Podcast

438: İfade Özgürlüğünün Önündeki En Büyük Engel İktidar Mı?

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İfade özgürlüğü baskı altında. Gazetecilere yönelik soruşturmalar, gözaltılar ve tehditler hız kesmiyor. Nevşin Mengü, Özlem Gürses gibi tanıdık isimlerden, haber dahi olamayan pek çok gazeteciye kadar herkes hedefte. Peki bu baskılar yalnızca devletten mi geliyor? Mahalle baskısının ifade özgürlüğü üzerindeki rolünü hiç düşündünüz mü?
Omuz omuza durmadan özgürlük mümkün mü? Ben Ozan Gündoğdu. Gelin, birlikte düşünelim.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.921 kelime · ~20 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 24 Arlık'ta alıyoruz. Bugün sizlerle ifade özgürlüğü üzerine konuşacağız. Gazetecilere dönük baskının artması bu konu seçimini tetikledi fakat ne zamandır da üzerine konuşmayı planladığım bir konuydu, dolmuştum yani, denk geldi. Evvela gazetecilere dönük baskı deyince kafasında soru işareti olan dinleyicilerimizin olacağını düşünerek merakını giderelim bu insanların. Çünkü bir kısmımız artık gündem takimini tümüyle bıraktı. Haklısınız. Hak veriyorum. Hatta destekliyorum. Böyle bir memlekette gündemi harıl harıl takip etmenin bir anlamı yok. O yüzden ben size özetleyeyim. Efendim, an itibariyle tablo şu. Gördüğüm ve bu devleti tanıdığım kadarıyla baskı adressiz değil. Yani evet,

Türkiye'de medya özgürlüğünün durumu malumdur da bu özgürlüğün seviyesinde genel bir değişiklik yok. Ama bir değişiklik var. Değişiklik dış politikada ve özellikle Suriye'de. Eğer Suriye hakkında yazıp çiziyor veya konuşuyorsanız iki kere düşünmelisiniz. Devlet, eğer konu Suriye ise bir çerçeve belirliyor ve bu çerçevenin dışına çıktığınızda güvenli bölgeyi terk etmiş oluyorsunuz.

Haliyle gündemi takip etseniz dahi Suriye'ye ilişkin sağlıklı bir bilgi edinmeniz konvansiyonel medyada bence mümkün değil. Hatta bence dijital medyada da mümkün değil. Gazeteciler için en büyük güvence aslında sizlersiniz. Yani gazetecinin takipçileri, okurları, dinleyicileri falan. Haliyle daha küçük topluluklara hitap eden gazeteciler, daha büyük topluluklara hitap edenlere göre çok daha fazla risk altında. Sosyalist medyada ya da Kürt medyasında hemen her hafta bir gazeteci gözaltına alınır, tutuklanır, hapse atılır. Bunların pek çoğu basın işkolundaki sendikalar tarafından duyurulur, kınanır ama ulusal medyada haber olmaz. Fakat son 10 gün içinde hepimizin tanıdığı iki kişi gözaltına alındı ve adli kontrol hükümleri uygulandı. İlki Nevşin Mengü'ydü.

Transkriptin tamamını oku

Yine önemli bir haber, gazeteci meslektaşımız Nevşin Mengü hakkında bir röportaj yapmıştı. Önceki gün YouTube hesabında kırmızı bültenle aranan Salih Müslim'le bir röportaj yapmıştı ve onunla ilgili rehesen soruşturma başlatıldı. Nevşin Mengü sabah saatlerinde gözaltına alındı, ardından da adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Nevşin Hanım'ın Salih Müslim'le röportajını görür görmez işimi gücümü bırakıp röportajı izledim. Bir yandan da Mengü'nün bu hamlesini cesurca buldum ve takdir ettim. Fakat bir yandan da kendisi için endişelendim. Salih Müslim evet, geçmişte Ankara'da ağırlanmış, devlet tarafından meşru bir muhatap olarak kabul edilmişti ama dündündü, bugün de bugündü. Gazeteci herkesle konuşur muydu?

Elbette geçmişte Mehmet Ali Birand'ın Fatih Altaylı'nın Öcalan'la röportaj yaptığına tanık olmuştuk ama o geçmişte kalmıştı. ne söylemek istediğini sen de duyar ve öğrenirsin. bir anlamı da o devletlere verilen mesajdır. o yüzden neşin mengiyor bu öfkeni sen bile anlamadın ben ama troller var türkiye'de. yani burada daha önce söyledik türkiye'de yargılamayı troller yapıyor. bunu içeri atın, bunu bilmem ne yapın falan diye bir yaygara haydi güle güle. Zaten hikaye de bildiğimiz gibi Fatih Altaylı'nın dediği şekilde olmuştu. Twitter'ın o günkü tren topiği Nevşin Mengü tutuklansın hashtag'iydi. Nevşin Mengü de haklı olarak endişelenmiş ve bu etkili röportajı YouTube hesabından kaldırmak zorunda kalmıştı. Ama gözaltına alınmasına engel olamadı.

