
5.086 kelime · ~25 dk okuma
Peribacası Fakültesi. How you doing güzelim? Güzelim güzelim. Gel beraber gezelim. Kendimizden geçelim. Nasılsınız? Ben saat 4.16 alarmıyla uyandım. 16'da beni durduran neydi bilmiyorum ama böyle sayılarda böyle yapıyorum ki. 4.20'de uyanmış olayım tam diye. Her neyse, rezalet uyandım. Ya öyle bir baş ağrısı ki, saçımı çekiyorum, geçmiyor, onu geçmiyorum, migrentanım da yok, tamam güya. Ama MR çekinmem gerekiyor. Çok ayıp ama Tuğba Güneş bunu erteliyor. Tuğba Güneş de kim dediğinizi duyar gibiyim. Dr. Güneş bunu erteliyor. Her neyse, ne yaptım biliyor musunuz artık? Çünkü remediyelerle geçmiyor. Ben de gittim, böbreklerimi bağırtacak bir ilaç içtim. Neyse ki şu anda iyiyim.
Yani hayatta her zaman her şey optimal olmuyor. Bazen de şartlara uyumlanmak gerekiyor. Değil mi? Biliyorsunuz ki en çok çalışan kim rekorunu kırmaya çalışıyorum. 72 saatte. 48 saat çalıştım ve şimdi tekrar nöbete gideceğim. Ve arada çekecek zaman yoktu size pop castımı. Ama dedim ki ben bacılarımı, gerçekten bacı birliğini hüsranla uğratamam. O cuma, sabah onlar işe, okula, nereye, her nereye gidiyorsa açıp beni görmeliler. Ve sırf bu motivasyonla uyandığım her zaman gibi size bu pop castı çekiyorum. Çünkü I love you.
Ve bu hafta ne konuşacağız? Geçen bir tane video paylaştım. Bu güven hattı dermatolog falan o video hatırlarsınız. Orada saçlarımı yapmışım, makyajımı yapmışım. Üşüt güzel, açı güzel, full paket. Ve sonrasında da başka LED masklarla alakalı işte 30 hafta önce yaptığım diğer videoyu da Instagram'da paylaştım.
''Ay, paylaşmamız olsaydım. Abla, bu iki video arasındaki fark nasıl olabilir? 30 haftada bir insan nasıl bu kadar değişir?'' dediğinizde sonra baktım, harbiden değişmişim. Girl! İnsan bazen fark etmiyor ama değişmişim. Tabii ki bu bir anda olmadı. Bu için çabaladım, bir şeyler yaptım. Hatta bunun için sizin de bilmediğiniz, invaziv olmayan, nasıl diyeyim, cerrahi olmayan estetikle yaptırdım.
Estetik denilir mi? Tartışılır. Ama sonuçta işlem. Bunu da bölümün sonunda söyleyeceğim. Yani bu bölümde ne konuşuyoruz? Gulabab, rehberim. Hazırsanız başlıyoruz. Doktor
Gületç Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Öncelikle updatelerimi vereyim. Her zamanki gibi. Şimdi ayın 19-20'si gibi tamam mı bu sürpriz dediğim gönüllü doktorluk yapmaya gittiğimiz yere gidiyoruz. Böyle baya uzak bir uçuş. Bu podcastı dinleyenler ilk defa öğrensin diye size de ipucu vereyim. Hayır, Afrika değil. Başka bir kıta. Ve daha önce hiç gitmediğim yerler bunlar. Benim o yüzden çok heyecanlıyım. Ve oraya gittiğimiz ekipte çok iyi doktorlar var. Pediatristi var, işte dahil iyicisi var falan. Böyle beraber onlarla gitmek de ayrı. Çünkü ben geçen gittiğimde tek başıma gitmiştim Afrika'ya gittiğimde. ve zorlanmıştım baya haliyle çünkü bir kuruluşla gitmediğim için fazla yüklendim kendimi. Her şeyi yapmaya çalışıyorum falan filan ama çok iyiydi çünkü daha önce oraya öyle giden yoktu. Gittiğim yere, gittiğim orphanage, yetimhane, gittiğim okul. Her neyse gideceğim için de bu 20 günlük süreçte, ayın geri kalan 20 gününü 10 nöbet sıkıştırdım.
