Podcast

S4E9: Merhaba Yeni Hayat

Bibliyoterapi

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin bu bölümünde Aslı ve Tuna; hayatını değiştirmek isteyen, hayallerini gerçekleştirmek için adım atmak isteyen bir dinleyenin sorusuna çözüm arıyor.



Kitaplar:

Yeni Hayat - Orhan Pamuk

Vejetaryan - Han Kang

Hayata Röveşata Çeken Adam - Fredrik Backman

Büyük Sihir - Elizabeth Gilbert







Tüm bölümler ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.542 kelime · ~28 dk okuma

Efendim merhabalar, bu hafta düğün var, dernek var, Tuna var. Kime geliyor? Tuna Kiremiç'i bizlerle beraber onu tuttuk, getirdik kolundan. Dedik ki olmuyor, olmuyor, sensiz olmuyor. Estağfurullah gelmeyip de ne yapacaktım? Nasıl gidiyor kitap? Son düzlüğe girdin galiba. Biraz uzun olduğu için tabii zamanımı alıyor. Ama evet, tünelin ucundaki ışık göründü. Göründü mü? Evet. İyi, çok güzel. Cinayetin çözümü yakın.

Yalnız şey oluyor yani böyle kitap bitince insan ne yapacağını bilemiyor. Sende de oluyor mu böyle bir iki üç gün bir sersemlik. Büyük bir mutluluk ama bir şey eksik. Bana hiç bitmiş gibi gelmiyor. Dönüp tekrar kontrol etmeye başlıyorum birinci sayfadan. Editör elimden alana kadar sürdürüyorum. Ama sen evet sen öylesin. Yani ben mesela bir noktadan sonra artık bırakıyorum.

İlk romandaki tecrübemden öğrendim. İlk romanın üzerinden yedi kez geçip en son versiyonunda ilk yazdığıma geri döndüğümü anlayınca dedim ki demek ki ilki zaten doğruydu. Sonralarda iki üçle yetinir oldum. Bu bölümdeki sorumuz da bununla ilgili sanıyorum. Bu bölümdeki sorumuz bununla mı ilgili? Evet kendini gerçekleştirmek ve yeni bir hayata açılmak. Hiç böyle düşünmemiştim ama evet o zaman sorumuza geçelim. Geçelim hadi.

Transkriptin tamamını oku

Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Manimi okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.

Merhaba Aslı Hanım, Tuna Bey. Yine bir reklam olacak. Sizleri dinlemeye başladığımdan beri başka podcast dinleyemez oldum. Çok teşekkür ediyoruz. Birçok bölümünüz bana şifa aldı bile diyebilirim. Onları da dinlesinler ama yazık. Hiç dinlemeyin başkalarını. Emekleriniz için ayrıca teşekkür ederim. Ben 35 yaşında bir buçuk yıllık bir anneyim. Hayatımın büyük bir kısmı zaten hayatı sorgulamak ile geçti. Ancak doğumdan sonra daha bir sorgular oldum. Hayatım boyunca hiç tam bir hedefim olmadı. Baskıcı ve tedirgin bir ailenin asi kızıydım.

Aile tarafından doğru yönlendirilmediğim için de hayatım boyunca onlara hep kızgın oldum ve yanlış kararlar verdim. Hep hayatın içerisinde oldum ancak şimdi fark ediyorum ki hayatın içinde değil, hep izleyeni olmuşum. Ailenin tedirginliği bana bulaşmış ve ben de yaşamaya dahil olma konusunda hep tedirgin olmuşum. Terapistim ile vardığım bir farkındalık." demiş parantez içinde.

Bu beni çok sevindirdi bir terapiste gidiyor olması doğrusu çünkü bizim işimizi aslında gayet kolaylaştırıyor bu durum. Hayatı sadece izlememin bende yarattığı kronik bir mutsuzluk var. Hayata geç kalmışlık hissimi ve mutsuzluğumu pekiştiriyor. Öğrenim gördüğüm bölüm, seçtiğim meslekte kalıcı mutsuzluk seçimlerimden. 2025'te bu farkındalığımın desteğiyle yeni kararlar vermek istiyorum. Kimsenin okumayacağını bilsem de bir kitap yazmak istiyorum. Psikoloji üzerine eğitimler almak istiyorum. Şu an bir beyaz yakayım ve arkama bakmadan bu sahte boğucu ve insanların hayallerini öldüren dünyadan kaçmak istiyorum. Var mıdır bana şifa olacak, bana yol gösterecek kitaplarınız? Teşekkür ederim.

Tuğçe. Çok güzel bir kendini ifade etme. Hemen yazar olsun beyaz yakalıktan mavi yakalı terfi etsin. Kendisine şeyimiz budur. Üstelik sendikası falan da yok. Oh ne güzel çulsuz çulsuz. Hayatı boyunca da at rahat sürünsün.

Tuna'yla aramızda bizim çok komik bir espri vardır. Tuna böyle bir gün şey demişti, ya demişti işte reklamcı olsaydım mı öyle bir şey demiştin. Ya da reklamcıymışsın ya başlangıçta. Şimdiye bir şirketim olurdu demiştin. Şimdiye bir reklam...

Hayır, reklamcı değildim ben. Eli kalem tutan ve babası zengin olmayan her Türk çocuğu gibi... ...reklam ajanslarında ırgatlık yaptım bir dönem. İşte hani sonra şey diye bir gün böyle... ...şimdiye bir reklam ajansı mı olurdu demişti. Kalsaydım o sektörde şimdiye bir reklam ajansı mı olurdu? Ne güzel iflas etmiştim, hala borç ödüyordum. Evet, aslında hayat böyle bir yer yani. Çeşit çeşit döngüleri olan. Aslında herkesin bir kez o parasızlığı, fakirliği, iflası... ...eğer aileden zengin değilse tattığı...

Evet, Modern Folk Üçlüsü ve Ayşegül Aldınç'ın dediği gibi yaşamak dönme dolap gibidir. Onun da iniş ve çıkışları var. Aaa ne güzel hatırladın. Şimdi ben önce birkaç... Yok ilk kitabımıza geçmeden... İkinci kitabımıza geçelim. Hayır, önce ben biraz biliyorsun konuşmayı seviyorum. Eğer itirazın olmayacaksa ben hemen kısacık birkaç şey söyleyeceğim. Estağfurullah, tabii ki. Şimdi hani zaten terapiste gidiyor, konuları belli, bunları çalışıyor belli ki. Çok güzel. Yeni anne olup hayatı tekrar sorgulamak diye bir şey var. Bu hepimizin başına geldi. Anne olduğumuzda daha önce hiç düşünmediğimiz gibi düşündük aslında. Çünkü anne olmak bireyin hayatında büyük bir dönüşüm. Bu yeni annelerin yaşadığı fiziksel, duygusal ve psikolojik değişimler var. Bu bir süreç.

