
6.131 kelime · ~31 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Celal hoş geldin. Hoş bulduk. Sana Celal diyeceğim çünkü öyle dememi istiyorum. Evet. Samimiyetimize de dayanarak. Benim anamın babamın verdiği isim. Onun dışında böyle hocamdı bilmem neydi falan gibi aslında kötü anlamları olan kelimeleri kullanmadığı için sana teşekkür ederim. Zaten samimiyetimizin de bence sen demene uygun olduğunu düşünüyorum. Yani evde sen diyorsun. Burada ne demeyi bekliyordun?
Aynen o yüzden ben yine de açıklamasını yapayım dedim. İlhan da bana Celal diyor, sen de Celal diyorsun. Şimdi burada vites değiştirmenin anlamı yok. Burada saçma bir resmiyete gerek yok yani. O yüzden normal başlıyoruz. Bugün aslında seninle ben çok hikayelerini dinliyorum. Çok keyif alıyorum dinlemekten. O yüzden bir hayat nasıl yaşanmalı üzerinden konuşmak istiyorum aslında. Bu çok önemli bir soru. Yani bir hayat nasıl yaşanmalı? Çok basit.
Hayat nedir diye başlar. Hayat bir okuldur. Hayatın her safhasında yeni bir şey öğrenirsin. Bunu değerlendirip değerlendirememek, o hayatı nasıl algıladığına bağlı. Dolayısıyla hayattan zevk alman lazım. Yani hayattan zevk almak için çok zengin olmak, çok güzel olmak bilmem ne, bunlar şart değil. Ben ne insanlar gördüm? Fakir.
Eli yüzü de çok düzgün de değil ama hayattan zevk alıyor. Öyle insanlara ben hep hayran olmuşumdur. Zaten böyle önümüze konan birçok ideal hani bize mutluluk getireceği söylenen birçok ideal işte güzel olmak gibi mesela. Aslında günün sonunda pek de o beklenen mutluluğu da getirmiyor. O zaman bütün çok güzel olan insanlar çok mutlu olurdu. Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Çok güzel olan insanların çoğu bedbaht olmuştur sonunda. Evet öyle bir şey vardır. Tabii o bir dezavantaj haline geliyor.
Çünkü o tip insanları kullanmaya çalışan başka insanlar türüyor etrafında. Yani güzel olduğun zaman onun yanında mutlaka bir panzehir olarak zeki olman lazım ki kendini kullandırmayasın. Kesinlikle. Zekâ zaten herhalde hayatın her alanında çok önemli. Kendini geliştirmek de. Ben mesela eşimi seçerken ve Oya'yı doğduğu günden beri tanıyorum. Ya dedim Oya çok güzel bir kadın. Gerçekten öyle. Ama çok da zeki bir kadın. Müthiş. Yani benden daha zeki olduğunu samimiyetle ifade edebilirim. ben katılıyorum diyecektin ama sen de çok zeki bir insan oldun. Gerçi hem çok zarif... Bana bak, namuslu ol. Hem çok zarif, hem de çok bilgili ve zeki bir kadın. Onun için aldım. Yani Oya kendini ne ezdirir, ne bir şey yapar falan filan yani. Dolayısıyla hayat nasıl yaşanmalı dediğin zaman... hayattan zevk almalısın. Dolayısıyla... zevk alabileceğin bir şeyler yapmalısın.
Şimdi bana küçük çocuğu olanlar geliyorlar, soruyorlar. Hocam bunu nasıl yetiştirelim? Diyorum ki yetiştirmeyin. Bırakın. Bırakın ki o hayatta en çok zevk alabileceğin şeyi bulsun. Mesela ben anneme ve babama şükran borçluyum. Bunun bilinçli yaptıklarını da zannetmiyorum aslında. Beni serbest bıraktılar. İlkokulda
İki şeye meraklandım. Bir tanesi jeolojiydi, bir tanesi de hava kuvvetleriydi. Hava askeri olmaktı. Falan kısa sürede ortaya çıktı ki benim hava askeri olmam mümkün değil. Çünkü gözlüklerim ortaya çıktı. Rahmetli Muhsin Batur, ben seni almam dedi zaten. Öyle deyince geriye bir şey kalıyor, jeoloji. Jeoloji de çok
tutkuyla seviyordum, pasione bir şekilde seviyordum. Bir gün hiç unutmuyorum, dördüncü sınıftaydım galiba, Ramazan Arkın'ın bir kitap evi vardı, Arkın Kitap Evi diye bir kitap evi vardı, sen küçüksün belki hatırlamazsın onu. Arkın Kitap Evi İtalyan ansiklopedilerinden tercümeler yapıyordu. Şahane renkli ansiklopediler.
Gökkuşağı serisi diye bir seri çıktı. Bunun üçüncü cilde coğrafyaydı. Bütün seriyi ben istedim, aldılar bana. Fakat o üçüncü cildin üçte biri jeolojiydi. Şimdi orada daha bu kıtaların kayması teorisi falan daha tam kabul görmemiş. Düşünebiliyor musun? Ben ufak çocuğum, dördü sınıfta. Jeoloji alimi daha onu tartışıyordu. Orada haritalar var. Eski zamanları gösteriyor.
Şimdi bu haritalardan bir tanesine bir baktım, ana Türkiye yok. Türkiye'nin olduğu yer deniz. TETİS denizi denen bir deniz burayı kaplamış. Sabaha karşı saat iki miydi neydi? Buna yatakta kucağıma almışım onu, bakıyorum diyorum, TETİS'e ne oldu? TETİS nasıl kayboldu da Türkiye oldu. Annem geldi rahmetli, ne yapıyorsun sen dedi.
dedim tetise ne olduğunu merak ediyorum dedim. bırak öyle saçmalıkları hadi yat yarın okul var dedim. falan ben tabii... yatmak mecburiyette kaldım ama... içimi kemiriyordu ya bu tetise ne oldu?
İşte bunu da merak ediyorum aslında. Sence o büyük merakın bilim, araştırma, öğrenmenin ardında yatan o merak neden kaynaklı? Sen bana mı soruyorsun? Sen psikologsun. Ama ben senden cevabını almak istiyorum. Hayır ben de bilmiyorum. Ama passione bir şekilde çok hoşuma gitti. Mesela o eski zamanın hayvanları. Değil mi? Dinozorları falan filan. Hepsini ezbere biliyordum. Hepsinin resimlerini topluyordum.
hep ilginci ezbeden bu… evet ama şöyle bir şey, şimdi senin merakını tatmin etmek için biraz geriye saralım. ben henüz okuma yazma bilmiyordum galiba. bir gün, yağmurlu bir gün, karaköydeyiz. ben ağlıyorum. annem beni elimden tutmuş, beni bir kitapçı dükkanına soktu. orada bana bir kitap aldı.
Kitabın üzerinde bir brontozorun resmi var. Bak onu hiç unutmuyorum. O kitabın içindeki hayvanlara baktım. Ana! Böyle hayvanları ben hiç görmedim hayatımda daha önce. Onlar hakikaten beni hayretler içinde bıraktılar. Sonra sormaya başladım ona bunu.
