
1.869 kelime · ~9 dk okuma
Bir canlı türü olarak insanı tanımlarken tarih boyunca pek çok kavram kullanılmış. En bilinen örneklerinden biri homo sapiens. Latince'de insan anlamına gelen homo'dan türeyen bu tanıma eklenen sapiens akıllı ve bilge olma özelliklerini vurguluyor. Yani insan özünde en azından tanım olarak akıllı ve bilge ve canlı.
Modern anlamdaki insan ise durmadan gelişerek Homo sapiens sapiens adını alır. Özetle insan, düşünmekle yetinmeyip düşünebileceğini düşünen, zihniyle ve ürettikleriyle bilgeliğinin farkında olan bir canlıdır. Bir kuşun doğuracağı yavrusu için şehrin göbeğinde nereden bulduğunu akılsız erdiremediğimiz çalı çırpılarla pencere pervazına yaptığı yuva etkileyicidir şüphesiz. Avcı bir hayvanın avını yakalamak için kurduğu tuzaklardaki yaratıcılık ya da kedilerin en olmadık şartlarda dahi uyuklamak için kendine yarattığı ortamlar da öyle. Fakat bunları izleyerek üzerine düşünmek, onlardan ilham alarak gelişmiş yuvalar, medeniyetten inşa etmek, sahip olmadığı yetenekleri gözlemleyerek kendini ayarlamak ve gelişmek sadece bizim türümüze has bir ayrıcalık.
Genişme çabası kadar varılan noktayla tatmin olmama hali de bize ait. Hep bir adım ötesi, biraz daha iyisi, biraz daha güzel olduğunu bilme hali kimileri için bir lanet, kimileri içinse bizzat varlık sebebi. Hatta belki de hayatta tutunmamız için en büyük umut kaynağı, haddini aşan yaşam rehberinin bu bölümünde durdurak bilmeyen gelişme yolundaki motivasyon kaynaklarımıza ve bu arayış sonunda ulaştıklarımıza bakacağız. Her zaman olduğu gibi bölümümüzün sözcüğünü oluşturuyoruz. Ne yapıyoruz? Kavramlar üzerine birazcık konuşuyoruz. Şimdi bu bölümde sıkça duyacağınız birkaç sözcüğün en azından bizim için ne ifade ettiğini bir sabitlemiş olalım. İlk olarak tabii ki bölümümüze de adını veren gelişme kavramına bakalım. Gelişme, Öztürkçe bir sözcük. Gel kökünden geliyor o da. Hani nedir işte türevleri? Gelişimdi, geliştirmedi, hatta ondan türeyen argedi diye kısalttığımız
araştırma, geliştirme hani tam olarak neyi temsil ediyor diye düşündüğümüzde serpilme, büyüme, ilerleme gibi anlamları var. İlerleme de Türkçe bir sözcük. O da özünde öne doğru anlamına geliyor. Yani ileri doğru anlamına. Bu Arapçadaki karşılığı terakki. Terakki çok kullanılıyor ama tarihten eminim aşinasınızdır. Mesela bizdeki en bilinen izi Osmanlı Devleti döneminde ikinci meşrutiyeti tetikledi. Yani İttihat ve Terakki akımı, yani bu Osmanlı'nın işte liberalleşme, özgürleşme, o dönem Avrupa'da yavaş yavaş filizlenmeye başlayan işteki o birey, fert olma, müstakil olma, serbest olma, serbestiyet konularından türü yoğuda birlik ve ilerleme anlamına geliyor İttihat ve Terakki. Yani çok duyarız ama bence şu günkü karşılığıyla daha da anlam ifade ediyor. Özünde insanın en önemli iki değerini temel alıyor yani.
Tarihçi yazar Yuval Noah Harari'yi küresel bir şöhrete kavuşturan ilk kitabı Sapiens'i bilirsiniz. Girişinde verdiği bir örnek vardır, okuyanlar da eminim hatırlayacaklardır. Ben de okumayanlar ya da unutmuş olanlar için bir hatırlatayım. İnsan türünün kısa bir tarihi altbaşlıklı kitabında Harari insanlığın ortak hayaller ekseninde birleşip büyük gruplar halinde ortaya çıkardığı mucizeleri anlatır. Kitaptaki örneği hatırlatayım doğrudan aslında en iyisi olabilir. Mesela der ki Harari, binlerce maymunu bir araya örneğin bir stadyumda getirdiğinizde en iyi ihtimalle bir çekişme çıkar, kavgalar hatta kaos ortaya çıkar. Oysa binlerce hatta bazen yüzbinlerce insanı bir araya getirdiğimizde ne olur? Ortaya dev işler, projeler, hizmetler, şirketler ve onların ürettiği ürünler, markalar, değerler ortaya çıkar.
