
2.678 kelime · ~13 dk okuma
İnternetten aradık taradık, İnstagram'dan yapacaklarımızı not ettik, Eşhedos'ta Yedidüveli haberini saldık, rezervasyonlarımızı yaptık, biletlerimizi aldık, rahat kıyafetlerden oluşan bavulumuzu hazırladık ve işte hazırız. Seyahate çıkıyoruz. Peki bugün iş ya da tatil için bazen mecburiyet, bazen keyif uğruna çıktığımız bu yolculuklar her zaman bu kadar kolay mıydı? Hepsi bir yana seyahat denen şey ezelden beri var mıydı? Hepsinin cevabı elbette hayır. Peki o zaman neden yoktu? Bu zaman neden var? Bunu mümkün kılan neydi?
Haddini aşan yaşam rehberi top dolu bir rotaya doğru yola çıkıyor. Bu bölümde seyahatin tarihçesinden turist hallerine kadar uzun bir yolculuk yapacağız. Geleneksel kavramlar bölümümüzde sözlüğümüzü oluşturalım, bir kavramları yerli yerine oturtalım. Neyden bahsedeceğiz, ne söylerken. Seyahatle başlayalım elbette ve elbette seyahatte işlediğimiz pek çok şey gibi, Arapça kökenli bir sözcük, Arapçadan geçmiş dilimize. anlama geliyor. O da bir sürpriz içer mi? Yok. Yolculuk, gezi, gezmek vs. Ama içinde ilginç bir ayrıntısı var. Bir serbestliğe de içeriyor. Bir hürriyet tarafı var. Yani kendi Arapça'daki öz anlamında hedefsizce dolaşmayı tanımlıyor. Yani seyahat öyle içinde rotaya sahip bir kavram gibi değil özünde.
E tabii bir de ondan türeyen seyyah kavramı var. Belki Türkçe'ye gezgin olarak da dönüştürebiliriz ki kullandığımız kavramlardan biri. Güzel de bir çeviri bence. Yani o da gezmenin kökünden geliyor gezgin. Ne anlatıyor bize? Hem böyle bir gezme fiilini
Ama bir yandan içinde bir amaç da barındırıyor. Yani öyle serbestçe değil. Türkçedeki anlamında tanıma, görme, dinleme, bilme anlamıyla çıkılan gezileri tanımlıyor. Peki gez ne? Bu fiil kökünde anlattığımız. O da ilginçtir. Geri dönmek anlamına geliyor. Dolanmak, bir yere gitmek ve sonra geri dönmek. Yani bu tur dediğimiz kavram var ya, tur atmak, tur bindirmek, o dairesel bir çizgiyi düşünün. Turlamak, başladığın yere dönmek gibi. Bu da esasen Fransızca bir sözcük, tour. O da sonradan İngilizce'ye geçiyor. İlginç de bir serüveni var. Tour Fransızca, sonra İngilizce'ye geçiyor. Sonrasında turist kavramı oluşuyor İngilizce'de. Turist kavramı da İngilizce'den Fransızca'ya dönüyor.
Böylesine dilin bir kendi içinde hareketliliği, mobilitesi var. Çok enteresan, çok keyifli takip etmesi. Neden peki Tur Fransızca'da başlamış? Turist neden İngilizce'de oluşmuş sonra Fransızca'ya tekrar dönmüş? Bunun sebeplerine birazdan bakacağız ama Tur'un anlamı nedir diye bir tamamlayalım kavramlarımızı.