Mengü'nün gözaltına alınması belki de daha sonra salındığı için büyük bir gündem olmadı. Bu gözaltı Nevşin Mengü tarafından pek büyütülmediği için de bu durum bunda etkili oldu denebilir. Ben de bana açılan davaları falan bildiren biri değilim. Fakat o günden bu yana hemen her gün bir gazeteciye soruşturma açıldığı haberiyle güne uyandık. Bu gazeteciler geniş kitlelere seslenmediği için gündem olmadı. Fakat anladığım kadarıyla iktidar bu konuda ne kadar tavsiz olduğunu da ispat etmek istiyordu.

O yüzden gazetecilerden birini tutuklattırıp veya gözaltına aldırıp bu meseleyi üzerinden herkese bir gözdağı verme arzusundaydı iktidar ve bu arzunun kurbanı da Özlem Gürses oldu. Özlem Hanım da bir YouTube yayıncısı. TV'leri rütük aracılığıyla kontrol etmek pek kolay fakat YouTube yayıncılarının artan reytingi ve rütük mekanizmasının burayı düzenleyememesi iktidarı kızdırmış olmalı. Özlem Gürses de yayında dili sürçüyor ve IŞİD yapısı yani TSK-SMO diyor. Dinleyelim isterseniz, ondan sonra devam edelim. Gördüğünüz üzere IŞİD yapısı yani TSK-SMO, Türk Askeri ve Suriye Milli Ordusu diyeyim. Ben Özlem Gürses'i yakinen tanırım, çok da severim. TSK'ya IŞİD diyecek biri değil. Canlı yayının ne demek olduğunu da bilirim. Bazen aklınızdan geçen ile ağzınızdan çıkan çelişir fakat siz bunu farkına bile varmazsınız.

Özlem Gürses'in TSK'ya IŞİD yapısı demesi mümkün değil. Böyle düşünmüyor çünkü. Muhtemelen IŞİD yapısı dedikten sonra durumu fark ediyor, düzeltiyorum demek yerine yani IŞİD yapısı, düzeltiyorum, TSK-SMO gibi demek yerine yani diyor. Ve TSK-SMO diye devam ediyor. Ama tabii olan oluyor ve yine başlıyor Özlem Gürses tutuklansın kampanyası. Bu sefer iktidar medyası da topa giriyor. CHP yandaşı gazeteci Özlem Gürses bu sözlerle hadsizliği iyice ele aldı. Şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri'ne skandal bir ithamda bulundu. Ve Özlem Gürses Ankara'da kaldığı otelden gözaltına alınıyor, İstanbul'a getiriliyor, savcılık tutuklama talebiyle mahkemeye sevk ediyor, mahkeme ev hapsi veriyor. An itibariyle Özlem Hanım evinden yayın yapıyor. Eğer konu Suriye ise diliniz tüsse bile affetmeyiz demiş oldu devletimiz. Devletimiz diyorum artık bunun adı böyle demek daha doğru.

Ama Ahmet Hakan bile olayı değerlendirirken abartmayın diyor. Ankara'da otelde gözaltına alınması, İstanbul'a getirilmesi, en sonunda da ev hapsi verilmesi falan. Hepsi çok gereksiz, hepsi çok abartılı. Davet edersin, sorarsın maksadın nedir diye. O da bunun bir dil sürçmesi olduğunu ifade eder ve olay biter.

Neşin Mengü ve Özlem Gürses üzerinden gazetecilere verilen gözdağı bununla da sınırlı kalmadı. Suriye'nin kuzeyinde TSK'nın bir SİHA saldırısıyla Mezopotamya Haber Ajansı muhabiri iki gazeteci Mazım Taştan ve Cihan Bilgen hayatını kaybetmişti. Diske bağlı basın iş sindikası da Çatışma bölgelerinde canları pahasına haber takibi yapan gazetecilerin hedef alınması kabul edilemez." demişti. Bu başlıkla haberi sosyal medya hesaplarından paylaşan T24'e terör soruşturması başlatıldı. Bir terör soruşturması da gerçek gündem genel yayın yönetmeni Seyhan Avşar'a açılmıştı. Üstelik Seyhan, Twitter'da bu iki gazetecinin öldürülmesinin gündem olmamasına isyan etmişti sadece.

Dün iki gazeteci meslektaşımız üzerlerine atılan bomba nedeniyle yaşamını yitirdi. Dünya görüşüne asla benimsemediğimiz bir gazeteci öldürüldüğünde ne yapacağız? Susacak mıyız? Adalet arayışımız, hakikat inancımız insanların durduğu yere, geldikleri mevkilere göre mi değişecek? Yazık bize, çok yazık. Dün bu topraklarda doğup büyüyen iki gazeteci sihalarla katledildi. Onlar katledirken biz sustuk. Sustukça küçüldük.