Biz bile tam olarak bunu anlayamıyoruz hemen, içine düştükten bir müddet sonra anlayabiliyoruz. Erik Erikson'un gelişim evrileri teorisinden daha önce bahsetmiştim, bundan birkaç bölüm önce. O evre teorisine göre üretkenlik ve durgunluk karşıtlığı evresine denk geliyor tam olarak. Yani bir yandan bir şeyler yapmak istiyorsun ama bir yandan da hayatın birdenbire durağınlaşıyor.

Çünkü anne olmak kadının kimlik ve rol algısına büyük bir dönüşme yol açabiliyor. Bu da geçmişteki benliğimizle yeni rolümüz arasında bir denge kurmamızı gerektiriyor. Aslında bu sorgulamaların bir şeyi ondan, bir kısmı bundan. Aslında çok basit bir soru var. Buradan hemen bu sorudan sonra kitaplara geçebiliriz.

Yeni hayat sizin için ne ifade ediyor? Bunu aslında bulduğunuz anda gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Yeni hayat sizin için ne ifade veriyor? Buna verilecek cevaplar az çok her şeyi belirleyecek. Ne güzel söyledin. Zaten terapiye devam ettiği için hanımefendi herhalde bu konuda bir noktaya gelmiştir terapistiyle beraber isabet olmuştur. Yani geçmişini sorgulamıştır. O şema terapisi belki kullandılar. Geçmişte oluşmuş düşünce dalmış kalıplarını nasıl fark etti? Onlardan kurtuluyor, kurtulmuyor. Bunları biz artık geçiyoruz eve. Bunlar üzerinde çalışıyorlar diye düşünüyoruz. Biz şifa olabilecek kitaplara şöyle girelim o zaman. Hay ağzın bal yesin. Evet. Evet. İlk kitabımız Tuna Kinevici'nin seçtiği Yeni Hayat, Orhan Pamuk. Ondan mı başlayalım? Yeni Hayat, Orhan Pamuk. 1994 tarihli ve Türk Edebiyatı'nın en ünlü açılış cümlelerinden biriyle başlayan. Bir gün bir kitap okudum ve hayatım değişti. Aslında bu Bibliyoterapi'nin genel konsepti içinde kullanılabilecek bir şey. Hangi kitapları okusak da hayatımız değişse sorusu. Daha doğrusu bir kitaptan insanın hayatını değiştirmesini beklemesi üzerine.

Bir yandan da senin eğer değişesin varsa, eğer sen buna zaten teşneysen her kitap sonra... Hay ağzın bal yesin çünkü bu... Hayda bugün de böyle bir şey laf tutturdu. Aynen bu Orhan Pamuk romanının kahramanı için ben aynı şeyi düşündüm. Mesela şöyle bağlayacağım. Şimdi okuduğu bir kitaptan sarsılarak etkilenen, sayfalardan neredeyse fışkırığın ışığa bütün hayatını veren, ve kitabın vadettiği yeni hayatın peşinden koşan genç bir kahramanın masası, macerası. Kitabın etkisiyle aşık oluyor, üniversite öğrenciliğinden uzaklaşıyor, İstanbul'dan ayrılıyor, bitip tükenmeyen otobüs yolculuklarına çıkıyor, taşla şehirlerine doğru savruluyor. Kahraman okuduğu kitabı anlatmıyor bize, başından geçenleri izleyerek bize özgü bir hüznün ve şiddetin kalbinde buluyoruz kendimizi. Hayatla okumanın kesiştiği alanda seyreden ve her sayfada katman katman genişleyen bir yol hikayesi,

Aslında bu karhamanın değişesi var. Evet, evet, evet. O senin dediğinden aklıma geldi. Kitabı aslında vesile olarak kullanıyor yani. Çünkü o da çok önemli bir evresinde hayatının. Tam 20 yaşında galiba. 20-21 yaşında mimarlık fakültesinde öğrenci. Adı Osman. Zaten bir geçiş döneminde. Annesiyle beraber yaşıyor. Annesiyle çok son derece duran bir hayatı var. Bak şimdi düşünün babası da var mı evde yok mu? Hiç babadan bahsedilmiyor. Hiç bahsedilmiyor çünkü. Ama o anneden bahsediliyor. Son derece. 21 yaşında, 1994'te kitabın çıktığı tarihte ben de tam 21 yaşındaydım. O yüzden kitap bizim neslimiz üzerinde çok etkileyici olmuştu. Bir de böyle Proustiyen seninle geçen gün dediğin gibi bir şey var, tarzı var. Şimdi şöyle oldu sevgili dinleyiciler, sizi küçük dünyamıza biraz davet edeceğiz. İkimiz de kitabı okumuşuz ama çok geçmişte okumuşuz. İşte Tuna 21 yaşındaysa ben 19 yaşındaymışım. Tabii böyle tam hatırlamıyoruz yani bir şeyler hatırlıyoruz ama oturduk kitabı açtık dinledik ben örgü örüyorum. Tuna işte ayaklarını uzatmış kitabı oturduk dinlemeye başladık ve en başta ya biz bu kitabı niye sevmiştik acaba diye düşündük.

