Podcast

Sağlığın Mühendisliği

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Sağlık bu hayattaki her şeyi anlamlı hale getiren ilk koşul. O olmadan diğer hiçbir şeyin anlamı kalmıyor. Bu bölümünde konuğum bu alanda Türkiye’de faaliyet gösteren Abdi İbrahim İlaç’ın AbdiBio Grup Başkanı Dr. Ali Özüer.

Bölüm Transkripti

4.621 kelime · ~23 dk okuma

Haddini aşan yaşam rehberinin istisnasız her bölümünde yaşama eklediğimiz günleri daha anlamlı ya da en azından katlanabilir hale getirmeye çalışıyoruz. Fakat yaşama rehberlik etme niyetiyle yola çıkınca temel şart hayatta kalmak. Önce hayatta kalacağız ki onu daha anlamlı hale getirebilelim, ondan daha fazla verim alabilelim. Elbette yaşıyor olmanın türlü çeşit halleri var. Ancak zenginliğiyle, fakiriyle, kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle hepimizin en ortak beklentisi sağlıklı olmak.

Havaalanı koşturmacasında denk geldiğim bir arkadaşım yaşı epey ilerlemiş, annesinin yine yaşı gibi epey ilerlemiş demans hastalığı yüzünden yaşadıklarını anlattı ayaküstü. Vedalaşırken kurduğu cümle hiç aklımdan çıkmıyor. Allah uzun ömür versin sözü pek de iyi bir dilek değilmiş bugün onu anladım diyordum. Onun tenaştan ötürü yarım bıraktığı fakat benim tamamladığım kısmıyla bu dileğin tam karşılığı herhalde şöyle bir şey olmalı. Allah sağlıklı ve uzun bir ömür versin. Sağlık bu hayattaki her şeyi anlamlı hale getiren ilk koşul. O olmadan diğer hiçbir şeyin anlamı kalmıyor ve

her önemli şey gibi onun da önemini, anlamını sadece yokluğunda kaybettiğimizde anlıyoruz. Ve neyse ki bilim ve teknolojideki ilerlemeler sayesinde uzun süredir sağlığa yönelik hasretlerimizi ve beklentilerimizi sadece dualara bağlamak zorunda da değiliz. Üstelik son dönemde sağlığın bilim ile kesişiminden ortaya çıkan biyomühendislik yepyeni ve çok ilginç bir çağın perdesini aralıyor. Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde konuğum Bu alanda Türkiye'de faaliyet gösteren Abdü İbrahim İlacı'nın iştiraki Abdübio'nun grup başkanı Dr. Ali Özel.

Transkriptin tamamını oku

Hoş geldiniz Ali Bey. Şimdi biz her bölümün başlangıcında küçük bir sözlük oluşturuyoruz. Bahsedeceğimiz kavramların bir karşılıklarına yer veriyoruz. Ben isterseniz sıralayayım. Siz sonrasında itirazınız varsa o gerekli teksipleri yapın. Şimdi sağlıktan bahsediyoruz. Sağlık hani böyle kulağımıza Arapça bir sözcük gibi çınlıyor ama aslında birebir Öztürkçe bir tanım. Sa fiilinden geliyor. Hani daha böyle başka anlamlarıyla artık pek kullanılmıyor ama selamet, sıhhat gibi karşılıkları da var.

Biyoloji malumumuza belki okuldan hafızasında yer etmiş olanlar olabilir. Canlıların bilimi, canlılar üzerine çalışan bilim dalı. Teknoloji dediğimiz mevzu hani biz haddini aşan yaşam rehberinde pek bahsetmemeye çalışıyoruz ama tekniğin kurguladığı, mümkün kıldığı araçlar, genelçilerden bahsediyoruz teknoloji dediğimizde ki teknik Antik Yunan'da bugünkünden çok daha farklı bir anlamla aslında hayatımıza geçmiş. Daha çok bugünkü zanaata karşılık geliyor ama bugün bilimle haşrolmuş bir teknik ve teknolojiden bahsediyoruz. Biyoteknolojide benim dışarıdan gözlemlediğim kadarıyla artık bunun şahikası yani bilimin ve teknolojinin giderek böyle sihirbazlığa benzettiği mühendislik çabasının canlıların üzerinde uygulanma hali yani canlılığı, hayatı, yaşamı programlama gibi bir şey diye düşünüyorum.

En başta sorayım, öyle midir? Nedir bu biyoteknoloji? Evet. Aslında çok güzel açıkladınız. Köklerine gittiğiniz zaman yaşam bilimi biyoteknoloji, yaşam biliminin zanaatı. Biyoteknoloji dediği zaman, insanlar sordukları zaman ya da ilaçla bağlantılarını sordukları zaman ben şunu anlatmaya çalışıyorum. Şimdi elimizde pek çok... ilaçlar var, hayatımızı iyileştiren, sağlıklı yaşımızı sağlayan şeyler. Ancak bunlar eski teknoloji. Eski teknoloji nasıl oluyor? Doğada olan şeyler. Örneğin Aspirin'e gitsek ki 1890'lı yıllarda Bayer bunun patentini alıyor. Mucize ilaç. Aslında mucize ilaç olarak belirtiyorlar. Çünkü her şey iyi geliyor o zamanın şartlarında. Ancak şu bir gerçek, eğer biz bir eksiklikten, sağlığımızla alakalı eksiklikten bahsediyorsak, örneğin insülin, diabet hastalarımız bilir. İnsülini şu dünyada gidip çevrede bulmak mümkün değil. Aspirinin kökü söğüt ağacının kabuğundan gelir. Ama insülinin kökü pankreastan geçiyor. Dolayısıyla biyoteknolojinin tanımını yaparken, Biyolojiyi kullanaraktan ilaç yapabilirsiniz, bitkisel ürünler yapabilirsiniz ama önemli olan canlı yapıyı kullanıp, canlının şifresini kullanıp, canlının genetik yapısını kullanıp insan hayatına, sağlığına faydalı olacak şeyleri üretmek oluyor. Ayrıntılarına da gireceğiz programın ilerleyen dakikalarında. Peki, bu kavramları anladık. Biyoteknolojiyi, teknolojiyi falan yine iyi kötü bilenler vardır ama Ali Özüeri herkes bilmiyor olabilir. Bir de sizi tanıyalım. Siz kimsiniz? Sizin hikayenizi kısaca dinleyelim. Aslında benim hikayem çok uzun ama tabii ki biraz kısa anlatmaya çalışacağım. Çünkü benim hayat hikayem çok öğrencilerin ilgisini çekiyor. Çünkü bana soruyorlar işte biyoteknoloji, biyoloji nereye gidiyor? Ne yapalım ileride? Öğrencilerin sorduğu sorular hep bu. Ben 1993 yılı ODTÜ Kimya Mühendisliği mezunuyum ve burs sınavlarına girip burs kazandım.

