Podcast

Yeni Yıl, Yeni Alışkanlıklar

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde umudu besleyen alışkanlıklara; onların kökenlerine ve kriterlerine bakacağız.



Bölümde Bahsi Geçenler:

A. H. Maslow: A Theory of Human Motivation (1943).

Vikipedi: Maslow teorisi.

Blog yazım: Auschwitz; insanın insana yapabileceklerine dair.

The Atlantic: Invisible Habits Are Driving Your Life.

James Clear: The Habits Scorecard.

Kancaya Takılınca: Alışkanlık Yaratan Ürünler Nasıl Geliştirilir? / Nir Eyal / Nova Kitap.

Atomik Alışkanlıklar / James Clear / Pegasus Yayınları






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.699 kelime · ~13 dk okuma

Amerikalı psikolog Abraham Maslow 1943'te bir makale yayınlar. A Theory of Human Motivation yani insan motivasyonuna dair bir teori. İnsan motivasyonu teorisi diye çevirenler de var, tam emin değilim ama bu makalede bizi dünyaca meşhur olacak kuramıyla tanıştırır. İhtiyaçlar Hierarşisi.

Hierarşi, hani böyle şeyleri genelde kavramlar bölümünde yapıyoruz ama madem bahsettik analım hierarşinin kökeni Yunancadan geliyor. Bu baş rahibe bağlı bir rütbe düzeni anlamına geliyor. Bu arada unutmadan birçok referanstan bahsedeceğim bu bölümde ve bütün bahsettiklerimle ilgili kaynakları bölümün notlarında bulabilirsiniz. Oraya bir göz atarsanız tek tıklamayla ulaşabileceğiniz şekilde sizi bekleyecek.

Şimdi dönelim bu ihtiyaçları hierarşisini. Genellikle beş basamaklı bir piramit şekliyle görselleştirilen sıralamanın tabanında yani en geniş kısmını oluşturan birinci basamağında yeme, içme, barınma, uyku gibi hayatta kalmamız için gereken temel fizyolojik yani bedensel ihtiyaçlar vardır. Bir üst basamakta ekonomik güvence, sağlık ve istikrar gibi güvenliğe yönelik ihtiyaçlar yer alır. Üçüncü basamakta aile, arkadaşlar, sosyal çevre türünden ait olma hissine yönelik beklentilerimiz bulunur. Saygı başlığıyla özetlenen dördüncü basamakta özgüven, saygınlık, itibar gibi değerler vardır. Piramidin zirvesinde ise yaşamın esas hedefi olarak tanımlanan kendini gerçekleştirmeyi görürüz.

Transkriptin tamamını oku

potansiyelini ortaya çıkarma ve tamamlanma arzusunu temsil eder yani bir bakıma. Maslow'un kuramı bu sade ve anlaşılır yapıyla hem ihtiyaçlarımız arasındaki hierarşiyi hem de kronolojiyi tanımlar. Kronoloji derken hani zaman bölümümüzü hatırlıyorsunuz değil mi? Kronoloji neydi? Kairos Kronos, zaman, vakit. Yani dizilimi bize anlatır. Yani fizyolojik ihtiyaçlar karşılanmadan güvenlik beklentisi oluşamaz. Duygusal ihtiyaçlar giderilmeden kendini gerçekleştirmek hayaldir. Sıralama böyle devam eder. Yani tabandan tavana doğru ilerleriz ve hep birer birer çıkarız basamakları. Tabii her teori gibi o da genellemeci, indirgeyici ve yetersizdir elbette ama yine de pek çok şeyi açıklama adına makul bir şablon olduğunu düşünüyorum.