Yani düşünsenize mesela, 24 saat tutuyorsun, uykusuz, geliyorsun, uyuyorsun ve tekrar nöbete gidiyorsun. Yani bunu şu an yapıyorum, 10 günün 5'i bitti. Geri kalan 10 gündeki 5 nöbet kaldı. Ama babam var yanımda. Babam olmasa yapamam çünkü tek yaptığım şey... Şimdi nöbetten geliyorum, değil mi? Böyle perişan haldeyim ama bir görseniz beni. Hani önümü zor görüyorum. Sonrasında böyle kendimi duşa atıyorum falan, çıkıyorum. Babam diyor, hani yiyebilecek misin yemek? Diyorum yerim. Ya omlet yapıyor ya da haşlanmış yumurta. Onu da kayısı seviyorum falan.
Çünkü o saatte insanın yiyesi gelmiyor. Ama yemezsem de aç aç uyuyamam. Çünkü gece de yemiyorum. Hani sağlıklı beslenmeye çalıştığım için gece genelde yemiyorum. Sonra uyuyorum ama o uyku da yani hani kalktığında öyle bir başarısı olacağını biliyorum ki benim böyle başarılarım da yoktu. İşte bu uyku düzensizliğinden çok kötü başım ağrıyor. böyle en kötü baş ağrısı bu arada hangisi biliyorum düşünün bakayım tahmin edin ben söylüyorum trigeminal nevrajı nevrajı ne sinir ağrısı bu trigeminal nevrajı yüzde böyle şakıyor gibi elektrik çakması gibi bir ağrı ve rezalet bir ağrı yani dünya üzerinde en kötü ağrı bu doğum değil o değil bu değil trigeminal nevrajı yani gerçekten düşmanın başına vermesin ben bunu çeken hastalar gördüm narkotik ilaçlarla bile toparlayamıyorlar bazen bunun tabii ki şu an ameliyatta falan filan var ama herkese iyi gelemeyebiliyor ya da bazen
bölgeler olabiliyor. Yani Allah yardım etsin. Çok kötü bir hastalık, çok zor bir hastalık. Umarım tıpta da bunun daha iyi tedavileri çıkar. Kimse bu ağrıyı, acıyı çekmez. Bazen böyle başarısı çektiğimde diyorum Tuba bak en azından geçiyor falan. Tamam bu kötü bir şey. Kötüyü görüp de kendine şükür etmek ama Allah kimseye başarısı vermesin ya.
Ve ben böyle bir süreç yaşıyorken, bana gerçekten iyi gelen ne var dediğinizde, bir yaşayacağımız o tecrübe, heyecanlıyım gerçekten. İkincisi de rutinlerim. Rutinlerimizin öneminden bahsedeceğim. Şimdi gelelim hikayeye. 30 hafta arasındaki fark bariz, evet. Peki bu neden böyle oldu? Nasıl oldu daha doğrusu?
Size benim hakkımda daha önce bilmediğiniz ve önceki podcastlerimde hastanede kötü olaylar yaşıyorum dediğim ya da storylerimde o zaman podcast yapmıyordum ilk buraya geldiğimde. Kötü olaylar yaşıyorum işte hastanede bilmediğiniz şeyler oluyor falan diye hep söylüyordum ya. Aslında onları biraz da açmaya geldim buraya legal koşullarda olabildiğince ölçülerde. Şimdi ben ilk buraya geldim adapte olamadım. Tamam mı? Hem insanına hem havasına çünkü burada kömür kullanılıyor falan. Bunu söylediğimde de tüm boya battılar, bana üzerime gelmişti. Kömür mü? Arkadaşlar evet, kömür kullanıyor. Ne yapayım? Ben mi kullanıyorum kömürü? Yani yapacak bir şey yok. Her yerde altyapı yok. Ve İstanbul çok mu temiz falan diyorlardı. Böyle ne yapayım? İstanbul'da benim oturduğum yer temiz. Doğru ya doğru. Şimdi ben buraya geldiğimde hani insanları, buranın kömürünü, havasını falan da geçtim. Şimdi spor rutini olanlar bilir. Spor gerçekten çok önemli. Hem İBS gibi hastalıklarınız varsa, böyle kronik hastalıklar da, fibromya, işte orada yürüyüş o kadar önemli ki veya psikolojik dayanıklılık için, yani resilience için.