Seyhan Avşar'a da neden gündeme olmuyor bu iki ölüm diye varyansın ettiği için terör soruşturması başlatıldı. Her şeyi böyle soruşturma, gözaltına alma, tutuklama bu ne bu? Böyle şey olur mu ya? Ha dersin ki bu iki kişi terörist kardeşim. Aha da sana kaydı, aha da şurada fotoğrafı, aha da şurada görüntüsü. Şurada eline silah almış, şurada ateş etmiş dersin. Bunu sunarsın kanıtını kamuoyuna. Tamam herkes susar oturur. Ama bu nedir? Kimse hiçbir şey sorgulamayacak mı yani? Gazeteciler de soruyor bu kişiler gazeteci miydi, terörist miydi? Neye göre öldürüldü diye. Böyle bir şey olabilir mi? Şaaak soruşturma falan. Bu arada aynı olayı kınadığı için İstanbul Boros yönetimine de soruşturma açıldığını söyleyelim. Haftanın en önemli gündemi de bana kalırsa bu söz konusu soruşturmalardı. Şimdi girişte size haber akışını sunmuş oldum. Biz bu bölümde ifade özgürlüğünün önemi ve ifade özgürlüğü önündeki engeller üzerine konuşacağız. Mecburen uzattım, kusura bakmayın. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

İzlediğiniz Özgürlük meselesi genelde güvenlik için teşekkürler. ile bir tahtara var diye yerleştirilerek okunur. Özgürlüklere ağırlık verilince güvenlik sorunu oluşabilir. Güvenliğe ağırlık verilince özgürlükler askıya alınır. Denir ki özgürlük ve güvenlik arasında bir uyum, bir denge olmalı. Zaten bu özgürlük ve güvenlik dengesi de hemen herkesin diline pelesenk olmuş bir kavrama dönüştü son yıllarda.

Özgürlük ve güvenlik dengesi Birbirine karşıt olarak sunulan bu iki kavram, özgürlük ve güvenlik, felsefi bir soruya da kapı aralıyor. Özgürlük mü önce gelmeli, yoksa güvenlik mi gibi tartışma başlığı üzerine saatlerce konuşulan açık oturumlar yapılmış. Olur olmadık yerlerde bu kavram kullanılmış. Özgürlük ve güvenlik dengesi Şimdi şunu söylemek istiyorum. İç güvenlik yasasında tartışılması gereken en önemli konu özgürlük ve güvenlik dengesi. Aslında bundan 30 yıl kadar geriye gitsek bu kavram pek popüler değildi. Bu özgürlük ve güvenlik çatışması ya da ABD'de denildiği şekliyle freedom vs security sorunu daha ziyade 11 Eylül saldırılarından sonra popüler hale geldi.

ABD'de terör endişesiyle güvenlik önlemleri arttırılmış, havalimanlarında falan bugünkü düzenlemeler yeni getirilmiş, özgürlüklerin kısıtlanması güvenlik endişelerine bağlanmıştı. Bu da özgürlük-güvenlik dengesi gibi kavramların popülerleşmesi neden oldu. Fakat kavramın popülerleşmesi bir sonuç doğurdu. Sanki özgürlük, güvende olmama halinin bir gerekçesiymiş gibiydi. Yani bir ülkede özgürlükler yaygın şekilde kullanılabiliyorsa güvenliğimiz tehdit altındadır gibi bir algı oluştu. Böylece güvenliğin gerçekten tehdit altında olduğu dönemlerde özgürlük düşmana akımlar üredi.

Özgürlükle güvenlik arasında yer yer çatışma olduğunu da kabul etmek gerekir. Kimi yerlerde ve zamanlarda özgürlüklerin baskılanması güvenlik için şart hale de gelebilir. Ne bileyim, havalimanlarına detaylı aramaya girmek gibi. Ama konumuz genel anlamıyla özgürlükler değil, daha dar anlamıyla ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğüyle güvenlik arasında bir ilişki var mıdır? Ya da nasıl bir ilişki vardır? Üzerine düşünmeye değer. Düşünme eyleminin insana has olduğunu vurgulamak gerekir.

Ya da daha doğru ifadeyle, insan gibi düşünebilen bir başka canlı yoktur. İşte Descartes'in düşünüyorum öyleyse varım ifadesi bu anlamdaki en popüler ifadelerden biri. Bu haliyle insanın haysiyetine ilişkin olan, onuruna ilişkin olan eyleme düşünmek dersek yanlış söylemeyiz. 17. yüzyıl Fransız düşünür Blaise Pascal, Düşünceler başlıklı eserinde konuyu şöyle ele almış. Tüm onurumuz düşünmekte yatmaktadır.

bizi yücelten düşünebilmemizdir. Bu nedenle düşünmek için çabalayalım. Çünkü erdemli olmanın temeli düşünmektir. Pascal'ın bu ifadelerini dinleyip geçmeyin lütfen. Erdemli olmanın temeli düşünmektir. Onurumuz düşünmekte yatmaktadır. Öyleyse düşünme kabiliyetini yitirdiğimizde erdemlerimizi de kaybedebiliriz. Doğruyu yanlıştan ayırabilmek kabiliyeti için düşünmek gerekir. Vicdanın gelişimi için de etik sorulara cevap vermek için de düşünmek şarttır.

