Podcast

137 - Son Sır, Sonsuz Şöhret: Leigh Ann Sabine

Karanlık Dosyalar

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Leigh Ann Sabine, 74 yaşında tek başına yaşayan garip bir kadındı. Bir söylediği bir söylediğini tutmaz, bu sebeple kimse onu pek de ciddiye almazdı. Tanıyanların Deli Lee olarak adlandırdığı bu kadının, derinlere gizlediği karanlık sırlarıysa ancak ölümünden sonra ortaya çıkacaktı.



Sunan: Sezgi Aksu

Hazırlayan: Sezgi Aksu, Kevser Yağcı Biçici

Ses Tasarımı ve Kurgu: Tolgacan Bozca

Yapımcı: Podbee Media



Canlandıranlar:

Leigh Ann Sabine: Binnaz Tozan

Kuaför: Kevser Yağcı Biçici

Komşu: Hazal Beril Çam

Valerie Chalkley: Gülşah Dim






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.961 kelime · ~10 dk okuma

Hoş geldin Leigh. Sen de hoş geldin kırbağa. Hoş bulduk şekerim. Bak bak. Bak o da hoş bulduk diyor. Evet ne yapıyoruz bugün? Kırık son yapalım şekerim. Bugün çok güzel görünmem lazım. Birazdan fotoğraf çekimim var. Aaa öyle mi? Neden?

Evleniyor musun yoksa evi? Yok ya, beynimde tümör var ya, öleceğim zaten. Güzel fotoğraflarım kalsın bari dedim. Öldükten sonra herkes benim konuşacak. Bak sen, nasıl olacakmış ha? Bahçedeki ceset sayesinde tabii ki.

Ben Sezgi Aksu. Burası Karanlık Dosyalar. Bugün size derinlere gizlediği karanlık sırları ancak ölümünden sonra ortaya çıkan garip bir kadından, Lee Ann Sabine'den bahsedeceğim. Ne dersiniz? Tanıyanların Deli Lee olarak andığı bu kadının ürpertici hikayesini duymaya hazırsanız başlayalım mı?

Transkriptin tamamını oku

Galler'in Bedeau kasabası dar sokaklar, taş duvarlar ve bahçeli evlerden oluşan sakin ve küçük bir yerleşim yeriydi. Bu kasabanın havası kömür madenlerinden çıkan gazlar sebebiyle yılın büyük bir kısmında sisli ve kapalı olurdu. 74 yaşındaki Lee Ann Sabine burada yaşayan herkesten farklı, alışılmışın dışında bir kadındı. Buraya 18 yıl önce 1997'de yerleşen Liyan, o günden beri bedadan hiç ayrılmamıştı. Geçmişi hatırlayan kimileri onun buraya kocasıyla birlikte geldiğini ama birkaç ay sonra adamın ortadan yok olduğunu, kimi en baştan beri yalnız olduğunu, kimi ise sevgilisiyle birlikte geldiğini ancak sonra ayrıldıklarını iddia ediyordu.

Bugün onu tanıyanlarsa Lee En'in garip biri olduğunu söylüyor, hatta ondan Deli Lee olarak bahsediyorlardı. Bu lakab ona öylesine takılmış da değildi tabii ki. Lee En Sab'in gün geçtikçe artan tuhaf davranışları, dengesiz tavrı ve çelişkili beyanlarıyla bu lakabı adeta hak ederek kazanmıştı. Kendisi gösterişli ve abartılı kıyafetleriyle adından söz ettirir, girdiği her ortamda dikkatleri üzerine çekmekten zevk alırdı.

Hatta bazı sabahlar erkenden uyanıp hazırlanmaya başlar, dolabını açıp en süslü elbisesini seçer, ardından şıkır şıkır takılarını takıştırıp bir güneş gibi parlardı. Kırmızı rujlar, uzun tırnaklar, kıvrık kirpikler ve etkileyici parfümler onun vazgeçilmezleri arasındaydı. Ve tabii o taş kurbağa biblosu. Onu hiçbir zaman yanından ayırmazdı. Saatler süren hazırlığın ardından bir assolist gibi dışarı çıkan Niyen, taş kurbağasıyla sokaklarda salınarak yürür, karşılaştığı insanlara ve tanıdığı esnaflara selam vermeyi de ihmal etmezdi. Aa toplayın canım şu tezgahı. Olmaz ki böyle. Bak böyle pespaya giyinirsen kimse gelmez buraya ama. Bir bana bak.