Bunu da yapamadım. Beslenemedim. Kilo almaya başladım. Stres yaptım. Ve ne oldu biliyor musunuz? Ben iki ayda mart gibi stresten artık ağzım yüzüm şişmeye başladı. Tüm vücudum kabardı. Bu arada vücudumun kabarıklığı hala geçmedi. Farklı bir hal aldı. Beni en çok etkileyen şeyden bir tanesi hala o. Ben her nöbetten geldiğimde aynaya bakıyorum ve beni hastanedeki böcekler her defasında farklı yerimi ısırıyor, yiyor. Dolaşıyorlar. Yani bir gün bir yeri oluyor ona işte tedavisini yapıyorum. Sürekli zaten
İstaminik içiyorum, alerji ilacı falan. Ve işte bazı kremler var bunlara ilgilenen. Oralara sürüyorum. Ayrıca üstüne bakıyorum farklı yerde ve vücudumu geziyor ve bunun en kötü yanı ne biliyor musunuz? Bu böcek ısırıkların post-inflamatör hiperpigmentasyonu yapıyor ve bu 5-6 ay, 7 ay, 1 yıl belki geçmiyor. Ben de artık dedim ki Tugba abla bunları düşünme. Ne olduysa oldu. Buradan gittiğini toparlarsın vücudun. Benim için sıkıntı samimi ama bu. Ben bu yaz denize girmek istedim de her yerimde öyle iz olacak. Ve hoşuma gitmiyor. Neyse dedim bu yaz da girmez. Benim psikoloji ama. Açılma darmanı için. Yapacak bir şey yok. Tamam mı? Gittiğinde düzelteceğim bunları ama bunlar beni gerçekten etkiliyor. Her neyse. Ben stresten sonra kabarda dedim ya, ne oluyor vücuduma? Bir de biliyorum anjiyodemim var. Bu riskli bir şey bir de. Anjiyodem sonrasında solunum problemi yapabilir bir anda falan ve benim artık anjiyodemin en kötü kısmına gelmişti. Bu karnım bile şişmeye başladı. Ben de o araştırılması için ve daha fazla burada duramayacağım için çünkü kömür artı stres etkilediği için İstanbul'a test yaptırmaya gittim.
Buna özel hastaneler, buna özel doktorlar var. Bu zaten Boyovat'ta yok, Sinop'ta da yok. Testler zaten yok buralarda. Ve gidiyorsun, değil mi? Mesela gittiğinde bir hafta boyunca ilaç kullanmaman gerekiyor bu testi yaptırmak için. İlaç kullanmadan da burada olamam, riskli falan. Böyle durumlar, tamam mı?
Bu duruma da etkiliyordur falan diye bir de operasyon geçirdim. Tonsilektomi oldum. Sonrasında rahatladım biraz. Vücudumdaki yük azaldı. Bunların hepsinin sürecinde de ben tabii ki rapor aldım. Bu arada olmayan aslımım da başladı kömürden ötürü. Hatta bana dediler ki testlerin sonucunda falan aslımın başlamış ve oraya geri dönersen aslımın geri dönüşü olmayacak şekilde azabilir. En basit ifadeyle. Neyse ben bu sürede işte rapor aldım ettim ve ben rapor alırken kim kimi dolduruyorsa hastanede beni şikayet ettiler. Ben heyete çıktım. Ben güya sahte rapor almışım. Tamam mı arkadaşlar?
Ben hasta değilmişim. Ben dışarıdan iyi gözüküyormuşum. Ben dedim ki arkadaşlar siz doktorsunuz ya. Anjiyo ödeminin ne olduğunu siz biliyorsunuz. Bunun risklerini siz biliyorsunuz. Yaşadığım problemleri siz biliyorsunuz. Bu nasıl olabilir? Ve kimse benimle konuşmadı. Ben döndüm. Herkesle aram. İyiyken herkes bana yüzünü çevirdi. Ve neden? Ben güya böyle yapmışım. Heyete çıktım. Teker teker tüm doktorları, kaç tane uzman doktor, hepsi toplandı falan. Ben tüm raporlarımı, testlerimi, vücudumu, fotoğraflarımı, her şeyi sundum. Ve günün sonu tabii ki aklandım. Çünkü hastaydım.
Ve ben hasta olduğumu doktor arkadaşlarımla kanıtlamaya çalıştım. İnanabiliyor musunuz? Anlatamadığım başka şeyler de var, başıma gelen. Ama onları daha sonra anlatacağım, burası bitince anlatacağım. Her neyse, ben haklandıktan sonra gelip benden helallik istediler. Dedim, sıkıntı değil. Arkamdan konuş dediler. Dedim, konuşabilirsiniz, önemli değil. Ama bundan sonra yapmayın, siz doktorsunuz. Yani beni en çok üzen şey bu. Dışarıdan biri diyebilir ki, İstanbul'da nasıl o zaman gezebiliyor? Ya İstanbul'da o zaman nasıl olabiliyor? Çünkü İstanbul'da tetiklenmiyor. Siz bunu nasıl anlamıyorsunuz?