Sonra yavaş yavaş şey olmaya başladı değil mi? Kitap bizi içine almaya başladı. Hani gömüldüğümü hissettim ben yavaş yavaş kitabın içerisindeki dili. Çünkü bir çok aynı zamanda da bir nostalji üzerine de bir şey yani sanki böyle yeni hayat ama aslında hiçbir zaman ayeti olmadığı fakat o daha doğmadan önce belki de kaybolmuş bir dünyaya duyduğu bir özlem var kahramanın. Bir de ayrıca kitap yayınlandığından bu yana 30 yıl geçtiği için kitabın kendisi de bir nostaljiye dönüşmüş durumda bizim için. Evet, evet. O kitabı ilk okuduğumuz zaman 1994 yılını hatırlıyoruz. Bir de o kitabın kendi içindeki nostaljiyi hatırlıyoruz. Yani bir kitabın bir insan hayatını değiştirmesi üzerine bir roman aslında. Eğlenceli de bir roman. Aslında bence Orhan Pamuk çok eğlenmiş yazarken gibi geldi bana. Şimdi şöyle, o eğlenmiştir. Çünkü bilinç çıkışıyla yazmış tamamen. Şimdi burada biz yazar olduğumuz için tabii az çok aslında bir kitabın nasıl yazıldığını, nereden çıkıp, biraz böyle başı boş neredeyse başlayıp devam eden, Bir varoluşçuluk arayışı da var sanki. Ben niye varım, ne yapıyorum? Kesinlikle tamamen varoluşçu felsefeye dayanan bir roman. Yani aslında annesiyle beraber yaşadığı ve muhtemelen annesinin ve ailesinin değerlerinin onun için çizdiği bir hayat yerine kendi değerlerinden oluşan bir hayat tasavvuru var bu kahramanın. Kendini gerçekleştirmek istiyor yani. Evet, onun peşinde.

Bunu da yapmaya... Bu benim yorumum ve çok beğendim yorumumu bu sabah yine düşünürken. Bunu yapmaya cesareti olmadığı için, bunu hemen yapmaya cesareti olmadığı için aslında kitabın içinde yaşadığını hayal ederek kendine bir neredeyse paralel evren... yaratıp onu orada bir görüyor ve bana şey gibi geldi bu okurumuz için bu güzel bir yöntem olabilir zaten yazmak da istiyormuş ya yani kendi hayalini kurdun o başka bir hayat ne tasavvur ediyorsan kendin için ona oturup böyle biraz yazıp belki orada biraz deneyimleyebilirsin çünkü bana Osman tamamen bunu yapıyor gibi geldi. Keza Canan ve Mehmet de. Onlar da aynı kitabın içinde kaybolmuş, böyle bir kitap var, böyle mistik bir kitap var ve onun başka bir hayat sunuyor insanlara. Onlar da onun içinde kaybolmuş tipler ya.

İyi bir kitap bize bütün dünyayı hatırlatan bir şeydir. Alıntılardan biri kitapta. Başımı kitaptan kaldırıp odama, dolabıma, yatağıma bakarsam... ...ve penceremden dışarıya bir göz atarsam... ...dünyayı bıraktığım gibi bulamayacağım korkusu içime yerleşiyordu. Yani böyle büyülü bir kitap. Aynı zamanda postmodern edebiyat tabii bu. Evet. 90'lı yıllarda postmodern edebiyatın dünyada çok... ...orgestlerin, kalvinoların, polosterların çok popüler oldukları bir dönem.

Orhan Pamuk'u da ayrıca dünya çapında bir edebiyat yıldızına ilk dönüştürdü. Bıktan mı dönüştürdü? Bununla, evet bununla. Öyle mi? Onu hatırlamıyorum doğrusu. Kırk dilden fazla dile çevrildi ve Orhan Pamuk vakası dünyada aslında bununla yükseldi diyebiliriz. E tabii çok varoluşçu felsefenin gerçekten güzel bir örneği. Ama ben mesela şöyle düşündüm. Şimdi bu Osman mesela bir anlam arayışında, kendiyle ilgili bir anlam arayışında. Ve bu anlam arayışının içinde kayboluyor. Bu çok güzel, sembolik bir yanı var. Çünkü aynı şeyi mesela bizim dinleyicimiz de, bize bu mesajı e-mail'i yazan hanımefendi de yaşayabilir. Yani bir anlam arayışı içerisinde kaybolmayı Yeni Hayat romanı çok güzel sembolize ediyor. Belki siz de kaybolacaksınız.

Neden kaybolmayasınız? Zaten herhalde kaybolmadan da bulunmuyor değil mi? Bir dönem var öyle hepimizin biraz kaybolduğu ve paniğe kapıldığımız o kaybolmaktan dolayı. Ben yanlış mı yapıyorum, yanlış seçimler mi yapıyorum diye düşündüğümüz. Kaybolmaya göze almadan yolculuğa çıkılır mı? Evet olmuyor. Çıkılmaz. Kaybola kaybola yeni bir yol, yeni bir hayat bulacağız diyerek buradan ona Pamuk hocamıza selam mı yollayalım? Olur. Yani şunu düşündüm. Eğer mesela dinleyicimizle karşı karşıya oturuyor olsaydık, hani bu konuşmamızda bizim bu konuşmaya dahil olmuş olsaydı, benim aslında ona sormak istediğim iki soru var. Bunları da müsaadenle bu roman aracılığıyla, bu romandan yola çıkarak sormak istediğim soru var. Evet, doğrusu. Merak ettim ben de bu soruları.

Bir, sizin anlam yolculuğunuz nasıl bir şey ve nerede takılıp kaldığınızı hissediyorsunuz? İki, gerçekten anlamlı bir şey doğru mu yürüyorsunuz yoksa tatmin edilmemiş bir yaşam korkusundan mı kaçıyorsunuz? Yani gerçekten bu hayatı bırakınca daha anlamlı bir hayat bulacağınızı mı düşünüyorsunuz? Yoksa? Yoksa tatmin edilmemiş bazı arzularınız var, hayalleriniz var ve bunlar da tatmin edilmemiş bir yaşama dönüşecek. Bundan korkup bundan mı kaçıyorsunuz?

Bu iki soruyu bu kitaptan yola çıkarak sormak istedim. Hadi bakalım şimdi. Birileriyle uzun uzun belki de saatlerce konuşmak istiyordum diyor Orhan Pamuk'un kahramanı Osman. Ama onlarla konuşamayacağımı hemen anladım. Bir an neredeyse gözlerimden yaşlar getirecek bir keder sarıyordu ki içimi gururla silkindim. Ruhumu açacağım kişileri kitaptaki dünyada yaşayan gölgeler arasından seçecektim.