Ve 95 yılında, 1995 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne gittim. Benim ilgi alanım elektronikti. Proses kontrol, makineler. Ancak bana orada dediler ki, ne zaman? 29-30 yıl önce Amerika Birleşik Devletleri'ne gelecek biyoteknoloji. Sen mutlaka biyoteknolojiyi çalış. Çünkü insan hayatında en önemli atılımları biyoteknolojide yapacağız. Bunu söyledikleri zaman tabii ben biraz işin şu kısmını düşünüyordum. Nasıl yapacağım bunları pek anlamıyorum. Çünkü bana söyledikleri konu gen transferi ile kanser tedavisinde kullanılan ilaçların yapımı. Otuz yıl öncesinden bahsediyorum. Ben de onu kafamda canlandırmaya çalışıyorum. Bir yandan hani bütün bu gen dizilimlerini vesaire çıkaracak olan bilgisayarların bile ne kadar ilker olduğunu düşününce

Hani belki bugün bunlar birkaç dolar verip testini yaptırabileceğimiz şeyler de milyarlarca dolarlık operasyonlardan bahsediyoruz muhtemelen. Kesinlikle. Sadece söyleseydim, o zaman ben başvurumu PTT ile yaptım. Yani teknoloji o durumda. Kağıt başvurusu, doktora kabulüm PTT ile oldu. Hatta 1995 yılında grev vardı. Emin değildik, acaba kabul edildik mi, edilmedik mi diye.

Ulaştım ulaşmadım diye. Peki bu süreçler nasıl gelişti sonrasında? Siz bu alana yönlenmeye karar verdikten sonra eğitiminiz de mi o şekilde gelişti? Evet, işte o zaman bana kanser dalında çalışmamı söyledikleri zaman emin olmama rağmen dedemi kansere kaybetmiştim. Bu konuda eğitim almamış olmama rağmen o konuyu seçtim.

Ve kanser dalında işte bu gen transferi ile kanserin kökten tedavisi üzerine yirmi dokuz yıl önce çalışmalara başladık. Master ve doktoramı mühendislik fakültesinden aldım. Daha sonra tıp fakültesinden bir klinik araştırma hastalar nasıl ilaç verilir? Bunun masterını yaptım. Ondan sonra da ilaç yapımında en önemli şeylerden bir tanesi fizibilite. Yani bir ilacın hastaya ulaşmasında en önemli noktalardan bir tanesi klinik çalışmaların bitmesi ve ticari üretimin yapılması.

Bu konuda işletme fakültesinden bir master aldım. Ondan sonra da endüstriye geçtim. Dediğiniz gibi hani ben özgeçmişinize baktığımda epey bir başarılarla dolu. Sanıyorum bizi dinleyenler de merak etmesi durumunda internetten arayarak bulabilirler. Burada çok uzun uzadıya girmiyoruz. Fakat sahiden çok ilginç virajlardan, sapaklardan ve seçimlerden oluşmuş etkileyici bir kariyer. Peki süreci biraz daha iyi anlamak adına sizin öykünüzde böylece toparlamışken

biraz önce bahsettiğiniz konuyu ayrıntılandırmak üzere. Örneğin kanser hepimizin bildiği, hepimizin ürktüğü, aslında anlaşılan eskisi kadar da ürkmemizin gerekmediği türden epey bir başarı kazandığımız hastalık alanlarından biri. Ve bildiğim kadarıyla kansere sebep olan hücrelerdeki bir genetik bozulma ve bu genetik bozulma sonucunda bozuk hücrelerin çoğalması, sağlıklı hücreleri yok etmesi vs. Gen teknolojisi yani sizin üstünde çalıştığınız ve çalışmakta olduğunuz bu teknik Ne yapıyor, ne vaat ediyor? Şimdi pek çok kanser aslında tabii ki genetik. Bin beş yüzün üzerinde fazla genetik hastalık var. Şimdi şöyle şehir hikayeleri de vardır. İşte benim dedem alkol de aldı, efendim sigara da içti ama kanser olmadı. Ama bunun yanı sıra işte öbür dedem hiç sigara içmedi ama kanser oldu gibi. Şimdi şöyle bir durum söz konusu. Kanser genetik bir hastalık. Yani bu şey anlamına mı geliyor? Kalıtsal anlamda mı genetik yoksa gen kaynaklı genetik mi? İkisi birden. Yani sizin aile yapınıza bakaraktan annenize, babanıza, dedenize biz tahmin edebiliyoruz. Şu an onlar çok gelişti. Hatta ben daha önceden onlar üzerinde çalıştım. Şöyle söyleyeyim. Sizin gen haritanızı biz aslında şu an, en son aldığım bilgiye göre 22 saatte çıkarabiliyoruz.