Düşünmeyen bir akıl dogmalara teslim olur ve yozlaşır. Bu felsefi bir tartışma olduğu kadar siyaset bilmene de ilişkindir. Baskıcı, despot, düşüncü özgürlüğünü baskılayan rejimlerde toplumlar da çürür. Haliyle düşüncü özgürlüğünün önüne engel konulduğu zaman bu toplum çürüyeceğinden güvenlik zafiyeti de oluşacaktır. O yüzden ifade özgürlüğüyle güvenlik arasında bir ters ilişki yok, tam tersi doğrusal bir ilişki var.

Bu konu üzerine Mustafa Kemal Atatürk'ün de 1925'te sarf ettiği şu meşhur ''Cumhuriyet fazilettir'' ifadesini biraz daha açtığı konuşmayı bir dinleyelim. Cumhuriyet erdemdir. Sultanlık, korku ve tehdide dayanan bir yönetimdir. Cumhuriyet yönetimi erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık, korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil, rezil insanlar yetiştirir.

Atatürk'e göre korku ve tehdide dayanan yönetimler korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Özgürce düşünebilme imkanı olmayan bireyler zamanla zihinsel tembelliğe alışır ve yeniliklere karşı dirençli hale gelirler. Böyle bir ortamda yaratıcı fikirler de geliştirilemez. Bilim, sanat, edebiyat gibi alanlar durgunlaşır, toplumun kültürel zenginliği kaybolur. Böyle bir toplumda haksızlıklar da görmezden gelinecektir.

Adalet duygusunu zayıflatan bu gelişme otoriteye körü körüne itaatle sonuçlanır. Düşünce özgürlüğünü yeteri kadar baskıladığınızda dogmalara inanarak yaşayan, dogmaları sorgulamayan bir toplum yaratırsınız. E tabii böyle bir toplumun dinini ele alma biçimi de, edebi, ahlakı, iyi o insan olmayı tanımlama biçimi de çarpık hale gelecektir. Öyle bir hal olur ki annemizin karnında uzun süre kalmak dahi edebin göstergesi oluverir.

İmam Şafi hazretleri çok edepli 4 yıl boyunca annesinin karnında kaldı. Edebe bakar mısın? İmam Azam'a hürmetinden dolayı. İmam Azam'ın vefat ettiği gün İmam Şafi doğdu.

Bu dediklerime muhtemelen katılırsınız. Aklımızdan geçeni ifade etmenin devlet tarafından baskı altında tutulduğu rejimlerde nasıl insanlar yetiştiği ortada. Fakat aklımızdan geçenin sadece devlet tarafından değil, toplum tarafından da baskı altında tutulduğu durumlara ne demeli? Bu daha enteresan ve konuşmanın daha zorlu olduğu bir konudur. Ama onu reklamlardan sonra konuşalım.

Bu hafta ifade özgürlüğünü konu edinmemin tek sebebi gazetecilere dönük devlet baskısı değildi. Bu konuyu seçmeme ilham veren bir örnek olay, bir başka gazeteci Metin Cihan'ın başına geldi. Metin Cihan biliyorsunuzdur, Türkiye'de tehdit edildiği için Almanya'da yaşayan bir gazeteci. Gazetecilikte fikri takiplenince, bana kalırsa ders diye okutulacak işler yapan birisi.

kişisel olarak tanışmıyorum yani böyle bir el sıkışıklığım yok ama plaza medyasından yetişmediği için gazetecilikte rekabetçilik yerine dayanışmayı öne çıkardığını biliyorum. Metin Cihan'ı Almanya'da yaşamaya mecbur bırakan şey açığa çıkardığı TÜGVA belgeleriydi. Belgelere göre AKP'nin tüm il ve ilçe başkanları, belediye başkanları bizzat AKP'yi destekleyen bir örgüt TÜGVA tarafından fişlenmişti. Bilal Erdoğan'ın da yöneticisi olduğu TÜGVA, devlet içinde paralel bir yapı kurmuş, bürokratik hiyerarşi lağvedilmişti. Metin Cihan da belgeleri inceledikten sonra bu kanaate varmış, 3 yıl önce konuya ilişkin şunları söylemişti. Daha acı bir riskten bahsetmek istiyorum. Birinci paralel yapılanma darbe girişiminde de bulundu Türkiye'de. Eğer ikinci yapılanmanın durdurulamazsa, önlenemezse, engellenemezse, varacağı yerin de burası olduğunu düşünüyorum. Çünkü toplumsal anlamda büyük bir direnç var. Teslim alınamayan bir toplum var Türkiye'de. TÜGVA belgelerini gün gün paylaşan Metin Cihan, o dönem gündemi de belirlemiş, konu haftalarca tatışılmıştı.