Verilen cevap şuydu, bunlar neslimün kariz olmuş hayvanlardır. Çünkü senin neslin anlamaz bu lafı. Nesli tükenmiş hayvanlardır bunlar. İyi tükendi de nereye gittiler kardeşim? Niye tükendi? Ne oldu? Bunlar düşün, daha birinci sınıfta benim kafamı yormaya başlamıştı ki... Arzın merkezine seyahati okudum, Jules Verne'nin. Orada Profesör Lidenbrock...
Beni büyüledi. Yani bilmiyorum insan neye aşık olur roman okuduğu zaman ama... Yani Anna Karenina'ya aşık olacak halim yok. Hayran oldum o zaman. Neden? Şimdi bunlar... Bir sabah... Daha doğrusu öğleden sonra Profesör Lidenbrock... Büyük bir telaşla eve geliyor. Bir yetim yeğeni var. O, Profesör Lidenbrock'la kalıyor. O da diyor ki, valla dayım herhalde bize söyler ne olduğunu.
Bak diyor, bu sabah diyor, Yahudi Hevelius'un dükkanında ne buldum diyor. Şimdi çocuk bakıyor, bu eski bir kitap. Çok ilginç dayıcım diyor. Büyük kitaplığın dördüncü rafında Z serisindeki Büyük Atlas'ı al gel diyor. Atlas'ı alıyor geliyor, aksel açıyor. Bak diyor, bunu diyor arkadaşım Augustus Petermann yakında gönderdi.
Bu gerçek bir adam. 19. yüzyılın en başarılı coğrafya dergisini sürekli yayınlayan, Petermans, Mitteilung denilen, yayınlayan Augustus Petermann. Diyor ki bunu Petermann gönderdi yakında diyor. Bu Henderson'ın haritası diyor. Henderson da gerçek bir adam.
Onda İzlanda hakkında yazılmış bir kitabı var. Bunların hepsini ben topladım, inanır mısın Pıran? Hepsi benim kütüphanem. İnşallah geleceksin bir gün. Ona da geleceğim. Hep geleceğim, geleceğim diye atlatıyorsun beni ama neyse. Atlatır mıyım? O kadar heyecanlıyım ki onun için. Şimdi diyor, Reykjavik'i bul. İzlanda'nın başkenti. Çocuk buluyor. Kuzeyinde ne var? Faksa Körfezi dayıcığım. Hah diyor. Faksa Körfezi'nin etrafını dolan. Burda böyle diyor.
Batıya doğru uzanmış diyor, üzerindeki etler sıyrılmış, ayak kemiğine benzeyen bir yarımada var. O da Sneffelsnes. Onun ucuna gidiyor, burada denize doğru uzanmış bir dağ var diyor. Hah, diyor Profesör İlhan Burak, o Sneffels'tir diyor. Herif Sneffels'in patlama tarihini anlatıyor. Hangi tarihte ne zaman patladı? Jules Verne orada yanlış yapmış. Çünkü Torotzen'in kataloğu daha yayınlanmamış.
Daha sonra öğrendim ben bunu. Hatalı olduğunu. Yanlış bilgi veriyor. Anlatabiliyor muyum? Ondan sonra Skartaris. Skartaris diye bir yer yok İzlanda'da. Bu da mitolojik bir şey. Fakat Jules Verne oraya bir tepe ilave etmiş. Diyor ki bu... Profesör Lidenbrock diyor ki bu Saknus hep çok akıllı bir adamdı. Şimdi diyor Nefes'in üç tane bacası vardır. Bu bacalardan hangisi dünyanın merkezine gidiyor? Bunu bilebilmek için...
Skartari'si diyor, güneş saati gibi kullanmış diyor. Onun için diyor, Temmuz'un kalendiklerinde gidin diyor. Yani, Haziran'ın ortasından sonra gidin diyor. Ya şimdi ben bunları okudum. Kardeşim... Mesela yolda giderken Danimarka'da bir otele uğramak icap ediyor. Profesör Lidenbrock'u metodiği karşılıyor. İşte adam İngilizce biliyor, Almanca biliyor falan. Fakat Profesör Lidenbrock Danimarka'da bildiği için. Danimarka değil, Danca konuşuyorlar.
Ben onu okudum Pınar. Adam olmak demek böyle bir şey olmak demek. Çok etkiledi hayatım. Müthiş etkiledi yani. İşte böyle şeyler insanın merakını kaptırıyor. Karşına çıkan şeyler, kendini merakını bulmana faydası var. Evet, evet. Ondan sonra ben mesela Pasifik çevresindeki bütün volkanları ezberlediydim. Ateş Çemberi denen bir şey vardır Pasifik'in çevresinde. Lise 1'de, Robert Koleji'de, Veciha Hanım vardı coğrafya hocamızın, onun için de yatsın.
Vecihi hanım işte şeyi anlatacak. Ateş çemberinden bahsedecek. Ben parmak kaldırdım. Hocam volkanları sayayım size dedim. 142 volkan saydım. Şok oldu tabi. Yani inanamadım Vecihi hanım.
Ama buna ben de inanamıyorum. Zaten bir de bu var. İnanılmaz bilgi birikimin var. İnanılmaz bir kültürün var. Mesela İlber Ortaylı da aynı şekilde. İkiniz bir araya gelince ben o hafızaya inanamıyorum. O hafıza dehlizinden bir bilgiyi çekiyorsunuz. İsimlerle, tarihlerle... Nasıl oluyor bu? Hayatım ben gene sana sorayım. Sensin psikolog, ben değilim. Ama... Hafıza... Tabii bir tabiatın verdiği bir şey. Benim annemin de babamın da çok güçlü hafızaları var.
mesela babam... işte arkadaşları gelir, pişte oynanır. pişte oyunu bittikten sonra... babam bütün oyunu baştan kurardı. her elde... kim ne hata yaptı. inanılmaz bir şey bu ya. düşünebiliyor musun? bir pişte oyununu... bittikten sonra alacaksın, baştan kuracaksın. diyeceksin ki ilk elde sen şunu attın, ikinci elde... şu şunu attı, bilmem ne var. böyle bir hafızası var. genetik miras olarak... annem de öyle, annemin de müthiş bir hafızası var.
İkisinin de. Bir de çok vizyonerler. O dönemde seni işte Alman mürebbiye dadıyla büyütüyorlar. Anacığım o vizyonerlikten ziyade alışkanlık, ben sana bir şey diyeyim mi? Gerçi annemin bir vizyoner tarafı vardı. Çünkü ben Nobel Teknoloji bitirdim. İşte Amerika'ya gideceğiz. Levha Teknoloji yeni çıkmış.
Halıba'lı, Amerika'da cereyan ediyor bu jövlejde. Annem dedi ki, hayır. Bir sene Almanya'ya git. Çünkü senin Almancan dedi, çocuk Almancası. Onu adam gibi bir öğren dedi. Beni Goethe-Institut'a gönderdiler. Goethe-Institut bir kademe sonra beni biraz fazla Almanca biliyor buldu. Dolayısıyla dediler ki, burası senin yerin değil. Oradan üniversiteye gittim.
misafir öğrenci olarak, Freie Universität Berlin falan. Orada da kardeşim böyle büyük bir şans. Küne gibi bir adamın paleontoloji dersine girdim. Bu adam müthiş meşhur bir adam. Yani ders vermesi, bilmem nesi falan herkes de korkuyordu bundan.