22 saatte sizin bütün gen haritanızı çıkartıp o haritada acaba hangi tür hastalıklara kanser ve diğerlerine yakalanma ihtimalinizin ne olduğunu bilebiliyoruz. Şimdi kansere yakalanmak bir eğer sizin genetik yapınızda ben onu bir silah düşünün diyorum o silahın içerisinde çok tetik var çok tetik olursa Siz sigara içmeseniz de ya da alkol almasanız da, stresli biat, kimikastal, güneşin altında kalsanız da yani çok tetik olduğu zaman bunları yapmasanız bile siz kanser oluyorsunuz. Ama 65 yaşında, 70 yaşında ya da daha erken. Çünkü riskiniz çok fazla. Yani genetik olarak sizin kansere yakalanma riskiniz yüksek. Bunun yanı sıra şehir hikayesine dönüyorum. Kimi insanda da bu tetikler çok az. Çok az olduğu için yani düğmeye basıp kanseri tetikleme şansı düşük oluyor. O insanlar sigara içtiği zaman da örneğin, halbuki sigara bilinen çok net bir sebeptir. Kansere sebep olan en büyük sebeplerden bir tanesi. O insan çok geç kanser oluyor. Yani ömrü aslında kanser olmaya yetmiyor.

Daha geç oluyor. Evet. Hatta zamanında bir metinde okuduğumu hatırlıyorum. Eğer insan 150 yaşına kadar yaşayabilseydi bütün insanlar nihayetinde kansere yakalanıyor. Yani kanser olacaktı ve belki de hayatını bundan kaybedecekti diye. Demin bahsettiğiniz konu ilgimi çekti. Şimdi 22 saatte insanın gen haritasını çıkarabiliyorsunuz. Bir ufak bir örnek alıyorsunuz kişiden. Bu işte kan örneği mi oluyor? Tükrük örneği mi? Nedir? Doku örneği mi? Saçınız yeterli. Saçınızın bir teli. Peki saçımdan bir teli alıyorsunuz ve 22 saatte benim bu biraz önce bahsettiğiniz 1500 genetik hastalık da dahil olmak üzere her türlü ne diyelim meyilim olan musibeti öngörebiliyorsunuz öyle mi? Evet. Peki bu diyelim ki işte benim ne diyelim bir herhangi bir hastalık düşünelim veya şey düşünelim de hastalık kapsamına girmemesi gerek herhalde. Saçım dökülmeye meyilli. Bunu tespit edebiliyorsunuz. Tetavi edebiliyor musunuz genetik olarak yine?

edebiliyoruz. Yani bu gen terapileriyle mi bu CRISPR Cas9 falan tarzı şeylerle mi? Şimdi orada şöyle etik işin içine giriyor. Yani aslında gen transferi, gen terapisinin amacı çözümü olmayan hastalıklara çözüm olabilmek. Çünkü eğer tıpkı düşünürseniz hani Nobel'in yaptığı gibi çok iyi bir şey buluyor ama silah olarak size geri dönüyor. Yani siz parayı verip çocuğunuzun göz rengini en kolay işimiz.

Ya da düşünebiliyor muyuz? Ya da saç genini çok basit bir şekilde değiştirip çok saçlı bir insan yaratabilirsiniz. Diğer bir noktada ama işte kötü yanda mesela bir ordu yaratabilirsiniz. Mükemmel, acı çek, korkusuz. Değil mi acı çekmeye?

İşte etik burada işin içine giriyor. Yani özellikle zaten gen transferi yapıldığı zaman en önemli noktalardan bir tanesi bir sonraki jenerasyona geçmemesi gerekiyor. Çünkü sizin doğmamış çocuğunuzun hayatı hakkında karar vermek doğru değil. Etik değil. Ne kadar ilginç bir konu. Ben bunu hiç düşünmemiştim ama bir yandan da aslında biraz karar da veriyoruz değil mi? Yaşam tarzımızda, genlerimizi oluşturan yaşam tarzlarımızda bizden sonraki nesilleri de kurguluyoruz demek ki. Hani çok kötü ortamda yaşayıp çok kötü beslenen bir insanın gen yapısı da bozulur değil mi? Peki bu bahsettiğiniz etiği belirleyen nedir? Böyle evrensel bir etik de yok. Vicdanımıza mı kalmış bir şey? Evrensel etik, bu bir konsorsiyum. Bütün dünyanın uydu, takip ettiği, bilim adına çeşitli kanunlar çıkartıldığı yerler var. Dünya sağlık örgütü gibi mi? Dünya sağlık örgütü gibi. Çünkü mesela Çin'de bazı etik dışı gen çalışmaları olduğuna dair haberlere denk geliyorum. Acaba onlar merdiven altı mı oluyor yoksa kapsam dışı ülkeler mi var? Bu anlaşmalara taraf olmayan ülkeler mi var diye merak ettim. Şimdi kontrol edilemeyen şeyler oluyor. Örneğin mesela bana şey soruluyordu, kovid zamanında Çin aşısını kullanmak ister misiniz ya da Rus aşısını kullanmak ister misiniz? Biz normal şartlar altında etik kurallar içerisinde bir herhangi bir ilacın bütün klinik çalışmalarını takip