Evet. Yani şimdi romanı okurken şöyle biraz şey olabilirsiniz gerçekten kaybolup yer yer sıkılabilirsiniz. Bunu yani Marsa Proust okurken de insan zaten yer yer sıkılabilir. Çünkü tamamen onun bilinç akışıyla ilgili ya kitap. Sen yani hani orada bir delilikler yaşıyor ve sen onu takip etmekte zorlanabilirsin yer yer. Nereye gitti bu? Ne oldu şimdi? Nereden çıktı? Nereye gitti? Geri döndü. Odasına geri döndü. Evet, odasına geri döndü, kitabı gene eline aldı. Eyvah gene bu kaybolacak falan filan. Ama sabredersiniz işte... Ama kitap Marcel Purse'unkiler kadar uzun değil zaten. 240 sayfa bir şey sonuçta. Bunun için sorun yok. Evet, ikinci kitabımıza geçelim mi? Hadi bakalım. Sen seç o zaman ne olsun?

Vejetaryen. Türkiye'nin ilk Nobel'li yazarından Güney Kore'nin ilk Nobel'li yazarına geçiyoruz. Doğru. Han Kang, 1970 doğumlu Güney Kore'li yazar. O da Orhan Pamuk gibi. Çok genç yaşta aldı yani Nobel ödülünü. En son Nobel Edebiyat Ödülünü o aldı geçtiğimiz aylarda. 1970 doğumlu, 54 yaşındaki Orhan Bey de o yaşlardaydı aldığında. Nobel alan ilk Asyalı kadın aynı zamanda da kendisi.

Ve 2007 tarihli kitabı Vejetaryen ile karşı karşıyayız. Han Kang ilginç bir insan. Bütün ailesi yazarmış Han Kang'ın. Öyle mi? Babası Han Sang-won romancı. Ünlü bir romancı. Abisi Hong Dong-rin o da romancı. Kardeşi Han Kong-in o da romancı ve karikatürist. Ben Kore'yi ve Korelileri çok sevdiğim için çok severek araştırdım. Yani Han Kang o zaman Leyla. Bizim Leyla Perker. Evet. Romancı ve karikatürist.

Yani bunlar böyle bir edebi aileler aynı zamanda. Romanda da 7 tarihli bir roman ki daha önce Pridomedisi'yi almış Fransa'da. Man Booker ödülünü almış. Yani Nobel'e doğru adım adım gelmiş aslında. Tuhaf bir roman ama. Hadi anlat.

Ya şöyle, evet evet. Ben bu arada romanı ilk çıktığımda bir okumuştum. İkinci kez, bir daha bundan bir ay önce okudum. Çünkü şimdi ben böyle bir grup biblio terapisi yapıyorum. İlk çıktığında İngilizce mi okumuştun? Zannediyorum İngilizceydi. Çünkü onunla ilgili de çok enteresan bir hikaye vardı. İngilizceye çevirmenin. kitaptan daha iyi çevirdiği ve bu yüzden kitabın çok sattığı, beğenildiği ve birdenbire bir patlama yarattığına dair de bir New York Times'de makaleye yayınlanmıştır. Orhan Pamuk hakkında da söyleniyor. Herhalde bu genel olarak İngilizce çeviriler hakkında söylenen bir şey. Belki olabilir, evet. Sıradan bir Güney Koreli bir kadınımız var, evet. Şimdi bir dakika şunu anlatıyorum. Bir grup bibliyoterapisi yapıyorum. Buki Kitab Evi diye bir yer var. Orada grup bibliyoterapisi yapıyorum. Bu romanını seçtik konuşmak için.

Öyle mi? Evet ve bunun üzerinden bir böyle işte kaygı bozukluğu yahut işte kendi kimliğini arama yine varoluşçu felsefeye dayanan bir roman. Kafka'ya sıkıntı var. Üzerinden konuştuk. Aslında öyle büyük bir dönüşüm çünkü ve beklenmedik bir şekilde bir dönüşüm. Böceği değil bitkiye dönüşüyor. Evet adeta hani böcek bir sabah böcek uyanmaktan aslında Yongin'in bir böyle şey sabaha karşı 3'teydi galiba gece yarısı 3'te kalkıyor. Bir rüya görmüş. Bir rüya görmüş. Bilmiyoruz o rüyanın da ne olduğunu. Hayır. Dolabın önüne gidiyor ve dolaptaki bütün böyle çok da et yiyen bir aile bunlar. Yani Koreliler anladığım kadarıyla çok et yiyorlar. Yer onlar evet. Bütün o etleri böyle torbalara açmış, çöp torbalarının içine dolduruyor. Kocası uyanıyor. Kocasıyla arasında böyle bir sevgi, aşk ilişkisi yok. Kocası bu kadını tamamen çok sıradan, çok klasik bir kadın olduğu için seçmiş. Ve ne yapıyorsun sen diyor. Ve kadın o an itibaren et yememeye başlıyor.

Bütün hikaye bu. Sonra da bitki olmak istemeye başlıyor. Gitgide zayıflıyor, zayıflıyor. Fakat bütün ailesi, dış dünya üzerine müthiş bir baskı kuruyor. Yani babası mesela şöyle bir sahne var, çok etkileyici bir sahne. Ablasının evine yemeğe gidiyorlar Can Hini. Orada babası kızı böyle tutup zorla ağzına eti tıkıştırıyor. Yövmek gibi bir şey yani neredeyse. Yani şey çok aynı zamanda da şey brütel de bir olan. Brütel, çok brütel. Bir Koreli şairin dizesinden ilham almış. Yi Sang, insanların bitki olması gerektiğine inanıyorum diye bir dizesi varmış. Çok ünlü bir modernist Koreli şair olan Yi Sang'ın. Kadının bitkiye dönüşmek istemesi aslında bitkilerin en zararsız varlıklar olmasından kaynaklanıyor belki de. Çünkü insanların birbirine zarar verdiklerini sürekli görüyor. Ve etoburluk da aslında bir erkek egemen ataerkil toplumun simgesi olarak romanın içerisinde var ki. Kore toplumunda da bizdeki gibi bir ataerkillik vardır. Buna karşı kadın aslında bitkiye dönüşerek bu şeye karşı isyan kendine göre geliştirmek istiyor. Zaten şimdi roman ilerledikçe şey görmeye başlıyorsun. O rüyada ne gördü ve aslında büyük bir travma var. Babası

Bunu ısıran bir köpeği cezalandırmak için, çok küçükken bu bir köpek bunu ısırıyor, babası o köpeği cezalandırmak için köpeği galiba motosikletin arkasına takıyor, saatlerce koşturarak köpeği öldürüyor ve sonra da akşam yemeğinde etini ona yediriyor. Yani onu da şey olarak yediriyor, mükeffat olarak bak seni ısıran şeyi ben böyle öldürür, sonra etini de yersin gibi. Tamam mı? Yani büyük bir travma var orada. Çünkü o baba şiddetinin aslında, ev için şiddetin, aile için şiddetin bir travması var. Sen eğer başka bir şey eklemeyeceksen ben bu romanı neden seçtiğimizi... Sen unuttun ya bu programı. Sen şu an beni sıkıştırıyor olman lazım. Neden bu roman diye.