Yani bu aptalları çabuk kabul edebilen bir adam değildi. Hatta hiç unutmuyorum, İhsan Kedin Hoca'nın bir ahbabı vardı. Folkel Yakup Sagin. Hoca onu tavsiye etti. Dedi ki, sen üniversiteye gidip dersleri dinlemek istiyorsan Yakup Sagin'i bul dedi.
Ben gittim, buldum Yakup Sagin'i. O çok memnun oldu. ''Herkesin nasıllar?'' falan. ''Gayet iyisin, keyfin yerinde İstanbul'da.'' falan. Dedim böyle böyle, ben bir misafir öğrenci olarak dersleri dinlemek istiyorum. ''Tabii.'' dedi. Hemen bana bir şey çıkardı, program çıkardı. Bu programın derslerinden bir tanesi, hiç unutmuyorum. ''Deutsche Landschaft nunnige Entstehung.'' Alman alanları, lançaftları ve bunların oluşumu dersi veren Max Richter 80 yaşlarındaydı o zaman. İhsan Hoca zamanında asistanmış. İhsan Hoca'nın aldığı dersin asistanlığını yapmış Richter. Ben kendimin kim olduğunu ona takdir edince ama ne memnun olduydu. Ya dedi böyle böyle bizim Ali ne yapıyor? Ulan Ali nereden çıktı diyorum şimdi. İhsan Ketin'in adı İhsan Ketin. Sonra İhsan Hoca'ya sordum. Hocam dedim bu Ali nereden çıkıyor? Aa dedi anlatayım sana dedi.
Şimdi bunlar 1932 yılında gidiyorlar Almanya'ya. Ekrem Akurgal, İhsan Ketin, Sedat Alp, üç arkadaş. Trene biniyorlar Almanya'ya. Nahumburg Adıza Aile'de bir liseye gidiyorlar. O zaman böyle göte enstitüsü falan yok, Almanca öğrenecek. Bunlar bir liseye gidiyorlar. O lisede kendi gayretleriyle Almanca öğrenecekler. Öğreniyorlar. Sonra Berlin'e gidiyorlar. Üniversiteye kayıt yaptıracaklar. İhsan Hoca gidiyor, kayıt memuru. Adın İhsan Soyad.
işte o yok diyor, İhsan Bey şimdi Alman'ı aklı almıyor, ne demek ulan yok. işte yok diyor bizde soyan. peki ne yazacağım buraya diyorlar. biz diyor memleketin babamızın adını kullanırdık. İhsan Ali. oradan. değil mi? falan doğum tarihi. 1914 diyor İhsan Bey. gün ayı. işte onlar da yok diyor İhsan Hoca.
düşünebiliyor musun? nereden nereye yahu? e tabi yani o zamanlar hiçbir şey. hiçbir şey yok, korkunç bir şey. adam kızmış, İhsan Hoca ne yazacağım buraya demiş. İhsan Hoca demiş ki valla annem demiş işte kirazların yeni çiçek açtığı zaman doğdu falan diyordu. sen bir 10 nisan yaz demiş. 10 nisan yazmış. Atatürk'ün de doğduğu tarih belli değildi. onun için diyor ya 19 Mayıs benim doğum tarihimdir diyor. evet. çünkü belli değil doğum tarih.
Peki, Atatürk'ten bahsetmişken bu arada, onun sevgini biliyorum zaten. Onun sayesinde zaten senin gibi bilim insanları… Ya sırf ben değil, sen. Karşımda peçesiz oturuyorsun. Değil mi? Atatürk sayesinde. Eğitim alabiliyoruz. Eğitim aldın. Hem de ne eğitim almışsın. Evet. Değil mi? Robert College'den Oxford'lara gitmişsin. Atatürk sayesinde. Tabii ki onun sayesinde. Peki şimdi bir karalama kampanyası da oluyor biliyorsun. Üzüldüğünü de biliyorum bu konuda ama tabii ki güneş balçıkla sıvanmaz. Bak bunu yapan var ya Atatürk'e laf edenin şempanzeden farkı yok zeka olarak. Bir şempanze. Çünkü adamın yaptıklarına bakıyorsun. Ona laf eden onun sayesinde rahat yaşıyor. Yani bu şiddetli bir geri zekalılık örneği. Peki Atatürk karşına gelecek olsa bugün ne demek isterdin ona?
Sana şöyle bir cevap vereyim. İhsan Hoca, Ali Efendi'nin oğlu. Dedi ki Ali Efendi'nin mezleğine hademe. Kayseri Lisesi'ne hademesi. Şimdi İhsan Hoca da orada öğrenci, çok başarılı bir öğrenci. İşte Atatürk'ün programı dahilinde burs alıyor. O bursla Almanya'ya gitti.
okuyor, geliyor. Ve hep gerek İhsan Bey, gerek Ekrem Bey, gerek Sedat Alp, bunlar öbür boyu dost kalmışlar. Türkiye Bilimler Akademisi kurulduğu zaman ben ilk kurucu üyelerindendim. Toplantıya İhsan Hoca'yı ben alırdım, arabayla biz Ankara'ya gideriz.
Ekrem Hoca o zaman Ankara'da oturuyordu. Ekrem Hoca'yı alırız Sedat Hoca'ya gidelim. Ferzan Hanım Nuriçin'de yatsın. Sedat Hoca'nın hanımı. Çok güzel yemek yapar. Bir de çaçaron. Pöf! Ekrem Hoca da çaçaron. Bu ikisi sayesinde aman yarabbim ne dedikodular dinledik. Bütün bilim aleminin kirli çamaşırları falan filan. Sedat Hoca ile İhsan Hoca sakin adamlardı. Onlar konuşmuyorlardı. Fakat senin soruna cevap olarak şunu söyleyeyim sana.
Ömrümün sonunda doğru İhsan Hoca hep şunu diyordu. Bir öteki dünya olsaydı ve Atatürk'le karşılaşsaydım, paşam bana verdiğin imkanların karşılığını verebildim mi derdim. Ben karşılaşsam aynı soruyu sorarım. Derim ki paşam senin sayende benim ailem zengin oldu. Senin sayende güzel okullar vardı.
o okullara gidebildim. senin sayende... istanbul teknik üniversitesi adam gibi bir üniversite olmuştu. orada 40 sene çalışabildim. şunları şunları yaptım. seni memnun edebildim bilerdim. sayılı insanlardan birisin sen aslında. ülkesine geri bunu... getiren, veren... yani ondan memnun olur muydu bilemiyorum. gençlere beni sevdirdi. bu azdan kadar evet. yani çalışıyoruz ama... bu kadar az olmamızdan memnun olur muydu?
hani ben sana dedim, güldün hatta. sen bilim dünyasının rockstarısın. evet, sağ ol. bula bula da o benzetmeyi buldun yani. rockstar ama çok dinlensin. o yüzden de razı olurdu. bence çünkü bütün bir jenerasyona sen, ilber ortaylı, hani sevdirdiniz. havalı bir şey yaptınız. cool bir şey yaptınız. ikimiz de atatürk'ün yarattığı ülkenin çocuklarıyız. bak ilber ortaylı kırımlıdır.