ediyor olabilmemiz lazım. Yani işte Bionte'nin yaptığı, Moderna'nın, AstraZeneca'nın bunların yaptıklarının hepsinde herkesin ulaşım hakkı var. Ancak işte Çin'de ya da kapalı ekonomilerde bazen bu bilgiler olmuyor. Olmadığı zaman biz onları kabul etmiyoruz. Bilimsel olarak tavsiye de etmiyoruz. Çünkü amaç zaten bu klinik çalışmalarda yapılan ilacın herkese uygun bir şekilde yan etkilerinin olmadığını kanıtlamak. Bunun için de yeterli sayıda hasta olması gerekiyor. Veriliş şekillerinin doğru olması gerekiyor. Bunları da kontrol edilebiliyor olması gerekiyor. Çin'de kontrol edilebilen, bizim takip ettiğimiz araştırmalar da var. Ama takip edemediklerimiz de var. Dolayısıyla o kapalı kutu gibi oluyor. Yeminim birçok başka ülkede de bu tip böyle hani yarı gölgede çalışmalar yürüyordur.

Bunlar tamamen kişisel meraklılığından, biraz sonra daha ayrıntılarına da gireceğiz diğer bağlamların. Diyelim ki biraz önce bahsettiğiniz örneğin kamuoyunda şeker hastalığı olarak da bilinen diyabet. Sanıyorum bir pankreas bozukluğu diyebiliriz değil mi buna? İnsünin dengesinin bozulması ve siz bunu genetik olarak tespit edebiliyorsunuz. Tedavi de edebiliyor musunuz? Yani bu böyle hani bir sigorta kutusunda sigortanın şalterinin aç-kapa düğmesi gibi bir şey mi? Gözümde canlandırmak istiyorum o açıdan. Şimdi biz genel olarak baktığınız zaman gen terapisi yapılacak konuları filtrelememiz gerekiyor. Az evvel bahsettiğim çaresi olmayan... Mesela? Mesela bazı pankreas kanseri olsun, beyin kanseri olsun. Kanserin pek çok türü aslında çaresi olmayanlar sınıfına giriyor. Artık tıp doktorlarının yapacağı bir şey olmadığı safhada biz devreye giriyoruz. Ne yapıyorsunuz mesela?

Şimdi örneğin kan kanserinde biz hastanın kanını hastanede alıyoruz. Onun içindeki ak yuvarlar diye öğrendiğimiz bağışıklık hücrelerini kanseri tanımasını öğretiyoruz. Bu mRNA çalışmaları gibi. Benzeri. Kesinlikle. Çünkü sizin az evvel bahsettiğiniz gibi kanser, neden kanser oluyoruz? Çünkü aslında bizim vücudumuz bunu engelliyor. Arada kaynayanlar, yani bizim bağışıklık sistemimizin tanınmadığı, diyor ki bunlar da benim hücrelerim, bunları öldürmeyeyim. Bir bakteri girdiği zaman, bir virüs girdiği zaman bu yabancı. Hemen bizim bağışıklık sistemimiz onu yok ediyor.

Ama kendi hücreniz olduğu zaman kanser gibi öldürmüyor. Biz ne yapıyoruz? Hastanın kanındaki bağışıklık hücresi olan T hücrelerini alıyoruz. Ona gen transferiyle o kanser hücrelerini tanımasını öğretiyoruz. Mühendislik kısmı da bu tarafa oluyor. Yani o biyolojik formu mühendislikle programlayarak o hastalığa yönelik mücadele etmeyi öğretiyorsunuz. Kesinlikle. Çok enteresan.

Başarı oranı ne oluyor? İnanılmaz. Örneğin yüzde seksen dokuz tamamen remisyon diyoruz. Çocuklarda yani bakın kanserde yüzde seksen dokuz başarı hem de ölmek üzere olan hastalarda. İnanılmaz. İnanılmaz bir rakam. Tabii bunun bir rakamsal boyutu da var. Bunun fiyatı yarım milyon dolar. Kişiye özel olduğu için, doktoralıların bunu yaptığı için çok uzun bir proses, zor bir proses. Ama mesela siz bana sorsanız, işte kanserin çaresi var mı? Bazı kanser özelinin tamamen çaresi var. Diğerlerine de çare bulunmaya başlanıyor. Ancak hastaya ulaşımda problem var. Biz mühendisler o zaman işin içine giriyoruz zaten. Dikkat edin yani yarım milyon dolara Amerika'da bir çözüm yolu varsa yani zenginler ya da Amerikalı kanser hastaları yaşasın ya da dünyadaki diğer hastalar yaşamasın bu da etik değil. Dolayısıyla onun maliyetlerini düşürme işi yine biz mühendisleri düşüyor.

Peki iki sorun var bununla bağlantının. Birincisi o zaman teorik olarak bütün hastalıkların özellikle bu genetik tabanlı hastalıkların mücadele yöntemi bulundu demek çok mu iddialı olur? İkincisi bu tedavi yöntemini bu kadar pahalı kılan teknolojinin yetersizliği mi? Bu ucuzlama eğilimine girecek mi yoksa hep böyle çok üst düzey bir hizmet olarak mı kalacak?

Şimdi birinci soru, teorik olarak evet. Yani teorik olarak bütün hastalıkların aslında kökenini bulmuştur. Kökenini bulma noktasındayız. Buna inancımız da yüksek. Neden yüksek? Çünkü ilk defa 2017 yılında hücre terapisini FDA kabul etti. Gen terapisini kabul etti de bunlar mesela SMA hastaları burada Türkiye'de. Hatırlarsınız. Onlar mesela gen transferiyle yapılan bir şey. 2-3 milyon dolar. Yani değişik hastalıklara da uygulanabilir. Mesela ben az evvel kan kanserinden bahsettim. Sıvı kanser. Onun çözümü farklı. Kitle kanserinin çözümü farklı.