O da aynen bizdeki gez fiilinde olduğu gibi dolaşma, döngü. Yani o bildiğimiz tur işte, turlama, tur bindirme, tur atma falan gibi manalarda kullandığımız sözcük. Bir de turist var. Peki turist ne? İşte turist, turdan birazcık daha hedefli, zevk ve merak için gezen kimseyi tanımlıyor. Ve 18. yüzyıla kadar İngiliz gezgin anlamına geliyor. Yani turist sadece bir turlama anlamı değil, İngiliz gezginlere verilen ünvan. Sebebi de Grand Tour denen mevzu. Grand Tour, büyük tur nedir? Ona da ilerleyen dakikalarda bakacağız. Şunu unutmayalım. Seyyah kavramının içerisinde bazı küçük böyle ton farkları var, nüanslar var. Seyyah başka, kâşif başka. Yani birinde macera hissi var, birinde amaç vurgusu var. Bunların hepsine bakacağız. O zaman kavramları yerine oturttuğumuza göre daha da fazla zaman kaybetmeden
Bakalım şu seyahat mevzunun tarihteki gidişatına. Haddini aşan yaşam rehberinde sıkça andığımız sanayi devrimi ve sanayi devriminin en önemli icatlarından biri nedir? Şüphesiz sizin de aklınıza ilk gelen buharlı trenler değil mi? Sanayi devrimini sembolize eden iki kavram var. Buharlı trenler ve buharla çalışan tekstil makineler. Kömürle kaynatılan suyun buharının raylar üzerinde upuzun bir çelik yığınını yolcuları ve yükleriyle hareket ettirmesi
o kadar çok şeyi, o kadar kısa zamanda değiştirmiş, o kadar yenilikler sokmuş ki hayatımıza, çoğumuz üstünde düşünme fırsatı bile bulamadan normalleştirmişiz bunları. Trenler de her yenilik gibi kendine az tartışmalarla hayatımıza girmiş. En meşhurlarından biri o kadar hızlı giden bir aracın insanların heyecanlar ölmesine sebep olacağına yönelik ki şu an tam aklımda değil ama sanayi devriminin erken dönemindeki buharlı trenlerin hızına bakın. Yanlış hatırlamıyorsam böyle 12 kilometre miydi saatte, 15 kilometre mi öyle bir şey. O kadar bir hızın bile insanı heyecandan, panikten öldüreceği düşünülmüş. Yani bu ciddi ciddi tartışılmış. Ama ne olmuş hani özünde baktığımızda? Trenler sayesinde insanlık ilk defa hızla, güvenilir ve öngörülebilir şekilde seyahat edebilme imkanına kavuşmuş.
Daha öncesinde haftalarca süren bin bir türlü tehlikeyle bilinmezlikle dolu mesafeler trenler sayesinde birkaç günlük bir rotaya dönüşmüş. Hani düşünün at arabalarıyla yapılan seyahatte işte o ihtimaller arasında yolda soyulmak var. Arabanın işte, tekerleğinin kırılıp yolda kalması var. Atların ne bileyim böyle susuzluktan, hastalıktan kırılması var. Bir sürü risk içeriyor seyahat dediğimiz şey. Ve bu sebeple de hani birazdan ayrıntılarına gireceğiz ama seyahat dediğimiz şey hayatımızda yok. Bu kadar bilinmezlik ve tehlike içerdiği için.
Ham madde ve ürünlerin trenler sayesinde çok daha ucuza taşınabilmesiyle ortaya çıkan bolluk çok daha renkli, çok daha seçenekli ve tabii ki çok daha düşük maliyetli bir yaşama mümkün kılmış. Normalde varlığından bile haberdar olmayacağımız yerdeki insanlar, esnaflar, ürünler, mallar ve olaylar öte diyarların gündelik meselesi haline gelmiş. Tren istasyonlarının etrafında kümelenen yeni yaşam alanlarıyla birlikte bugünkü şehirlerin ilk örnekleri de ortaya çıkmış. Uzaklar ile ilk defa tanışan insanlık bir başka gerçeğin daha farkına varmış. Dünyanın her yerinde saatin aynı olmadığından bahsediyorum elbette. Bu yüzden tren seferleriyle birlikte halen kullandığımız saat dilimleri icat edilmiş. İstanbul'daki saat ile Hamburg'daki saatin farkının sebebi
bizzat tren denen taşıtın icadıyla olmuş yani değil mi? Bu tren icadı saat diliminin keşfine ulaşmış. Çünkü bakmışlar ki yani İstanbul'dan saat 18'de tren kalkarken Hamburg'da başka bir saat dilimi yaşanıyor. Dolayısıyla oraya vardığında geçen süre ve oluşan saat farklı olacak. Bu da saat dilimlerini hayatımıza sokmuş. Peki tren icadı olmadan önce insanlar bir yerden diğerine seyahat etmiyor muydu? Elbette ediyordu ama bugün algıladığımız anlamıyla değil. Tarih boyunca seyahat sadece 3 gerekçeye sahipti. Keşif, savaş ve hac yani hac ziyareti.
