
1.902 kelime · ~10 dk okuma
Akşam vaktiydi, okulda çocuklarla konuşuyorduk. Önceki nesilden daha iyi yaşayıp yaşamadıklarını tartışıyorduk. Daha önce ana babalarına aynı soruyu sormalarını istemiştim. Cevap çoğunlukla evet çıkmıştı.
Onlardan da önce zaten savaş ve ölümcül hastalıklar kol geziyordu. Bariz bir sıçrama var. Ama bu neslin durumu karışık. Bir yandan 30 farklı ülkenin mutfağından yemeği ayağına getirebiliyorsun, bir yandansa çalışarak ev sahibi olmak katbekat zorlaştı.
Kendini YouTube'da bedavaya yitebiliyorsun ama diplomalar aşırı pahalandı. Sıfır sermaye ile oturduğun yerden iş kurabiliyorsun ama tüm dünyayla rekabet edebilirsen. Böyle zıtlıklar sıraladım, birkaç veri verdim. Çocuklar yeterince meraklanıp aralarında tartışmaya başladılar.
Ben de fırsattan istifade, kendi yaşamımda gözlediğim değişimleri düşünürken hatıralarım arasında dalıp gitmişim. Gecenin köründe birkaç aile tatil için yola çıktığımızı hatırladım. 12 saat boyunca klimasız biçimde her çukuru hissede hissede giderdik. Daha rahatını bilmediğimiz için normal geliyordu.
Ama pansiyona varınca da öyle milyonlarca insanla, tekneyle, kekoyla uğraşmadan ayağımızın tozuyla cup denize. Daha kötüsünü bilmediğimiz için o da normal geliyordu. Acaba neler biz çocukken zahmetini bilmediğimiz için güzel geliyor, neler hakikaten de daha güzeldi, bunu ayıklamak çok zor. Zihnimin yaptığı slide gösterisi bir sonraki karaya geçti.
Bir nüfus sayımı gününü hatırladım. Sokağa çıkmak yasak ama mahallenin bebeleri olarak her türlü yasaktan muhafız tabii. Normalde araba dolu caddelerden bisikletle kaptırıp gidiyorduk. Ta Covid karantinalarına kadar herhalde kimse şehirleri o halde görmemiştir.
Başka başka şeyler de hatırladım. Bunları böyle bir bilgi kümesi olarak hatırlamıyorum tabii. Adını koyamadığım hisler ve adını koyabildiğim yüzler eşliğinde belli belirsiz fotoğraf kareleri olarak hatırlıyorum. Çocuklardan birinin sorusu beni gerçek hayata döndürdü.
Başka bir boyuttan gelmişim gibi uyandım. Biraz konuştuk. Ders bitti. Tam çıkarken telefonum çaldı.
Yakın bir arkadaşım arıyor. Benim arkadaşlarım ne kadar yakınlarsa o kadar az telefonla konuşuyorum. Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum diye lafa başladı ve yine çok sık telefonda konuşmayacak kadar yakın dostlarımdan birini kaybettiğimizi söyledi. Hani bir olay olunca daha geçen hafta oradaydık ya diye boş bulunup tepki verir ya insan.
Daha demin düşünüyordum diye isim geldi benim de. 35 yıldır tanıdığım biriydi. O yüzden biraz önce zihnimde yaptığım gezintide tekrar tekrar kendini gösteren yüzlerden biriydi. Artık çevremden ölüm haberleri gelmesinin sıradan olmasa da pek sürpriz olmadığı bir yaştayım.
Yakın zamanda bizim hanımın kardeşi nişanlısını kaybetmişti. İlişkiler konusunda zaten şanssız bir kız. Evde en son geçirdiği huzurlu günü hatırlamıyordu bile. Tam sonunda düzgün birini bulmuş.
Hem de yıllar önce hoşlandığı biri. Bir tarihçeleri var. Nihayet hayatlarının doğru noktasında bir araya gelmişler. Taşınma planları yaparlarken kalpten gitti adamcağız.
Çok kötü etkilendi bizimkisi tabii. Yalnız bırakmamak için elimizden geleni yapıyoruz ne zamandır. Yavaş yavaş düzeliyor. Bazıları bahtsız hakikaten.
Dostumuzun durumu ise bahtsızlıkla açıklanabilecek bir şey değil ne yazık ki. Kartalkaya'daki otel yangınında öldüğünü söyledi arkadaşım. Böyle bir şey de duyunca insan ilk anda anlamıyor. Haberlerdeki şeyleri hep uzaklarda bir yerde olup bitiyor gibi düşünüyoruz.