Rivayet olunur ki, Mazlov son yıllarında piramidin en tepesine bir basamak daha eklemiş ve zirveyi kendini aşma olarak belirlemiş. Bunu sağlayacak olanı ise çevresine faydalı olmağa, anlam katma olarak nitelemiş. Alabildiğini hadsiz bir şekilde etrafına faydalı olma ve anlam katma derdindeki haddini aşan yaşam rehberinin bu bölümünde yepyeni bir yılın verdiği ilhamla kendimizi gerçekleştirme ve hatta aşma yolundaki en büyük dostumuz ve düşmanımıza alışkanlıklar meselesine bakıyoruz. Haddini aşan yaşam referinin de alışkanlıkları var tabii ki. Her bölümün başında sıkça bahsedeceğimiz bazı kavramların tanımlarını yapıyoruz. Elbette bu bölümde de yapacağız adı üstünde yani alışkanlık. Peki nedir bu alışkanlık? Alışkanlık Öztürkçe bir isim. İlk adım almak edinmek eyleminin işteş hali. İşteş böyle arada kullanıyorum. Herkes bilmeyebilir ama hani onu da bir anlatmış olalım. İşteş karşılıklı ortaklaşa yapılan oluyor. Yani mesela

Aklıma şimdi nereden geldi bilmiyorum ama bugün anlamı değişen bir kavram var. Sevmek. Karşılıklı sevmeye ne diyoruz? Sevişmek. Yani bu eskiden kullanılırmış bugünkü anlamının aksine ama bir tanıdığımın bir travmasına denk gelmiştim. Bir misafirine gitmişler. Babası misafirine gittikleri evin adamına demiş ki biz işte lise yıllarında diyelim ki Orhan'a da biz Orhan'la çok sevişirdik demiş. Çocuk bayağı bir travma yaşamış yani sonra aylar sonra annesine sorabilmiş. Tabii

Kuşak farkları, kavramlar önemli şeyler. Devam edelim efendim. Şimdi bu alışkanlıklardan bahsederken köküne de inelim. Alış yani ne demek istiyoruz? Alış kavramıyla birlikte karşılıklı almak, vermek. Alışma kavramı da buradan geliyor malum. Bu elemden türeyerek isme dönüşen bir sürü başka şey de var. Mesela alışkanlık var. Alışkanlık ne? Anlama geliyor. Bugünkü konumuz huy. Düzenli, sürekli tekrardan oluşan hal ve hareketleri temsil ediyor. İçinde bir uyum sağlama anlamı da var. Yani sadece bir hareketten bahsetmiyoruz. Uyum sağladığımız hareketlerden bahsediyoruz.

Birçok dile yansıyan Latince'deki köküne de bakarsak habitus. Habitus'tan da bir sürü şey türemiş. En popülerlerinden biri benim ilk aklıma gelen şimdi konuşurken habitat. Habitus'un kökü ise sahip olmak, elde tutmak anlamına gelen haber eden geliyor. Yani elde bulundurmak, sahip olmak anlamına geliyor. Habitus ise sahip olunanlar anlamına geliyor. Bu Latince'de giyim tarzından ruhsal hale kadar çok geniş, bazen de kullanılmış.

Huy ise çok böyle sık duyduğumuz farsça bir kelime. Tabiat, fıtrat, karakter anlamına geliyor. Mesela huylu huysuz derken aslında yanlış kullanıyoruz bu tanımla baktığımızda. Mesela huysuz dediğimizde genellikle yaramaz insanlardan bahsediyoruz ama huysuzun tam karşılığı karaktersiz. Bir de hani alakalı değil ama hayhuy var. O da kargaşa, gürültü, batırtı, velvele gibi bir sürü anlama geliyor.

Hani tanımlar bölümüyle ilgisiz ve tartışmalı bir ayrıntı ama bunlardan bahsederken aklıma geldi. Çok da sık kullandığımız, kulağımıza çalınan bir tamlama var. Hay'dan gelen huya gider diye. Bununla ilgili epey su kaldıran bir tartışma var. Aslında onun özünün hay'dan gelen yani iki ye ile yazılıyor hay. Hay'dan gelen huya gider. Huya değil huya gider.

