Podcast

S4E8: Yol Ayrımında Ne Yapmalıyız?

Bibliyoterapi

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin bu bölümünde Aslı; bir seçimin eşiğindeki dinleyeninin derdine derman olmaya çalışıyor.



Kitaplar:

Sofi'nin Dünyası - Jostein Gaarder

Ben Kirke - Madeline Miller

Son Ada - Zülfü Livaneli







Tüm bölümler ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.686 kelime · ~13 dk okuma

Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'ı Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Manimi okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.

Efendim merhaba, bir biblioterapiye daha hoş geldiniz. Tuna Kiremici bize bu hafta da katılamıyor. Kendisi kitabının, son romanın son düzlüğüne girdi. Çalışmalarını bir hayli sıkılaştırdı. O yüzden ben de hadi izin verdim çocuğa. Ücretsiz izin, çünkü zaten ücretsiz bizde her şey. Direkt soruma geçiyorum. Merhaba sevgili Aslı ve Tuna. Sıkı bir biblioterapi dinleyicisi olarak iyi ki varsınız demek istiyorum. Sizleri çok severek dinliyorum ve her hafta heyecanla yeni bölümü bekliyorum. Reklam almasam olmazdı, kusuruma bakmayın. Artık o kadar da olsun.

Bir yola ayrılmanın tam karşısındayım. Bir tarafta uzun zamandır hedeflediğim, uğruna çok uğraşsam bile belirsiz ve kesinlikle içermeyen bir yol. Diğer tarafta ise dolaylı yoldan hedefime ulaşabileceğim fakat 1-2 yıl sabretmem ve bambaşka bir yerde hayat kurmam gereken bir yol. Benim sorum şu, seçim yaparken hayatı okumak gerçekten önemli mi? Belirsizlik ile nasıl başa çıkar ve seçtiğim yolda pişmanlık yaşamadan ilerlerim? Yol ayrımı sandığım şey A ve B planlarından ibaret olabilir mi? Teşekkürler, sevgiler. Ben bu dinleyicimize mavi rumuzuyla hitap edeceğim. Şimdi şöyle, tam benim aslında son zamanlarda çalıştığım yerlerden geldi diyebiliriz. Çünkü bir Yalom kitabı yazıyorum. Irvin Yalom biyografisi yazıyorum.

Transkriptin tamamını oku

Ve kendisi varoluşsal psikoterapici. Dolayısıyla varoluşçu felsefenin de önemli bir takipçisi. Ben de o yüzden son günlerimi, haftalarımı, hatta aylarımı diyebilirim, bununla ilgili çalışmalarla geçirdim. Pek çok filozofun kitaplarını okudum, varoluşçu filozofun kitaplarını okudum. Şimdi o yüzden biraz oradan yola çıkacağız sevgili Mavi. Öncelikle, Ben böyle daha net bazı sorularla önce size gelmek istedim. Sonra kitapları bunlara bağlayacağım. Birinci sorum, bu yollar tek tek sizin için neyi temsil ediyor? Bunu bir anlamamız lazım. Şimdi uzun vadeli hedefiniz özgürlüğü, büyümeyi veya özgünlüğü sembolize ederken alternatif yol dediğiniz... Güvenliği veya pratikliği temsil ediyor olabilir bu yol. Bunların da temel değerlerinizde nerelere tekabül ettiği çok önemli. Bu yolların temel değerlerinizle ne kadar uyumlu, hangisine daha uyumlu ve nasıl uyumlu, bunu netleştirmemiz gerekiyor. Eğer bunu bilirseniz, temel değerlerinizle nasıl uyumlu olduğunu bu yolların ikisinin de ayrı ayrı bilirseniz, zaten burada bir arta yakısı size çıkacaktır.

Sonrasında bu konu bir hayli bana belirsizlikle cebelleşmeniz gibi geldi. Şimdi bu hepimizin zorlandığı bir şey zaten. Ruh hali, belirsizlik. Zaten aslında bizde korku duygusunu yaratan şey de daima o. Siz bu konuda ne hissediyorsunuz? Belirsizlik hakkında siz ne hissediyorsunuz? Bilinmeyenden korkuyor musunuz?

