Podcast

Neden Ölüyoruz?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Antik çağlardan bu yana insanlığını en büyük arzusu ölümsüz olmak. En azından doğal nedenlerle ölmekten kurtulmanın yollarını bulabilmek çoğu insanın hayalini süsleyen bir durum. Hemen hemen herkesin aklındaysa aynı soru var: Yaşlanmayı durdurmak, mümkün mü? Fakat ölüm, doğal döngünün önemli ve hatta gerekli de bir parçası. Hiçbir Şey Tesadüf Değil'in bu bölümünde neden yaşlandığımızı ve öldüğümüzü inceliyoruz. Yaşlılık ve ölümün hayat döngüsündeki yerini anlamaya çalışıyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.366 kelime · ~7 dk okuma

Okyanuslar. Biliyorsunuz, bu dünyadan değilmiş gibi görünen canlılarla dolu. En çarpıcı olan, korkunç ya da ilginç görünenler veya ışık saçanlar arasından ufak bir canlıyı gözden kaçırabiliriz. Mesela hidranlar.

Yunan mitolojisindeki Argolis Antikşehri'nde, Lerna bataklıklarında yaşayan ve ölülerle canlıların dünyasına ayıran kapının bekçiliğini yaptığına inanılan, kesilse bile yenisini çıkarabildiği çok başlı bir canavardan gelir isimleri. Deniz analarının tatlı su akrabalarıdır hidralar. Bir kara hindi bağı'yı andıran bu canlıların inanılmaz bir özelliği vardır. Onlar yaşlanmazlar.

Evet. Teknik olarak ölümsüzdürler. Bir hidrayı alıp parçalara ayırsanız bile ayırdığınız her parçadan yeni bir hidra doğar. Garip. Hatta epey fantastik. Ama gerçek. İşte bu gerçek antik çağlardan beri ölümsüzlük rüyasıyla yanıp tutuşan insanlığın epey ilgisini çekiyor elbette.

Transkriptin tamamını oku

En azından doğal nedenlerle ölmekten kurtulmanın yollarını bulabilmek için dikkatini buraya odaklıyor bazıları. Birçoğunun da aklında aynı soru. Yaşlanmayı durdurmak mümkün mü? Hidralar bunu yapıyorken biz neden yapamıyoruz? Peki ölüm gerçekten de önlenebilir mi? John Donne'ın 10. sonesinde söylediği gibi ölümü öldürebilir miyiz?

Neden yaşıyoruz diye sormuştuk Maslow'un piramidini konuştuğumuz bölümde. Gelin bugün de soruyu tersten soralım. Neden ölüyoruz sorusunun cevabını hep birlikte arayalım. Yaşlanmak. Kabullenmekten başka bir şansımız yok. Sürekli yaşlanıyoruz. Bizden önce yaşamış 100 milyardan fazla her insan gibi. Ve günün birinde nihai sonla hepimiz yüzleşeceğiz. Bunu biliyoruz. Ama yaşlanmak ne demek ki? 20. yüzyılın ortalarında yaşlanmak, moleküler ve hücresel düzeyde meydana gelen bir dizi hasarın birikimi olarak tanımlanmıştı.

Şöyle açayım bunu. Bebeklikte kaynaklar büyümeye, sağlıklı kalmaya ve hücrelerin bakımına harcanır. Çocukluk ve ergenlikte odak noktası hayatta kalmaya, mümkün olduğunca güçlenmeye ve sağlıklı olmaya kayar. Belirli bir yaşa girdikten sonra ise öncelik üremektir.

Birçok organizma için kaynaklar sınırlıdır aslında. Fakat sağlığımızı ve hatta kimi zaman hayatımızı kaybetmek pahasına dahi olsa bu sınırlı kaynakları üremeye, çocuk sahibi olmaya ayırırız. Bunun da en ekstrem örneği somon balıklarıdır. Dünyanın en zorlu göçlerinden birini gerçekleştirir somon balıkları. Akıntının tersine yüzerler.

O esnada vücutları dramatik bir şekilde değişir, başkalaşırlar, hızlı mutasyonlardan geçerler. Çoğu bu yolda heba olur maalesef. Ancak bazıları bu zorlu yolculuğun en nihayetinde üreme bölgelerine ulaşır. İşte burada yumurtalarını bıraktıktan sonra ne olur biliyor musunuz? Ölürler. Evet bir soğanın buradan geri dönmesi neredeyse imkansızdır.

Sırf üreyebilmek adına ölümü göze alır. Bu geri dönüşü olmayan yolculuğa çıkarmış. Şimdi bu açıdan bakınca neden ölüyoruz sorusunu yeni nesillerin doğabilmesi için diyerek yanıtlayabiliriz. Kaldı ki fedakârlık ve özveri gibi sıfatlarla da desteklediğimizde gayet süslü bir ölüm tanımı olurdu bu. Ama olay bu kadar basit değil tabii ki. Aslına bakarsanız yaşamamız boyunca genlerimiz sayısız mutasyona uğruyor.