Herkesin kendisine bakmasından, herkesin kendisini konuşmasından büyük keyif alan Lian, özenle hazırlandığı bu haliyle markete, manava ya da terziye uğrayıp ufak tefek işlerini hallettikten sonra ise evine geri dönerdi. Fakat Leigh-Anne'nin tuhaf bulunmasının tek sebebi bu değildi. Çoğunlukla bir gün diğerini tutmayan bu kadın, bir sabah gülücükler saçarak selam verdiği birini ertesi gün rahatlıkla tersleyebiliyor, normalde canım diye hitap ettiği insanlara bir sonraki gün hakaretler yağdırabiliyordu. Bu dükkanın sigortası var mıydı senin? Bir anda BUM! Leigh-Anne'nin tuhaflıkları sadece bunlarla da sınırlı değildi üstelik.

Sohbet ettiği herkese geçmişiyle ilgili hikayeler anlatmaya bayılırdı. Buraya kadar her şey normaldi. Fakat asıl sorun bundan sonra başlıyordu. Kocam, aşağılık pislik. Yıllarca yaptıkları yetmedi. Bir de aldattı beni. Liyan'ın anılarının hiçbiri birbirini tutmuyor, geçmişiyle ilgili sürekli farklı bir hikaye anlatıyordu. Yok, hiç evlenmedim ben. Yani evlilik bana göre değil.

Üstelik sadece bununla da bitmiyor. Leigh-Anne'nin anlattıklarının büyük bir kısmı gerçekte olmayacak kadar saçma duyuluyordu. Ben çok ünlü bir şarkıcıydım eskiden. Tabii kimler kimler peşimde koştu da pas vermedim. Elvis mesela. Bildiğimiz Elvis Presley. Peki ama gerçek neydi? Onun Deli Lee olarak anılmasının sebebi geçmişte yaşadıkları olabilir miydi? Leigh-Anne Sabine aslında kimdi?

Galler'de doğan Lien, henüz küçücük bir çocukken ailesi tarafından terk edilerek bir kenara atılmıştı. O günden sonra ise hayatı akraba evleri ve koruyucu aileler arasında mekik dokuyarak geçti. Lien, çocukluğu ve ilk gençlik yılları boyunca bir damla sevgi görmeden büyümüştü. Ancak bu zorlukların hiçbiri onu yıldıramayacaktı. Çünkü o, gelecekten umutluydu.

İleride bir gün zengin ve ünlü biri olmanın hayallerini kuruyor. Bunun için var gücüyle çalışıyordu. Ve nihayet saygın bir meslek edinmeyi başararak henüz 17 yaşındayken Londra'daki bir hastanede hemşire olarak çalışmaya başladı. Ve burada John Sabine ile tanıştı. John, muhasebeci ve Kore Savaşı gazisiydi.

Onu oldukça zeki ve cesur bulan Leanne, John'un kendisinden 11 yaş büyük olmasını da evli ve çocuklu olmasını da umursamadı. Zira aralarındaki çekim neredeyse gözle görülecek kadar güçlüydü. Ve sonunda beklenen oldu. Leanne hamile kalmıştı. Bu gelişmenin ardından John karısını ve çocuklarını terk ederek onunla evlendi.

Birlikteliklerinin ilk yılları oldukça mutlu geçmişti. 5 yıldır evli olan çift bu süreçte 5 tane de çocuk sahibi oldu. Dışarıdan bakınca hayatlarındaki her şey yolunda gibi görünüyordu. Fakat gerçekte hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Lian hiçbir zaman genç yaşında 5 çocuk sahibi olmayı, evde oturup kocasını beklemeyi planlamamıştı.