Keşif adına dünyayı dolaşan bir avuç seyyah gezip gördüğü yerleri not alarak dönüşte kralına, sultanına aktarılmış. Yani bizde de var değil mi bunun meşhur bir örneği? Kimdir bizim seyyahımız? Evliya Çelebi. Peki şunu sorayım size hadi bugünkü konumuz değil ama Evliya Çelebi'nin adını bilen var mı?
Bir düşünün bakalım. Evliya, Çelebi. İkisi de aslında niteleme sıfat unvan. Yani bu kişi Evliya kabilinden ve Çelebi bir karakter. Ama adı nedir? Bilmiyoruz. En meşhur seyyahımızın adını bilmiyoruz. Neyse. İşte bu keşif için dolaşanların gerekçelerinden biri de neydi? Fetihler. Yani fetihler için istihbarat toplamak. Öte diyarlarda kimlerin nasıl yaşadığı, ne yiyip içtiği, ne ile geçindiği gibi bilgiler fetihlerin de temel istihbaratına dönüşmüş. Fetih denen mesele de bir seyahate muhtaç elbette. Savaşmak üzere yola çıkan orduların geçirdiği bu süreci bu yüzden ikinci seyahat kategorisi olarak ele alıyoruz. Ne var ki ele alırken biraz da hafife alıyoruz gibime geliyor.
Mesela tanıdık bir örnekle ne demek istediğimi anlatayım. Yani bu falanca padişah bilmem nereye için sefere çıktı cümlesinin altında yatanın ne ifade ettiğine bir bakalım. Osmanlı devrine dönelim ve Yavuz ünvanlı Sultan Selim'in meşhur Mısır seferini bir hayal edelim. İstanbul'dan yola çıkan orduyu bir gözünüzün önüne getirin lütfen. Sırasıyla nerelere geçiyor? Haritayı yine bir hayal edin. Anadolu, Suriye ve nihayetinde Sina çölünü aşmak zorunda ki Mısır'a ulaşsın. 7 ay süren
2500 kilometrelik bu zorlu sefer, esasen bugünkü tabiriyle tam bir lojistik mucize. Silah ve mühimmatı bir kenara bırakalım hadi. Her bir asker günde 1 kilo, her hayvansa ortalama 4 kilo yiyecek tüketiyor. Şimdi bunu aklımızda tutalım. Her asker 1 kilo yemek yiyor, her hayvan 4 kilo yemek yiyor. Peki bunun sayısal karşılığı ne? 100.000 asker çıkıyor sefere ya Yavuz Sultan Selim'de. 100.000 asker, onların atı, devesi, katırı, öküzü bunların toplamı da 10.000 hayvan. E şimdi bunu düşününce 7 ay boyunca farklı lokasyonlarda bu yiyeceklerin temin edilebilmesinin gerektirdiği planlamayı düşünün. Yani taşınacak türden değil, zira günde yaklaşık 140 tonluk gıdadan söz ediyoruz. Silahı mühimmatı geçtim. Farklı iklimlerden, farklı dillerden ve bugünkü anlamıyla konaklama denen şeyden mahrum yani farklı dillerle iklimleri aşıyorsunuz, bir yandan konaklamaya dair hiçbir imkan yok elinizde. Hayal etmesi, düşünmesi, zihinde canlandırması bile imkansız gibi. Dolayısıyla seyahatin ikinci gerekçesi olan savaşları, fetihleri öyle hafife almayın sakın. Bu kadar bahsetmişken küçük de bir not ekleyeyim. Hani böyle 7 ay sürmüş bu sefer. 2500 km gitmiş Yavuz Sultan Selim ne olmuş Mısır seferi diye düşünenler, tarih dersinde unutanlar varsa savaşı Osmanlı kazanmıştı. Son gerekçemiz ise seyahat için din.
Evliya türbelerini ziyaretten azizlerin heykeline dokunarak şifa bulmaya kadar uzayan nice gerekçelerle her dinin mensubu kim zaman gönüllü, kim zaman mecburi pek çok seyahat yapmak zorunda kalmış. Hani bizdeki evliya türbeleri mezarlara çaput çırpı bağlamak meşhurdur. Hristiyan geleneklerinde de azizler var mesela, diş ağrısı azizi var. Bel ağrısı Aziz'i var. Gidiyorlar onların heykellerine dokunuyorlar. İşte çocuğu olmayanlar, Aziz bilmem kime gidiyor. Efendim dara düşenler, Aziz bilmem kime gidiyor. Yani bizdekilere benzer şeyler. Bunun için de çok sık seyahatler yapılmış. Fakat şüphesiz en kitlesel ve vazgeçilmez olanı, din odaklı olan elbette hac ziyaretleri.