Elinde yatan dürtü, gelişme arzusudur işte bölümümüzde de bahsetmek istediğimiz. Yani daha iyiye, daha güzele ve daha anlamlı olana yönelik hiç yılmadan, durmadan süren, sürüklenen bir çaba. Dolayısıyla insan için gelişme bir bakıma içgüdüsel bir süreçtir. Kollektif hayallerimizin en mucize bir yansımalarından biri de az önce andığım şirketlerdir. Bu soyut, hayali, kul icadı olgu, ilerleme odaklı işbirliğinin en belirgin örneklerinden biridir. İnsanlar bir hedef uğruna şirket adını verdikleri yapılar kurar, bir araya gelir ve bu ortak amaçları için zamanlarını, zihinlerini, emeklerini paylaşır. Yani şirketler tamamen ve hatta sadece ve sadece insana has en belirgin soyut oluşumdur.
Kavramları böylece biraz daha uzatarak, şerbetlendirerek yerlerine oturttuğumuza göre şimdi geçelim şu bölümümüzün ana konusu olan gelişme meselesine. Gelişme bir yanıyla soyut ve aynı sebepten de ötürü bir parça da göreli, göreceli bir kavram. Kimileri için gelişme gibi görünen şeyler diğerleri için aynı anlama gelmeyebiliyor. Fakat insanlığın tarihsel çizgisine baktığımızda bu iki seçenek arasında yaşamı bir gelişme hikayesi olarak tanımlamak da kaçınılmaz sanıyorum. Anlamlandırmak adına göreli ve soyut tarafı bir kenara koyup somut bir örnekle başlayalım isterseniz.
Mesela spor denen faaliyete bakalım. Spor ne yapıcı ne de izleyici olarak pek ilgili olmadığım bir alan. Hani bunun eksikliğini bazen hissetmiyorum desem yalan olur fakat işim gereği bu alandaki ilerlemeleri heyecanla takip ediyorum. En güzel yanı da biyolojik olarak pek değişmediğimizi varsaymamıza rağmen kendi sınırlarımızı nasıl hiç durmadan ileri taşıdığımızı bize göstermesi. Örneğin atletizmi düşünelim. Birçok olaya sahne olan meşhur 1936 Berlin Olimpiyatlarında dünya rekorunu kıran Jesse Owens 100 metreyi 10.3 saniyede koşmuştu. 2009 yılında yine Berlin'de düzenlenen koşuda Usain Bolt aynı mesafeyi 9.58 saniyede koşarak yeni dünya rekorunu belirledi. Sizce mesela Bolt'un ulaştığı bu seviye insanlığın üst sınırı mı? Kırılamaz bir rekor mu? Hiç sanmıyorum açıkçası. Bekleyip görelim. Gelişme fikri aynen olimpiyatlar gibi antik Yunan ve Roma medeniyetlerinden bu yana tartışılan bir kavram. Zirve yaptığı dönem ise 18. yüzyıla denk gelen aydınlanma çağı.
Bilimsel ve toplumsal gelişimler ışığında yaşamın sürekli daha iyiye taşınabileceği fikri, sanayi devriminin teknolojisiyle birlikte toplumun temel motivasyonuna dönüşmüş. Dokuma tezgahları, buhar makineleri, demir yolları, telgraf ve benzeri icatlarının ardından ilerleme kavramının temel öznesi teknoloji haline gelmiş. Gelişime yönelik en ikircikli mesele onun beslediği doyumsuzluk ile ilgili. Her fırsatta eleştirdiğimiz ve pek çok modern derdin kökeni olarak tanımladığımız tatminsizlik, doyumsuzluk ve yetinememe gibi negatif algılı haller, özünde gelişimin en temel motivasyonu, en önemli gerekçesi. Bir düşünün hangi gelişim, hangi icat, hangi ihtiyaçtan doğmuştur ki? Sandığınızın aksine yok denecek kadar az bir kısmı. Yani ne otomobil diye bir ihtiyacımız vardı ne telefon, ne internete muhtaçtık ne de buzdolabına. Fakat istisnasız hepsi hayatımıza girdiği andan itibaren kısa bir sürede önce ihtiyaca ve hemen ardından vazgeçilmezlerimize dönüştü.