Yani valla neden bırak... Yani çok güzel tabii de yani Hang Kang'la tanışmak benim adıma çok güzel oldu da bunu hangi şifa bekleyerek seçtik? Çok önemli. Şimdi burada bir dönüşüm var. Bu kadının büyük bir dönüşümü var. Şimdi bizim dinleyicimiz de bir dönüşüm yaşamaktan bahsediyor aslında. Tamam o belki bitkiye dönüşmeyecek, et yemeye bırakmayacak ama büyük bir karar yani var olan işini bırakıp belki yepyeni, belirsiz bir geleceğe doğru adım atmak. Şimdi şu soruları onunla sormak istiyorum. Hayatınızda gerçekten kimler sizi destekliyor ve anlayış gösteriyor? Şimdi siz değişmek istediğinizde şöyle bir şey olmayacak. Tabii ya, tabii, tabii karıcığım, tabii kızım. Dönüş otoböceği ne güzel. Tabii ya sen bırak işini. Böyle bir şey var mı ya da hani belki de var. Bunu sorgulayın isterim.

Bir de gelişiminizi teşvik eden insanlar varsa, etrafınızda kişiler varsa... ...onlarla nasıl ilişkiler kurabilirsiniz, bu ilişkileri nasıl güçlendirebilirsiniz, bu önemli. Çünkü roman gerçekten, bu roman tamamen onun üzerine de kurulu. Kadın o kadar yalnız kalıyor ki, o kadar hiç kimse tarafından destek görmüyor ki... ...biraz aslında onun çöküşünü de görüyoruz. Çünkü insani bağ... Bu çok yalnız kadın, evet. Evet, insani bağ en önemli şeylerden biridir hayattaki.

Yani direnç noktamız aslında başkalarıyla kurduğumuz bağdan geçiyor. Bir de hayatınızda romanda olduğu gibi dönüşümünüzü engelleyen veya sizin kırılganlığınızı istismar edebilecek kişiler var mı? Çünkü bu sorular ve cevapları sizin üstünde çalışırsanız bunların destekten yoksun olduğunuz alanları belirleyebilir. Ve sizi bekleyen bu değişim döneminde karşılaşacağınız sorunları da öngörebilir, size öyle yardımcı olabilir. Bunun bir metaforu, bir mecazı olarak bu roman karşımızda yani. Evet, yani bu hani önce bunu öngörerek başlarsanız nelerle mücadele edeceğiniz... Dönüşüm sancılı bir süreçtir. Tabii bu sizi kuvvetlendirir ama yani önden siz çalışırsanız biraz... Gül bahçesi vaat etmiyoruz dönüşmek isteyenlere. Hayır, özellikle de yazar olacaksanız, bir kitap yazmak istiyorsanız size hiçbir şekilde gül bahçesi vaat etmiyoruz. O zaman dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyordu? Devam ediyor.

Üçüncü kitabımız Hayatı Röveşatı Çeken Adam Olsun Mu? Frederick Backman. Evet, aslında bu romanı şey diye hatırlayabilirsiniz. OV adında bir adam. Otto diye bir adam diye de Amerikan versiyonu var. Evet, a man named OV'du galiba. OV diye bir adam, orijinal ismi. Aynı zamanda İsveç versiyonu olan filmin adı. Sonra Tom Hanks filmin yapım haklarını bizzat kendisi almış. Yapımcı da kendisi. 2022'de Otto diye bir adam diye uyarlamış. 2015 yapımında da ünlü İsveçli oyuncu Ralf Lassgaard'ın oynadığı Of diye bir adam versiyonu var.

2012 tarihli bir roman. 2013'te İngilizce'de yayınlanmış. 18 ay sonra New York Times'ı çok satanlar listesine girmiş. 18 ay kalmış. Sonra zaten film hakları, minimum hakları derken yürümüş. 1981 doğumlu Frederic Bachmann'ın romanı. Yeniden başlamak için asla geç değil. Evet, yani şey olarak çok güzel. Aslında çok klasik, çok basit bir fikir. Bir adam var, 59 yaşında, böyle emekli albay gibi. Huysuz ihtiyar. Huysuz ihtiyar. Tam emekli albay, evet. Bir şey söyleyeceğim, yani ihtiyar da değil 59 yaşında.

Ama böyle öyle bir yetişmiş ki, babası onu öyle bir yetiştirmiş ki, bu arada sevgi dolu bir babası varmış, ona düzgün insan olmak nasıl bir şey öğretmiş, işte her şeyi tamir etmeyi öğretmiş, düzgün yaşamayı, disiplinli yaşamayı öğretmiş. Bu böyle işte çıkıyor, herkes arabayı doğru park etti mi bakıyor, çöpünü attı mı bakıyor, şey diye düşünüyor. Site yöneticisi gibi. Şey diye de düşünüyor. Yani tabii ki bunu yapan biri olması lazım. Yani bir sistemi koruyan. Benim rahmetli eniştemin lafı vardı, sistem hocam. Bir de dünya kötüye gidiyor diye düşünüyor devamlı. Bir de şey de var. Dünya kötüye gidiyor. Ölmek istiyor bir de artık. Yaşamak istemiyor çünkü karısını da kaybetmiş. Karısını da kaybetmiş. Ondan sonra yaşamında bir mana kalmamış. İntihar da etmeye çalışıyor. Fakat sürekli ölme girişimleri mahalleye yeni taşınan bir aile tarafından

Önleniyor. Önleniyor, evet. Öyle ya da böyle. Ama şöyle değil, bilinçli değil yani. O anda kapı çalıyor, öyle falan. Evet, Pervane, İran göçmeni kadın Pervane, hamile. Ne güzel isimleri var İranlıların ya. Pervane, harika valla. Gerçekten öyle. O zaten hamile, onun çocukları, işte bir tane de Amerikalı kocası var kadının. Patrik. Patrik, seyahat halinde olan. Bunlar cebren adamın hayatına duhul ediyorlar yani adeta komşu olarak diyelim. Bir gün yanlışlıkla işte kadın arabasıyla bunun OV'un posta kutusunu ezme suretiyle tanışmış oluyor aslında sevimsiz bir tanışıklık fakat kadın o kadar sevimli ve o kadar işte Orta Doğu şeyi sevimliliği yani diyelim ve şeyliği sıcaklığı. Çocukları var sonra işte onu OV'u o kadar ailelerin içine alıyorlar ki. Ay meğerse onun da ona ihtiyacı yok muymuş?