Doğum yerini biliyor musun? Bregenz'tir, Avusturya. Doğduğu yer mülteci kampı. Çünkü annesi babası Stalin'den kaçmışlar. İlber'in annesi Stalingrad Üniversitesi mezunudur. Gelir gelmez pat, Rus Dili ve Edebiyatı Bölümünün başına koyuvermişler İlber'in annesini. Babası mühendis. Rusya'da okumuşlar. Şahane eğitim almışlar.
ondan sonra bregenz'e yani avusturyaya kaçıyorlar. fakat ondan sonra memleketleri dönmeye müsait hale gelmiş. ilper ortaylı gibi sen de en yüksek mertebelere geldin. bir akademik camiada, akademik dünyada en önemli ödülleri aldın. işte binlerce makale, araştırma. kendi alanında dünyada sayılı bilim insanlarından birisin şu an. neden geri geldin? neden ülkendesin? şimdi hayatım bak şunu söyleyeyim.
Bir kere ben ülkemde rahattım, anlatabiliyor muyum? Yani ülkeme geldim, ayağımda şoförüm, oturacak evim. İstediğim kadar harcamaya... Ben yurt dışında bu rahatı bulamazdım. Sonra teknik üniversiteye geldim. İhsan Ketil'in asistanı olarak. Teknik üniversite 40 sene bana çok iyi baktı. Bir dediğimi iki etmediler.
Bu rahatlığı katiyen ben bulamazdım başka yerde. 1984 senesinde Cornell Üniversitesi beni bir seminere davet etti. Ben de kalktım gittim. Oradakilerin hepsini de tanıyorum. Yani Dan Carey'den Jack Oliver'a kadar falan hepsini tanıdığım insanlar. Ben gittim seminer verdim. Anlattım şeyler.
Ondan sonra baktım, hoca hoca dolaştırıyorlar beni. Benle biraz sohbet ettik. Zaten dediğim gibi tanıdığım adam. Jack Byrne ile sohbet ettim. Don Terkotke çok büyük bir adamdı, onunla. O beni de çok severdi, onunla sohbet ettim falan.
Bu benim garibime gitti, niye böyle bütün hocalarıyla konsümasyona giriyorum falan. En sonunda Jack Oliver, o zaman başkandı Jack. Jack'in odasına gittim. Jack dedi ki, Celal çok teşekkür ederiz, geldin falan filan. Şimdi belki fark etmişsindir, bizim niyetimiz sana burada iş vermek. Cornell'da. Seni asistan olarak alacağız, Amerikan dilinde asistan olarak alacağız ama... Bir sene sonra garanti tenure.
Şimdi öyle deyince dedim, Jack, bana ne teklif ediyorsun? Şimdi dedim, para teklif edemezsin. O bende var. Bunun dışında ne teklif ediyorsun? Ya bak dedi, KOKORP programının merkezi burası. KOKORP o zaman yeni ortaya çıkmış. Çok yüksek enerjide patlatma yapılıyor veya jeofonlarla yere enerji veriliyor.
Dağılan sismik dalgalar kabuğun tabanına kadar gidip geri geliyor. Dolayısıyla bütün bir kabuğun, yani arz kabuğunun... 30 kilometre, 40 kilometrenin röntgenini çekiyorsun adeta. Ve bunu yorumlayacaksın. Falan. Dedi ki bu veriler burada toplanıyor. Bunun ilk yorumu da senin elinden çıkacak burada olursan dedi. Öyle deyince Jack dedim. Your boys will get it wrong anyway dedim.
I'll have the first go anyway dedim. Dedim ki senin oğlanlar zaten yanlış yapacaklar dedim. Dolayısıyla dedim ilk bunu adam gibi yorumlamayı yine ben yapacağım, onun için dedim. Öyle değil, you arrogant bastard dedi. Seni küstah piç kurusu dedi. Falan, neyse. Dedim ki Jack... Burada bana verebileceğiniz hiçbir şey yok dedim. Ithaca, Cornell'ın olduğu yer, bir küçük köy.
İntihar oranları bile çok yüksek. Kasvetli bir yer bir de orası zaten. Yani kardeşim, bir İstanbul'u düşün, bir orayı düşün. Ne işin var orada? Ondan sonra yemeğe gideceğiz. Don Turcotte geldi. Turcotte dedi ki, ya şöyle yapalım, sen gel seni tenure'la alalım.
Doçente olarak alalım. Asistan değil de doçente olarak. Dedim, don. Senin gibi bir adamdan bunun gelmesi çok büyük iltifat benim için. Ama dedim, İstanbul'u bırakmak var işin içinde. Bir de verebileceğiniz bir şey yok. Doçente olsam ne olur, olmasam ne olur? Ben dedim, asistanım. İhsan Ketil'in asistanıydım o zaman. Neyse yemeğe gittik, Derker'le konuştuk. Bilmem ne yaptık falan filan. Brian Isaacs'la konuştum.
Akşamleyin Jack Byrne, benim doktor hocamın çok yakın bir arkadaşı. Bu Amerikalı. Benim doktor hocam İngilizdi. Jack beni evine davet etti. Gittik bir yemek yedik. Jack dedi ki, Celal arkadaşlarla konuştuk. Full profesör olarak gelir misin? Öyle değil mi dedim Jack. Ben derdimi anlatamadım size.
Ben dedim, İstanbul'u ve Teknik Üniversiteyi ve İhsan Kedi'ni bırakamam. Çünkü dedim, onların bana verdiğini siz veremiyorsunuz. Her zaman gelirim. Bir semestr davet edin, gelirim. Seminer vermeye gelirim. Sizlerle ortak proje yaparım. Ama dedim, buraya profesör olarak niye geleyim? Yani İTÜ'deki benim asistanlığım buradan daha kıymetli abi.
çok çok vereceğin okkalı bir maaş verirsin. onlar öyle bir hürriyetleri var. kendileri tayin ediyorlar ne maaş vereceklerini. dedim kardeşim benim babam sizden daha fazla para veriyor bana. ona da ihtiyacın yok. ona da ihtiyacın yok dolayısıyla. bu nedenlerden ötürü ben İstanbul'a geldim.
İyi ki de geldin. Sağ ol hayatım. İyi ki geldin. Burada dediğim gibi yani gençleri de buna özendirdiğiniz bilme bu çok önemli. Çünkü şimdi çok farklı şeyler var. Biliyorsun işte öncelikler farklı. Hatta şimdi eğitimde mesela din bir inanç, inanç üstüne kurulu bir şey. Ama mesela şimdi bu anlamda şeyi de görüyorum. Eğitim hayatına daha baskıcı bir tarafa gidiliyor. Evet, evet. Bu da bak tamamen cehaletin ürünü.