Tarihten pek çok örnek sıralamak mümkün ama daha kolay düşünebilme adına kendi gözlemlediğimiz süreci hatırlayalım. Örneğin ben cep telefonlarının, kişisel bilgisayarların hatta internetin bile olmadığı yılları bizzat yaşadım ve bunu büyük bir şans olarak algılıyorum her hatırladığımda. Bunların içine doğmuşlar için hayal bile etmesi güç olsa da bunlar yokken yaşam gayet de güzel sürüyordu. Yani benden duymuş olmayın ama birileri Buna rağmen yetinmedi. Daha da ötesinin hayalini kurdu. Yani daha iyisi olabilir, daha gelişmişi olabilir diye birileri o hayalleri gerçekleştirmek için kollarını sıvadı, o hayallere inanan başka birileri finansal destek sunarak hayata geçmesini sağladı. Sonrasında yaşananlar, gelişim yolundaki her icat ve keşifte karşılaştığımız o malum hikaye.
Gelişme arzusunun motivasyon kaynaklarını üç temel başlıkta sanıyorum özetlemek mümkün. En başta elbette toplumsal gelişim geliyor. Toplumların ekonomik, siyasal, düşünsel ve teknolojik faktörler ışığındaki gelişimiyle artan refah yeni beklentilerin de yolunu açıyor. Örneğin ekonomik refahtaki ilerleme bunu korumaya yönelik beklentilerle birlikte yatırım, sigorta, güvenlik ve hatta yeni lüksler gibi bir dizi yeniliğin de yolunu açıyor.
ya da teknolojik bir gelişme beraberinde yeni uzmanlıklar, yeni eğitimler, unvanlar hatta yaşam tarzları doğuruyor. İkinci faktör, bizzat bilim ve teknolojinin sebep olduğu ilerleme. Bu ikilinin etkileri belki her çağda belirleyiciydi fakat özellikle dijital teknolojilerin yaygınlaşması insanlığın bu eksendeki kesişimini benzersiz bir noktaya taşıdı. Son etken ise ekonomik gerekçeler. Haddini aşan yaşam rehberinde sıkça değindiğimiz gibi, gelişme arzusunun, yaşamın temel belirli hissi haline geldiği bu çağda durmak bir anlamda yaşarken ölmekle eşdeğer.
Gelişme kimi zaman büyüme, kimi zaman da dönüşüm gibi başlıklarla karşımıza çıkıyor ve hem bireysel hem de kurumsal anlamda en büyük ortak faydalarımızdan biri. İşin başka bir yüzü daha var. Bu yeniliklerin her biri kendine az sorunlar doğuruyor. Neyse ki hemen ardından birileri o sorunları aşacak çözümler geliştirmek için kafa yormaya başlıyor. İşte bu sebeple gelişme dediğimiz mesele ne düne ait ne de yarın bir gün son bulacak. Gelişime bir milat koymak, başlangıç veya bitiş noktasını belirlemek neredeyse imkansız. Mesleğim gereği teknoloji tarihiyle oldukça ilgiliyim. Arşivimde yüzyıllar öncesine dayanan, hayal edilenlere yönelik geniş bir belge yığını var.
En meşhur örneklerden birini hatırlatayım size. Leonardo di Serpiero ya da daha bilinen ismiyle Leonardo da Vinci. Yani Vinçili Leonardo. Bu arada Vinçili diyoruz. Vinçi demek ki bir yerleşim yeri. Merak edenleriniz olmuştur. Hemen haritalara saldırmışsınızdır diye düşünmek isterdim ama genelde böyle olmuyor. Burada bu yayıncınız sizin adınıza bunları düşünüyor. Toskana bölgesinde küçük bir kasaba hala var. Hala çok gezilesi görülesi, o da notlarınızın arasında bulunsun. İşte bu Vinci'den çıkan Leonardo di Sarpiero kimdir? Bir ressam, heykeltıraş, mimar, mühendis, aklınıza gelen bin bir türlü ünvana sahip. Yani bir hezarfen. Hezarfen ne demek? Onu da bir anlatalım. Hezarfen, bin bilimli demek. Bin adet bilimin üstadı derlermiş eskiden.
Şimdi birisi böyle çıksa karşımıza başka bir şey diyoruz. Neyse dağıtmayalım konuyu. 1452 doğumlu Hezarfen Leonardo doğayı, yaşamı ve ihtiyaçları gözlemleyerek binlerce sayfalık not tutmuş, hayaller kurmuş. Bunların bir kısmına internetten ulaşabilirsiniz. Bunların gerçeğinin sahibi ise Bill Gates. Servetinin hatırı sayılır bir kısmını Leonardo'nun gerçek bugünlere kalan notlarını satın almak için harcadı. Çok asici bir davranış.