Neyse, ben böyle süreçler yaşarken tabii ki benim dayanıklılığım düştü. Artık decompansı olmaya başladım. Ne yapacağımı bilemedim. İstifa mı etsem? Bunu düşündüm. Çünkü bana dediler ki çalışamazsın artık orada. Ve bana şunu da söylediler. Hani gitmek istiyorsan başka şehirde çalışabilirsin. Çünkü senin böyle bir hakkın var. Çünkü sağlık problemlerin, hani sağlığın el vermiyor. Ben dedim ki hayır istemiyorum. Ben buna dayanabilirim falan. Ben hastanede bile artık ventili maske takıyordum o ara. Çünkü takmadığım an akşama öksürük öksürük kendime hava takarak hasta baktığımı biliyorum kaç gün boyunca. Zor günlerdi. Sonrasında şükür atlattım bunları. Hem ilaç kullandım, astım ilacı, alerji ilacı. Ayrıca ödem hala ara sıra oluyorum ama riski durumda olmadığım için sıkıntı yok. Açtım onları. Çünkü benimki daha nörotik, daha sinirseldi. Stres seviyem azalınca azaldı. Mesela şu anda tekrar kömür yakılmaya başlandı ama benim aslım tetiklenmiyor. Ya bünyem alıştı ya da o sinirsel durum azaldığı için ben daha iyiyim. Hepsi olabilir. Bir de takviye kullanıyorum tabii ki alerjik durumum için, alerjik bünyem için. Peki ben ne yaptım? Bunların hepsi olurken tabii ki ben kendime bakamadım. Külü almaya başladım, saçımı kaşımı bıraktım. Zaten hani halim yok bir şey yapmaya, bir de onlarla mı ilgileneyim? Mesela bakıyorum ya videolara, kaşım koyu. Çünkü ben kaşımı açıyordum genelde. Kaşım koyu, saçımın dibi gelmiş, aşağıları turuncu olmuş. Artık bir şey yapmam gerekiyor. Külü almışım falan filan. Spor yapamıyorum, bir şey yapamıyorum. Toksik insanlar etrafımda, o zaman başkaları da vardı etrafımda toksik olan. Ve dedim ki, Tuba bir şey değiştirmen gerekiyor. Senin artık rutinlerini belirlemen gerekiyor. Tamam mı? Orada bende hikaye başladı. Bu rutinler sadece benim için değil, herkes için çok önemli. Ve bunun psikiyatride de yeri var.
Size şöyle anlatayım. Bu rutinler bipolar bozukluk ya da addiction, bağımlılık, depresyon gibi çeşitli ruh hastalıklarında da iyileştirici bir güce sahip. Bu niye? Çünkü biz kendimiz düzenlediğimizde ve hayattan veya o günden, o durumdan ne bekleyeceğimizi bildiğimizde ve bunu kestirebildiğimizde bu bipolar bozukluk gibi ruh sağlıkları bile daha çalışılabilir hale geliyormuş.
Rutinlerimizin bize iyi gelmesiyle ilgili iki tane çalışma var. Bir tanesi Lancet Psychiatry'de. Burada iki tane rutini kıyaslamışlar. Gündüz rutini olan insanlarla gece rutini olan insanları. Ve gündüz rutini olan insanların daha iyi bir uyku düzenine sahip olduğu ve daha iyi bir ruh sağlığıyla ilişkilendirildiği ve duygusal zorluklar geliştirme riski en azından indiği falan bunlardan bahsediliyor.
Diğeri bence daha da etkili. O da Journal of Abnormal Child Psychology'de yayınlamış. Orada da diyor ki, aile rutini olan çocuklar daha az dürtüsel ve daha az karşı gelme davranışı gösterir diyor. Ve rutinlerin çocukları koruduğunu ve kendilerinin daha güvende hissetmelerine yardımcı olduğunu söylüyor bu çalışmada. Şimdi güzelim, her şeyden önce bana en çok yakışan şey ne biliyor musunuz? Pozitif olmak, gülümsemek, güzel bir modda olmak. Çünkü ben somutluğumda, stresli olduğumda gerçekten tipim değişiyor. Vardırıyor öyle, yani öyle uyandıysam öyle bir günse falan, günden güne çok fark ediyor her şey. O enerjiden ötürü bence, yaydığım enerji, rezonans ettiğim şey benim tipime yansıyor, insanların benim görüşüme yansıyor. Ben böyle düşündüğüm için de karşıdaki de bunu böyle algılıyor.