Bilinmeyeni kontrol etmeye mi çalışıyorsunuz? Ama bir yandan da tabii ki hayat doğası gereği belirsizlik içeriyor ve hiçbir zaman tamamen risksiz değil. Bunu kabul edebiliyor musunuz? Benim şahsen tecrübem hayatın risksiz olmadığını kabullenmek benim üzerimdeki baskıyı azaltıyor.

Bir diğer sorum, eylemsizlik size neye mal oluyor? Çünkü şöyle, bazen bir şeye karar vermekte zorlandığımız zaman böyle takılır kalırız. Hiçbir şey, hiçbir adım atamayız bu sefer. Hiçbir hareket bulunamayız ama çok önemli bir nokta var, o da... Bir seçimden kaçınmanın kendisi de aslında bir seçim ve genellikle kendi sonuçlarını da beraberinde getiriyor. Yani burada da bir karar vermeyerek bulunacağınız ya da bir karar vermeyerek yapmış olacağınız seçimi düşünmeniz gerekiyor. Bir başka soru.

Pişmanlık kaçınılmaz mı? Yani pişmanlık çok korkulması gereken bir şey midir? Çünkü pişmanlık da aslında her duygu gibi hayatın doğal bir parçası. Yanlış bir karar bizi büyütebilir. Dersler çıkarmamızı sağlayabilir. Hatta beklenmedik fırsatlar getirebilir. Pişmanlıktan bu kadar korkmasak mı? Ben mesela bunu çok düşünürüm. En büyük hayattaki pişmanlığım nedir diye.

Öyle çok büyük bir pişmanım da yok hakikaten ama... ...bu hiç hata yapmamış olduğum için değil sevgilim Mavi. Bu galiba yaptığım seçimleri benimsediğim... ...ve onlarla mutlu olmayı seçtiğim, onlarla uyumlanmayı seçtiğim için oldu. Yoksa ne bileyim yani 2001 yılında sıfır para hatta... ...eksi iki bin dolar borç aldığım için... ...ile New York'a gitmek belki de hayatımın en kötü kararı olabilirdi. Eğer ki ben...

...onu sahiplenmeseydim. Ama artık bir kere gitmiştim ve gereken neyse onu yaptım gibi. Dolayısıyla yani pişmanlık da bu kadar... ...korkunç bir bence duygu değil. Pişmanlık ayrıca bize bir şeyler öğretebilir. Yani pişmanlık sadece bir ceza mı? Yoksa onu hayatta bir öğretmen gibi de düşünebilir miyiz? Daha önceki pişmanlıklarımızdan bir ders çıkartmış olabilir miyiz?

Ayrıca şimdi biraz daha böyle felsefi bir yerine gireceğim ama pişmanlık sabit değil. Yani siz seçtiğiniz yola uyum sağladıkça... ...ve onu şekillendirdikçe pişmanlık duygusu da yavaş yavaş kaybolabilir. Çünkü siz bundan 15 yıl sonra zaten bugünkü siz olmayacağınız için... ...o arada pişmanlık duyacağınız şey de değişmiş olabilir. Çok önemsediğim bir başka şey... ...gelecekteki benliğimize güvenebilir miyiz?

Şimdi ben böyle bir karar verdim. Diyelim ki bugün ve dedim ki evet evet bu en sağlıklı karar. A yolundan gitmek benim için en doğrusu. Gelecekteki benliğim de öyle düşünecek mi? Bunu hiçbir zaman bilemeyiz. Dolayısıyla elimizdeki verilerle mümkün mertebe harekete geçiyoruz. Bu da yine tekrar tekrar söylüyorum. Benim hayatta en önemlisi dediğim şey, elimizdeki veriler dediğimiz şey aslında bizim kişiliğimiz, benliğimiz. Ben kimim? Benim değerlerim ne? Ben paraya mı değer veriyorum? Ben insana mı değer veriyorum? Ben maneviyatıma değer veriyorum?