Ben de ilk kez bu süreçte Metin Cihan'a ulaştım ve utana sıkıla belgeleri bana da gönderir misin Metin diye sordum. Bunu niye utana sıkıla sorduğumu anlarsınız. Çünkü bu talebim Plaza medyasında oldukça ayıptır. Plaza medyasında gazeteciler sert bir rekabet halindedir ve birbirleriyle haber kaynaklarını paylaşmazlar.

Fakat Metin Cihan'ın hiç öyle hırsları yoktu. Ben de öyle hırsları olmadığını düşünerek cesaret almış ve bunu sormuştum. Onun temel derdi, bilinmesini istediği şeylerin herkes tarafından bilinmesiydi. Haberi kimin yaptığı önemsizdi. Tüm derdi kamu yararıydı. TÜGVA belgelerini Metin Cihan'dan talep etmemin üzerine yarım saat geçmeden belgeler elime geçmişti. Ama bu belgelere ilişkin Metin'in yazdıkları ve anlattıkları Metin'i yurt dışına taşınmaya mecbur bıraktı.

Fakat gazetecilikten de vazgeçmedi. İsrail'in Filistinlere dönük soyukırımı sürerken bu sefer Türkiye'den İsrail'e giden gemileri incelemeye başladı. Slot Media adlı YouTube kanalı Metin Cihan'ı konu edinen Herkes Bilsin İstedim başlıklı bir belgesel yayınlamış. Orada Metin'e sorulmuş. Türkiye'de olsaydın İsrail'le süren ticareti yazabilir miydin? Cevabı şöyle Metin'e. Bu haberleri Türkiye'de olsaydım da paylaşırdım ama belki bir iki kez yapardım sonuna. Hapisteki gazetecilerden biri olurdum, bilmiyorum.

Metin Cihan, Türkiye'de basın özgürlüğünün çerçevesinin dışına çıkmıştı. Bunun bedelini de yurdunu terk ederek ödüyor. Türkiye'ye gelmesinde herhangi bir adli engel yok ama gazetecilik faaliyetini bu ısrarla Türkiye'de sürdürmenin de mümkün olmadığını görüyor. Fakat Metin Cihan'ın bu bölümde konuşulmasının nedeni, ifadesine dönük devlet baskısı değil, ifadesine dönük mahalle baskısı. Enteresan. Bence devlet baskısı kadar da etkili. Metin Cihan 17 Ağrılık'ta yani bir hafta önce Twitter hesabından ne yaptı biliyor musunuz? Dışişleri Bakanı Hakan Fidan hakkında bir yazı kaleme aldı. Metin bu yazıda Hakan Fidan'ı şu ifadelerle övüyordu.

Siyasetçileri dinlerken genelde samimiyetsizliklerini ve ikiyüzlülüklerini yakalamaya çalışıyorum. Pek de zor olmuyor. Hakan Fidan da zor oluyor. Zaten bir politikacıdan çok bir devlet adamı portresi çiziyor. Adı yolsuzluklarla anılmıyor. Bildiğim kadarıyla diğerleri gibi maddi mevfat peşinde koşmuyor. Lüks ve gösteriş sevmiyor. Beğensek de beğenmesek de görevini yapıyor. Gibi gelmiyor mu size de?

Yazının tamamı bu değil, uzun uzun seslendirmeye gerek yok. Yazıda eleştirilecek şeyler de yok değil, eleştirilebilir. Fakat, metin sadece eleştirilmedi, daha öteye geçildi. Metin, Türkiye'ye dönmek için bunları yazdı denildi. Türkiye'ye dönmek için menfaat beklediği ima edildi. Mesela sosyalist yazar Emrah Cilasun, metin hakkında şunları yazdı.

Maalesef iş sadece gemi sinyallerini takip etmekle bitmiyor. Dünya görüşü tayin edici pusula. Hayırdır, hükümetin en savaş tam tamı çalan bakanına bu övgüler? Acaba ağır gelen gurbet haline son vermek için mi bu zeytindalı? Cem Karaca'yı hatırladım. Metin, Hakan fidanı övüyordu çünkü Türkiye'ye dönmek için devletin izin vermesini istiyordu. Gizli bir anlaşma vardı Metin'le devlet arasında.

Bu yazdıkları kendi düşünceleri değil, menfaat bekleyen onursuz birinin menfaat elde etmek için yazdıklarıydı. Gazeteci Sultan Eylem Keleş, Metin'in yazdıklarını alıntılayıp şunları yazıyordu. Metin Cihan'ın fidan viralinden menfaati ne ya da şuursuzluğundan mı yapıyor bilmiyorum. Yaptığı araştırmalar gazetecilik faaliyetiyle kesişse de kendisi gazeteci değil. Çünkü olsa yolsuzluk yapmadığı ön kabulüyle konuşmaz. Ne biliyorsun, niye varsayıp kefil oluyorsun ki?