Hani bu şey gibi, bazı kilolu kadınlar vardır ve o kadar ağır ola, o kadar güzeldir ki, kilosu ondan hiçbir şey götürmez, tamam mı? O daha çok yakışır hatta. Fakat bazısı vardır, üç kilo alır, her şey değişir. Çünkü o öyle hisseder ve karşıdan da bu böyle algılanır. Burada body shaming yapmıyorum, kilo kötüdür demiyorum asla. Ama ben de, şimdi geliyoruz artık Glow Up rehberimin birinci bölümüne. Kilo beni etkiliyor. Ne kadar etkiliyor? Kaçınma darbalışı yapmayacak kadar etkiliyor. Yani ben kilo aldım diye sosyal ortamlardan çekilmiyorum. En çok kilo aldığım zaman artık, gıdımın dolduğu, bacaklarımın şiştiği, böyle genel vücuduma yansıdığı zaman, Pod B'yle ilk videomu çektiğim zaman. Allah'ım o videoya gidip bakıyorum, profilimde mi de yani, silmiyorum da tabii ki.
Böyle yani hani başka bir Tuğba olmuş gibi geliyor bana. Ama ben o halime dahi size ilk videoyu çektim ki o zamanlar da böyle hep kendi başımaydım. İlk kez böyle sosyal bir ortama falan çıkıyordum. İnsan külah aldığında açıklama ihtiyacı hissediyor başkalarına. Ben aslında böyle değilim falan. Ben aslında zayıfım. Hatta orada bir şeyden konuşuyoruz. Ben böyle hani yemek yerken veya sağlıklı beslenirken olan hani o fit mentality'den bahsetmeye çalışıyorum. Hani fit mentality. Wow çeviriyor.
Sonra bir an derim ki tamam da ben şu an fit değilim ki falan. Unutmuşum çünkü fit olmadığını. Her neyse küre verdim arkadaşlar. Nasıl verdim? Önceki düzenime döndüm. Baktım bu iş böyle olmuyor. Burada da bir tane düzen oluşturmam gerekiyor. Evet İstanbul'daki gibi her şey kolay olmayabilir. Acıktığımda söylenebilecek hiçbir yer olmayabilir.
Çünkü salata bile söylesem arkadaşlar kötü geliyor. Mayonezli bir sos, full yağ. Ben de artık salatayı söylerken sos getirmeyin, onu getirmeyin, bunu getirmeyin, eti de getirmeyin. Çünkü salata söyleyeceğim. Sadece kızarmış tavuklu salata var. Salata deyince salata olmuyor her şey. Bunun kalorisi, bunun sağlıklı olması, hepsi çok önemli. Ve yeşillik sözlüğünde geri kalan şey sadece marul oldu. Marul ve mısır geliyor yani. Hani ben ne yapayım? Sonra tamam dedim, bunun çözümü var. Samsun'a gittim, Sinop'a gittim, doldurdum mutfağımı, geldim. Ve şu anda şükürler olsun ki acıktığımda elimin uzanacağı, kendi yaptığım meyveli yoğurtlar var. Kendime sağlıklı yoğurtlar koyuyorum. Sonrasında bir sürü meyve depoluyorum hastanedeki dolaba. Hastaneye mikrodalga koyduk falan. Öyle olunca yemeklerimi de rahatça getirebiliyorum.
Zamanım olmadığı için de hazır yemekler yiyorum çoğunlukla ama otokulavlanmış, sağlıklı, koruyucusuz hazır yemekler var. Bunları da paylaşıyorum sosyal medyada. Bunlar beni kurtardı arkadaşlar. Sabah kahvaltısı yapmıyorum. İlk başta 11-12 gibi böyle şatlarımı içiyorum. O şatlara da çok güveniyorum. Onlar da temiz içerikliler ve içeriği de çok güzel. Üç tane var çeşidi bende hep kullandığım.
Bir tanesi işte kırmızı. Kırmızı meyveler var, pancar var içerisinde. Diğeri yeşil, maçadır. Hepsinde elma sirkesi var zaten. Elma sirkesi sade olmadığı için, sek olmadığı için, içine bir şeyler de kattığı için aç karnına rahatsız etmiyor. Benim zaten reflüm falan yok. O yüzden beni normalde de rahatsız etmiyor. Sek içsem de. Sizi rahatsız ediyorsa ona göre içmezsiniz.
Sonrasında, eğer öğle yemeğinden önce canım şey istiyorsa, yulaf yiyorum. Yulafı bazen direkt böyle sabah evden yapıp götürüyorum. İçindeki çıyalar şişsin diye. Expand olsun diye. Ya da hastanede direkt böyle koyuyorum. Süt var zaten hep dolabımda. Laktosuz süt içiyorum zaten. Ama isterseniz bitkisel süt de içebilirsiniz. Ama bitkisel süt içeceğim diye kimyasal bir içecek içmeyin. Dikkat edin. O bahsedilen badem...
sütü, bademli süt, bademli içeceklerin çipiriliği aslında bademli süt değil. Birkaç marka var. Daha önce bunda paylaşmıştım. Gerçekten bademden süt yapan, onları bulun. Yoksa diğeri bence gerçekten yararından çok zarar sağlıyor. Zarar sağlamıyor, zarara sebep oluyor. Dikkat etmek lazım o yüzden. Her şey içerik arkadaşlar, çok önemli. Öndeki yazıyı aldanmayın, arkayı okumayı bilmek lazım. Benim böyle çok bir effort sahip etmeden küle vermemi sağlayan şeylerden bir tanesi de görünmez kalorileri.