Bunları gerçekten çok iyi bilmek lazım. Ve tabi belirsizliklere verdiğiniz tepkilerle ilgili de biraz konuşmamız lazım. Şimdi tabi şöyle oluyor. Bir, Tuna yok. İki, siz de karşımda değilsiniz. Benim elimde bir tane e-mail var ve ben böyle kendi kendime konuşuyor olurum ama hatta düşündüm ya acaba biraz formatta arada bir değişiklik yapıp

...okuyuculardan ya da dinleyicilerden birini çağırıp böyle karşılıklı burada konuşsak mı diye... ...ve burada hani onunla kitap üzerinden mi konuşsak? Bunu da düşünmüyor değilim. Bir danışacağım editörlerime. Çünkü yani bunlar benim üzerine çok düşündüğüm konular oluyor. Öyle bir dakikamı almıyor. Çünkü şöyle yani hani biraz önce belirsizliklere verdiğiniz tepkiler dedim. Nasıl? Şunu demek istiyorum. Siz genellikle belirsizlikler karşısında nasılsınızdır? Toleransınız ne kadardır?

Bunu böyle ufak tefek bir takım denemeler yaparak test edebilirsiniz, görebilirsiniz. Bu belirsizlik karşısında nasıl hareket edeceğinizi daha iyi anlayabilirsiniz. Ve aynı zamanda bu belirsizliği bir fırsata da yine dönüştürebilirsiniz. Onu bir tehdit olarak görmek yerine bir olasılık anı olarak belki düşünebilir miyiz bilmiyorum. Çünkü çoğu zaman aslında en anlamlı deneyimler böyle öngörülemez anlarda ortaya çıkıyor. O yüzden de

Hepsine bence fırsat verilmeli. Böyle çok katı, net kurallar koymamalı. Cevaplar beklememeli. Öncelikle kendimizden emin olmalı. Yani kendi yapacağımız seçimin değerlerimizle örtüştüğünden emin olmalı. Şimdi birkaç şey olabilir. Birkaç pratik karar verme tekniği kullanabilirsiniz. Benim hep kullandığım bir artı-eksi listesi. Ben bunu çocukluğumdan beri kullanıyorum. Hiç değişmedi. Size de tavsiye ediyorum. Ama ben böyle çocukken çok komik şeylerin bile listesini yapardım. İşte derlerdi ki, Aslı, Mordoğan'a gidiyoruz, halana. Gelecek misin? Ben otururken bir liste yapardım, artı-eksi listesi. Halamın evine gidersen bahçede şu var, artı.

Ama bilmem ne yok, eksi falan gibi böyle. Bu olabilir. Ve böyle bir şeyle hani kendinizi biraz yutartabilirsiniz. Ya da işte kendinizi, gözlerinizi kapatıp kendinizi iki ayrı gelecekte hayal edebilirsiniz. Diyelim ki A'yı seçtiniz, şöyle oldu. Diyelim ki B'yi seçtiniz, böyle oldu gibi. Bakalım hangisi daha çok sizi mutlu ediyor? Hangisi hoşunuza gidiyor? Ona bir bakabilirsiniz.

Şimdi şöyle kitaplara geçmeden önce hemen geçeceğim. Robert Frost çok önemli bir Amerikan şairidir. Kendisini yanlış hatırlamıyorsam 4 belki 5 ama en az 4 Pulitzer ödülü var. Çok önemli bir şair.

Onun harika bir şiiri var. Tam konumuza denk düşüyor. Adı zaten, adından anlayacaksınız, Gidilmeyen Yol. Sarı bir ormanda ikiye ayrıldı yolum. İkisinden birden gidemedim ve yoldaki tek yolcu olduğum için üzgün. Uzun uzun baktım görene kadar birinci yolun otlar çalılar arasında kıvrıldığı yeri.

Sonra öbürüne gittim. O kadar iyiydi o da. Ve belki çimenlik olduğu aşınmak istediğinden gidilmeye daha çok hakkı vardı. Oysa oradan gelip geçenler iki yolu da eş ölçüde aşındırmıştı hemen hemen. Ve o sabah ikisi de uzanıyordu birbiri gibi hiçbir adımın karartmadığı yapraklar içinde. Ah! Başka bir güne sakladım yolların ilkini. Ama bilerek her yolun yeni bir yol getirdiğini merak ettim geri gelecek miyim diye.

İç geçirerek anlatacağım bunu ben. Nice yaşlar, nice çağlar sonra bir yerde, bir ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben, ben gittiğim daha az geçilmişinden ve bütün farkı yaratan bu oldu işte. Şimdi Tuna olsaydı vay derdi herhalde diye düşünüyorum. Artık dinleyince der o da. Kitaplarımıza geçiyorum. Üç kitap seçtim. Biraz dediğim gibi varoluşsal felsefeden de faydalanarak aslında size önce bir sorularımı hazırladım. Bunlara cevap verirseniz bir faydası olacağını düşündüm. Onun için de üç kitapta kaldım.