Peki sen biliyorum ateistsin. Evet. Ne seni ikna edemeyen dine, niye ateist oldun mesela? Çünkü ben bir bilim adamıyım aynı zamanda. Benim herhangi bir şeyi kabul etmem için güçlü veriler olması lazım. Değil mi? Ve bu verilerin kontrol edilebilir olması lazım. Şimdi ben sana diyeyim ki Pınar, şu gördüğün ince kenar üzerinde binlerce peri dans ediyor. Tamam mı? Şimdi sen inanır mısın buna?
Hayır. Niye? Göremediğim için. Bir de kontrol etme imkanın yok. Bir veriyle bunu aynen bilimsel bir şekilde test edemem. Test edemezsin. Dolayısıyla inanmazsın. Din aynı durumda.
test edemiyorsun hiçbir şeyini. niye agnostisizm değil yani? ola da bilir ama bilemeyiz. aa bir dakika. şimdi benim ateizmim neye dayanıyor? şimdi bir sürü din kitabı var. değil mi? şimdi bunları okuyorsun. bir bakıyorsun bunlar tutarsız kendi içinde bir de doğru değil. mesela... şey söylendiydi bir kere hatta beni savcıya falan gönderdiler. İbrahim ile Musa böyle adamlar tarihte yaşamamış dediğim için falan. ondan sonra...
Bir şey vardı meşhur Asman diye Heidelberg Üniversitesi'nin teoloji ve eski eciptoloji uzmanı. Yakınlarda öldü. O çok meşhur bir adamdı. Bu bir kitap yayınladı. Moses de Egyptia diye. Mısırlı Musa diye. Onu okudum. Hayretler içinde kaldım. Tek tanrılı din fikri Firavun'dan çıkıyor.
Akhenaton'dan çıkıyor. Akhenaton'un esas adı Amenopsis. Dördüncü Amenopsis. Bu, yeni krallık döneminde 10. hanedanın 18. Firavun'u. Bu herif tahta çıkıyor. Biraz da babasının da etkisi var. Üçüncü Amenopsis'in de etkisi var. Diyor ki ya bu Mısır Panteonu, yani Tanrıların bulunduğu yer, biraz fazla kalabalık diyor.
Çok fazla tanrı var. Bunları da vazgeçelim, bir tane tanrı olsun. O da güneş. Amonra. Olsun. Ve diyor, bu güneş tanrısını biz bir güneşi görüyoruz. O diyor başka bir şey. O maddi bir şey. Bir de diyor manevi var güneş. Bizi yaratan, dünyayı yaratan, bilmem ne yapan falan filan. Dolayısıyla diyor, bu resmedilemez. Bu resmede karşı.
Tanrı'nın heykellerinin yapılmasına da karşı. Kendinden önceki bütün heykelleri kırdırıyor, resimleri sildiriyor. O bar reliefler var, kabartmalar. Onları sildiriyor. Neye benziyor bu? Kimi hatırlattı sana? Putların kırılması, heykel yapılmasının günah olması. Resim yapılmasının günah olması. Birisini çağrıştırıyor mu sana bu? Çağrıştırıyor değil mi? Musa'dan başlayıp Muhammed'e geldik mi?
aslında zaten bu arada şeyi söylemiştin sen. pritchard'ın kitabını oku demiştin bana. evet. old testament'in içindeki işte aslında… onu getirttin mi? evet sipariş verdim. geliyor yolda. yurt dışından çıkıyor. amerika'dan sipariş verdim. oradan geliyor. middle east… near eastern texas'a… bana bak sen, annen baban hayatta mı? evet ama hastalar yani. ha, ya benim peşime koşamazlar. ya demesinler ki bizim kızı yoldan çıkartıyorsun diye. yok demem baba.
zaten öyle ama pritchard'ın o kitabını sipariş verdim. sen menzerlikler üzerinden konuşuyordun aslında. ben sana bir de şeyi tavsiye edeceğim. asma'nın kitabını tavsiye edeceğim. onun da ingilizcesi var. onu da not alayım. onu yani... hatta ben çok onu satın almak istemezsem ben sana ödünç de verebilirim. kütüphaneye geleceğim. ha geleceksin. o zaman bakarım. benim kütüphanenin dışında kimseye ödünç vermem. ama şükür ki yakında oturuyorsun. komşu sayılırız zaten. kitabını zamanında iade etmezsen saçını başına yolarım dedik.
Ben o konularda çok titizim sen merak etme. Aferin. Ama şeyi soracağım şimdi bak Tanrı konuşuyoruz. Allah, Tanrı işte. Mesela şu da var. Bazı işte çok benzerlikler var. Eski hani eski dinlerde, çok tanrılı dinlerle, hikayelerde, mitlerde. Çok benzerlikler. Hepsi birbirinden türüyor. Mesela tekvin, genesis yani yaratılış miti. Evet o hepsi birbirinden türüyor. Ama onun mesela evrim teorisini destekleyen yana olduğunu söyleyenler de var. Çünkü... Ya desteklesin desteklemesin mühim değil. hani sembolik, alegorik anlatımlarla belki içinde... Hayır efendim hiç alakası yok. Çünkü Sümerlilerden çıkma. Sümerliler zamanında evrim mi vardı? Evet. Sümerlilerin uydurduğu masal. Değil mi? Şimdi bir de şunu düşün. Yaratılış, kendi içinde tutarsız. Değil mi? De ki sen, A varlığı bizi yarattı. Niye öyle diyoruz? İşte bir şey varsa orada bir yaratan olmalıdır.
Peki A'yı kim yarattı? Değil mi? Bak bu dikkat edersen, sonsuz… Apeiron aslında, sonsuz. Bravo! Değil mi Apeiron? Bunu Anaximandros boşuna söylememiş. Sonsuzdan geliyor, sonsuza gidiyor. Ve bu bir insan için düşünülmesi son derece zormuş. kafamızda onu tedavi edemiyoruz, yani hayalini kuramıyoruz aslında. sonsuzluk ne demek gibi yani. düşünmesi çok zor bir şey. yani biz insanlar aptalız diye... bazı şeyleri kabul etmemek durumunda olamayız. mecburuz kabul etmeyi. aksini zaten ortaya çıkarabilirsiniz. aksi lojik değil, mantıklı değil. kendi içinde çelişiyor.
Yani bunun en güzel dile getirenlerden bir tanesi Ömer Hayyam'dır. Ömer Hayyam'ın ribayelerini oku, onlar silojistik bir yapıya sahiptirler. Aristo'nun söylediği, bütün insanlar fânidir. Sokrates bir insandır. Dolayısıyla Sokrates fânidir. Böyle bir yapıya sahip. Bir rümâ isimde diyor ki... Sen diyor... Dedin ki... Yürü iznim var. Ama yoluma tuzak kurdun. Beni cezalandırmak için. Senin benden ne farkın var Atârlım?