Tüketmemem. Bunlar içecekler. Bunlar böyle sağlıklı olan fakat çok tüketildiğinde direkt kalori ve yağ olarak geri dönen mesela kuruyemişler. Ya da ekmek yerine rice cake yiyorum. Bu da önemli. Rice cake'in katkısız olanı, korucusu olanı falan var. Tamam mı? Bunları bulmak lazım yine. Bir de akşam güzelce proteinimi alıyorum. Önce protein, sonra yeşillik, önce sebzeler, sonra protein, sonra da yağları tüketiyorum. Tamam, tabağımdaki. Akşam da protein olarak yine ne götürdüysem yanıma. Çünkü hastane yemeklerini yiyebilirim ama hastane yemeklerindeki kullanılan yağlar ya da çorbada kullanılan un, şu falan sağlıklı gibi gözüküyor ama aslında değil. Ve doyuruculuk olsa da hemen acıkıyorsun geri. Çünkü besleyiciliği az. Bu da normal. Hastane yemeği tabii ki yapacak bir şey yok.
Ama mesela köfte salatası gibi gözüküyor ama o yağda nasıl kızartıyorlar falan filan. Onu düşündükçe yani benim için sürülebilir ve etkili beslenmeyi karşılamıyor. Canım abur cubur çektiğinde ne yapıyorum? Fırınlanmış cips mesela yiyorum. Tamam mı? Fırınlanmış bitkisel cips. Bunların da kalorisi az değil. Fakat en azından diğeri gibi içinde monosodium glutamat olmuyor. Diğeri gibi trans yağ içermiyor falan filan. Tamam mı? Protein barları tüketiyorum. Canım çikolata istediğinde. Seviyorum onları.
İngiltere'de çok güzel markalar var. Greenade falan. Giderseniz alırsınız. Ama buradakiler de beni tatmin ediyor şu an için. Arada bir de şeyler yapıyorum. Burada yeşillik bulmak zor diyordum size. Bunu da çözdüm. Bunun da çözümü var. Gidiyorum. Güzel markalar var Türkiye'de yine. Bunların tozları var. O tozun içinde bir sürü güzel yeşillik var benim burada bulamadığım. Tamam mı? Green smoothie yapıyorum ve içiyorum. Şimdi siz birazcık bir şeyler dinleyin, gelin. Ben de hazırlanayım. I love you. I'll be back soon. Dr. Güneş radyo.
Gelelim bence en büyük değişikliği yaratan şeye. O da ne? Saçlarım. Ne yaptım saçlarım için? Bu hep zor oluyor. Şimdi arkadaşlar önce neyle başladım biliyor musunuz? Sabit abiye gitmekle. Sabit abiye gittim dedim ki ben çünkü aşağılar artık turuncuydu ve diplerim gelmişti siyah ya. O ikisi arasında bir harmoni olması lazım. O harmoniyi gerçekten çok iyi yapıyor çünkü biliyorsunuz ki milli sarı saçlı düşmanımız değil. düşmanı demeyeyim de işte milise saç kurtarıcımız diyeyim kendisi ne yapıyor basic lights yapıyor o sarıları böyle kapatıyor kapatıyor kapatıyor paketle sonra geri kalanı kendi rengine ve en yakın şekilde seni kurtaracak şekilde boyuyor rengi ve paketleri açtığında da o sarılar hala ışıltı gibi kalmış oluyor
Bu neye yarıyor? Siz kendi renginize dönerken bir anda dönmemiş oluyorsunuz ve sizin hoşunuza gidecek o ışıltı kalmış oluyor. Çünkü biz sarıdan dönerken aslında bırakmak istemiyoruz ya sarının ışıltısını. Ayrı bir sarının ışıltısı var, güzelliği yani. O çünkü çok başka bir şey. Onu da tamamen kaybetmemiş oluyorsunuz bu Sabit abinin yaptığı teknikle.