Hristiyanlıkla başlayan ve İslamiyetle devam eden hac amaçlı ziyaretler uzun mesafeler kat etmenin kalan son gerekçesi olmuş. Ancak özellikle büyük kısmı Avrupa katasında yaşayan Hristiyanlar için Kudüs'e gitmek kolay bir süreç olmamış. Hiçbir konfor içermeyen kara ve deniz yolculukları hastalıklar yüzünden pek çok ölüme sahne olmuş. Dahası bu süreçte soyulmak ve bütün parayı yitirmek de son derece sıradanmış. Bu sorunu çözenler bugün birçok komplo teorisinde adı geçen
Tapınak Şövalyeleri olmuş. 12. yüzyılda kurulan bu topluluk meşhur Süleyman Tapınağı'nın kalıntılarının yer aldığı Kudüs'teki Mescid-i Aksa'da üstlenmişti. Ancak zamanla hacıların paralarını korumanın çok daha işlevsel ve elbette karlı bir görev olduğunu keşfetmişler.
Böylece muhtemelen farkında olmadan bankacılığınla mucidi olmuşlar. Tapınakçıların sistemi şöyle işliyordu. Avrupa'dan hacca gidecek bir Hristiyan, bulunduğu bölgedeki tapınakçıların temsilcisine parasını teslim ediyor, karşılığında kriptolu bir belge alıyordu. Belge şifreli olarak kişinin ismini ve yatırdığı miktarı içeriyordu.
Hacı Kudüs'e ulaştığında bu belgeyi Tapınakçılara veriyor ve parasını sağ salim teslim alıyordu. Elbette komisyon masrafı kesilmiş olarak. Dahası bu belgeyi isterse Tapınakçıların yer aldığı Paris, Londra, Roma, Venedik, Kudüs veya Akka gibi herhangi bir şehirde de bozdurabiliyordu. Banka şubesi gibi çalışıyordu yani Tapınak Şövalyeleri.
Şövalyelerin bu icat sayesinde edindiği servet zamanla Avrupa krallarının finansmanının da can simidine dönüştü. 14. yüzyılda sonlarını getiren de haini gerekçi oldu. Fransa kralı 4.Philip tepesi atınca hepsini toplayıp yakarak helak etti. Bunu da belki ilk temerride düşen devlet olarak da adlandırabiliriz yani neden olmasın soru da acı olmuş.
Neyse ki zamanla insanlık finansal sistemlerin gerekliliğini kavrayarak onlarla barışmış ve ekonominin ölçeklenmesinin yolunu açmayı başarmış. Ve yine neyse ki finans sistemleri de rehavete kapılmamış ve sürekli yenilikçi ürünler geliştirmeye devam etmiş. Mesela şu an Garanti BBVA'dan American Express kullanıcılarına benzersiz ayrıcalıklar sunarken seyahatlerin unutulmaz olmasını da sağlamaya devam ediyor. American Express ile ayrıcalıklı bir yaşamın kapılarını aralarken Garanti BBVA'daki varlık tutarınıza göre yurtdışı harcamalarınızdan 3 bin liraya varan indirim kazanabilir ve seyahatlerinizde, konaklamalarınızda, restoran harcamalarınızda ayrıcalıklardan yararlanabilirsiniz.
Ayrıca Metal the Platinum kartınıza özel tüm harcamalarınızdan kazandığınız puanları American Express Seyahat ve Konseyaj hattında uçak bileti ve otel rezervasyonlarınız için de kullanabilirsiniz. Bu ayrıcalıkların tüm ayrıntılarına AmericanExpress.com.tr adresinden ya da bonus flash uygulamanız üzerinden ulaşabilirsiniz.
İşte seyahat, böylesine enteresan vakalara, icatlara, ürünlere ve çözümlere sebep olmuş derya deniz bir sektör. Bıraktığım noktayı unutmadım elbet. Sanayi devrimine kadar keşif, fetih ve hac valizesinden ibaret seyahat kavramı nasıl oldu da bugünkü halini aldı dersiniz? Bugünkü anlamıyla turistik seyahatin ilk doğumları 17. yüzyılda Avrupa'da atılıyor. Aristokrat ailelerin babaları erkek çocuklarını hayat ile tanıştırmak ve onları sanat, tarih, dil, kültür, diplomasi gibi konularda bilgilendirmek için Avrupa'nın belli bahçe şehirlerini gezdirmeye başlar. Grand Tour, Büyük Tur ya da Türkçesi ile adı verilen bu sefer amacına ve rotasına göre kimi zaman birkaç ay, kimi zaman birkaç sene sürmektedir.