Bugün yaşadığı hayatla hayalleri arasındaki derin uçurum, onun kendini sürekli bıkkın, memnuniyetsiz ve tatminsiz hissetmesine neden oluyordu. Bu sırada John'un işleri de kötüleşmeye başlamıştı. Yaşadıkları mali sıkıntıları kolay yoldan çözmek isteyen John, yasa dışı yollara sapmış, çalıştığı şirketi dolandırmıştı. Bu işten kolaylıkla sıyrılamayacağını er ya da geç yakalanıp hapse gireceğini anladığındaysa karısına İngiltere'yi terk etmeleri gerektiğini söyledi. Sabine ailesi Yeni Zelanda'nın Auckland şehrine kaçarak hayatlarında yeni bir sayfa açmıştı. Fakat burada da işler istedikleri gibi gitmiyordu. John hapse girmekten kurtulup rahatlamış olsa da Leigh-Anne'nin yaşadığı iç çatışmalar bitmiyor, kafasındaki sesler bir türlü susmuyordu.

Artık bu hayata veda etmesi gerektiğini biliyordu. Ve seçimini yaptı. Leanne ve John, en büyükleri 12 yaşında olan 5 çocuğunu bir yetimhanenin kapısında öylece bırakarak terk etmiş, arkalarına bile bakmadan Avustralya'ya kaçmışlardı. Leanne sonunda ayak bağlarından kurtulmuş, hayallerine ulaşmak için önünde hiçbir engel kalmamıştı. Şimdi hayatlarının yepyeni bir dönemi başlıyordu.

Bir kabarede hem şarkı söylüyor hem de dans ediyor hayallerini yaşıyordu. Şimdi sırada ünlü olmak vardı. Fakat umutla beklediği o gün bir türlü gelmedi. Lian'in planları düşündüğü şekilde ilerlememişti.

Avustralya'da başarılı olamayacağını anlayan Leanne ve John, Yeni Zelanda'ya geri dönüp çocuklarıyla arayı düzeltmeye çalışsa da, yıllar önce terk ettikleri çocuklarının onları affetmeye hiç niyetleri olmadığını anlayınca, buradan bir kez daha ayrıldılar. Sırada son durakları Galler'in Bedua Kasabası vardı. Burada ikisinin hayatı da ayrı ayrı ve tahmin edilemez şekilde değişecekti. Şimdi kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz. Leanne ve John yeni bir yere taşınma telaşıyla komşularıyla tanışacak vakti bile bulamamışlardı. Birkaç ay sonra nihayet düzenlerini kurmayı başarmış ve insan içine karışmaya hazır hale gelmişlerdi ki... John bir anda ortadan kayboldu.

Adam sanki bir anda buharlaşmış, adeta sırra kadem basmıştı. John Sabine isimli biri sanki bu dünyada hiç var olmamış gibiydi. Yeni taşındıkları bu kasabadaki insanların çoğu John'la hiç karşılaşmamış, birkaç kez görmüş olanlar da varlığına alışamadıkları bu adamın yokluğunu fark edememişlerdi. Bu durum karısını da çok sarsmış gibi görünmüyordu. Böylelikle John kısa sürede ve hiçbir sorun çıkmadan unutulup gitti. Bu sırada Lien kasabaya alışmış, insanlarla sıcak ilişkiler kurmaya çoktan başlamıştı.

Kısa sürede Böda'nın sevilen yüzlerinden biri haline gelmişti. Komşularını sık sık evine şarap içmeye davet edip onlara hemşirelik günlerinden bahseder ya da duvardaki fotoğraflarını gösterip eskiden çok ünlü bir şarkıcı olduğunu anlatırdı. Genel olarak herkes tarafından sevilir ama pek ciddiye alınmazdı. Zira Nien, etrafta anlattığı tutarsız anılar, abartılı hikayeler ve değişken ruh hali nedeniyle deliliği olarak anılmaya başlanmış, insanlar tarafından idare edilen, söyledikleri ve yaptıklarıyla eğlenilen, zararsız bir yaşlı kadın olarak kodlanmıştı. Kimse onun geçmişini tam olarak bilmiyor, anlattığı hikayelerin hangisinin doğru, hangisinin yalan olduğunu çok da umursamıyorlardı.

