böyle bir batıl sistem var. Bizi ensemizle boza pişiriyorlar, yanlış kuruldu bu sistem. Tamam. Bize yetki gitti ve başkaları bu yönetiyor. Ama eğer sizin tabinizi öze dönüştürmek ve aslına döndürmek için eğer seçim sandık bir vasıtaysa en azından kademe kademe de olsa bu anlamda hayırlı olmaz mı? İslamcılara anlatılan hikaye buydu. Eğer yönetenler Müslüman olursa toplum da İslam'a sahip çıkar. Bir süre sonra şeriatı zaten toplum kendisi isteyecektir.

Fakat 22 yılın ardından gelen aşamada Türkiye toplumu eskisinden daha seküler hale geldi. Zaten seküler olanlar dinden tümüyle koptu. Müslüman kesimlerin evlatları da sekülerleşmeye başladı. Halis Bayancuk'un ya da nam-ı diğer Ebu Hanzala'nın cevabı bana kalırsa çok doğru ve enteresan. Ve başka yerlerde bu yolla toplumu dönüştürmek için bazı projeler geliştirildi. Birçok hoca, birçok parti bunu yaptı. Sizce biz toplumu mu değiştirdik, biz mi değiştik bu sürede? Ben örnek veriyorum. Mesela bizim bu 20 yıllık projemizde, 30 yıllık projemizde her neyse yani. Sizce bir kemalist mi düzeldi yoksa biz mi kemalistleştik? Sizce onlar mı kapandılar, bizim çocuklarımız mı açıldı? Özür diliyorum. Onlar mı tasavvufa tarikata geldiler, bizim çocuklarımız mı ateist deist oldular? Bakın, şeriat bu mantığı desteklemediği gibi içinde yaşadığımız vaka da bu mantığı destekliyor. Her gün mevzi kaybediyoruz.

Ebu Hanzala sonuna kadar haklı. Yani İslamcının acıklı hikayesidir bu. İslamcı olduğu varsayılan bir hareketin 22 yıllık iktidarının sonunda Müslüman ailelerin evlatları kendilerini Kemalisti olarak tanımlıyorlar. Muhafazakar ailelerin çocukları ateistleşiyor ya da deistleşiyorsa, 22 yılın sonunda Kemalistler mi Müslüman oldu? Yoksa Müslümanlar mı Kemalist oldu? Sorunun bana kalırsa cevabı çok açık. Müslümanlar Kemalistleşiyor. Burada Kemalistleşmeden kastın ne olduğunu açık. Yani Müslümanlar da dünyevileşiyor. Katı olanlar buharlaşıyor. Öyleyse bir şey tespit edelim. Türkiye'de geleneksel muhafazakarlar,

Yani 70'li yıllardan bu yana Milli Görüş Partilerine oy veren, 90'larda Refah Partisi'ne, 2000'lerde de AKP'ye transfer olan İslami kesimin tabanı genişlemediği gibi giderek daralıyor. Bu kesimin genç kuşakları İslami bir düzen hayali kurmuyor artık. Başkaca hayallerin peşinden gidiyorlar. Muhafazakar aileler de kendi kültürlerinin geleceğinden endişe ediyorlar. Çünkü Türkiye kapitalistleşiyor, kentleşiyor ve daha çok insan eğitimli hale geliyor. Haliyle dinselleşme süreci 70'lerdeki ya da 80'lerdeki gibi oluşmuyor. Genç kuşaklar sekülerleşiyor.

Artık geçmişteki biçimiyle muhafazakarlar yetişmiyor. Geçmişte muhafazakarlar, Müslüman bir başbakan, Müslüman bir cumhurbaşkanı olursa ve İslami bir düzen kurulursa, her şeyin çok daha güzel olacağını varsayardı. Son 22 yılda gördüklerimizi muhafazakar gençler de görüyor. Meselenin dinle ilgili olmadığını toplum yakinen gözlüyor.

Emrah Safa Gürkan da YouTube'daki Omnibus kanalında çağdaşlaşma, sekülerizm ve cumhuriyet başlık bölümünde bahsettiğim bakış açısını desteklemiş. Ama Türkiye sanayileşti, Türkiye çağdaşlaştı. Bugün çağdaşlaştıkta problemi olan ya da cumhuriyette problemi olan bir siyasal akım bile sembolik şeylere, anladın mı? Üç tane TRT sil olmaz o iş yani. O entelektüel damarlar, bugün Allah aşkına... Siz bazen Türkiye'de cumhuriyet yıkılamaz demenizin sebebi bu mu? Abi yıkılamıyormuş, gördük. Yıkılamıyormuş yani.

yıkacak adam da o paradigma içinde. yani cumhuriyetin… anladın mı? herkesin kravat takıyor, herkes çocuğunu Amerika'daki okula alıyor, herkes az çok… değil mi? bu ortaya çıkıyor bir sürü sosyolojik çalışmada. onlara da artık haddim değil, ben söylemeyeyim. ama türkiye belli şeylerde o 1950'lerin, 40'ların muhafazakarını yaratmıyor yani. E tablo buysa, o halde seküler kesimler neden endişeli? Bana kalırsa tam tersine, seküler kesimlerin endişe içinde değil, özgüven, mutlak bir özgüven içinde olması gerekir. Çok güçlü değiller sekülerler, kabul. Ama gelecek sekülerlerin. Yenildiler, fikren yenildi İslamcılar. Buna karşın seküler kesimlerin zihni yanlış biçimde korkularla dolu.