Uçak kazaları, maden kazaları, tren kazaları, ülke mütemadiyen kaza mahali, bu kazalar hep başkalarının başına geliyor. Öyle değil tabii. İşin feci yanı tek başına değildi. Kardeşiyle birlikte oğullarını alıp gitmişler tatile.
Belki bir alt katta olsalar kurtulacaklardı, bu da demek ki yerlerine başka bir aile mahvolacaktı. İşin şans kısmı sadece bu, kimin mahvolacağı. Ama birileri mahvolsun mu olmasın mı sorusunun cevabının şansla kaderle filan alakası olmadığını kaç gündür takip etmişsinizdir. Beklenti seviyem o kadar düşük ki dağın başında ahşaptan yapılma lüks otelde, en azından fiyat açısından lüks, Modern bir yangın söndürme sistemi olmasını geçtim.
Bari çoğumuzun evinde olan uyarı sistemlerinden olsaydı diyoruz. Hiçbir yerde önlem almıyorsan bari mutfakta al. Ev, restoran, otel yangınlarının hepsinin bir numaralı kaynağı mutfak zira. Yani öyle bir ihmal ve aptallık zinciri var ki, bari şunu yap, bari bunu yap diye diye insanın ruhu tükeniyor.
O yüzden böyle durumlarda kader, Allah'ın takdiri gibi şeyler duyunca, hele ki bunlar ailelerden değil de üçüncü kişilerden geliyorsa, derin bir nefes almam gerekiyor. Allah'ın takdiri dediğin şey, 30-40 euroya satın alınabilecek bir şey olmamalı. O sırada bunları düşünmüyordum tabii. Sadece telefonu kapayıp koltuğa yığılmıştım.
Onların son anlarını düşünmekten kendimi alamıyordum. Ben olsam şöyle yapardım, camdan atlardım, ateşlere dalar uçar kaçardım gibi düşünceleri kastetmiyorum tabii. Empati yapmak böyle bir şey değil. Onlar yapılacak ne varsa yapmışlardır eminim.
Sadece umutlarının tükendiği an ile dumandan bilinçlerini yitirmeleri arasındaki sürenin kısacık olmasını ummaktan başka yapacak bir şey yok. Aileler akşama kadar beklemişler teşhis için. İyi bir haber duymak için her şeyini vermeye hazırsın ama nafile. İnsanlar iyi niyetle acınızı paylaşıyoruz yazmışlar sosyal medyada.
Adettendir. Ama kendimizi kandırmayalım. Bir şey paylaştığımız yok. Böyle bir şey paylaşılamaz zaten.
Ben 5 dakikalığını hayal etmeye çalışınca kötü olup kendimi durduruyorum. Onlar her gün bu gerçekliği yaşamak zorundalar. Yani öyle adaletsiz bir hayat ki bu. İnsanların Tanrı'yı icat etmemeleri imkansız olurdu.
Binlerce yıl boyunca milyarlarca insan neler neler yaşadı. Kötülük problemi serisinde bunları teorik açıdan ele almıştık ama işte kanlı canlı örneğini görünce insan hakikaten çaresiz hissediyor kendini. Tüm arkadaşlarda da aynı çaresizlik vardı. Herkes zombi gibi dolanmış günlerce.
Ben kaç kez oturup bir şeyler kaydedeyim dedim elim gitmedi. Sadece yapmak zorunda olduğum şeyleri yaptım o kadar. Yavaş yavaş normale döndük biz ama her ölümden geriye asla normalleşmeyecek bazı hayatlar kalıyor. Pek kişisel detay paylaşmadan sadece bazı hislerimi paylaşmak istemiştim.
Çok da uzatıp ruhunuzu karartmak istemiyorum. Gerçi bölümün kalanında başka bir şekilde ruhunuzu karartacağım. Yangına gelen yayın yasağını konuşacağım. Çoktandır normalleşmiş bu garabet uygulama hakkında biraz konuşacağım.
Yalnız bu geçiş noktasında bir reklam duyabilirsiniz. Normalde böyle bir bölüme reklam almamayı rica ederdim arkadaşlardan. Çok alakasız bir tonda olabilirler çünkü. Ama o kadardır içerik çıkmadık ki.
Onlar da reklam verenlere mahcup olmuşlardır. O yüzden anlayışınıza sığınayım. Hi baby, you have to listen to me carefully. I'm on a plane.
I've been hijacked. I'm on the plane. I'm calling from the plane. I want to tell you I love you.
Please tell my children that I love them very much and I'm so sorry babe. I hope to be able to see your face again baby. I love you. Bye.