Birincisi, Sofie'nin Dünyası. Felsefe tarihi üzerine bir roman. Bu romanı seviyorum çünkü aslında şöyle, içeriğini seviyorum. Dilinden çok emin değilim çünkü Sofie'nin o çocuk dili... ...bana şeker portakalarındaki Zeze'nin dilini hatırlatıyor. Çok barışık olmadığım bir şey o. Ama felsefe o kadar güzel, böyle damla damla anlatan, yani böyle serumdan damlar gibi... ...insana zerk eden bir kitap ki, hani durup dururken, ne bileyim ben, işte şeyi... ...Descartes'ı, Jean-Paul Sartre'ı, Kierkegaard'ı, Heidegger'ı, hepsini okumuş, anlamış olacaksınız. Biraz zorlanabilirsiniz ama önemli değil. Tekrar tekrar aynı şeylerin üzerinden geçiyor Sophie kendi anlatımıyla. Bir de o çocuksu haliyle daha da net anlamaya çalıştığı için aslında daha da sade bir metin. Bu yüzden kesinlikle şey yapıyorum, tavsiye ediyorum. Aynı zamanda...

Kitap, şimdi şöyle, ha niye felsefe diyeceksiniz? Şöyle çünkü biraz önceki sorduğum bütün sorular varoluşçu felsefenin zaten özünde vardır. Ve bu kitapta da işte varoluş, özgürlük, hayatın anlamı, bunların hakkındaki zamansız soruları keşfeden bir yolculuk yapıyor Sophie. Burada da okuyacaklarınız, yani daha doğrusu bence genel olarak felsefe, ben son bir yılımı tamamen felsefeyle geçiriyorum. Bu arada yeni romana hazırlık olsun diye.

Bence felsefe size kendi yolunuzu seçerken nasıl rehberlik edecek? Bu kitapta bunu görebilirsiniz. Çünkü mesela şöyle bir şey var kitaptan Sokrates. İşte bu zaten meşhur bir lafıdır bilirsiniz. Sorgulanmamış hayatını yaşamaya değmeyeceğini söyler Sokrates.

Hani bunu da okuyorsunuz. Bunun dışında işte bir yol seçmeden önce kim olduğumuzu ve neyi savunduğumuzu anlamamız gerektiğini yine roman boyunca kendi kendinize öğreniyorsunuz. Bunu sorguluyorsunuz. Size gerçekten inanç ve değerlerinizi inceletiyor. Toplumsal normları ve kazısal varsayımları sorgulatıyor. Ve en tabii temel soru gerçekten nasıl bir hayat yaşamak istiyorum?

Kitap size bunu sorduruyor. Dolayısıyla kesinlikle tavsiyemdir. Ben hatta şöyle tekrar üzerinden geçtim kitabın. Tam artık mesela kızıma da okutmam gereken bir yaş olduğunu düşündüm. Zor ama yani yavaş yavaş bir başlangıç yapabilir. Çünkü galiba biz bu soruları kendimize yeteri kadar sormuyoruz gençken. Bu yüzden de orta yaşlarda seçeceğimiz yolda biraz kafamız karışabiliyor. Yolda da kaybolabiliyoruz. ...kaybolmaya da varım, onda da varım. Seçtiğim ikinci kitap, Ben Kirke. Bu kitabın kapağı böyle beni çok uzun zaman oradan çağırmıştı. Sonunda yakın bir zamanda alıp okumuştum. Bu da aşırı zevkli bir...