Bunların bazıları tamamen rastgele gerçekleşiyor. Bazıları ise yediklerimiz veya UV ışınları gibi dış etkenlere bağlı. Bu mutasyonların büyük çoğunluğu da etkisiz ve zararsızdır aslında. Çok çok azı işe yarar bir etki bırakır. Üreme çağından önce bir organizmanın üreme şansını azaltacak ya da hatta onu öldürecek tüm mutasyonlar seçilim sırasında elenir haliyle.

Fakat yeni nesiller ortaya çıkarabilecek üreme çağına geldikten sonra doğal seçilim etkisi de zayıflamaya başlar. Somon balıklarına geri dönersek, onların yolculuklarında yetişkinliğe ve üreme çağına çok hızlı bir şekilde ulaştıklarını görürüz. Eğer üreme sonrasında bir somonun daha uzun yaşamasını sağlayacak bir mutasyon gerçekleşseydi ve bir yıl daha yaşama şansı olsaydı bu aslında yeni doğanların diğerleri üzerinde çok da avantajlı olmayacağı anlamına gelirdi. Yani doğal seçilim açısından değerlendirdiğimizde üredikten sonra sağlıklı kalmamızı sağlamanın pek de bir avantajı yok. Üredikten sonra bir anlamda misyonumuzu tamamlıyoruz ve gelecek nesillere sunacak pek bir şeyimiz kalmıyor. Her ne kadar somon örneği ekstrem görünse de bu tek seferlik üreme intihar misyonunun farklı işlediği türler de var tabii ki. Birden fazla üreme döngüsüne sahip türler bunun en iyi örneği aslında.

Bu gibi durumlarda yaşam ömrü daha da uzayabiliyor. Çocuk sayısı arttıkça türün devam etme şansı da artıyor haliyle. Fakat DNA'mızda gerçekleşen mutasyonların birçoğunun ya etkisiz ya da olumsuz etkili olduğunu biliyoruz. Bedenlerimiz bu DNA hasarının bir kısmını onarabiliyor. Ancak yaş aldıkça bunu yapma kabiliyeti de azalıyor haliyle. Bu durumda yaşlanma ve ölümün iki şekilde gerçekleştiğini görüyoruz.

Doğal seçilmenin zayıflaması nedeniyle olumsuz mutasyonların birikimi ve üreme için avantajlı fakat ömrü uzatma konusunda zararlı mutasyonların etkisi. Mesela meme kanserinden sorumlu BRCA gen mutasyonları. Bu mutasyonlar meme ve rahim kanseri riskini ciddi ölçüde artıran değişimler. Ancak diğer taraftan bu mutasyonu geçiren kadınların doğurganlık oranlarının da daha yüksek olduğu ortaya çıkıyor. Bu mutasyonlar özellikle genç kadınlarda üretkenlik avantajı sağlarken ilerleyen zamanlarda sağlık açısından büyük riskle oluşturuyor. Buna verebileceğimiz başka bir örnek de hücre senesensi ya da hücre yaşlanması olarak bildiğimiz durum. Bu olumsuz gibi görünse de erken yaşlarda hasarlı DNA'ların çoğalmasını engelleyen bir özellik aslında.

bizi bir şekilde kansere karşı koruyor. Fakat ileride yaşlı hücreler dokularda birikerek özellikle de enflamasyona neden olarak yaşlılıkla ilgili hastalıklar olarak bildiğimiz sayısız probleme de neden oluyor. Kısacası doğada temel olarak evrimsel süreçte yaşlanmanın başlangıcına dair net bir çizgi var. Üremek. Somonlar, sinekler ve benzeri türler için bu tek seferlik bir misyon.

Üreme çağına kadar hayatta kal, zamanı geldiğinde bırakabildiğin kadar yumurta bırak ve sonra öl. Kaplan ve Yunus gibi türler için bu biraz daha zaman alıyor. Çünkü doğduktan sonra da çocuklarıyla ilgilenmek zorundalar. Beslemeleri, korumaları kendi başlarına hayatta kalabilecek duruma getirmeleri gerekiyor. Peki biz, yani insanlık, bu hikayenin neresindeyiz? Onu da kısa bir aradan sonra konuşacağız.

Evet neden yaşlandığımıza dair cevaplar aramaya devam ediyoruz. Bunun başlangıç noktası olarak üremeyi göstermiştik. Somon gibi canlılarda bu tek seferlik bir görevken memelilerde üreme sonrası süreçte biraz zaman alıyor. Ancak soruyu kendi türümüz için sorduğumuzda değerlendirmemiz gereken birçok şey çıkıyor karşımıza. Şimdi olaya üreme misyonunu tamamlama açısından baktığımızda insan türü gereğinden fazla yaşıyor aslında.