Fakat yıllar içinde Lia'nın tutarsız davranışları arttı. 2015 yılında aldığı beyin tümörü teşhisiyle birlikte her şey daha da tuhaflaşmaya başlayacaktı. Bir gün komşusuyla oturduğu sırada konu yine son zamanlarda sıkça bahsettiği o plastik iskelete geldi. Ay senin de dilinden düşmüyor ha bu iskelet. Gerçek çıkmasa bari. Belki de gerçektir.

Efendim? Belki de eski kocam orada öylece yatıyordur. Ne? Ay Li! Senin de bu şakaların yani. Benzer bir diyalog bu olaydan kısa bir süre sonra mahalle kuaföründe de yaşandı. Liyan ölmeden önce güzel fotoğraflar çektirmek için bir fotoğrafçıyla anlaşmış, çekim başlamadan saçını yaptırmak üzere kuaföre gitmişti.

Kuaförün fotoğraf çekimiyle ilgili espirisi üzerine öldükten sonra çantadaki ceset sayesinde ünlü olacağını söyleyen Leigh-Anne'in bu kan donduran cevabı yine onun deliliği olmasına verilerek ciddiye alınmadı. Fakat bu plastik iskelet meselesi kapanmamıştı. Lian ölümünden çok kısa bir süre önce bakıcısına yine bu konudan bahsetti ve iskeletin gerçek olabileceğine dair her zamanki şakalarından yaptı. Ancak bu sefer bakıcı şüphelenmişti. Acaba Lian ciddi olabilir miydi?

Bu şüpheden kurtulmak için onu alıp kulübeye gitmeye ve şu iskelet konusunu aydınlatmaya karar verdi. Ama amacına ulaşamayacaktı. Lian 2015'in Ekim ayında hayata gözlerini yumdu. Şimdi sırada çözülmesi gereken bir gizem vardı.

Lee'nin ölümünün üzerinden yaklaşık bir ay geçmişti. En yakın arkadaşları Rian Lee ve Michelle James onun evinde oturmuş, zavallı Lee'lerini anıyor, onunla ilgili anılarını anlatıyorlardı. Ve sonunda konu son zamanlarında Lee'nin ağzından düşürmediği o plastik iskelete geldi. Lee'nin şu meşhur iskeletini görmeye ve kadının vasiyetini yerine getirip onu tavan arasına taşımaya karar verdiler.

Bunun üzerine birlikte dışarı çıkan kadınlar bahçedeki kulübeye doğru yürümeye başladılar. Eski püskü kulübenin kapısına geldiklerinde bu izbe yere girmek konusunda tereddüt etseler de sonunda kapıyı yavaşça açıp içeri girmeyi başardılar. Etraf karanlık ve karma karışıktı. Duvar kenarlarına ıvır zıvır pek çok şey yığılmış, uzun yıllardır dokunulmadığı belli olan bu eşyaların her biri örümcek bağlamıştı. Telefonlarının ışıklarıyla etrafı inceleyen kadınlar sonunda sağ taraftaki masanın altında bir şey fark ettiler. Bu muhtemelen kadının bahsettiği plastik iskeletti. Katman katman plastikle sarılmış bu paketi kenara çekiştirdikten sonra dört koldan ambalajları sökmeye başladılar.

Bu paket öyle kolaylıkla açılacak gibi görünmüyor, sökülen her katmanın altından farklı bir katman çıkıyordu. En sonunda bir yandan da makasla keserek işlerini kolaylaştırmak istediler. Paketlerden kurtulmaya çalışıyorlardı. Ancak yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu fark etmekte de gecikmediler. Zira açtıkları her ambalaj katmanıyla birlikte etrafa kötü kokular yayılmaya başlamıştı.