Sultan Eylem Keleş de menfaat imasında bulunuyor, Metin'in onurunu kaybettiğini söylüyordu. Metin, Hakan Fidan hakkında yolsuzluk yapmadı dememişti. Adı yolsuzluklarla anılmıyor demişti. İkisi arasında fark vardır, Türkçe bilen herkes fark eder. Ama artık bunun önemi kalmamıştı. Yazısı çarpıtılarak alıntılandı. Pek çok insan, Metin Cihan'ın artık Türkiye'ye dönmek için değerlerini satan bir gazeteci olduğunu düşünmeye başladı.

Öyle ya da böyle Metin Cihan fikrini ifade etmişti. E o fikir eleştirilemeyecek bir fikir mi? Elbette eleştirilebilir. Ama Metin'e eleştiri kılıfı altında iftira atılıyordu. Hem de yüzlerce binlerce insan tarafından yapılıyordu bu. Ve Metin'in zor durumundan faydalanan bir iftiraydı bu. Haa Almanya'ya kaçmak zorunda kaldın belli ki geri dönesin geliyor gibi bir imaydı. Peki Metin Cihan bunların olacağını tahmin etmemiş miydi? Bu kadarını bekliyor muydu bilmiyorum ama yazısının sonunu şöyle bitirmişti.

Kutuplaştırılmış toplum yapımızın böyle esneklikleri hoş karşılamadığını biliyorum. Yazarsam linç edilirim diye çekindiğim için yazmadığımı fark edince bu otosansürü kendime yediremedim ve yazmaya karar verdim. Metin Cihan kendi topluluğundan, mahallesinden linç yiyebileceğini düşündüğü bu konuda kendisine otosansür uygulandığını fark ediyor ve otosansürü delmek için bunları yazıyordu. Samimiyetine inanıyorum zira aynı motivasyonla hareket ettiğim olmuştur. Ama buraya dikkat edelim. İfade özgürlüğünün önündeki bana kalırsa devletten daha büyük engel içinde bulunduğumuz mahallelerimizdir. Sol, sağ fark etmez bu arada. Hatta solcular çok daha despot bu konuda.

Adamın ne haysiyeti kalmış, ne menfaatçiliği, ne dönekliği. Cem Karaca örneği de solun 40 yıldır bir arpa boyu yol alamadığının delili gibidir. Cem Karaca'ya da memleketine döndüğü için dönek derlerdi bunlar. Ben döneksem döndüm diye memleketime Döndüm baba döndüm işte oh be Ben döneksem döndüm diye Buradan Metin Cihan'ın mahallesi olan solculara seslenmek isterim. An itibariyle acınacak durumda olmanızın nedeni, fikren mağlup olmanızın, güçsüz olmanızın, komik durumda olmanızın, toplumda karşılık bulamamanızın nedeni, Metin Cihan gibi gazeteciler değil, Sizsiniz siz. Her ne yapıyor, her neyi doğru zannediyorsanız, yanlış yapıyor, yanlış zannediyorsunuz. Türkiye'de İslamcılık gibi siz de fikren mağlupsunuz. İktidar perspektifiniz yoktur. İktidara geldikten sonra ne yapacağınızı bilemiyorsunuz.

yapacağınızı zannettiğiniz şeyleri de yapamazsınız. Vizyonunuz yarım asır geride kalmıştır. Zaten iktidar hayalinde kurmamaktasınız. Bunu bir solcu olarak, eşitlik ve özgürlük mücadelesine gönül vermiş biri olarak söylüyorum. Bu mahallede yetişmiş, bu mahallede yetiştiği için de mutlu olan, bilincini bu mahallede kazanmış biri olarak söylüyorum. An itibariyle solun yapacağı en iyi şey, tüm faaliyetlerine bir dur deyip en baştan başlamaktır.

Türkiye solu entelektüel kabiliyetini yitirmiş, tümüyle kendi içine kapanmış, kendi tarihinin en zayıf günlerini yaşarken kimi solculara tekfir etmeye çalışması, yapması gereken en son şeydir. Ama hakikat, mahallecilik, ifade özgürlüğünün önündeki engellerin başında geliyor ülkemizde. Bitiren Topik dinleyicisi ekşi sözlükte benim hakkımda şöyle yazmış. Bu samimi mesaja teşekkür ederim ama cevap veresim geldi. Valla salmayı ben de istiyorum ama benim bir suçum yok. Linç dediğimiz şeyi linciyenin tarafından açıklamak isterim. Şimdi böyle linç edilen insanları görüyorsunuz belki dışarıdan gözlediğiniz zaman belki vaziyeti de küçümsüyorsunuz fakat eğer ki mesele politik bir mesele ise bu kadar küçümsemeyin. Bir kere uzaktan bir sosyal medya linci olarak görünen şey, eğer iktidar cephesi tarafından organize biçimde yapılıyorsa, lincin sonu hapistir. Yani linç öylesi çakaya gelen bir şey değil. Özlem Gürses Ankara'da gözaltına alındığında, meselenin hapisle son bulacağına ben neredeyse emindim. Tezgah tam da hapse doğru ilerleyecek şekilde işliyordu ve endişeliydim. Önce sosyal medyadaki Erdoğan'cılar tetiklenilmişti, ardından iktidar medyası hedef göstermeye başlamıştı,