Ama teoride aynı işlem. İkinci soruya gelirsek, bu fiyatlar bu kadar yüksek, düşme nasıl? Evet, düşme yolları var. Örneğin, demin bahsettiğim kan kanserinin çözümünden işte hastanın hücreleri alınıyor, ona gen transferiyle yapılıyor. Biz şöyle düşünmemiz gerekiyor. Bunun şöyle bir kötü yanı var. Çünkü o işlem çok uzun sürdüğü için pahalı. Doktor olarak çalıştığı için, kişiye özel olduğu için pahalı. Ama biz bunun başka bir yolla yani... Daha jenerik. Daha jenerik şöyle, annelerin doğum sırasında göbek kordonundaki hücrelere... Çünkü onlar kök hücredir. Biz onları kullanaraktan yine o hücrelere kanseri tanımasını öğretip çok doz üretmeyi başardık. Yani böyle olduğu zaman aslında kişisel tedavi olmuyor. Tıp doktoru bunu yazdığı zaman donmuş bir şekilde bekliyor. Bunlar donuk çünkü canlı.

Canlı hücreler olduğu için biz bunları sıvı nitrojende eksi yüz kırk derecede saklıyoruz. Ve aynı işlemi yapabilecek elli yüz dos üretimini kim başarıyor? Mühendisler. Bakın ben doktoruya başladığım zaman hocam bana şöyle söylemişti. Ali demişti. Biz genleri buluyoruz ama üretemiyoruz. Hastaya veremiyoruz. Bu çok pahalı. Bin dokuz yüz doksan beş yılında bir

Hastanın tedavisi 150 bin dolar. Bugüne taşıyın, yine milyon dolarlara geliyordu. Bana bunun mühendislik problemi olduğunu, artık bu ilaçları mühendislerin çözmesi gerektiğini. Çünkü bizim için önemli olan nokta hastaya ulaşması. Yani Amerikalı hastalar yaşasın. Ki Amerikalı hastalar deyince eminim onların da çok küçük bir kısmına hitap ediyordur. Özellikle böyle sosyal sağlık hizmetinin olmadığı Amerika'yı düşündüğümüzde.

Sizi dinlerken aklıma aslında bu sağlık tarihinde penisinin keşfi ve geliştirilmesi geldi. Orada da hani penisinin bulunuyor. Fakat yeteri miktarda kişiyi hani o antibiyotik etkiyi gösterecek miktarda üretemedikleri için normalde ölecek bir hastayı sadece yanlış hatırlamıyorsam iki hafta kadar hayatta tutabiliyorlar. Sonra o kadar üretebildikleri kalıyor. Oysa bugün artık fabrikalar oluk oluk antibiyotik üretiyor. Hatta direncinden söz ediyoruz. O kadar fazla maruz kaldık ki. Peki, şimdi böyle bir dünya var. Artık biz biyoloji bilimini, mühendislik bilimiyle birleştirerek gen DNA bazında, hücreler bazında, canlılar bazında müdahale ederek onları programlayabiliyoruz. Güzel. Peki, böylesine rekabetçi bir ortamda siz antibiyo olarak ne yapıyorsunuz? Nasıl bir fark ortaya koyuyorsunuz? Evet. Şimdi global olarak baktığınız zaman global şirketler çok zengin şirketler ve çok yatırım yapıyorlar. Milyar dolarlar yatırımlar yapıyor. On, yirmi projeye yatırım yapıyor ama bir tanesi çıksa sonuçta bunu karşılıyor. Ve de pek çok ilaçların olmasının en önemli sebeplerinden biri de bu. Şimdi biz Abdü İbrahim olarak Abdi Bio'da vizyonumuzu önce Türkiye'nin ilklerini yapacağız, sonra dünyada bir ilk yapacağız diye koyduk.

Bizim motomuzla hayatı iyileştirenler, onun yanına da hayatı kurtaranları koyacağız dedik. Ve bir yerden başlamamız gerekiyordu. Başlayacağımız noktada biyobenzerler. Biyobenzerler de bu çok akıllı kanser ilaçları dediğimiz ilaçlar. Yani şimdi biz hep şöyle düşünüyoruz. Mesela kematerapi, kemo. Sizin anlattığınız gibi kemo, kimyasal demek. Terapi, kimyasal terapi. Ne oluyor? Saçlar dökülüyor. Neden? Çünkü kanser vücudu... olmadan bombardıman gibi. Tabii, tabii. Aynen. Yani saçın niye dökülüyor eğer akciğer kanseriniz varsa? Çünkü kimyasal terapi yapıyorsunuz. Bütün hücreleri kötünün yanında iyiler de gidiyor. Biz yeni nesil kanser ilaçlarını Türkiye'de milli ve yerli üretmek için yani klonları da bize dahil bizim olacak. Yarın öbür gün bunu dışarıya satacağımız ürünleri