Onlar paketi söktükçe koku artmış, dayanılmaz bir noktaya gelmişti. Nihayet sonuncuyu açtıklarında, plastik bir iskelet görmeyi bekleyen kadınlar kısmen çürümüş bir cesetle karşılaştı. Korkudan dilleri tutulmuş halde polise haber verdiler. Bildikleri her şeyi detaylarıyla onlara anlattıktan sonra neler yaşandığını öğrenmek için polis araştırmasının sonucunu beklemeye başladılar. Yapılan incelemeler neticesinde bu bedenin 40'tan fazla kat plastik, alışveriş poşetleri ve keçelere sarılarak adeta mumyalandığı anlaşıldı. Beden 1,68 boylarında, saçları açılmaya başlamış, orta yaşlı bir erkeğe aitti.

Otopsi yapıldığında künt bir cisimle kafasına vurulduğu, ölüm nedeninin de aldığı bu darbe olduğu belirlendi. Fakat kayıp kişiler listesinde de, sistemde kayıtlı DNA'lar arasında da bu adamla uyuşan bir veri yoktu. Polisler adamın kimliğini bir türlü tespit edemiyordu. İşte bu noktada, Leighen'in iskeletin gerçek olabileceğine dair yaptığı tüm imalar yerine oturmaya başladı. Ve dağ halkının daha önce gülüp geçtikleri tüm laflar, şu an tüylerini diken diken ediyordu.

Nihayet parçaları birleştirenler, polise bu cesedin Leigh Ann'in kocası John'a ait olabileceğini söyledi. Bunun üzerine adamın bir akrabasından aldıkları DNA örneğini inceleyen yetkililer, cesedin John Sabine'e ait olduğunu doğruladı. Şimdi sırada adamın neden ve nasıl öldüğünü tespit etmek vardı. Bu da John ve Leigh Ann'in ortak arkadaşı olan Valerie Chalkley adında bir kadın sayesinde çözüldü.

John'un cesedinin bulunduğunu öğrenen kadın, polisi arayarak 1997'de Lian'le yaptığı bir telefon görüşmesini anlattı. Söylediğine göre John ve Lian uzun süre haber alamamış, sonunda ulaşmayı başardığındaysa aralarında tuhaf bir konuşma geçmişti. Yani artık gerçekten birbirinizi öldürmüş olduğunuzu falan düşünmeye başlamıştım Lian. Valeri aşk olsun, John bana bir şey yapabilir mi hiç? O yapamaz ama ben yaparım. Zaten onu öldürdüm bile. Kurbanla kafasını eziverdim. Diğerleri gibi Valerie de bunun bir şaka olduğunu sanmıştı. Fakat Leigh-Anne'nin söylediği her şey gerçekti.

Yıllar boyu Leia'nın sırrını saklayan bu kurbağaysa arkadaşı Michelle'in evinden çıktı. Zira kadının ölümünden sonra arkadaşları ondan hatıra olarak saklamak istedikleri eşyaları almış, Michelle de onu eve götürmüştü. Yapılan inceleme sonucu bu taş kurbağanın şekliyle Jon'un kafasındaki yaraların birebir örtüştüğü anlaşıldı. Lian kocasını, yıllar boyu aynı hayatı paylaştığı adamı kafasına vurarak canice öldürmüş ve üstelik adamın cansız bedenini 18 sene boyunca bahçesinde saklamıştı. Merak ediyorum, acaba tüm bunları yaparken bir an bile vicdanı sızlamadı mı? Belli ki umrunda değildi. Çünkü sadece bu yaptıklarıyla yetinmeyip, bir de herkese adamın cansız bedeninden bahsetmiş, onun sayesinde sonunda ünlü olacağı için sevinmişti bile. Gerçekten bu nasıl bir ruh hali anlamak mümkün değil. Bildiğim tek bir şey var ki, Lian ölümünden sonra bile konuşulmak istedi. Uğruna gözünü kırpmadan çocuklarını terk ettiği ünlülük takıntısını hiçbir zaman içinden atamamıştı.

Sonunda bir şekilde ünlü olmayı başardı başarmasına. Ama gerçekten buna değer miydi? Evet, bu haftanın karanlık dosyasının da sonuna geldik. Bir sonraki karanlık dosyada görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Hıh.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)