Hay nedir? Diri olan, yaşayan anlamına geliyor ama aslen Tanrı'nın sıfatlarından, daha doğrusu Allah'ın sıfatlarından. Hayvan da mesela aynı kökenden geliyor. Ne demek? Canlılar demek. Yani hayavandı galiba Arapçadaki tek ilim. Canlı. Hayvan da canlılar. Yani hayvanlar diye biterim. Olmaz aslında ama neyse. Hayat sözcüğünün de kökeni buradan geliyor. Hay'dan gelen huya gider tabiri de Tanrı'dan gelen Tanrı'ya döner anlamına geliyor. Doğru mudur, değil midir bilmiyorum ama kulağıma hoş geliyor böyle. düşününce burada da anmış olalım dedik. Böylelikle kavramları da oturttuk. Hadi gelin bakalım şu alışkanlıklar meselesine.

Manzov'un ihtiyaçlar piramidi sizin için ne ifade etti bilmiyorum ama şurası bir gerçek. Dünyanın hemen her ülkesinde bir üst basamağa tırmanmayı geçtim, mevcut basamaktaki yeri korumak dahi mesele haline gelmiş durumda. Coğrafya, iklim, ekonomi, uluslararası siyaset gibi kadim etkenler yetmiyormuş gibi şimdilerde hayranlık ve ürpertiyle takip ettiğimiz teknolojinin bizi her gün biraz daha niteliksizleştirmesiyle yüz yüzeyiz. Yani biraz daha niteliksiz hale geliyoruz, bizi nitelikli hale gelen özellikler birer birer anlamını yitiriyormuş gibi. Yeni nesillerin aynı yeni seneler gibi umut dolu olması, daha iyisine ulaşması, bayrağı daha yukarı taşıması gitgide zorlaşıyor. Adı konulmamış bir depresyon salgını ve küresel bir kast sisteminin mağdurları gibiyiz. Ama Nazım Hikmet'in şiirindeki gibi, umudu var büyük insanlığın, umutsuz yaşanmıyor.

Bu bölümde umudu besleyen alışkanlıklara, onların kökenlerine ve kriterlerine bakacağız. Kendi zihnimdeki kıymetini anlatabilmek adına hüzünlü bir hatıramla başlayacağım. Pek çok hüzünlü hatıra gibi çarpıcı, pek çok çarpıcı olay gibi hüzünlü. Bu yüzden derdimi de güzel özetliyorum. 2009 yılına denk gelen Polonya ziyaretimde, Nazilerin 1940 senesinde Yahudi, Çingene, eşcinsel, muhalif, entelektüel gibi kendilerince topluma zararlı gördükleri adına inşa ettikleri ilk toplama kampı Auschwitz'i ziyaret ettim.

Ayrıntılarını blogumda yazmıştım. Eğer okumak isterseniz, fotoğraflarına bakmak isterseniz, bağlantısını yine bölümün açıklamalarına eklediğimi bir hatırlatmak isterim. Auschwitz bana ziyaret eden herkes gibi hayatımdaki en büyük şoku yaşattı. Bir grup insanın başka bir grup insanı Sadece ailiyetinden ya da sadece fikirlerinden ötürü kitleler halinde yok etmek için onca çaba ve para harcamasına aklım ermemişti. Bugün turistik bir ziyaret noktasına dönüşen bu kamp o kadar zekice planlanmış ve o kadar geniş katılımlı bir bilim, teknoloji ve sermaye desteğiyle kurulmuştu ki insan neye şaşıracağını, neyden dehşet duyacağını anlayamıyordu.

İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi Almanya'sı yenilince yüz binlerce insanın kimyasal gazlarla, kurşunlarla, açlıkla ya da üstlerinde uygulanan işkenceden beter deneylerle hayatını kaybettiği bu kamplar da ele geçirildi, özgürleştirildi. İçinde yaşayan ve hayatta kalmayı başaran bir avuç mahkumun yazdıkları sayesinde orada yaşananlar da ortaya çıktı. Sonrasında birkaçını okuduğum hatıratlar ve seyrettiğim belgesellerde bir şey dikkatimi çekti. Hayatta kalmayı başaranların ortak faydası o şartlar altında bile alışkanlıklar geliştirebilmeleriydi. Bu küçük ve zoraki alışkanlıkların rutini onları kelime anlamıyla hayata bağlıyordu. İnsanlığın tecrübe ettiği en zor şartlarda dahi işe yarayabilen alışkanlıklar türlü çeşit zorluklarla sınandığımız bu dönemde de pek hala işe yarayabilir. Üstelik her yeni yılın verdiği tükenmek bilmez o umut da cabası. Yeni yıl ve umut kavramından bahsetmişken bir yan düşüncemi de paylaşmak istiyorum. Yılbaşının, doğum günlerinin ya da benzeri rutinlerin verdiği umut hissinin altında bir sıfırlanma hali yatıyor.

Bugün etkilerini spor karşılaşmalarında da hissediyorum. Daha önce de bahsetmiştim sanıyorum. Böyle anladığım, ilgilendiğim ya da seyrettiğim bir şey değil bu spor karşılaşmaların. Hatta sıfır bilgim var ama Türkiye'nin en popüler spor dalığını düşünelim, futbolu düşünelim.

Tutkunu olan her arkadaşımı her maçta kahretmesine rağmen futbolun bu kadar ilgi görmesinin sebebi aynen yıllar gibi, seneler gibi her sezonda yenilenmesi. Puanların sıfırlanarak her şeye yeniden başlanması. Her takımın diğeriyle sadece bir defa karşılaşabileceği türden bir düzeni olsaydı eminim hiç kimse sporun hiçbir dalıyla ilgilenmezdi. İşin güzelliği o karşılaşmanın her sezon mutlaka yenilenecek olması. Aynen Fixtür'de olduğu gibi.

Ama böyle düşününce tabii galibiyetlere sevinmek ya da mağlubiyetlere üzülmek de anlamsız geliyor ama o işin ayrı bir boyutu. Yeni yıllar, yeni aylar, yeni günler, yeni planlar ne demek? Yeni hayaller, yeni umutlar demek. Geçen hafta The Atlantic dergisinde Shia Laoui imzalı bir makale okudum. Hayatı yöneten görünmez alışkanlıklardan söz ediyordu.

Yazıdaki soruları aynen sizlere de sorayım öyle başlayalım. Mesela muhtemelen en son ne zaman duş aldığınızı gayet iyi hatırlıyorsunuz ve hatırlayamayacağınız kadar geçmişe de dönmüyordur umuyorum. Peki şampuanı hangi elinizde tuttuğunuzu hatırlıyor musunuz? Ya da ilk hangi koltuk altınızı sabunladınız? Sağ taraf mı, sol taraf mı? Şimdi duş alma döngümüz görünür alışkanlıklarımızdan biri. Ama şampuanı tuttuğumuz elimiz gibi ayrıntılar görünmez olan türden alışkanlıklara giriyor. 1890 yılında psikolog William Jones insanı alışkanlıklar bütünü olarak tanımlamış.

Ne var ki hayatı kolaylaştıran bu huylarımız aynı zamanda zihnimizi ötekine, başka türlüsüne karşı körleştiriyor. Bizi hep aynı kıyafetleri giymeye, aynı yollardan yürümeye, aynı yemekleri yemeye hapsediyor. Üstelik bunların bazıları kötü alışkanlık sınıfına dahil. Çoğu alışkanlığımızın kendi karakterimizle şekillendiğini sanıyoruz fakat esasen çok azı öyle. Büyük bir kısmı yetiştiğimiz kültürün kodlarından besleniyor. Kalan kısmı da ağırlıkla bizim alışkanlıklarımızı belirlemek için çabalayan dış mihraklar tarafından şekilleniyor. Bazıları ise tamamen neredeyse reflekse dönüşmüş durumda. Örneğin 1998'de yapılan bir araştırmada stadyum fotoğrafına bakanların konuşurken farkında olmadan sesini yükselttiği hatta bağırmaya başlandığı gözlemlenmiş. 2011 tarihli bir araştırmada ise moral bozukluğuna kapılanların abur cubur yiyecekleri daha fazla tükettiği ortaya çıkmış.