Bugüne ulaşan örnekler arasında mesela bu notlar arasında Ornihopter adı verilen kanat çırparak uçan hava araçları var, helikopterler, tanklar, paraşütler, dalgıç giysileri, robotik savaşçılar, böyle şövalye kostümüyle denizaltılar, otomatik silahlar, mekanik saatler hatta taşınabilir köprüler var. Yani bir yere kuruyorsunuz, sonra kattırıyorsunuz başka bir yere götürüyorsunuz. Sene 1400'lerden bahsediyoruz, 15. yüzyıldan bahsediyoruz düşünün. çizdiği eskizlerdeki hemen hiçbir şey gerçekte hayal ettiği şeyleri yapacak teknik kabiliyetlere sahip değilmiş. Yani birileri o planlarla onları yaptığında hiçbiri doğru dürüst çalışmamış. Çünkü onun da çoğunu inşa edip deneme fırsatı olmamış ama hayal etmiş. Ama kendinden sonra, ondan sonra gelenler daha fazla imkana, daha fazla bilgi birikimine ve teknolojiye sahip olduklarından o ilhamla
onun hayallerini gerçeğe dönüştürmüşler bir bir. Değil mi? Bu demin andığım icatların, hayallerin hepsi bugün gerçeğe dönüştü ve Leonardo'nun hayalleri olmasaydı insanlığın gelişimi belki de birkaç yüz yıl daha gecikecekti. Büyümeden, dönüşmeden, ilerlemeden ve gelişmeden bunca söz etmişken bu bölümde bize eşlik eden petrol ofisinden de kısaca bahsetmek istiyorum.
Petrol Ofisi'nin hikayesi, Türkiye'nin enerji ihtiyacını karşılamak ve ülkeyle birlikte büyümek üzerine kurulu. Öyle ki bu hedef, markanın bizzat varoluş sebebine dönüşmüş. Daha ilk günden, büyük küçük demeden, ülkenin her köşesine ulaşmayı hedeflemiş. Bu uğurda yalnızca karada değil, denizlerde ve havada da kendine yer edinmiş.
Türkiye'nin hayallerini büyüten her şeyin bir parçası olmayı kendine görev edinmiş ve bu çabanın karşılığı yıllar içinde elde edilen başarılarla alınmış. Petrol ofisi bugün bir kez daha Türkiye ile birlikte büyüme kararlılığını gösteriyor. Enerji sektörünün küresel markası BP'nin Türkiye istasyonlarını bünyesine katması da bu yüzden. Bu adımı ülkenin enerji gücünü koruma ve büyüme misyonunun bir yansıması olarak özetliyorlar. Dinleyicilerimin aklında ne kalmasını isterdiniz diye sordum onlara. Şöyle cevap verdiler. Petrol ofisi Türkiye'ye inanıyor ve bu inanç da geleceğe doğru yol almaya devam ediyor.
Sürekli durmadan gelişme temasıyla başladığımız programın sonuna doğru ben de sizin aklınızda kalmasını istediğim kısımla bu bölümü tamamlayayım. Gelişme meselesi insanın adeta içgüdüsel bir davranış kalıbı açılışta da değindiğim üzere. Fakat sadece kendi adına yürütülebilecek bir gayret de değil kesinlikle. Özünde refah ve mutluluğu hedefleyen gelişme çabasını gözü kara ve hoyrat bir pratiğe oturtunca yeni sorunlarla baş başa kalıyoruz.
Bir başka bölümde ayrıntılarıyla işleyeceğimiz sürdürülebilirlik kavramının bu çağda ortaya çıkması ve sürekli kulağımıza çalınması tesadüf değil elbette. Girişim telaşıyla koştururken ihmal ettiğimiz bir soru bugün bütün heybetiyle kucağımıza oturuvermiş durumda. Ne pahasına? Yani bütün bu çaba neyin pahasına?
Bugün hem bireylerin hem de şirketlerin en büyük sorumluluklarından birine dönüşen sürdürülebilirlik, gelişim çabamızın gözetmesi gereken bazı yan olgu ve değerler olduğunu bize hatırlatmaya çalışıyor. Muhtemelen önümüzdeki dönemde gelişme gibi kavramları artık tek başına kullanmaktan sakınacağız. Sürdürülebilir gelişme, yeni çağın en büyük meziyetlerinden biri olmaya aday. İnsana ve muhtaç olduğu doğaya saygılı, ilkeli bir şekilde gelişme ideali en çağdaş Erdem olarak karşımızda. Bir sonraki bölümde biraz daha gelişmiş hallerimizle yeniden bir arada olmak üzere. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.