Halbuki korku aklın katilidir derler. Korkularla, endişelerle dolu bir zihin nefretin egemenliğinde çalışır. Böyle bir zihin de düşmanını yanlış yerde arar. Erdoğan düzeni yerleşik hale geldi ve ilerleyişini, reformist kimliğini kaybetti. Düzenin temel amacı değiştirmek, reformize etmek değil, tehditleri bertaraf etmek, ve gücünü korumaktan ibaret hale geldi. Düzenlerini kurdular, milyarlarına milyar katıyorlar. İslamilik, yönetmeyi kolaylaştırdığı ölçüde destekleniyor. Evet, geçmişte İslamcılardı, kabul ediyorum, ama artık değiller. Düzeni de İslami bir perspektifle reformüze ettiler, ama artık durdular. Halis Bayancuk ya da Ebu Hanzala'nın dediği gibi, İslami kesim de modernleşti.

22 yılın sonunda Kemalistler İslamcılaşmadı, İslamcı ailelerin evlatları Kemalistleşti. Bu dediğime türlü itirazlar geliştirmeden önce dediklerime biraz fırsat verin. Evet, İslamiliği yücelten bir düzenin içindeyiz. Evet, İslamı siyasi olarak kullanan liderlerimiz var.

Ama bu düzen sadece İslamiyliği değil, dünyeviliği de yüceltiyor, dikkat edin. Kapitalist, kentleşmeci, çağdaşlaşmacı, ilerlemeci ve kalkınmacı. Yani ekonomik büyümeden taviz vermiyor. Hatta dünyeviliği daha fazla yüceltiyor diyebiliriz. Buna karşın, eğer Türkiye'de seküler yaşam tehlike altında değilse, pek çoğumuza göre Erdoğan'a muhalefet etmenin de anlamı kalmıyor. O yüzden ben, seküler hayat tehlike altında değil deyince,

Erdoğan'a dönük muhalefete de zarar vermiş oluyorum, bunun farkındayım. Halbuki tam tersidir, benim iddiam da bu. Erdoğan karşısında seküler yaşamı savunacağız diye çıkılan yol, Erdoğan'a dönük muhalefete zarar veriyor. Tam tersine sekülerizm mücadelesi, sekülerizmi koruyacağız, yıkmayacağız gibi bir mücadele, Erdoğan'ın gücüne güç katıyor.

Bu toplumun endişeli olmakta haklı kesimi sekülerler değil, tam tersine muhafazakarlardır. Endişeliyim dedikten sonra hak vereceğim insanlar muhafazakar insanlardır. Zira eskimiş olanı temsil ettikleriniz sadece entelektüel muhafazakarlar farkında. İslami kesim değişmezse yok olacağını giderek daha yakından hissediyor.

Bakın bu Suriyelik gelişmeler falan öyle bir moler oldu ki İslamcılara. Çocuklar gibi şenler. Kaybetmedik belki de diye böyle ellerini semaya açmış şükrediyorlar belki de. Hatta daha da ileri gideyim. Seküler kesimler dindarların endişelerini derinleştirmek yerine onları rahatlatsa, dindarlarla İslamcıları birbirinden ayırsa, dindarı ayrı kavrasa, İslamcıyı ayrı kavrasa.

Her dindarı İslamcıdan saymasa, dindar Müslümanla dayanışma içinde olsa, Müslümanların taleplerine kulak verse, emin olun ortada Erdoğan'ın düzene en büyük zararı bu tavırlarıyla verirler. Basit bir oy hesabı değil bu dediğim. Muhafazakar mahalleden oy almak adına muhafazakarmış gibi görünmeye çalışmak hayalciliğinden bahsetmiyorum. Müslüman halkımızı İslamcının kucağından almaktır derdim. Bunun için korkuyu gömmemiz gerekir. Korku aklın katili nefretin anasıdır. Buralarda beraber yaşayacağız. Erdoğan yarın hakkın rahmetine kavuşacak gidecek. Biz muhafazakarlarla beraber yaşayacağız. Neyse. Vedayı pentagramla yapalım.

Ne ölümden ne hayattan Bu dünyada gördüklerimi Hani hepsi bir Hepsi haktan Ondan bundan korkmayın. Müslümanlar da bu halkın parçasıdır. Halkımızın da büyük çoğunluğu Müslümandır. İyi ki de öyledir. Ben böyle deyince çıldırıyor bazı solcular. Öyle diyelim. İyi ki de Müslümandır. Tren Topi'yi Pol Bi Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar cesur kalın, vesveselerden arının, korkularınızı geride bırakın. Hoşça kalın. İnsanoğlu kendini arar Dünya döner birin birin Eğer göçüp gidersen bugün Yarım kalan işin var senin Zorla ondan buradan Ne ölümden, ne hayattan Bu dünyada gördüklerinin hepsini Fethi haktan

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)