Bir BBC belgeseli izlemiştim. Apple mağazasına giren müşterilerin beyin dalgalarının ibadet için kiliseye girdikleri zamandaki gibi tepkiler verdiğini gösteriyordu. Kahvaltıda mutlaka çay ya da kahve içmek, sinemada illa patlamış mısır yemek ya da uçak yolculuğunda domates suyu içmek de aynı şekilde reflekse dönüşen alışkanlıklarımızdan yani edinilmiş alışkanlıklarımızdan. O alışkanlığa hiç sahip olmasanız bile etrafınızdaki kitlesel eylemler sizi de tetikliyor ve bir süre sonra sizin de alışkanlığınıza dönüşüyor. Ayrıntılara inince durum daha da enteresan bir hal alıyor. Örneğin ilk defa tecrübe ettiğiniz bir şeyi beğenmezseniz muhtemelen bir daha hiç denemezsiniz. Genelde böyle olur. Ama alışkanlık haline gelen şeyler artık keyif vermese bile hayatımızdaki varlığını sürdürmeye devam eder. Ne kadar ilginç değil mi? Bir düşünün bunu.

Bunun en düşündürücü hali hiç şüphesiz alışkanlığa dönen ilişkilerde yaşanıyor. Hayat arkadaşınız bir süre sonra sizin için hiçbir şey ifade etmese de beraberliğiniz sırf bir alışkanlığa dönüştüğü için sürüp gidiyor. Alışkanlıklarımızdaki en modern iki belirleyici sosyal ağlar ve reklamlar. Onlar sayesinde ne giyeceğimize, ne dinleyeceğimize, ne ile meşgul olacağımıza karar veriyoruz. Madem öyle, buyurun birkaç örneğine kulak verelim isterseniz.

Son dönemde Pür Dikkat adlı kitabıyla adından söz ettiren Neryal'ın Hooked adlı kitabı bu konuda yazılmış. En meşhur kaynaklardan biri, benim de çok keyifle okuduğum kitaplardan. Türkçe'ye Nova kitap tarafından Kanca'ya takılınca başlığıyla çevrildi. 2014'te yazıldığı için teknoloji referansları adına biraz eskimiş olsa da tespitleri ve yaklaşımı açısından güncelliğini hala koruyor.

Kitap esasen bağımlılık yaratacak ürünler oluşturmanın formüllerini incelese de bunu yaparken bağımlılık yaratan alışkanlıkların da analizini yaparak bize yol gösteriyor. İlala göre alışkanlıklarımızın bazı temel belirleyicileri var. Örneğin tırnak yeme alışkanlığı genellikle stres altında bilinçsizce gerçekleşen türden. Google'da arama yapmak ise edinilen ve tatsız bir tecrübe yaşamadıkça hep sürdüreceğimiz türden bir huy. Yani Google'da bir şey arıyoruz, buluyoruz, hoşumuza gidiyor. Bir şey arayıp bulamadığımız duruma kadar da bunu tekrar ediyoruz. Ya da mağazada gördüğümüz bir ürünü hemen telefonumuza sarılıp e-ticaret sitesinde arayıp fiyat karşılaştırmak da böyle.

Eyal'ın aktardığına göre mesela Twitter kullanıcıları arasında bir araştırma yürütmüş ve 30'dan fazla kişiyi takip edenlerin Twitter'ı kullanma alışkanlığının bariz şekilde arttığını ortaya koymuş. Kitapta bahsi geçmiyor ama bunun bir başka tanımı, daha doğrusu bunu tanımlayacak bir başka önemli teori de Frenkçe tabiriyle sunk cost fallacy. Yani nasıl anlatabiliriz? Bir şeye ayırdığımız emek zaman ya da sermayenin ondan vazgeçmemizi zorlaştırması. Bu ilişkiye çok yatırım yaptığım cümlesinin bir başka şekli olarak da düşünebilirsiniz bunu gündelik hayatta.