Değil mi? Çok enteresan. Sen Sokrates demişken bana da bir sistem etmiştin kütüphanemde Sokrates büstü var diye. Evet. Yani bu işte Sokrates Yunanlılardaki seküler düşünceyi kaldırmış ortadan. Sokrates'in öğrencisi Platon.
platon aslında değil mi? platon bir felaket. çünkü sokrates diye anlattığı birçok şeyi platon anlatıyor aslında sonrasında. çok önemli bir konuya parmak bastı. bir sokrates problemi var. sokrates hiçbir şey yazmamış. dolayısıyla bizim sokrates hakkında bildiklerimiz üç temel kaynağa dayanıyor. bir tanesi tabii platon. ikincisi xenofon. üçüncüsü eskilos'un bulutlar piyesi.
Değil mi? Şimdi bunlar arasında mesela xenofonla Platon'un çeliştiği yerler var. Özellikle şeyde, apolojide. İkisi birbiriyle çelişiyor. Şimdi hangisine inanacağım? Hangisi gerçek Sokrates? Sonraki dönemde Platon biraz kendi düşüncelerini Sokrates'in ağzından anlatmaya başlıyor zaten. Belki baştan beri öyle yapıyor da bilmiyoruz. Kanıt yok yani ona dair. Bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey var. Xenofon asker. Yani filozof filozof değil. Xenofon'un yazdıkları büyük bir ihtimalle Sokrates'in dediklerine daha yakın.
Çünkü Platon, Sokrates'i borazan olarak kullanıyor. Evet. Ve Platon hatta sonrasında, Platon'u Sokrates olarak anlattığı şeyler, kilise tarafından benimseniyor. Anlayış olarak aslında. Ama birebir Sokrates bunun dedi, tabii bilmiyoruz. Bak çok güzel bir kitap vardır. Sokrat ve İsa adiye. Onu okumanı çok tavsiye ederim. Not alacağım bunların hepsini. Geldiğinde gösteririm hepsini sana, sıradan görürsün. Ama burada,
Sokrates'in getirdiği bir irrasyonel taraf var. Mesela Zike'den vahiy aldığını iddia ediyor. Anlatabiliyor muyum? İşte bu tip şeyler, kontrol edilemeyecek şeyler işin içine girdiği zaman ipin ucu kaçıyor. ve onun için Sokrates'in hazırlamış olduğu ortam, hristiyanlığı daha kolay nüfuz etmesine sebep oluyor. yani pre-sokratiklerin egemen olduğu bir ortama hristiyanlığı sokamazsın. hadi oradan derler, saçma sapan şeyler getirme buraya derler. orada da tek tanrının dine geçilmesi gerekliliğinin de oluşumuyla, aslında onun bazı değerleri, etik üstünden bazı değerleri alınıyor. ne diyeyim, Plotinus'u düşün. ne diyor, the one.
Bir vardır diyor falan. Ulan nereden biliyorsun? Kim bu? Bir sanat telgraf mı çekti? Bu tip hiçbir dayanağı olmayan inançlar. Hiçbir dayanağı yok.
Ama hiç sıfır. Yani sen bana desen ki ya Celal, sen dindar bir adam ol. Sana şu, şu, şu dayanakları sunacağım. Sunabileceğin hiçbir şey yok. Dolayısıyla ben niye inanayım ya? O yüzden de sonunda inanmak ya da inanmamak arasında bir inanç sistemi olarak... İman. Bak bu sırf inanç değil, bu iman. İman nedir? Sorgulamadan inanmak. Onu da bilim adamı yapamaz.
Peki şu böyle bir felsefi soruda vardır ya, eğer din yoksa ne bizi hizaya sokacak o zaman? Din sokmuyor ki. Lütfen Orta Doğu'ya bakalım. Değil mi? Bak Filistinli ile İsrailli aynı ırktan geliyorlar. İkisi de Sami. Konuştukları dil neredeyse aynı. Yani Filistinli'nin Arapça alfabesinin ilk harfi Elif. Musevi'nin.
konuştuğu İbranice'nin ilk harfi Alef. İki Arap karşılaştı mı ne diyorlar? Selamun Aleyküm. Din savaşları, yüzyıllar boyunca kanlı din savaşları. Kardeşi kardeşe... Yahudiler gibi biliyor musun karşılaştığı zaman? Selamun Aleyküm. Bak. Selamun Aleyküm, Selamun Aleyküm. Birisi kurban diyor, birisi korban diyor. Bu kadar yakın dinler mi? Zaten İslam'la Yahudilik arasında çok benzer dinler onlar. Mesela Hristiyanlık öyle değil ama iki din çok birbirine benzer tarafları var. Müslümanlık büyük ölçüde Tevrat'ı örnek almış. İçindeki hikayeler... Şimdi Muhammed'in ihtiyacı olan bir din kurabilmek için bir kendi kuralları var. O kurallar yani Kur'an'daki Muhammed'in koyduğu kurallar zamanı için son derece akıllıca kurallar. Zaten Muhammed çok büyük bir dahi. İnanılmaz bir adam. Yani ben onu işte Cengiz Han falan gibi adamlarla aynı hizaya koyuyorum. Bunlar muazzam adamlar.
Muhammed de bakmış mesela, Ptolemaias'ı okuyorsun, M.S. II. yüzyıl. Orada Arap dağları diye geçiyor. Demek ki bir Arap milleti var. Fakat bu Arap milleti o kadar dağınık ki hiçbir işe yaramıyor. Muhammed bunu görüyor, diyor ki bunları toparlamak lazım. Belli bir organizasyon lazım. Bu organizasyon nedir? Müslümanlıktır. Bunu getiriyor. Şimdi bu Müslümanlığın temellendirilmesi için eskiye dayanmak lazım.
Yani bugün sen dışarı çıksan, ben bir kadın peygamberim, size yeni bir dil getiriyorum falan. Soluğu tımarhanede alırsın. Eski hadislerden benim geleceğime dair belki bir şey oluyor. Belgeler sunarsın bilmem ama bugün yine de tımarhaneye sokarlar seni. Anlatabiliyor muyum? Sonuçta ben peygamberim diye çıkanlar oluyor zaten. Efendim Joe Smith'i hatırla. Sizlerin okuduğu yerde Joe Smith diye bir adam vardı 19. yüzyılda. Göğe altın tabletler gelmiş buna. Allah'ın emirleri.