Meğerse adamın da aradığı bu muymuş? Evet buymuş. Birden o sıcacık kalbi ortaya çıkmasın mı? Çünkü o orada var zaten. Çünkü karısı ölmeden önce onun hayatının rengi, neşesi, her şeyi, sıra dışılığı o kadınmış. Fakat

Sonia'ydı galiba karısının adı. Sonia öldükten sonra bunları kaybediyor ve aslında bunların yeniden bulmaya ihtiyacı var ve hayata bağlanmaya ihtiyacı var. Çok basit şekillerde. Aslında yine yani bu varoluşçu psikoterapinin en temel unsurlarından biri. İnsana insan lazım, bağ kurmak lazım. Bağlantı çok önemli bir şeydir.

Her ne kadar temel olarak yalnız olduğumuzu bilsek de varoluşçu felsefeye göre, evet yalnız olduk, yalnız öleceğiz, evet ölüm karşısına gerçekten yalnızız, bunu biliyoruz. Ama bu kadar aslında yine varoluşçu felsefede önemli olan, bu kadar absürt bir hayat, anlamsız bir hayat, tek anlamlı kılan şey de başkalarıyla olan ilişkilerimiz ve bağlantılarımız. İnsana insan lazım be Aslı. İşte evet hocam dayı. Seni dayıyla tanıştırıyorum. Kukla dayıyla tanıştırmalıyız. Çok iyi arkadaş olacağınızı düşünüyorum. Zaten aynı yaştaymışız ya onunla da. Bir de o soğuk ve mesafeli İsveç toplumu içerisinde geçiyor orjinalde şimdi. Tom Hanks'in filminde de Karlı bir yer ama sonuçta İsveç değil yani. İsveç'in o soğuk ve mesafeli toplum içinde olaylar ceyren ederken birden İranlı bir aile...

işin içine girip her şeyi değiştiriyor. Yazarımız Frederic Bachmann da ilhamını bir sanat müzesinde bilet alırken kriz geçiren O.V. adlı bir adamla ilgili haberden almış. Bachmann'ın kendisi de insanlarla iletişim kurma konusunda başarısız bir

Bu adamla özdeşleşmiş ve blog yazıları yazmaya başlamış. Ben of adında bir adamım başlığı altında ve canını sıkan, kendisini sinirlendiren, tahammül edemediği her şey hakkında ben of adında bir adamım diye blog yazıları yazmaya başlamış. Sonra demiş ya bu kurgusal bir karakter olabilir çok güzel. Bu tip diyerek ondan yoluna çıkıp romanı yazmaya başlamış daha sonra. Nereden nereye? Yani İsveç'te bir sanat galerisinde, müzesinde bilet alırken sinir krizi geçiren Ova adlı bir adamdan Tom Hanks'in yaptığı Hollywood prodüksiyonuna giden bir yolculuk. İşte sevgi böyle bir şey. Ya şöyle aslında senin en başta dediğin şey tamamen özetlemişti. Yani 59 yaşından sonra da hayatı değiştirmek mümkün. Çünkü aslında hayatta olanlar değil de senin ona karşı tepkilerin önemli ya. Yani senin nasıl olaylara karşı, yaşanan olaylara karşı, senin nasıl tepki verdiğin, senin kimliğini belirliyor.

Aslında dolayısıyla yeni baştan yeni baştan kendimizi kurgulamamız, bakış açımızı değiştirerek mümkün. Bu bakış açısını değiştirmek işin zor kısmı. Mevlana'nın sözü var ya, eskiden zekiydim, dünyayı değiştirmeye çalışırdım. Şimdi ise akıllıyım, kendimi değiştiriyorum diyor. Evet, çok güzel, doğru. Tam olarak aslında OV yani bu kitap, Hayata Röveşata çeken adam. Bu ismi kim koymuş onu da merak ediyorum. Enteresan, evet. Röveşata ile ne alakası var konunun? Yani şey,

Tersten bakmak, tersten vurmak belki ne bileyim ben bilmiyorum yeniden başlamak manasında ne röveşatanıdır yani. Yani evet gerçekten çevirmenle tanışmak isterim bu konuda. Şey ben neden bu romanı düşündüğümü söyleyebilir miyim yine? Sen yok sen bayağı çaptan düşmüşsün suna. Yok bunda belli çünkü niye düşündüğün. Bu değişmek için hiçbir zaman geç değildir diyorsun işte. Geç değil ama çok önemli bir şey daha var. Ben böyle tuhaf seçimler yaptığım zaman bu soruyu sormayı seviyorum. Deminki gibi. Ama şimdi bak bunun burada da önemli başka bir soru daha var. Farkındaysan bu hanımefendi, e-mail yazan hanımefendi bir eşinden bahsetmiyor. Bak, anne olmuş, ailesinden bahsediyor. Onu geçmişte biraz köşeye sıkıştırmış, zorlamış, istemediği seçimler yaptırmış ailesinden bahsediyor. Her yeni anne gibi onun için zaten artık hayatta bir tek kendisi ve bebeği var. Tamam, çünkü bir buçuk yıllık anneyim diyor. Bence bir buçuk yıl hala Lovusa kafasıdır. Bu böyle.

Tamam. Bir yanındaki kişiden bahsetmiyor bu yeni hayatta. Şimdi bu yeni hayatta yanınızda kim olacak sorusunu sormak için... Solo kariyer mi yapmak istiyor yani? Hayır, bilmiyoruz. Yok, bu sadece yorumum. Bu soruyu sorduracak bir roman bu. Yanınızda bu yeni hayatta kim olacak? O yüzden çünkü anlamlı ilişki çok önemli. Yani kendi başına verebileceğin kararlar değil bunlar. Ben yani bundan sonra her şeyi çöpe atacağım. Şimdiye kadar olan böyle devam edeceğim. Peki yanınızda kim duracak? Biraz önce vejetaryende de sorduğum şey yanınızda kim duracak? Ota böceğe dönüşmek istemek iyi ama sizi destekleyecek olan kim? Çünkü anlamlı ilişki her zaman ön plana çıkıyor hayatta. Evet herkese bir pervane lazım. Etrafında pervane olacak. Emekliliğini arzuyla bekleyen insanları anlamıyordu Ove. İnsanlar artık lüzumsuz hale gelecekleri günü neden özlemle beklerlerdi?