Az evvel fiyatlardan bahsettim. Çok yüksek maliyetler. Öyle bir maliyet de yapalım ki yurt dışında bu ilaçları yapan kişilerle rekabet edebilecek, global satabileceğimiz çifte katma değer. Şimdi o kadar çok para veriyoruz ki yurt dışına. İki tane problem var. Bir tanesi zaten biyoteknolojik ilaçların üretimi. Üretim dediğim zaman da hücreden itibaren aktif maddenin yapılması zor ve bunun

yüksek ölçekte yapılması gerekiyor ki maliyetler düşsün. Yani ben bir üretim yaptığım zaman on bin, yirmi bin, otuz bin ilaç yapabiliyorsam maliyet düşüyor. Aynı zamanda hastaya verebiliyorum. Aynı zamanda işte bu büyük ilaç şirketleriyle rekabet edebilecek miktarda yapıyorum. Biz milli ve yerli kanser ilacının yüksek ölçekte, ölçekte yani Türkiye'nin en yüksek ölçeği, en yüksek biyoreaktörleri 2000 litre. Şu ana kadar Türkiye'de en yüksek biyoteknolojik üretim 50 litrede yapıldı. Biz 2000 litrede üretimleri bitirdik. Şimdi FAS çalışmalarına geçmeye başlıyoruz. Amacımız da şu, Türkiye'de kanser hastasının yeni nesil kanser ilaçlarına çok değerli, çok pahalı kanser ilaçlarına erişimini yüzde yüz yerli bir şirket olan Abdü İbrahim'den karşılamak.

Gerçekten çok heyecanlı. Bir yandan da not alıyordum sizi dinlerken. Yanlış aklımda değil, değil mi? Şu ana kadar en fazla 50 litre üretilebilen bir biyo... Ne diyoruz? Biyoteknolojik ilaç. 2000 litre seviyesine gelmiş. Peki, şimdi dinleyiciler adına soruyorum. Eminim herkes bunu merak ediyordur. Ne zaman? Çok güzel.

Bizim geleceğe yatırım yapmamız gerekiyor. Milli molekülümüzü iki bin yirmi sekiz yılında patenti bittiği zaman vereceğiz. Üretimlerini şu an yapıyoruz. Ama patentleri henüz bitmediği için beklememiz gerekiyor, ruhsatlandırmak için. İki bin yirmi sekiz yılında.

Ayrıca bir İspanyol firmasıyla anlaştık. Bizim başka bir kanser ilacımız var. Bakın milli ilacımız daha biz kendimiz geliştiriyoruz klonlardan. Bir de ithal ettiğimiz bir ilaç vardı. Bu sefer biz bunun üretimini burada yapıyoruz. Yerli üretimi. Onu da 2026'da piyasaya vereceğiz. 2026. Peki, ilgiyle takip ediyorum, edeceğim de. Bir yandan da gözümle canlandırmaya çalışıyorum. Şimdi bu bahsettiğiniz, üreteceğiniz kanser ilacı jenerik bir şey mi olacak? Yani şöyle birçok kanser türüne yönelik şifa olabilecek bir ilaçtan mı bahsediyoruz? Özellikle odaklandığınız türler var mı? Evet, şu an Türkiye'de 14 indikasyonda ama biz global bakıyoruz tabii. Şu an 4.254

Klinik çalışma yapılıyor endikasyonların gelişmesi için. Yani bizim milli ilacımız öyle bir kanser ilacı ki endikasyon sayısı artacak. Endikasyon sayısından kastınız, kanser türün oluyor. Yani 14 kanser türünde tedavi sunacak bir ilaç üzerinde çalışıyorsunuz. Ve bunun takvimi ne dediniz? 2028 yılında. Evet, şimdi benim hayatım böyle haberleri, gelişmeleri takip ederek ve okuyucuları, dinleyicileri, izleyicileri aktararak geçiyor ve bir yandan da hep şeyi düşünüyorum. Tabii şifalar dileyelim hepsine. Şu an bu hastalıklardan mustarip insanlar ve onların yakınları, bizleri dinleyen ve bu gelişmeleri takip edenler. Hepsinin yüreği avucunda atıyor olmalı değil mi? O zamana kadar hayatta kalabilelim diye. Peki bütün bunlar gerçekleştiğinde yine maliyetler bahsettiğiniz seviyelerde mi olacak? Tabii ki maliyetleri biz, ben şöyle örnek veriyorum. Bu çalışmanın bir de hani bilinmeyen konulardan biri o ya hani ilaç maliyetleriyle hepimiz eczanelerde, hastanelerde, sağlık kuruluşlarında karşılaşıyoruz da bunun arka planda mutfakta pişirilirken ki maliyetlerini bilmiyoruz. Mesela sizin bu çalışmalar için ayırdığınız bütçeyi paylaşabiliyor musunuz bilmiyorum. Paylaşabilirim tabii çünkü şöyle yani biz şu an Türkiye'nin en büyük biyoteknolojik yatırımını yapan ve bu konuda çalışan şirketiyiz. 22 yıldır lideriz, bunun bilincindeyiz. Dolayısıyla bizim lokomotif olmamız gerekiyor. Sadece şöyle söyleyeyim, Abdi Bio'nun yani bina ve ekipman olarak yaptığı yatırım 100 milyon dolar.

Biz klinik çalışmalara gittiğimiz zamanda, yani faz bir hatırlarsınız, kovid zamanlarında konuşuluyordu. Faz bir, faz iki, faz üç hızlı yapıldı. Bir klinik çalışmanın, global çalışmanın maliyeti de doksanla yüz yirmi milyon dolar arasında değişiyor. Çok yüksek rakamlardan bahsediyoruz. Evet, evet. Ve umarım çok daha kısa sürede hayata geçer. Peki bu son dönemde her çatlaktan sızan yapay zeka meseleleri, bütün bu sektörün hem yazılım hem donanım anlamındaki gelişimi hem algoritmalar konusunda, yazılım tarafında

potansiyeller içeriyor. Bir yandan da bilişim şirketleri ve bu teknolojileri geliştiren işte Nvidia gibi şirketlerin çok kabiliyetli ve maliyetleri sürekli düşen donanımlarını görüyoruz. Sizin sektörünüzde bildiğim kadarıyla bütün bu algoritmalardan en çok nasiplenen sağlık sektöründeki birleşen. Oradaki süreçleri nasıl görüyorsunuz? bize çok faydası olacak iki türlü bir tanesi global olarak bütün ilaç şirketleri bu maliyetleri çok yüksek olan klinik araştırmalarda yapay zekayı kullanıp hani tahmin eden modeller geliştirmeye çalışıyorlar ki işte kovid zamanında olduğu gibi bu işlem çok uzun sürmesin. Şimdi bu istatistiksel bir şey çok hasta olduğu zaman güvenilirliği artıyor ama siz eski daha önceden olmuş datayı kullanaraktan daha az sayıda hastaya daha hızlı bir şekilde