çok eşlilik mümkün, bir de amerikalı bayılmış. mormonlar zaten inanılmaz bir toplum. işte o, joe smith'in kurduğu. ondan sonra berkem yan bunları bakmış ki, toplum bunları reddediyor, almış götürmüş, ta çönün ortasına. hala o şekilde böyle hani çokluğu, çok eşliği, birçok eşi, kadınla beraber aileler kuran, belki yan yana evlerde, komünitelerde yaşıyorlar. benim çok sevdiğim bir ziyarok dostum var.
greg davis diye, üniversitesi california'da... utah'tan bahsederken, that was the theocracy of utah diyor. kendi içinde modernliği, kadın haklarını konuşurken biz mesela bir taraftan da... dört tane kadınla ayrı ayrı ev olan, çocukları olan... evet herifler var orada ya. öyle yaşıyorlar mesela. mormon dostlarım var benim. çok iyi şey o fizikçi, bilmem ne. hatta adını vermeyeyim şimdi, bir kadıncağız var. kadıncağız idi benim öğrencim, genç bir kız.
o koyu mormon. ulan bir taraftan bakıyorsun, şahane jeoloji yapıyor. en sonunda dayanamadım, sordum ya kızım bir dakika dedim. aynı kafada bu ikisi nasıl oluyor? çünkü mormon inancına göre biliyorsun. isa ölmemiş, amerikaya gitmiş. efendim kızılderililer arasında dini yaymış. saçma sapan şeyler. ve oradan nasıl hani hem bu bilimsel araştırmalarla, o inanç nasıl örtüşüyor aslında? inanılır gibi değil yani. benim sevgili dostumuza verilen pişon,
Koyu katolik. Bu levha tektoniğini yaratan heriflerden biri bu. Ben Dern Mckenzie'ye sordum. O da çok iyi dostumuz. O da en büyüklerden biri yani. Zaviye Hüseyin dediğim sana. Dern'e sordum. Dedim sen Zaviye'yi benden daha uzun bir zamandır tanıyorsun ya. Bu ne iştir abiciğim? Dern dedi ki bu nizahi yok. Bu şizofrenik bir beyin gerektiriyor. Yani beynin bir kısmı diğer kısmıyla konuşmuyor.
Farklı iki inanç. Bir tanesi inanç değil. Bir tanesi ama bilime inanmak o da bir anlamda. Bilimin doğruluğuna, bilimin savunmak ve bilimle her şeyi keşfedebileceğinizi bilmek. O inanmak değil de şöyle diyebilir miyim sana? Bilime güvenmek. Daha doğru oldu. O inanmak değil, bilime güvenmek. Öteki iman. Sırf inanç da değil. İman. Ötekinde sorgulama yok. Sorgulayamazsın. Sorguladın mı küfre düşersin. bak şimdi mesela seninle bunu konuşuyoruz. çok hoşuma gidiyor. şimdi felsefe konuştuk, dinler tarihi konuştuk. işte tarih, mitoloji bir sürü şey konuşuyoruz. bana hep böyle o multidisipliner yaklaşımı çok iyi geliyor. yani bence bir insanın, hani sen diyorsun ya böyle elit insanlar var toplumda ve lazım onlar. mesela bir insanın birçok alanda senin gibi bir bilimsel biliyor olması lazım. Pınar sen duymuşsundur kültür şenagal. genel kültür. bizim toplumumuzda genel kültürden bahsedilirdi.
bu kalmadı. şimdi mesela şu var zaten onu sormak istiyorum bir taraftan da birçok konuyu konuşuyorsun çünkü hakimsin hepsini araştırmışsın hayatını araştırmayla geçmiş ama diyorlar ki işte onun uzmanlığı bu değil mi bunu konuşsun yani bir tane alanda mı konuşacak herkes bu da yeni yani yeni yüzyılda daha gelen bir şey herkesin bir alanı olsun onu konuşsun ama her şey birbirine bağlı yani o zaman toplumda da çıkan bu eğitimli insanlar hayatım bu cahilin gösterdiği reaksiyondur. çünkü adam bilmek nedir? araştırmak nedir? merak nedir? bunları bilmiyor. yani dedim ya sana zekâsız maymun seviyesinde. e yani sen de maymun bana kızdı diye huyunu suyunu değiştirecek değilsin. yani her şeyin ötesinde zaten öğretmemiz gereken şey de hani biz birçok alanda uzmanlaşabiliyoruz ama araştırmak, öğrenmek ve arasında bir bağlantı kurabilmek öğrendiğimiz alanların. disiplinler arası bağlantı kurabilmek zaten.
peki böyle düşününce bir oğlun var biliyorum. evet. onu nasıl yetiştiriyorsun mesela? şimdi hayatım, artık onun geçti otuz beş yaşına geldiği herif. şimdi biz Oya ile şu karara var dedik, Asım dünyaya gelince. dedik ki biz buna karışmayacağız. ama elimizden gelen tüm yardımları yapacağız. parasıydı puluydu, gittiği okuldu, oydu buydu.
Ama Asım kendi başına bir adam olacak. Yapmak istedikleri bize söyleyecek. Yapmak istedikleri bizim hoşumuza gitmezse, biz diyeceğiz ki, biz olsak böyle yapmazdık. Ama ısrarcı olmayacağız. Asım böyle yetişti. Dün öğrendim, ciddi ciddi pilot oluyor Asım. Pilotluğa heveslenmiş. Bu kadar iyi okumuş bir adam, bilmem ne falan. Bunun yanında bir de pilotluk yapmak istiyor.
Yapsın kardeşim. O da onun tutkusu. Aslında çok az ebeveyn sizin gibi. Yani normalde çok empoze eder anne babalar kendi düşünceleri. Ama o akıllıca bir yaklaşım değil. Çünkü çok uzun yıllar sonra pişmanlıklar oluyor. İşte annem babam bana bunu okuttu. Annem babam beni böyle yaptı. O tutkuyu bulamıyor insan o zaman. Doğru mesela Oya. Televizyon sinema okumak istemiş.
Hakkı abi rahmetli demiş ki ya bunlar meslek değil. Adam gibi meslek oku, biziz oku. O ya nefret etmiş biziz. Ben de ilk business okuyup nefret ederlerdi. Hem de Oya'nın gittiği mektep Harvard'dan sonra en eski Amerikan Üniversitesi, William & Mary. Cennet gibi bir yerde, Williamsburg'da. Ama Oya nefret etmiş. İşte seveceği alanı bulmak çok önemli yaşamda bence. Peki sence yaşamın başka olmazsa olmazları neler? Yani bir insan neden eksik kalmamalı yaşarken? Tutkuyla yapmak istediğin bir şeyi yapmalısın. Fakat bunu yaparken cemiyetle çelişmemelisin.
Yani şöyle diyeyim sana, cemiyetin suç adettiği şeyleri yapmamalısın. Bu çok mühim. Ha, cemiyet o kadar kötü bir yola sapmış olabilir ki o zaman sen ya kendini cemiyetten soyutlayacaksın veyahut senin gibi düşünenlerin oluşturduğu bir kalabalık meydana gelebilirse Atatürk'ün yaptığı gibi cemiyeti değiştireceksin. Ama bu çok az insana nasip olabilir. Yani Atatürk'ün bunu yapabilmesinin temelinde o zamanki cemiyetin tamamen çökmüş olması, milletin hiçbir ümidinin kalmamış olması falan. Yani benim rahmetli dedem derdi, benim dedem işte hava kuvvetlerinde askerlik yapmış falan. Ondan sonra mütealakeyle teriz edilmiş.
falan bir felaketli durum diyor. Hiçbir ümit kalmamış vaziyette. Bir de bir gün duyduk ki diyor, İngiliz donanması geliyor, padişah efendimiz esir olacak. Yani diyor her şeye inanırdık diyor. Hadi işte bu halimi kaybettik, bir iki eyalet gider falan. Ama biz devam ederiz. Padişahın ve halifenin esir olacağı, bu diyor bizim hayalimizde dahi olamayan bir şey.