Bir de uzun boylu insanların hep şüpheyle bakmıştı. Bir seksenin üzerindeki insanların beynine kan ulaşmasının o kadar da kolay olmadığını düşünüyordu. Aaa şu an aydınlanma yaşadım. Bir de bir keresinde karısının neden bu kadar neşeli bir insan olduğunu sorduğunda karısı şöyle cevap vermiş. Bir damla ışık bile gölgeleri yok etmeye yeter. Evet. Çok güzel.

O zaman dördüncü kitabımıza geçelim mi? Evet, artık Elizabeth Gilbert'ten kaçamıyoruz. Büyük sihir, korkuların aşk, yaratıcı yaşa. Elizabeth Gilbert kim? Ye, dua et, sevin yazarı. Bu kitabında ne yapıyor? Yazar olmak, yaratıcı bir ömür sürmek üzerine eşsiz yaşam dersleri bize veriyor. Evet, şimdi şöyle Elizabeth Gilbert'a tepkili olabilir insanlar. Çünkü hani neydi sev... Ye, dua et, sev. Ye, dua et, sev romanı ve sonra kitabı yüzünden. Bir kitabı. Romanı ve sonra filmi yüzünden. Kitaba bu kadar başarılı olmuş her yazarı tepkili oluruz biz hocam.

Biz yazarız yani. Bir de şimdi şöyle otobiyografik bir roman o. Aslında kendi hikayesini anlatıyor. Bir yolculuğa çıkıyor. O kitaptan burada daha önce bahsetmiştik. Ben ilk Amerika'daydım. Elizabeth Gilbert böyle çok aşırı ünlendiğinde ve ben de sinir olmuştum. Fakat sonra TEDx, o zaman çok az TED konuşmaları vardı. Onlardan bir tanesini dinlemiştim, Elizabeth Gilbert'e ve kadından çok etkilenmiştim. TEDx belasını o mu sarmıştı başımıza? Belki de, evet. Çok harika bir konuşmaydı, çok ilham vericiydi. Sonra ben kadının her şeyini okudum. Şimdi Büyük Sihir tam olarak kadının o konuşmalarındaki aslında yanını yansıtıyor. Ben kitabı beğendim bu arada. Yok çok güzel kitap gerçekten. Sayende ben itiraf edeyim hani sen olmasan okumazdım ama okuduğum için memnun muyum? Evet memnunum. İçindeki gizli hazineleri gün ışığına çıkaracak cesaretin var mı diye soruyorum. Bakın içinizde hangi gizli hazinelerin yattığını ben bilemem. Ama içinizde saklı muhteşem şeyler olduğundan kuşkum yok. Gayet emin bir şekilde söylüyorum. Çünkü hepimizin yürüyen gizli hazine depoları olduğunu inanıyorum. Evrenin hem kendini hem de bizi eğlendirmek için bizi oynadığı en eski ve cömert oyunlardan biri olduğunu inanıyorum bunun.

Evren hepimizin içine tuhaf cevherler gizliyor ve geri çekilip acaba onları bulabilecek miyiz diye bizi izliyor demiş. Evet yani kısacası aslında hani bizim dinleyicimiz okurumuz olduğunda umuyoruz. Dinleyicimiz okurumuz hani yazmak istiyorlar. Değilse derhal terk edin burayı.

Yazmak istiyorum demiş, hiç kimsenin umurunda olmasa bir kitap yazmak istiyorum demiş. Eğer böyle bir işe kalkışacaksanız bence Büyük Sihir'i okumanızda fayda var. Çünkü ilk olarak zaten daha başar başlamaz kitap, yaratıcılıkta cesaretten bahsediyor. Yeni bir şey yaratma fikri, bu aslında hayat için bir metafor da olabilir, yani bir hayata geçiş fikri de olabilir. Yeni bir şey yaratmak karşımıza korkuyu çıkartıyor. Ya bunu sen de ben de hissediyoruz değil mi yeni kitaba başlarken? Ben hep şunu söylerim mesela yaratıcı yazarlık derslerinde. Bir noktaya geleceksiniz kitabın böyle tam ortaları olacak o muhtemelen. Orada bir anlamsızlık duygusuna düşeceksiniz ve diyeceksiniz ki ya ben bunu neden yapıyorum? Ne bu ya? Kimin buna ihtiyacı var?

Kime benim söylediğimi okumaya, duymaya ihtiyacı var diyeceksiniz. Bunu kesinlikle diyeceksiniz. Sonra bırakmaya kalkışacaksınız. Orada bir durun, nefes alın. Hayır, devam edin. Ve sonra aa tamam ya, fena da değil diye devam edeceksiniz zaten. Yani bu şeyi hepimiz yaşıyoruz. Şöyle kendi omzunuza vurun, tap tap tap. Evet. Ya bu bir korku çünkü.

Neden benim fikirlerime ihtiyacı var korkusunda? Bu korkuya karşı çok güzel temel fikirleri var fakat bunlardan en beğendiğimi söylemek istiyorum. Söyle evet. Şimdi Oscar Wilde'ın bir sözünü alıntılıyor. İşte sanatçının hayatı uzun güzel bir intihardır diyor Oscar Wilde.