Her şey tutukluluk için olması gerektiği biçimiyle ilerliyordu. Sadece hakimin karar vermesi kalmıştı. Zaten savcı bile tutuklama talep etmişti. Neyse ki ev hapsiyle bitti. Ben hapse girmiş çıkmış biriyim. Nasıl bir yer olduğunu biliyorum. Hava atmak için söylemiyorum. Yanlış anlamayın lütfen. Ama birkaç aylık hapis hayatından korkmuyorum. Biliyorum çünkü nasıl bir şey olduğunu. Yarın öbür gün hapse girersem de bilin ki rahat rahat yatıyorumdur. Üzülmenize gerek yok.

Üzülmek gereken hapsin uzadığı durumlarda yaşanır. Hapis, 5 şiddelik bir suç sisesi gibidir. Başlarda sorululmaz, uzadıkça katlanılması hale gelir. Bu alanda rekor, 30 yıl, 3 ay, 6 gün hapisle İlhan Sami Çomak'a ait. Kendisini hatırlarsınız, 26 Kasım'da yani daha 1 ay önce tahliye olduğu İlhan Sami Çomak.

Çıktıktan sonraki ilk sözleri de şöyleydi. İlhan Sami Çomağ'ın delillendirilmiş bir suçu yoktu. Yani bildiğimiz anlamda delillendirilmiş bir suçu yoktu. 1994'te gözaltına alınmıştı. 90'larda gözaltında işkence çok yaygındı. 16 gün işkence görmüş, bir itirafnameye imza attırılmıştı. PKK'lı mıydı? Evet, muhtemelen öyleydi. Peki, üzerine atılı suçları işlemiş miydi? Bilmiyoruz.

Davası 20 yıllık bir meseledir. Cezası bitti. Cezasını bitirdi yani. Ve tahliye oldu. Ben de hapisliği bildiğim için 30 yıl hapis yapmış bu kişinin tahliye olmasına sevindim. Ve gözlemeye başladım. Acaba dışarı çıktıktan sonra ilk sözleri ne olacak falan filan. Bakın, 30 yıldır demir çatala bile dokunmadı. Facebook'un ne olduğunu bilmiyor. Bu insan bırakın Facebook'u, Twitter'ı falan, internetin ne olduğunu muhtemelen bilmiyor. Bu sevinç ve hüzün karışık biçimde şunları yazdım Twitter'da.

30 yıl. 1994'ten bu yana hapiste. İnternetten, sosyal medyanın ne olduğundan, akıllı telefondan ve demir çatal kaşıktan ve her türlü bıçaktan, dolma kalemden ve dikiş iğnesinden, hatta nakit paradan. Tüm bunlardan uzakta 30 yıl. Aramıza hoş geldin İlhan Sami Çomak.

Bu da benim Twitter'a yazdığım son mesaj oldu. O günden bu yana sadece tren topikleri duyurmak için kullanıyorum Twitter'ı. Çünkü İlhan Sami Çomağ ilişkin yazdıklarımdan sonra kripto PKK'lı olmakla suçlandım. Fark ettim ki PKK'lı olmadığımı kanıtlayabilmem mümkün değil. Twitter'da iftiraya uğramak da pek kolay. Ben de bıraktım yazmayı.

Bu sosyal medya linçlerinde organize şekilde eleştirilir veya hakarete maruz kalırsınız. Bu hiç sorun değil bakın. Eleştirilmek veya hakarete maruz kalmak benim için hiç sorun değil. Yani sinir bozucudur da sorun değil. Sorun bu linçlerin iftiralarla bezeli olmasıdır. Kendinizi açıklayamazsınız. Ama günün sonunda aklından geçeni aklında saklayan bireylerin oluşturduğu bir toplum oluruz.

Böyle bir toplumda herkes birer kriptodur. Kimse aklındakini söyleyemiyor ki. Herkes gizli. Herkes kripto. Kripto fetöcülerle başlayan bu virüs, kripto erdoğancılıkla, kripto pkk'lılıkla devam ediyor. Belli ki pkk'lı ama söyleyemiyor. Belli ki erdoğancı ama dile getiremiyor. E bırakın da rahat rahat söylesin ne derdi varsa. Kripto terörist. Ne demekse.

Yani fikirleriyle teröre sempati besliyor ama fikirlerini zikretmeye cesaret edemiyor. Demek ki bu arada sırada imalar yoluyla teröristliğini yaşıyor. O halde kripto terörist. Herkese lap terör, lap de. Kusura bakma böyle terörü de çocuk oyuncağı şeyine çevirdin. Artık birine terörist deyince Yalancı Çoban hikayesi gibi. Özlem Gürses'e, Mözlem Gürses'e yok halkı kim bilir. Seyhan Avşar'a terörist var. Herkese terörist dersen sonunda gerçek terörist de bu herhalde laf olsun diyor diyecek milleti yani. Yalancı Çoban hikayesine döndü yani. Oyuncak haline geldi bu terör suçlamaları ve terör soruşturmaları da. Ne bu şimdi?