İnanmıyorum ama neredeyse çeyrek yüzyıl oluyor. 11 Eylül saldırılarını canlı canlı izlemiştim CNN'den. İlk uçak çarptıktan sonra yayına geçmişlerdi. Komşu uyandırmıştı sabah erkenden.
Televizyonun başına üşüştük. Birkaç dakika sonra da ikinci uçak çarptı. O sırada halen bir saldırı olduğunu anlamıyorlardı yayındakiler. Sonra Pentagon'a yapılan saldırı haberleri ve görüntüleri geldi.
Onları yayınlarken kulelerden biri yıkıldı. Kamera tekrar oraya geçti. Dumanlar arasında kayboluşunu gördük. Her şey o kadar şok ediciydi ki zaten birileri istese de yayın yasağı getirecek fırsat olmadı.
Saatlerce kesintisiz yayınlar devam etti. Yalnız ertesi gün New York Times'da yayınlanan bir fotoğraf epey meşhur olacaktı. Falling Man diye aratırsanız çıkar. O gün çok yukarlarda, ta 90.
kat ve onun da yukarısında mahsur kalan yaklaşık 200 kişi atlamış. Sıfır kurtulma umuduyla atlamışlar yani. Korkunç bir durum. Bir tanesi dimdik kafa üstü düşerken yakalanmış bir fotoğrafçının kamerasına, Arka planda kulenin pencerelerinin yarattığı bir simetri var.
İnanılmaz bir kare. Ama yayınlanması büyük tartışma yaratmıştı. Basın içinde bir tartışma, tabi yargıyla alakası yok. Yıllar sonra yavaş yavaş normalleşti ancak.
Ve ne alakaysa sonradan da Elton John satın almış fotoğrafın haklarını. Böyle birçok yaralının olabileceği ve kameralara takılabileceği felaketlerin naklen yayınlanıp milletin asabını bozmaması makul bir yasak sebebi aslında. Başka ülkelerde nasıl hallediliyor bu işler? Bir kanunu mu var?
Yoksa yayıncılar kendi aralarında mı anlaşıyorlar? Tarihi bir matbaanın önünde buluşup şerefleri üstüne yemin mi ediyorlar bilmiyorum. Sorun şu ki bizdeki yayın yasaklarında mesele kan revandan ibaret değil. Aşırı kapsamlılar.
Hatırlarsınız 10 sene önce 17-25 Aralık soruşturmalarına da haber yasağı gelmişti. Ondan önce de midtırları meselesi vardı. Hani orada devlet sırrı dersin, yasaklarsın. Burada 4 bakanın yolsuzluğu soruşturuluyor ama haber yapamıyorsun.
Onları araştıran komisyon etkilenebilir diye. Komisyonun işi de aylar sürüyor bu arada. Bu mantıkla hiçbir suçun haberini yaptırmayabilirsin. Ki bir anlamda da öyle oldu.
İrili ufaklı her şey için kullanılmaya başlandı yasaklar. Eskiden her sene getirilen yayın yasağı sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu. 2010 yılında dört tane diye okudum. Yanlış saymadıysam sırf 2024'te 100-150 arası yasak kararı gelmiş mahkemelerden.
Ortalama iki günde bir. Mevcut durum bu. Normalimiz bu artık. Kartalkaya yangınından hemen sonra Bolu Cumhuriyet Başsavcılığının ilettiği yasak talebine bakın.
Yargı gücünün otoritesini ve tarafsızlığını sağlama amacından bahsedilmiş. Ne alakası var şimdi bir olayın ilk andaki detaylarını öğrenmeye çalışmakla sonraki yargı sürecinin bağımsızlığının? Bizde jüri sistemi de yok ki jüri üyeleri etkilenebilir diyebilesin. İşte dediğim gibi sonradan soruşturulabilecek hiçbir şeyin haberini yapamazsın bu bahaneyle.
Ama talep bu kadarıyla yetinmiyor. Kamu düzeni ve güvenliğinin korunması diye bir sebep de göstermişler. Kamu düzeninin ne olduğu belli değil. Bir de yani koca ülkenin bir köşesindeki otel yangını kamu düzenini bozacaksa her şey bozar.
Bu da yetmemiş. Şunu da eklemişler. Görsel basın ve sosyal medya ile internet medyasında ilgili bir takım bilgilerin yanlış yayınlandığının müşahade edildiği, bilgi kirliliğinin kamu düzenini ve kamu sağlığını olumsuz yönde etkileyebileceği... Böyle devam ediyor cümle.