Bir de hep var olan zaaflarımızı temel alarak teknoloji gücüyle bağımlılığa dönüşen alışkanlıklar var elbette. Bir dijital hizmetin ücretsiz üyelikle sizi kendine çekip zamanla terk edemeyeceğiniz bir noktaya getirmesi ya da işte Pinterest, TikTok, Instagram gibi platformların sonsuz kaydırma işleviyle başlangıç ve bitiş hissini ortadan kaldırması gibi bütün bunlar da bizde görünmez ve sonsuz refleksif alışkanlıklara dönüşüyor. Peki bu kadar uyarının, yönlendirmenin ve baskının arasında gerçekten kendi istediğimiz ve kendi tercih ettiğimiz alışkanlıkları nasıl kazanacağız? Ya da vedalaşmamız gereken alışkanlıkları nasıl belirleyecek ve onlardan kurtulacağız?

Bunları düşünürken aklıma vaktiyle okuduğum James Clear'ın Türkçe'ye Pegasus yayınları tarafından Atomik Alışkanlıklar adıyla çevrilen başucu eseri geldim. Çok güzel bir kitaptır gerçekten. Alışkanlıklara dair neredeyse her ayrıntıyı birbirinden ilginç örnekler ve araştırmalarla açıklar. Clear'ın kitabında ayrıntılı şekilde anlattığı tekniklerden biri. Neyse ki web sitesinde de var. Çok güzel bir özete sahip. Ben bölüm notlarını da bu kitaplarla birlikte ekliyorum. Yöntemin adı Türkçesiyle şöyle bir şey. Alışkanlıklar için puan cetveli. Şimdi ne anlatmak istediğini biraz açıklamaya çalışayım. Kolay değil ama yapmamız gereken şey öncelikle gündelik alışkanlıklarımızı listelemek. Yani şu saatte kalktım, telefona baktım, dişimi fırçaladım, çay demledim gibi gün boyunca rutin olarak kendini tekrar eden yaptığınız her şeyi çok basit şekilde maddeler halinde alt alta yazıyorsunuz bir kağıda.

Rutinlerinizin hepsini böyle kaydettikten sonra her birinin yanına artı, eksi ya da nötr anlamına gelen eşittir ibaresi koyuyorsunuz. Siz başka ibareler, emojiler de kullanabilirsiniz. Yani işte şu saatte kalktım. Bu artı mı, eksi mi, nötr mü? Yani bu da neyi tanımlıyor? Bu iyi bir alışkanlık mı, kötü bir alışkanlık mı yoksa bir önemi olmayan ne iyi ne kötü türden bir alışkanlık mı?

Clear'a göre iyi ya da kötü alışkanlık yok mesela. İşin ilginç taraflarından biri. Önemli olan o alışkanlığın amacı. O yüzden şu soruyu sormamızı tavsiye ediyor sürekli kitapta bir alışkanlığı değerlendirirken. Bu davranış olmak istediğim kişi olmama yardımcı oluyor mu? Tabii çok çıkarcı, çok faydacı biliyorum böyle söyleyince ama sormanın da bir zararı yok yani alışkanlıklarımıza pekala böyle sorular sorabiliriz. Alışkanlıkları oluşturmaya yönelik aktarılanların en genel özeti gayet basit bir temele dayanıyor. Her şeyi küçük parçalara böl, adım adım ilerle ve asla geri dönme. Örneğin, düzenli yürüyüş yapma gibi bir hedefin varsa, umurunu bir alışkanlık haline getirmek istiyorsan, önce ayda bir ya da haftada bir gibi seyrek böyle seni zorlamayacak çok basit, rahat bir frekans belirle. Çok kısa bir rota oluştur, çok kısa bir yürüyüş olsun bu. Zamanla hem o rotanı uzat, mesafeyi uzat, Hem de frekansı sıklaştırır. Mesela ilk başta ne bileyim bir kilometre yürüyor, ayda bir. Sonra haftada bir kilometre yürüyor. Sonra her gün bir kilometre yürüyor. Her gün beş kilometre yürüyor vesaire. Böylelikle bu plana sadık kalınca yani bir başka tabirle işler çok daha kolaylaşıyor. Dinlerken basit geldiğine eminim. Çünkü gerçekten de öyle. Bir plana oturan her şey gibi basit. Fakat en önemli kriter sizin varlığınız.