Ve çok düşük maliyetle. Yüz milyonluk maliyetleri on milyonlara düşürebilirsiniz. Ya da dijital ikizler kullanılıyor. Sentetik insanlar vs. Bu klinik tarafı. Ama aynı zamanda üretimde de yapay zekayı kullanaraktan bizim üretimlerimiz de çok maliyetli. Yine tahmin modelleri geliştirerekten üretimi nasıl arttırırız konusunda hala hazırda çalışıyoruz biz.

Evet, ilginç. Yani çok böyle heyecanlandırıcı gelişmeler duyuyorum o alanda. İşte yeni moleküllerin bulunması, protein sentezlenmesi gibi pek çok alanda yapay zekanın böyle mucizevi yansımaları var. Bir yandan da hani düşünüyorum acaba bu kadar konuşmanın ardından belki edilecek cümle değil ama Yani bu insanın bir noktada da ölmesi lazım değil mi? Bu biyoteknolojinin de sınırları nedir mesela? Genetik olarak bir insanın nelerine müdahale etmek mümkün? Pozitif anlamda. Pek çok şeye müdahale edebiliriz tabii ki. Mesela yaşam süresini uzatmak tabii ki bu hastalıkları bertaraf ederek mümkün değil mi? Kesinlikle. İlginç. Peki işin o noktaya doğru gideceğini düşünüyor musunuz nihayetinde? Evet, evet. Şimdi ben en son bir makale okudum. Makalede şöyle söylüyordu. 2040 yılı biyobütünleşme yani artık bütün herkesin beraber çalıştığı beraber yani biyoteknoloji malzeme birimleri bir araya gelerekten bazı çözümleri... bulacakları ve insan yaşının ilerleyeceği. Aslında çok şeye gitmeye gerek yok. Ben Time dergisini takip ediyorum. Onlar söylediler zaten 1997 yılında. Dediler ki 2045 dediler onlar. Ama biz şu an 2040 diye düşünüyoruz. 2040 yılından sonra insan ömrü inanılmaz uzayacak. İki sebepten dolayı. Bir tanesi artık biz doku da yapabiliyoruz. Yani biz gen transferlerinden bahsettik hastalıkları iyileştirme ama yarın öbür gün pankreas kanseri mi oldunuz? Pankreasını değiştirebiliriz. 3 boyutlu tarama ve de 3 boyutlu kan yapma. Tabii bunlar artık olabilecek yani. Kanserin tedavisi pankreasınızı değiştirerek olabilecek. Ben de bazen takılıyorum arkadaşlar diyorum. Bakın 2040 kadar yaşıyorsak 2040'dan sonra ömrümüzü

Sağlıklı, sizin altını çizdiğiniz, yani çok uzun yaşamak farklı bir şey. Sağlıklı uzun yaşamak farklı bir şey. Bunun çözümü de genetikte. Evet. Ünlü mucit ve gelecek bilimci Ray Kurzweil'in de benzer bir hedefi var. Hani diyor ki, 20 yılda hayatta kalırsam, bütün her şeyin şifasının bulunduğu, çözümünün bulunduğu bir dönemde olacağım. Dolayısıyla hani böyle çok uzun, hatta o meşhur tekillik, singularity gibi kavramlara da bağlıyor. Makinalarla birleşeceğiz falan diye. Biz haddini aşan yaşam rehberini de arada sorguluyoruz. Hayatı, yaşamayı gerçekten bu şikayetlerimizdeki kadar sevmiyor muyuz yoksa hayallerimizdeki kadar seviyor muyuz? Bizim de böyle bir ikircikli durumumuz var ama her halükarda ne olursa olsun sağlık hepimizin en temel beklentisi ve ben açılışla da değindiğim gibi. Niyeyse sağlıklı olmayı normal sayıyoruz. Oysa bence sağlıklı olmak sıra dışı bir durum bugünün dünyasında.