Sonsuza kadar devam ediyor. Resmi ya. Kısaca internette bilgi kirliliği var diyor. Ya ne zaman yok ki?
Onun önüne geçmenin yolu, ismini cismini bildiğin profesyonel habercileri de tümden yasaklamak mıdır? Bunun ters tepeceği belli. Kimse haber almıyorsa herkes dedikoduya başlıyor. Nitekim bizim WhatsApp grubundaki muhabbette biri demişti.
Yakındaki hastanede çalışan bir tanıdığı varmış, ona göre en az 150 ölü gelmiş. Yani gerçek kayıp yetkililerin söylediğinin en az iki katıymış. Ben inanmamıştım çünkü bu ülke insanının mesafe, zaman ve sayı algısına güvenmemeyi yıllar önce öğrendim. Ama işte böyle böyle yayılıyor bilgi kirliliği.
İnternette birileri yanlış şeyler söyleyebilir diye herkesin haber yapmasını engellemek, kötü hava şartlarında motorcular kaza yapabilir diye herkesin trafiğe çıkmasını engellemeye benziyor. Üstelik motorcuları engelleyemiyorsun da. Yine onlar çıkıyor trafiğe. Savcılığın talep ettiği ve mahkemenin de hemen kabul ettiği yasağın kapsamına bakın.
Süresi soruşturma bitene kadar. Geçerli platformlar yazılı, görsel, sosyal, internet. İçerik, her türlü haber, röportaj, eleştiri ve benzeri içerikler. Her şey yani.
Medya sadece resmi makamların yapacağı açıklamaları aktarabilecek. Bakın tekrar edeyim. Gerçekleri bilerek çarpıtan bir haberin dava edilmesinden bahsetmiyoruz. Kamu düzenini bozabilir diye, yargıyı bozabilir diye ve milleti yanlış bilgilendirebilir diye bir konudaki olası tüm haberler önceden yasaklanıyor.
Mesele bu. Los Angeles'ta Kadıköy'ün 4 katı kadar alan yandı. Üstelik bu yangınlar sırasında muhtemelen kundakçılık da oldu. Şehir içinde başka yangınlar da çıkmıştı.
Yani suç teşkil eden olaylar da var ve kimsenin yayın yasak konuştuğunu duymadım. Madem diğer ülkeler bu işten anlamıyorlar, madem bizim mahkemeler haklı, tüm o sebepler geçerli ve hakikaten soruşturma bitene kadar haber yasaklanmalı. Öyleyse niye sulh ceza sabah verdiği yasak kararını gece yarısı kaldırdı? Bir tam gün yasak yürürlükte kaldı, sonra kalktı.
Ne değişti o arada? Akşam 9'da, ne bileyim, otel görevlisiyle röportaj yapsan, yargı bağımsızlığına, kamu düzenine tehdit, gece 12'de yapsan sıkıntı yok. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Bu arada yasağın kalktığında Rütü kendi sitesinden taa ertesi sabah yayınlamış, 10 saat sonra.
Bunların yanlışlığı, doğruluğu bir yana, uygulamanın kendisi de o kadar keyfek eder ki, o kadar ciddiyetsiz görünüyor ki. Sanki bir refleks haline gelmiş. Bu da beklendik aslında bu kadar devletleşmiş bir düzende. Sırtın devlete dayamadan iş yapamadığın için dolaylı dolaysız her şeyin devletle alakası olduğu bir düzende her olayda korunması gereken birileri olabilir.
O yüzden de hele bir ucu kime ne kadar dokunuyormuş anlayalım diyorlar herhalde. Kimseden ses seda çıkmazsa o zaman vatandaşın haklarını, çıkarını gözetiyorlar. ve işi kılıfını uydurmaya çalışırken bile hiç özen göstermiyorlar. Yani ne kadarı kötücülük, ne kadarı iş bilmezlik orasını bilmiyorum ama bunların bir kombinasyonu olduğu kesin.
Los Angeles yangınlarından bahsetmişken aklıma geldi. Orada sigorta konusu epey ilginç. Ufak bir araştırma yapmıştım. Bu bölüme hiç uymayacağından ben hafta sonu Patreon'a koyacağım onu.
Herkese açık bir post olacak. Yani üye olmanıza gerek yok. Yazılı halde olacak. İsteyen okur.
Bu vesileyle arkadaşlar yangınlarda, felaketlerde yakınlarını kaybeden herkesin başı sağ olsun. Hayat zalim ve hiç adil değil. Ama bazı güzel yanları da var. Ve zaten her şey göz açıp kapayıncaya kadar bitecek.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.