Mitolojik hikaye ki ben mitolojik hikayeleri sevmem sevgili dinleyiciler. Sevmememin sebebi de kafamız çok karıştırıyor olması. Anlamıyor olmam, kendimi çok aptal gibi hissediyor olmamdır. Kim kim bir türlü Rus romanlarındaki gibi aklımda tutamam. Bir de birkaç isim mi oluyor işte tanrıların onları da aklımda tutamam. O hikayeleri ben bir türlü anlamam. Neyse, benim mitolojiyi sevmeme sebep olan kitap Ben Kirke. Şimdi Kirke, bu bütün tanrılar arasında en acizi diyebiliriz. Hatta işte insan sesi var, böyle ince, tiz bir insan sesi var. Ondan dolayı aşağılıyorlar. Babası Güneş tanrısı. Dolayısıyla böyle altın gibi bakışları var. Kardeşlerinin de öyle. Kirkenin hiç öyle değil. Böyle sönük gözleri var. Hiçbir özelliği yok. Diğer çocuklar çok güzelken kirke değil. Vesaire. Bir gün bir kıskançlık anında bir şey yapıyor. Olmayacak bir iş yapıyor. Biraz aslında Poseidon'dan etkilendiği için bir şey yapıyor. Çünkü Poseidon insanlara ateşi hediye edince... Cezalandırılıyor Tanrılar tarafından. O anda Kirkeon'a yardımcı oluyor. Oradan da öğrendiği bir şeyle, yani Tanrılar nezdinde bir hata, kusur işliyor. O yüzden de bir adaya tek başına terk ediliyor.

Ve o adada kendini bulmaya çalışıyor. Bir kere zaten dışlanmış biri. Ya dışlanmış biri olarak burada kaderini kabul edecek bu adada ve izole bir şekilde yaşayacak. Ya da tanrılara karşı savaşıp yok olma riskini göze alacak. Ve bunlardan, bu seçeneklerden biri de insan olmak. Zaten ilk doğduğunda da hakkında böyle bir kehanet var. O bir şeyle evlenecek diye, insan prensle evlenecek diye de böyle bir kehanet var hakkında.

Dolayısıyla uyum sağlayabilirliği kucaklayacak mı? Kırılganlıklarında güç bularak işte yolunu nasıl seçecek? Buna dair pek çok ders var romanda. Kendi rotanı çizme cesareti üzerine aslında çok güçlü bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ben buna cesaret edebilir miyim? Yani düşünün ki kirke tanrının kızı. Dahası var mı? Etrafımdaki herkes tanrı. Ve buna rağmen kendi rotasını çizme cesareti var mı? Dolayısıyla bunu size de sorabiliriz. Kendi rotanızı çizme cesaretiniz var mı? Biraz cesaret işi gibi geldi bana.

Üçüncü kitabım, aslında işte insan bilinçaltı böyle çalışıyor demek ki. Üçüncü kitabım da Son Ada, Zülfü Livaneli. Son Adada da bir adada yaşayan, zamanında orada uzak, nerede olduğu bilinmeyen, neresi olduğu bilinmeyen bir ada var. Orada bir hayat kurmuşlar. Yanlış hatırlamıyorsam kırk hane.

Ve orada çok güzel bir hayat yaşıyorlar. Şöyle düşünün, Akdeniz filmini seyretmiş miydiniz bilmiyorum, Mediteraneo. Oradaki gibi, herkesin şortuyla, tişörtüyle gezdiği, top oynadığı, balık tuttuğu, aylak aylak uyukladığı bir yer düşünün. Böyle bir yerde yaşıyorlar. Kirke de adaya gönderiliyordu ya ceza olarak.

Ve bu adada bu insanlar huzur içinde, mutluluk içerisinde yaşarlarken bir gün bir böyle şey yaklaşıyor, bir tekne yaklaşıyor ve içinden bir şey iniyor. Benim anladığım kadarıyla bir paşa, emekli bir işte paşa. Zamanında bir darbede bulunmuş diye anlıyorum. Ve bu paşa yıllar yıllar önce bir dostunun tavsiyesiyle o adayı öğrenmişmiş. Sonradan da orada bir ev almışmış falan filan. Huzurlu günler geçirsin diye bu odaya geliyor ama asker askerliğini yapıyor ve bir şeyler adada değişmeye başlıyor. Tek tek. Önce mesela çok güzel böyle hayal ediyorum. Bu arada hayalimde de sürekli aslında bir Marmara adası var benim. Marmara Adası'nı ben çok sevmiştim. Birkaç kere gittim. Böyle Marmara Adası gibi böyle tatlı bir köy hayatı düşünün. Böyle bir yol var. Çok güzel. O yolun iki yanında ağaçlar var ve ağaçların dalları tepede birleştiği için yolu tamamen gölge altında bırakıyor. Dolayısıyla herkes yani güneş tepesinde değilmiş gibi yürüyebiliyor falan. Bu adam gelir gelmez başkan, ona başkan diyorlar. Niyeyse bak birdenbire kabulleniyorlar adamın gelişini. Ve bu başkan ilk iş olarak gidiyor, o ağaçları şey yapıyor, budatıyor. Öyle budatıyor ki nizami bir şekilde böyle onlar artık gölge yapmayacak şekilde hani çit gibi yaptırıyor onları ve diyor ki insan eli değmeden hiçbir şey güzelleşemez. Şimdi buradaki peki konumuzla bağlantısı ne? Uyumluluğun, fazla uyumluluğun da bir seçimi olduğu yani ya da hiçbir şey söylemenin de