Ve saçımı o kadar güzel kesti ki benim saçım 2 sene önce tamamen kökten kopmuştu. Biliyorsunuz koptuğu için platin hep boyatıyordum. Yıllardır platin boyadım saçımı. Ve hep kısaydım. En son ne zaman bu boyda oldu? Herhalde ilkokul 7'de falan. Lise 2. sınıfta burnumu yaptırdım. O burnumu yaptırdığımdan sonra da saçlarımı boyattım sarıya. Öyle bir gulabap zamanıydı o zaman. Böyle bir yazda 20 cm boyatmıştım. Ve her şey değişti o günden sonra.
Saçlarımı bir daha eskisi gibi sağlıklı ve uzun görmedim. Çünkü hep platin yaptırdım. Hatta yetmedi başka renkler. Üniversitede o böyle hani mavi saç zamanını yaşadım falan. Ve şimdi de hayatımda ilk kez kendi rengimde gördüm saçlarımı, o yumuşaklığını falan. Yani sarı saçın enerjisi benim için bu saçlarımın yumuşaklığını elimden alacak kadar değmiyor.
şu an için. Ve tamamen koptuktan sonra uzatırken de dengesiz uzuyor haliyle. Çünkü kopuk olan yerler daha az uzadı. Ve Sabit Bey ne yaptı? Keserken bu kopukların arasındaki dengesizliği, dengesiz boyları bir harmoni içerisine aldı ve artık o kesikleri araya yedirmiş oldu. Ve benim kesimim de şu an, aa ne kadar güzel katlı kesim diyorsunuz ama aslında bu mümkün olan en iyi kesim oldu benim için. Mecburdum yani bu şekilde katlı kestirmeye.
Sonrasında ne yaptım? Ben haftanın 3 gününü falan bond repair yapıyorum. Geri kalan günlerinde de bakımını yapıyorum. Çünkü her yıkadığımda bu bakımı yapsam o zaman saçlarıma fazla gelebilir. Kullandığım şampuanlar, Redken var İngiltere'de, Türkiye'de yok maalesef. Bunun iki farklı sistemini kullanıyorum. Bir tanesi tamamen yıpranmış saçlar için mavi renk olan, diğeri de acidic repair beyaz olan. Tamam mı? Bu ikisini farklı günlerde kullanıyorum. Ve bu mavi olanı sadece bitene kadar bir kutu kullandım. Yani dört farklı ürün çeşidi var onun içerisinde. Hepsini kullanıyorum ama bitene kadar hepsini. Sonrasında beyazı. Beyazı devam ediyorum. O mavi olan seti, dört ürünü var onun. Bitene kadar kullanıyorum. Az kaldı zaten hepsi bitiyor. Sonrasında sadece beyaz olana devam edeceğim. Çünkü bu mavi olanı ikinci kez almıyorsunuz. Çünkü bu çok yıpranmış saçlar için. Tamam mı? Ya saçınızın ihtiyacı neyse ona göre.
Beyaz devam ederken haftanın iki gününde Olaplex setini kullanıyorum. Olaplex'in No.0 ile başta ıslatıyorum, sonra No.3'ü, sonra No.4 ile yıkıyorum, No.5 ile kremliyorum. Çıktıktan sonra duştan No.6, sonra No.9 bunları kullanıyorum. Ve hepsinin etkisini gördüm. Gerçekten çok güzel ürünler.
Aynı zamanda duştan Kerastaz'ın maskesi var ya, o çeşit çeşit hepsi var böyle. Benim en çok beyazını seviyorum. Onun beyazını, turuncusunu, yeşilini hepsini kullandım. Renk renk isim söylemiyorum bu arada. Neyse işte, Kerastaz'ın o maskesi haftada yine 3 bana çok iyi geliyor. Fakat şimdi fark ettim, saçlarım sağlıklı olmaya başladığından beri o kadar çok yalanmaya başladı ki. Her gün yıkamak zorunda mı kalacağım ben bu saçları? Normalde iki günde bir yıkıyordum. Her duşta yıkamıyordum falan ama şimdi de öyle değil. Her duşta yıkamam gerekiyor. Aslında bu da çok bir sorun değil biliyor musunuz? Hani bize dediler ya hep işte kendi yağıyla beslensin falan. Ben bunu çok araştırdım. Böyle bir şey yok. Kendi yağıyla beslenmesine gerek yok. Besleniyor zaten. Her günde yıkanabilir saçlar yani. Sadece kullandığınız şampuan önemli. Bu arada haftada bir kere de Way diye bir marka var. Sephora'da var ama Sephora'da o ürün yok sanırım. Onun scrub'u var. Saç dipleri için. Onu yapıyorum. Güzel bir detoks oluyor. Detoks kelimesini kullanmayı sevmiyorum çünkü hep yanlış kullanılıyor. Ama demek istediğimi anladınız.