Sadece kriptoluk da değil, menfaat iftirası da çok popülerdir. Türkiye adım adım erken seçime mi gidiyor bölümünde CHP'yi eleştirdiğim için AKP'den para aldığımı iddia edenler oldu. Almadığımı ispat edemem. Edemem de bu sizce çekilecek çile midir? Mesela Nevşin Mengü. Kadın, fon alarak finanse etmiyor kendisini ama mesela fondaj diye laf uydurulmuş.

Türkiye'de ifade özgürlüğü önündeki en büyük engel devletin yargısı değil, devletin yarattığı bu atmosfer için de oluşan politik mahallelerdir. İslamcı için de, Atatürkçü için de, Solcu için de, Kürt için de ifade özgürlüğünün önündeki en büyük engel bu mahallelerdir. Bu mahallelerde benlik krizi yaşayan, Mahallenin inzibat erdiğini yaparak hayata tutan insanlar üredi. İslamcı mahallede Suriye'deki gelişmelere eleştirel mi yaklaştınız? Ya iyi yapmıyoruz mu dediniz? Mezhebiniz sorgulanır. Alevi misin diye sorarlar. İran ajanlığıyla suçlarlar. Ve korkunç bir şey bu. Atatürkçü mahalledesiniz mesela. Muhafazakarlarla empati mi yaptınız? Ya bu konuda muhafazakar bir talep haklı mı dediniz? Yetmez ama evet çoluğu verirsiniz. ABD'den fon aldığınız söylenir. Ama tüm bu davranış biçimi bu mahallelerde düşünceyi öldürür. Entelektüel kabiliyete zarar verir.

Günün sonunda Türkiye'nin politik akımları da vasata teslim olur. Sonuçlarını hep birlikte gözlüyoruz. Vallahi bıktık kardeşim. İfade özgürlüğünü gerçek anlamıyla talep etmek gerekir. İfade özgürlüğünün çerçevesini hep birlikte belirlemek gerekir. Metin Cihan'a, Suriye'deki gelişmeleri eleştiren İslamcıya, muhafazakarlarla empati yapan Atatürkçüye, iftira atanların da ayıplanması gerekir. Bu ayıplı bir davranıştır. İftira ile eleştirinin birbirinden ayrılmasını talep etmek gerekir.

Bu mahalle despotluğundan kurtulmak gerekir. Kurtulmazsak, kimse doğru düzgün kendisini ifade edemediği için komplo teorilerinden başını kaldıramayan ve giderek yozlaşan bir toplum haline geliriz. Yeni fikirlere, rüzgarın karşısında duran, genel ezberin dışına çıkan fikirlere kredi açmak gerekir. Metin Cihan, Hakan Fidan'ı mı övmüş? O zaman bir kulak kabartmak gerekir. Neden bunu yapmış? Belki de doğru söylüyor. Bunun için tüm bu mahalleler arası ve mahalle içi kavgalara, didişmelere son vermek gerekir. Biraz da bu nedenle ısrarla halka kızılmaz, birbirimize kızmamalıyız, birbirimize hasetlik beslememeliyiz, halkın birbiriyle didişmemesi gerekir, halka yakışan dayanışmadır deyip duruyorum. Çünkü birbirimizi yedikçe omuz omuza duramıyoruz. Omuz omuza duramadıkça birbirimizi yemeye devam ediyoruz. Bu hafta içimi acıtan bir haber Gezi tutuklusu Tayfun Kahraman'a dönük kötü muamele görüntüleriydi. MS hastası da olan bu kişi acılar içinde bir cezaevi aracında bekletiliyordu.

Biliyorum ki Tayfun Kahraman benden daha suçlu değil. Benim yerime de yatıyor hapiste. Belki aynı şey beni dinleyen sizler için de geçerlidir. Belki de Tayfun Kahraman sizin yerinize de yatıyordur. Biz birbirimizle didişmeyi, Metin Cihan'ı tekfir etmeyi, Özlem Gürses'i beğenmemeyi, Nevşin Mengü'ye fondaş falan demeyi bırakalım, didişmeyi bırakıp omuz omuza duralım. Bu baskıyı bu dayanışmayla aşabiliriz.

Hayfun Kahraman'ı andıysak bir Gezi şarkısıyla bitirelim. Tren Topu'yu PodMedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek özgürlüğümüzün omuz omuza durmaktan geçtiğini bilerek yaşayın. Aksi halde köle olarak yaşayacağız. Didişmeyi bırakıp birbirimizle danışalım. Hoşçakalın.

Durma yeni dünyaya

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)