Genellikle Fransa'da Paris, İtalya'da Florence, Roma, Venedik, İsviçre'de Alpler, Yunanistan'da Atina ve Avusturya'da Viyana şehirlerini kapsayan bu turlar 18-21 yaş arası gençlerin hayatta edindikleri en büyük tecrübe olurdu. Ki bugün bile bakıldığında gayet de iştah kabartandı bir rotaymış değil mi? Paris, Florence, Roma, Venedik, Alpler, Atina, Viyana... Darısı başımıza diyelim.
Aristokratlara ait bu tecrübe, buharlı trenlerin ve ardından otomobillerin icadıyla bizler gibi herkesin ortak bir paydasına dönüşmüş ve nihayetinde bugünkü anlamıyla turizm odaklı, kitlesel seyahatler türedi ve esasen her şey de böyle başladı. Biraz önceki kitlesel vurgum boşuna değildi. Çünkü bugün seyahat dediğimiz kavram, eğer iş amaçlı değilse elbet, genellikle kitleler halinde önceden belirlenmiş rotaları ve her ayrıntısı tanımlanmış kurguları gerçekleştirme eylemine dönüşmüş halde. Özellikle internetin hayatımıza girmesinin ardından rezervasyon yapmadan bir yeri ziyaret etmeyi geçtim, rezervasyon yapılacak yerin kahvaltısından akşam yemeğine odalarından banyolarına kadar her ayrıntısına vakıf olmamak düşünülemez hale gelmiş durumda. Dolayısıyla esasen hala özünde tecrübe etme, keşfetme, sürprizlerle karşılaşma, sıra dışı şeyler görme ve yaşama arzusuna böyle katkıda bulunmayı amaçlayan bu süreç tam da aksine hatta ve hatta isteyerek bütün bu sürprizlerinden arınmış bir hale geldi. Bir başka deyişle turizm artık bir çeşit performans.
ve her performans gibi çabası var ve her çaba gibi karşılığında beklentisi var. Kitlesel turizmin dertlerinin özünde bizzat kendi şartları yatıyor. Kısıtlı bir zamanda mümkün olan her şeyi tecrübe etme arzusu kaçınılmaz olarak telaşı ve sıradanlığı beraberinde getiriyor. Olabildiğince ekonomik ve hızlı bir şekilde git, gör, story, dön gibi böyle bir döngü şeklinde özetleyebileceğim bu süreçten geriye kalan tek şey genellikle yorgunluk, bir parça da böyle yaşanamamışlıklar, hasretler oluyor. Üstelik bunu talep eden sadece turistler de değil. Yani bu git gör, story at, hemen dön, hadi hadi hadi çok fazla oyalanma kafası. Sadece turistlere değil, turizm işletmecilerine de has. Tahmin edeceğiniz sebeplerle onlar da bunun aynı böyle olmasını arzuluyorlar.
Modern yaşamın her yeri neredeyse bir örnek hale getirilmesi de bu heyecanın en büyük düşmanı. Gidilen, görülen her yerde aynı mağazalar, aynı markalar, aynı restoran zincirleri ve otelleri görmek keşif ihtiyacımıza, arzumuza da pek yaramıyor elbette. İşte tam bu noktada imdada turistik mekanlar yetişiyor. Yerel halkın asla tercih etmeyeceği, gitmeyeceği, yüksek fiyatlığı, Standartları vasat, bu bütün mekanların varlık sebebi bizzat turistler. Esasen var olduğu ortamda hiçbir bağlantısı bulunmayan kişiler, dekorlar, mekanlar ve faaliyetler. Yani ne demek istiyorum? Ne bileyim, feste satış yapan tezgahtar, kimsede görmeyeceğiniz kıyafetler giymiş maraş dondurmacısı, deveyle tur yaptıranlar ya da nargile dumanının içinde dönüp duran semazen,
değil mi bakıldığında bütün bu absürtlükler turist için mutluluk veren bir şeye dönüşü verir. Çünkü turist dediğimiz ırk özünde hep bambaşka bir şeyle karşılaşmak istemektedir. Tarihte bunun ilginç bir örneğini hatırlatayım size. Osmanlı Padişahı Abdülaziz 1867 yılındaki meşhur Dünya Fuarı'nı ziyaret etmek için Fransa'nın başkenti Paris'e gider.