Elizabeth de diyor ki evet çok şiirsel bir söz ama neden böyle olmak zorunda olsun ki? Yok olmayabilir demiş yani. Bir romantik sanat şehidi gibi değil diyor, bir soytarı gibi davranın diyor. Evet. Bak ben bunu çok beğendim mesela. Evet doğru. Çünkü diyor sanat şehitleri kendilerini tükete tükete bu işi yaparlar ama soytarılar işin tadını çıkararak yaparlar diyor. Yani bir soytarının kafasıyla yaklaşın diyor sanatınıza. Bak şimdi ben de düşündüm, ben galiba soytarıyım. Sen soytarının bayrak sallayanısın zaten. Yani bu çok orijinal bir fikir gibi geldi bana. Bir de diyor ki kiranızı ödemek için sanatınızı zorlamayın diyor. Yani sanatınızla geçinmek zorunda bırakmayın kendinizi. Yani 35 yaşına kadar gelmişsiniz diyor. Bir işiniz gücünüz varsa ona devam edin. Sanatınızı da yandan yandan yapın ki ondan sonra yaratıcı kariyerinizi yıpratmak zorunda kalmayın ondan para kazanmak için. Çünkü şeyi farkında değil tabii hani çoğunlukla yaratıcı yazarlık kurslarına gelenler de ve bu işe sonradan kalkışanlar da

Çok zorlu bir yol. Bu baya böyle istikrar, inat. Manyaklık. Neden oldu belli, bellisiz bir inat gerektiren bir iş. Yani bizim bu işe 22 yaşında, 23 yaşında başlamamızın sebebi hakikaten orada zaten inat etmiş olmamız. Yani o para kaygısı yerine öncelikle kendi ideallerimizi koymuş olmamız.

Ve ama yani bu demek değil ki her şey gülüp gülistanlıkta. Çok zor günler geçirdik, çok zor şeyler yaşadık, çok dayaklar yedik. Ve şimdi semeresini belki görmeye başlıyoruz ki bu semere herkesin gördüğü semerelerden değil. Yani altımıza... Ya şu bibliyoterapiden kazandığımız milyonlar olmasaydı gene sürünüyorduk yani. Bir de diyor ki sanatınız diyor eşiniz olarak değil evlilik dışı ilişkiniz gibi görün diyor. Ay çok evet evet tam olarak bu yani hani biz öyle görmedik tamam ama biz bu işe çok erken başladık o yüzden artık yani bizim için zaten her şey çok geç ama bu demek değil ki siz de böyle yapacaksınız.

Şimdi şöyle, siz bir şeye başladığınızda yeni bir kariyere atılacağınız zaman, yeni bir kitap yazmaya başlayacağınız zaman, bakın biz bile neredeyse olumsuz konuşuyoruz ki hayır konuşmuyoruz. Ne konuşuyoruz biz burada paranın dibini vurmuşuz yani. Dışarıdan asla bu konuda destek gelmeyecek, gelmez de zaten. O yüzden bence bu kitap size şey verecektir, bir ilham verecektir, destek olacaktır. Ya bu çok doğru bir kitap olmuş gerçekten. Yani söylediği şeyler tamamen nokta atış şeklinde dinleyicimize hitap ediyor. Yani gelmeyecek olan desteklere rağmen devam etmelisiniz. Kısacası aslında kitap bunu söylüyor. Ya bak kaç yıldır bu işin içindeyiz diyorsun. Ondan aman benim aa ne güzel fikir, hiç böyle düşünmemiştim dediğim şeyler oldu kitabın hükümetine. Elisabeth Gilbert böyle bir kadın gerçekten. Yedirmeyiz hocam Elisabeth Gilbert.

Keşke Türkiye'ye gelse de şöyle bir konuşma yapsa da gitsek. Gerçekten öyle. Çok pahalı olur. Muhtemelen. Bizden bile fazla para ister yani. Biz hani bizim aldığımız paranın yüksekliğini düşün konuşma yapmaya gittiğimizde... ...onunki bizden bile fazla olur. Evet, evet, evet. İroni yapıyor, ironi. Ne ironisi? Ben hayatta ironi yapmam, sevmem de.

Peki o zaman zannedersem bir biblio terapinin daha sonuna geldik. Haydi bakalım. Ben şimdi künye okuyayım diyeceğim ama bir hata yaptım çevirmenleri yazmamışım. Artık onu da bir zahmet siz buluverin. Bu arada vejeteryan romanıyla ilgili bir şey söylemek istiyorum. Bu aynı zamanda bir yayın evi başarısı. Buradan afil yayınlarına ve Nazlı Berivan Ak'a ve Egemen'e de çok selam olsun. Yani ta kitap şeyi bile almadan değil Nobel, Man Booker ödülünü bile almadan yayın haklarını almışlar arkadaşlar. Evet bravo.

Çok iyi bir çevirmeni çevirtmişler. Ondan sonra da yayınlatmışlar. Yani profesör Göksel Türköz'ü çevirmiş. Hem de çeviren Korece'den çeviriyor. Bu önemli. Sekiz yıl Kore'de yaşamış Göksel Hoca zaten. Kore dili ve edebiyatı profesörü. Evet bu çok önemli. Çünkü o biraz önce bahsettiğim kaza, yani İngilizce'ye çevrilirken aslından farklı çevrilme olayı. Orada İngilizce'ye çeviren çevirmenin aslında Korece'yi doğru düzgün bilmemesinden kaynaklanıyormuş. İngiltere'de oluyor olay. Göksel Hoca diyor ki zaten diyor çok şiirsel bir dili var diyor şeyin. Hani birebir çevirisi çok zor değil. Evet öyleymiş. Hem Koreceden dolayı diyor hem de şey yani şairlikten geliyor zaten Hong Kong. Şiirsel bir dili olduğu için birebir çeviri yapmak zaten çok kolay bir şey değil. Onu çok kendi dilin içinde yaratmaya düşünmen gerekiyor diyerek çok İndependent'de güzel bir röportajı var Profesör Göksel Türközüm'ünde. Çok güzel.

Nobel galibi Hong Kong romanı hakkında bilgilenmek isteyenlere ödül veririz. Şimdi ben çevirmenleri yazmamışım. Onu artık bu seferlik beni affedin. Bazen oluyor öyle kendimi konuya kaptırıyorum. Yeni Hayat, Orhan Pamuk. İletişim yayınlarıdır herhalde diye düşünüyorum. Yapık Kredi'den de çıktı ama iletişim diyelim biz. O 94 yılındaki efsane yayını yapan iletişimdi. Belki Yapık Kredi'yi affedersiniz daha kolay bulurlar.

Tamam, Hayatı Röveşata Çeken Adam, Fredrik Backman, Pegasus yayınları, Büyük Sihir Elizabeth Gilbert, Doğan Kitap, Vejetaryen, Han Kang, April yayınları. Evet. Bize e-mail göndermeye, sorularınızı göndermeye lütfen devam edin. Biblioterapi at podbimedia.com adresinden. Şimdilik o zaman hoşçakalın diyoruz ve manimizi alalım.

Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar ve kitapların şifasına inananlar için ve beril için BiblioTerapy şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)