Bununla ne demek istediğimi Clear'ın kitabındaki bir örnekle aktarayım çünkü çok çarpıcı. Britanya'da 2001 yılında gerçekleştirilen bir deneyde egzersiz yapma alışkanlığına yatkın 248 gönüllüyü 3 ayrı gruba ayırmışlar. Her deneydeki gibi ilk grup kontrol grubu olmuş. Yani sadece egzersiz yapmaları ve bunu kayda geçirmeleri istenmiş. Yani bu nötr grubu, sadece direktif alan. Bu referansı oluşturacak araştırmanın. İkinci grup motivasyon grubu olmuş. Onlardan da egzersiz yapıp sonuçları kaydetmeleri istenmiş ama ek olarak bir grup uzman çağrılmış ve onlara egzersizin sağlığa faydaları ile ilgili bilgiler verilmiş bir konferans şeklinde. Yani bu konuda epey de bilgi sahibi olmuşlar. Üçüncü ve son grupta ise

Yine aynı görevler verilmiş. Yani egzersiz yap, kayda geçir denmiş. Onlara da konferanslar verilmiş. Uzmanlar bunun faziletlerini, faydalarını anlatmış. Ama ek olarak ayrıca hangi günler, nerede ve ne çeşit egzersiz yapacaklarına yönelik kendilerinin bir plan yapmaları ve bunu kayda geçirmeleri istenmiş. Ve üçüncü grubun her üyesi kendi kağıdına, işte şu gün, şurada, şu egzersiz yapacağım diye not almış. Sonuçlar sahiden sürpriz. Zihninizde bir şey belirmiş olmalı ama o da yıkılacak. Ne olmuş? Anlatalım. Çok şaşırtıcı olarak ilk ve ikinci grubun sadece %35'i haftada bir gün egzersiz yapmış. birinci ve ikinci grupta hiçbir fark olmamış yani. Bir başka tabirle konunun uzmanlarından o konunun önemini dinlemenin davranışlarda anlamlı bir değişiklik yapmadığı ortaya çıkmış, bir işe yaramamış. Ama üçüncü grupta yani bütün bunları dinleyip, bu direktifleri alıp kendi planını kendisi hazırlayan, kendi istekleri, talepleri ve kapasiteleri doğrultusunda şartları kendi belirleyen üçüncü grubun %91'i

kağıda yazdığı plana sadık kalmış. Çünkü oluşturmak istedikleri davranış kodunu ve alışkanlığı her ayrıntısıyla kendileri belirlemişler. Bu deneyi bölümün sonuna saklamam boşuna değildi. Diyeceğim o ki, ben ne dersem diyeyim, siz ne dinlerseniz dinleyin, umduğunuz sonucu garanti etmeyecek. Mesele kolları sıvayıp kendi hayatınızın sorumluluğunu bizzat almanız. Aksi takdirde hayıflanmanın, isyan etmenin, beceremiyor olmanın depresif haliyle derdin içine biraz daha gömülmenin çaresizliği içinde öyle debelenip duracağız.

Yoksa yaşamımıza rehberlik etmek benim ne haddime değil mi? Yeni yılın yepyeni ve anlamlı alışkanlıklara vesile olması dileğiyle. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)