Sonuçları olan, hatta kötü sonuçları olan bir seçim olduğunu gösteren bir roman bu. Orada yaşayan, aslında adanın sahibi diyebileceğimiz karakterler... ...yıllar boyunca, yani daha doğrusu bu adam geldikten sonra... ...nedense bu adamın dediği hiçbir şeye hayır demiyorlar. Yavaş yavaş, hatta işte adam böyle hep şey diye tasvir ediliyor...

Beyaz bir pantolon, tiril tiril bir gömlek, ayağında beyaz makasin ayakkabılar. Bir bakıyorsun mesela birdenbire bir kişi, iki kişi, üç kişi, beş kişi hep şort giyen tipler de pantolon giymeye başlıyorlar. Bir uyumlanmaya başlıyorlar ama... Hiç sonrasını düşünmeden yani bu bizim aslında başımıza ne getirecek diye düşünmeden ve sonra gerçekten felaketler silsilesi yaşanıyor ve kendi bütün özgürlüklerini sevdikleri her şeyi kaybediyorlar adalarından oluyorlar öyle diyelim. Ve Zülfü Livaneli bunu böyle bir şeye anlattırıyor. Sonradan işte yıllarca böyle bir romanlar yazmaya çalışmış ama hep böyle şey kalmış, sahte bir sesi olmuş bir adam. Sonunda en düz haliyle, en samimi haliyle bu romanı yazmaya karar veriyor ve anlatıcımız da o. Bize o anlatıyor ve kendine de bir hayli çuvaldızı batırıyor. Yani ben bir karar vermeyerek, sessiz kalarak karar verdim. Kendi geleceğimle ilgili diyor.

Bir de işin doğrusu bu kitap, öyle ya da böyle, ben zaten okunsun istediğim için, gerçekten güzel bir kitap, burnuna getirmeye çalışıyordum. Buna da biraz denk geldi. Kusura bakmayın, bencilce de biraz hareket. Ama şey gibi bu, yani bir kuyu var, orada su var. Sizin kovanız ne kadar büyük, onunla alakalı. Sen kendin kovan kadar su çekersin zaten oradan. Dolayısıyla her kitaptan anlayacağımız aslında bizimle ilgilidir.

En berbat şeyden bile, ne bileyim ben, en berbat diziden bile aslında sen bir mana çıkartabilirsin. Bu biraz da seninle ilgili. Böyle kitaplarımız, umarım Tuna'sız çok sıkıcı olmadı. Kusura bakmayın, benim de biraz şekerim çıkmıştı, inmişti, bir şeyler olmuştu. Böyle bir sesimde bir titreme var, farkındayım. Elde değil, yaş oldu elle oluyor böyle şeyler. Boynumda tutuk ondan sonra.

Ne yapalım yani? Olduğu kadar. Lütfen sorularınızı biblioterapi.media.com

adresine göndermeye devam edin. Kitaplarla ilgili ayrıntılı bilgiler aşağıda zaten veriliyor. Umarım Mavi Hanım ve diğer herkese faydalı olmuştur anlattıklarım. Küye'yi okuyalım. Sofie'nin Dünyası, felsefe tarihi üzerine bir roman. Justin Gardner, pan yayıncılık. Çeviren Sabir Yücesoy. Ben Kirke, Madeline Miller, Itaki yayınları. Çeviren Seda Çıngay Melor. Ve son ada Zülfü Livaneli, İnkılap Kitabevi. Dinlediğiniz için teşekkürler. Lütfen paylaşalım, insanları zorlayalım. Dinlemeler için kafalarına dilersek silah dayayalım. Yapalım yani bir şeyler.

Haydi bakalım görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)