Ve diyor bu bizim bütün hayalimizi çöketti, mahvetti diyor. Yani artık yaşamaya değer mi, değmez mi onu sorgulamaya başladık diyor. Birden duyduk ki diyor Mustafa Kemal Paşa başka bir şey yapıyor. Anadolu'da bir hareket var. Ve hala Anadolu'da bir ordu var.
O zaman ümitlendik. Umut oldu insanlar. O zaman ümitlendik diyor. Dedeciğim rahmetli. Silah kaçıranlara katılmış. Anadolu'ya silah kaçırıyorlar falan. Ve o Kurtuluş Savaşı'nı anlatırken rahmetli başlarda ağlamaya. Siz derdi, anlayamazsınız bunu derdi. Yani bir İzmir'in kurtuluşu, bir İstanbul'un kurtuluşu. Bunlar diyordu dedem. Hani biz ölmüşüz de, birisi bizi diriltmiş tekrar. O hissi verdiydi.
tekrar umut olup herkesi tekrar ayağa kaldıran. o çok zor bir şey. müthiş bir şey ya. bir cemiyeti kendine inandırmak dedi ya ya da kendine göre değiştirmek. işte atatürk'ün de yaptığı. zaten bütün bir ülkeyi değiştirmek. şimdi bakacak olursan hani senin bu dediğin o söylem üzerinden hani başkalarının cehaleti bizi etkiliyor.
Mesela bir zincirin mukavemeti en zayıf halkasının direnci kadardır diye bir söz vardı. Doğru. Toplumda şimdi biz belli bir insan topluluğu cahil bırakılıyorsa bilerek ve sistematik bir şekilde bu bizi de aşağıya çeken bir şey. Toplum çöker tabii. En önemli şey. Toplum çöker.
tabii ki yani. bunun örnekleri var yahu. rusya ne oldu? muhteşem bir medeniyeti vardı. san petersburg ile moskova'ya toplanmış. geri kalanına ilgilenmezse… geri kalanı sürünüyordu. sonunda rus ihtilali geldi çattı. hepsini birden çekertti. evet. yani başı çeken… fransa'yı düşün.
Değil mi? Fransız ihtilali Avrupa'nın başına gelmiş. En büyük felaketlerden. Değil mi? Ondan sonra ihtilal oldu, ne oldu? İhtilalciler birbirlerini şey yaptılar, Gıyotin'e gönderdiler. Kafalarını kestiler. En sonunda Napolyon toparlayabildi. Askeri diktatörlük toparlayabildi. Atatürk'ünkü de askeri diktatörlüktü. Yani meclis var, İYİ var bilmem ne falan filan ama meclisin ütü patlıyordu.
Ama bir durumda toparlamak için de belki o kaos... Şarttı. O şarttı. Başka türlü de yapılamazdı. O kaotik ortamdan çıkarmak için... Evet. Yani Atatürk... Rahmetli dedecime anlattı. Bize diyordu... Yeni bir hayat ümidi verdi. Yeni bir hayat, yeni bir ülke... Yeni bir gelecek. Hepsini. Her iki dedemdi. Babamın babası prezrenli. Annemin babası yanyalı. Onlara buralardan bahsettiği zaman başlarlardı ağlamaya.
Ve diyorlardı ki, biz diyorlardı, vatan kaybetmiş insanlarız. Atatürk bize bir vatan hediye etti. Şimdi vazifemiz, o vatana olabildiğince sahip çıkmaktır. Çok doğru. Yani o bize bir gelecek bir hayat verdi. İşte şimdi de biz onun uğrunda, onun idealleriyle yaşayıp... Tabii. Senin şu yaptığın iş, Atatürk'ün izinde gittiğini gösteriyor. Onun yaptığını yapmaya çalışıyorsun. Halkı aydınlatmaya çalışıyorsun.
Benim cahil dedem, anne babası Mehmet Bey, müthiş zengin olduydu ama zor okuyup yazardı. Ama bana hem ne diyordu biliyor musun? Aman Celal diyordu, müspet ilim oku. Ulan ne anlar bu adam müspet ilimden başka türlü ilim? Atatürk'ün lafı. Türk milletinin elinde tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Dedemin kafasına işlemiş o.
Yüzyıllar boyunca bir ülkenin kalkınması için, buluşları olması için, ilerlemesi için, halkının cehaletle sınanmaması için zaten ilime, bilime dönmek. Müspet ilim okuyacaksın. Müspet ilim evet. Müspet ilim. Rahmetli dedeciğim ikide bir de onu söylerdi. Peki o zaman ben sana sormak istiyorum. Mesela kendimizi geliştirmek istiyoruz. Sence nereye gitmeli? Hayatım kendini geliştirmek istiyorsan bir kere iyi bir kütüphane bul. Varsa bir yerlerde.
Öyle kütüphaneler var. Ama kendini modern dünya için geliştirmeye çalışıyorsan, o zaman bir müddet yurt dışına git. Mesela Berlin'e git. Oradaki milli kütüphaneye git. Merak ettiğin konuları oku. Ve mümkünse merak ettiğin çevreler edin.
Mesela senin konumundaki bir insanın çevre edilmesi daha kolay olabilir. Daha gariban birisi kolay çevre edinemez. Hele bugünkü şartlarda. Yani Almanya'da Türk dediğim herifin tüyleri diken diken oluyor. E haksız da değil adam ya. Medeni bir yer seç. Medeni bir yerde mümkün olduğunca iyi bir çevre seç kendine. Yapabiliyorsan.
Yapamıyorsan, elinde maddi imkanın varsa kütüphanelere git, müzelere git. Müzeleri gez. Müthiş eğitici yerlerdir. Bir de ne okumalı diye sormak istiyorum. Vallahi hayatım yetenek meselesi bu. Yani bir kere neyi seviyorsan onu oku. Yani tutkulu bir şekilde bağlı olduğun bir konu olması lazım. İkincisi de yeteneğin olması lazım.
Yani yeteneğin olduğu, tutkuyla sevdiğin bir konuyu, mesela geolojiyi seçmem gibi. Evet, önemli olan insanın hayatta gerçekten tutkulu olduğu alanında bulunması. Evet, mümkün olduğu kadar erken. Mümkün olduğu kadar erken ve kimsenin de bunun önüne seçecekmemesi lazım.
çok teşekkür ederim. mücahede ederim. bugün geldin. yine çok keyifli oldu. her zamanki gibi. sağ ol. çok memnunum. yani senin hoşuna gittiyse, benim de çok hoşuma gitti. tabii ki. senle sohbet etmek hep büyük keyif. sağ ol hayatım. umarım çok sohbetlerimiz olur. oğlum memnuniyetle. ne zaman çağırırsan. ama sen de bize geleceksin. geleceğim. kütüphane ziyaretine geliyorum. bekliyoruz yani. tamam oldu. kütüphane ve bir yemek sözümüz var. onu yapacağız. teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.