Fakat burada insanın daha uzun yaşamasının şöyle bir nedeni de ortaya çıkıyor. Yaşlıların, çocuklarının çocuklarıyla da ilgilenmesi meselesi. Evet, türün devamı açısından anne, doğum yaptıktan sonra kendi annesinden çocuğuyla ilgilenme konusunda yardım alıyor. Böylece daha fazla çocuk doğurarak evrimsel avantajını daha da arttırabiliyor. Bir nesil atlaması söz konusu yani.

Ebete sağlık ve teknolojik gelişmelerin de etkisini atlayamayız. Bu sayede insan artık hayatta kalma baskısını daha az hissettiği için yaşam süresi de gittikçe uzuyor. E bu da insanın gözünü ölümsüzlüğe dikmesine neden olabiliyor. Fakat bencil gen teorisi olarak da bilinen türler üremek için vardır. Üredikten sonra misyonunu tamamlamıştır yaklaşımı ne olursa olsun bir noktadan sonra bizim çok da uzun yaşamamızın anlamsızlığını koyuyor ortaya.

Anlayacağınız evrimsel süreçte ölüm, genetik çeşitliliği ve adaptasyonu destekleyen temel bir fonksiyona sahip. Bireylerin ölümü, kaynakların yeni nesillere aktarılmasını sağlıyor ve doğal seçilim yoluyla uyum sağlayan genlerin yayılmasına olanak tanıyor. Bu da türlerin çevresel değişikliklere uyum sağlamasını ve uzun vadeli hayatta kalmasını destekliyor. Ölüm yaşamın döngüsüne, türlerin evrimsel anlamda ilerlemesine ve genetik materyalin yenilenmesine katkıda bulunuyor yani. Ölüme götüren süreci ise yaşlılıkla ilgili hastalıklarla adım adım görüyoruz esasında. DNA hasarları ve hücre yaşlanması gibi sayısız sebep sayabilirim size. Ama kısa yoldan şunu söyleyebilirim. Ölmemiz lazım. Aksinin herhangi bir doğal avantajı yok bizim için.

Pek tabi kafamızın bir tarafında dönen o soruyu da sormak gerekiyor. Bunu ne kadar geciktirebiliriz ve hatta önleyebilir miyiz? İlk etapta odak noktamız yaşam süresini uzatma ve yaşlanmanın etkilerini yavaşlatma oldu. Çok uzun süredir bunun üzerine kafa yoruyor insanlık. Genellikle genetik, moleküler biyoloji, biyogerontoloji ve rejeneratif tıp alanlarında yoğunlaşıyor bu çalışmalar.

DNA onarımı, hücresel yaşlanmayı yavaşlatma, kronik enflamasyonu azaltma ve metabolizmayı optimize etme bunlardan bazıları. Fakat ölümsüzlük? İşte bu teknik olarak mümkün değil. Bunun hayalini kuranların tarih boyunca odaklandığı çalışma alanları biyolojik yaşlanmanın tamamen durdurulması, hücre ve organların yenilenmesi, yapay organlar ve doku mühendisliği yoluyla vücut fonksiyonlarının sürdürülmesi oldu.

Elbette sayısız başarısızlık hikayesiyle de dolu bu çaba. Örneğin Çin'in ilk imparatoru Qin Shi Huang, ölümsüzlüğe ulaşma umuduyla alkemistler tarafından hazırlanan ve yüksek miktarda cıva içeren iksirler kullanmıştı. Bu iksirlerin ölümsüzlük sağlayacağına inanılıyordu. Ancak ironik bir şekilde cıva zehirlenmesine yol açarak imparatorun ölümüne neden olacaktı bu iksirler.

Fakat insanlık bu yeni çağda ölümsüzlük hayalini bir kez daha canlandırmış gibi gözüküyor. Bunun yolunu da yaşlanmaktan alıkoyamadığımız bedenimizden tamamen kurtulmakta bulduk galiba. Evet. Bilincin dijitale aktarımından bahsediyoruz. İnsan 2.0 bölümümüzde detaylıca konuşmuştuk bu konuyu. Orada da bahsettiğimiz gibi. Çok çok uçuk ve uzak bir hayal bu. Fakat ihtimali bile birçok fütüristi epey heyecanlandırıyor.

Özetle, her ne kadar ölüm, bizim gibi bilinç sahibi bir tür için içselleştirmesi zor bir kavram olsa da, kendimizi doğadan ayrı düşünmediğimiz, bu döngünün bir parçası olduğumuzu benimsediğimiz zaman bir miktar daha kolay kabul edilebilir bir hale geliyor. Evet, biz öleceğiz ki yeni nesiller yeşerecek. O yüzden yeni nesiller için çok daha yaşanabilir bir gelecek inşa ederek, genelin faydasına yönelik izler bırakmak daha makul görünüyor sanki. Sonuçta bu da bir ölümsüzlük şeklidir değil mi?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)