Dünya Sağlık Örgütü'nün bir istatistiğine rastlamıştım. Dünyada yaşayan insanların %95'i sanıyorum en az iki adet hastalığa sahip ama büyük bir kısmı bunun farkında değil, bilmiyor vs. Belki işte bu bütün gen teknolojileri çok erken safhada bunlardan haberdar olmamızı, belki bunun semptomları, belirtileriyle karşılaşmadan çözmemizi sağlayacak, mümkün kılacak. Dolayısıyla son merak ettiğim soruyu sorayım bu eksenden yola çıkarak. Bütün bunların içerisinde sürekli kafamızda yankılanan bir mevzu var, etik ve mahremiyet. Gen dediğimiz şey sanıyorum artık insanın bu çağda kendine has kalabilen son varlığı, son verisi diyelim, gen verisi. Bütün bu sorumluluğu alırken nasıl bir düzenlemeye tabisiniz ve nelere dikkat edilmesi gerekir? Hem sizin taraftakiler hem de sizden faydalananlar adına. Tabii şimdi biz Abdü İbrahim olarak global düşünüyoruz. Dolayısıyla biz Avrupa topluluğunun, Amerikan Sağlık Bakanlığı, FDA'in bütün verdiği kurallara uygun şekilde hem üretim yerimizi hem de üretim şekillerimizi kullanıyoruz. Zaten az evvel bahsettiğim o soru etikle ilgili konuştuğumuz zaman da dünyada bir standart var. Bu standartın dışına çıktığınız anda soru işaretleri başlıyor. Dolayısıyla siz ya bu standartın içinde kalıp global olarak dünya sağlık örgütünün içerisinde hareket edeceksiniz. Ya da sizin az evvel sorguladığınız gibi, ya burası gölgede mi kaldı? Çünkü güven olayı ancak öyle olabiliyor. Biz başından sonuna bütün global prosedürlere uygun, etik prensiplere uygun ve biz denetleniyoruz zaten. Avrupa Sağlık Bakanlığı. Şimdi henüz FDA gelmedi. Amerikan Sağlık Bakanlığı. Ama onlar da gelecek. Çünkü biz idealimizde şunu söyledik. Dünya ilaç pazarının yüzde 42'si Amerika'da. Çok büyük bir market. Ve orada satış yapmak bir ayrıcalık. Bunu yapabilmek için de iyi çalışmak gerekiyor. Biz de bunu yapmayı vizyonumuza koyduk. Dolayısıyla ben bazen espri yapıyorum. Şimdi diyorlar ki... İşte Ali en çok ne getirdin Amerika'dan? Valla diyorum ki eğer beni gümrükte yakalasalardı, vitamin kaçakçısı olarak görürlerdi diyorum. Niye? Çünkü yaşlı teyzeler, nenelerimiz dualarını alalım diye, değil mi? Bol bol vitamin taşıyorduk 26 yıl boyunca. Ama nedense Amerika'da üretilince bir farklı iyi geliyordu. Dolayısıyla biz de taşıyorduk bunları devamlı. Aslında Türk ilaç sektörü biz Avrupa'yla bağlı çalışıyoruz. Sağlık Bakanlığımız Avrupa kurallarına uygun şekilde ilerliyor. Bütün denetimlerimizi Türkiye Sağlık Bakanlığı da aynı şekilde yapıyor. Ama bir şekilde işte plasma ekrisi diyelim. Ne dersiniz artık yani? O çok iyi yarıyor. Yaradığı zaman da biz de bunları taşıyorduk. Biz şöyle diyoruz. Biz bu ilaçları yapacağız. Amerika'da satacağız. Amerika'da altı bin dolar. İsterseniz oradan alın ya da gelin biraz exagere ediyorum. Altı bin TN'yi buradan alın.

Ama kalitede hiçbir fark olmayacak. Çünkü başka türlü ben oradan satış izni alamıyorum zaten. Doğru. Şimdi 22 saatte basit bir saç testi sonucu öğrenebileceğimiz 1500 genetik rahatsızlığa yönelik bir yolculuğa girmişsiniz ve hem Türkiye'nin hem de sözlerinizden anladığım kadarıyla dünya ülçeğinde iddia sahibi bir girişim yürütüyorsunuz Abdi Bio olarak ve hedef 2028 2028 yılında yerli ve milli bu alandaki ürününüzü insanlarla tanıştırmak ve iddianız biraz önceki son sözlerinizi kullanmak gerekirse ne diyelim böyle biraz deterjan reklamı gibi oluyor ama aynı kaliteyi daha ekonomik bedelle sunma oluyor. Tabii ki bu kimsenin hayır diyeceği bir konu değil. Üstelik burada bahsettiğimiz rahatsızlıkların hepsi insanların bugün hayatındaki en önemli problemleri oluşturuyor. Dolayısıyla büyük bir ilgiyle takip etmeye devam edeceğim. Gözümün ucuyla bütün gelişmeleri takip etmeye devam edeceğim.

Desteğim ve yüreğim kalbim sizinle. Eminim bu sohbetimize kulak verenlerin yakınları arasında bu rahatsızlıklarla mücadele edenlerin de çok ilgisini çekmiştir. Umarım her şey hayal ettiğiniz gibi devam eder. Siz peki son olarak hani şu programı dinleyenlerin aklında mutlaka şu kalsın isterim dediğiniz bir cümle varsa onu alayım sonra kapatalım.

Tabii biz Türkiye'de bir potansiyel yaratmak istiyoruz. Bu potansiyel özgüven. Yani bakın yurt dışına giden Türkler yurt dışında çok başarılılar, çok başarılı işler yapıyorlar değil mi? Biziz yani onlar farklı değil. Biz bunu Türkiye'de de yaparız. Yapamamız için hiçbir sebep yok. Biz dünya çapında satılacak, ekonomik ve kanser hastası kanser derdindeyken ilaç derdine düşmeyecek ilacı yapmaya

ve Türkiye'nin bütün ihtiyacını karşılamaya hayatımızı adadık. Ne güzel. Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nde haddini aşan bir şirket girişim ve hayali konuk ettik bu bölümde. Abdi Biyo'nun grup başkanı Dr. Ali Özer bizimleydi ve önümüzdeki yıllara yönelik hayallerini, hedeflerini paylaştı. Dediğim gibi hani biz Haddini Aşan Yaşam Rehberi olarak bu yaşamda daha iyi bir

Ömür sürebilmek adına rehberlik etmeye çalışıyoruz haddini aşarak. Bizden kalan kısımda sizi hayatta tutma adına haddini aşanlar da var. Ne mutlu ki hepinize sağlıklı bir gelecek diliyorum. Önümüzdeki hafta yeni bir bölümde yeniden görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)