O zamana kadar görünmemiş bir şeydir. Osmanlı padişahı Avrupa'da. Dolayısıyla bütün Avrupa halkı, bütün Paris eşrafı büyük bir merak içinde beklemektedir trenden inecek kişiyi. Avrupa halkı nihayetinde ilk defa bir padişah görecektir. Ama Abdülaziz trenden indiğinde ortalığı bir hayal kırıklığı kaplar. Çünkü Sultan onların hayal ettiği kadar sıra dışı değildir. Hatta neredeyse onlar gibi bir insandır.
Bu konu mesela eğer ilginizi çektiyse merhum tarihçi Halil İnalcı'nın ''Yeterince Otantik Değilsiniz Padişahım'' tabirini kullanan isminde yani ''Yeterince Otantik Değilsiniz Padişahım'' adlı iletişim yayınlarından çıkan Dilek Zapçıoğlu'nun kitabını şiddetle tavsiye ederim, çok güzel anlatır. Benzer ama çok daha yaygın bir vaka ise Mona Lisa şoku adını taşır. Üstelik tam da bu Abdülaziz'in şokunun yaşandığı Paris'ten zuhur etmiştir. Kimi durumlarda Stenthal sendromu olarak da bilinir. Neyi anlatır? Paris'teki Lourdes Müzesi'nin içerisindeki o tabloyu hatırlatır. Gidenleriniz bilir. Zaten Paris'e gidenlerin ziyaret etmemi gibi bir ihtimali sanıyorum yoktur. Dünyanın en büyük müzelerinden Lourdes Müzesi, dünyanın en zengin arşivlerinden birine sahiptir. Ama en büyük ilgiyi ne toplar? Tabii ki Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa adlı tablosu.
İnsanların birbirini ezercesine başında toplandığı bu eser pek çok kişi de şok etkisi yaratır. Çünkü en başta küçüktür. Yani senelerce filmlerde, taklit posterlerinde ya da ekranlarda gördüğünüz o gizemli portrenin esasında orijinali hiç de hayal ettiğiniz kadar büyük bir şey değildir ve küçük sayılabilecek bir çerçeve içinde asılı durmaktadır. Kimileri hayal kırıklığı yaşasa da Mona Lisa şokuna sebep olan bayılmalar, kalp çarpıntıları da eksik olmaz. Yani kimileri de onunla karşılaştığında senelerdir işte böyle merakla baktığı, hakkında ayrıntılar öğrendiği bir şeyin gerçeğiyle karşılaşmış olmanın şokunu yaşar. Dolayısıyla... Hani bakıldığında seyahat ve seyahatin ana objesi olan turistler ve bütün bu eylemi tanımlayan turizm, kendi içerisinde bin bir parametreye, değişkene, ayrıntıya ve dolayısıyla bilinmeze sahip enteresan bir olgudur.
Öğrenmek, bilmek, keşfetmek insanın doğasına has bir dürtün. Dolayısıyla insan var oldukça bitmeyecek türden bir arayış. Üstüne pek çok anlam yüklediğimiz ve beklentiye girdiğimiz bu faaliyeti daha da anlamlı hale getirecek şey ise çok basit, kapanışta da isterseniz ondan bahsedelim. Unutmamamız gereken şey, seyahatin esasen insanın kendini bulma arayışı olduğu. Yani gittiğimiz her yerde, gördüğümüz her şeyde aslında kendimizi arıyoruz. Hayatın hayhuyundan uzaklaşıp bir nebze kafa dağıtma, bir nebze kafa toplama aracımız, bahanemiz, vesilemiz. Başka insanların, başka yaşamların, başka dillerin, kültürlerin, alışkanlıkların varlığını keşfetmek bize iyi geliyor. Yaşadığımızı hissettiriyor. Ve üstelik ne mutlu ki artık bunu atalarımıza kıyasla çok daha güvenli, pratik ve verimli hale getirebilecek araçlarımız var. Ve kavramlar üzerindeki seyahatimiz haddini aşan yaşam rehberinde haftaya devam edecek.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.