Gelelim bir diğer önemli şeye. Saçlarımı yapmayı öğrendim arkadaşlar. Şimdi ben hayatım boyunca kısa saç kullandım dedin ya, kendim bilirim dedi. Yani genç kızlığımda. Ben elime hiç maşa almadım. Ben elime hiç fön almadım. Zaten saçlarımın o böyle daha rustik halini sevdiğim için de direkt hani köpükleyip bırakıyordum. Çok fazla wax kullanıyordum. Kısa zaten saçlarım. Ve hep erkek bölümünden alıyordum ben waxlarımı. Çünkü çok kısa olduğu için erkek ürünleri çok daha iyi tutuyor bence.
Ve ne maşa ne düzleştirici hiçbir şey bilmiyordum. Ve bunları öğrendim. En iyi çözümü nasıl buldum biliyor musunuz? Yani saçlarımın son videodaki gibi göründüğü halini. Şöyle yapıyorum. Tüm bakımları yaptıktan sonra saçımın uçlarına bir yağ sürüyorum. Bu yağı da denedim. Keresazın herkesin kullandığı elektriği var ya ben onu beğenmiyorum. Bence fazla yağlı bırakıyor saçları. Oribe diye bir marka var. O da Türkiye'de yok. Ama bence gerçekten giden biri varsa aldırın değer. Onun gold lastı var. Ve o, o kadar güzel ki asla yağlı bırakmıyor ve yumuşacık yapıyor. Tekrar söylüyorum, Oribe. Sonrasında saç kurutma ucuyla saçımı kurutuyorum, %70. Sonrasında dörde ayırıyorum kalküllerim ve saçımın geri kalanının 3'ü ayırıyorum. Saçlarımı her iki tarafta da dışarı doğru değil, yani yana ve dışarı yapılıyor ya normalde herkesin gösterdiği gibi. Ben bunu böyle yapmıyorum. Çünkü öyle yaptığımda bir kalıp gibi duruyor bence ve çok yapılmış oluyor. Ben çok yapılmış saç sevmiyorum. Ve başta öyle yapıyordum. Çünkü öğrenmeye çalışıyordum. O yüzden güzel olmuyordu. Şimdi ne yapıyorum biliyor musunuz? Nasıl fön yapıyor kuaförler? Fön çekerken, içe doğru fön çekerken, yan tutuyorlar değil mi? Yan tutup en aşağıya böyle bir hareketle... Ben de bunu yapıyorum. Ve her yeri aynı yapmıyorum. Bir yeri böyle yapıyorsam, arkaya gelen kısımları yana doğru, bazılarını içe doğru yapıyorum ki güzelce saçlar birbirine karışsın.
Her birine bunu yapıyorum saçlarımın üç katına da. En sonunda elektriklerini alıyorum. Kelküllerimi nasıl yapıyorum? Onları daha az kurutuyorum. Ve önce kökten saç kurutmasıyla böyle hem sağa hem sol doğru azıcık kurutuyorum. Tamam mı? Uçlar değil. Kökü sadece. Uçları ıslak kalsın biraz. Hemen kuruyor yoksa kuruduktan sonra şekil almıyor. Sonrasında fön başlığıyla önce sağdan sola, sonra soldan sağa, sonra önden, en ön kısmından yukarı doğru, sonra da tutamın arka kısmından
Yukarı doğru. Ve mis gibi oluyor. Şimdi bunları göstermem gerekiyor size tabii ki videoyla. Göstereyim inşallah bugün. Ama anlatabildiğim kadarı anlattım. Tamam mı? Saç böyle arkadaşlar. Öğrendim. İnternetten. Ve deneyerek. Gelelim guavapuccinimin diğer basamağına. Arkadaşlar kaşlarım ya.
Kaşlarım ankaşlar! Buradaki en önemli şey ne biliyor musunuz? Benim kaşlarım üç boyutluydu. Yani yandan baktığınızda bir hacmi vardı bu kaşların. Ve bu kaşlar böyü olduğunda çok sert, hükmedilemez, can't be tamed kaşlar oluyordu tamam mı? Ne yaptı Belkıs Hanım buna? Böyle bir teknik var, ben bunu bilmiyordum. Aradan kaş çekiyorlar arkadaşlar. Aradan kaş çekip, kaşlarınızı doğal Brezilya mankini kaşı gibi yapıyorlar.
Ve videoda, yandan, gerçek hayatta çok daha güzel duruyor bu kaşlar. Önce kaşlarımın arasından aldı. Tabii ki ben 5-6 ay oldu falan oraya başlayalı ve her ay gitmeye çalışıyorum. Normalde 3 haftada bir gitmek daha iyi oluyor. Her gittiğimde daha da iyi oldu, daha da iyi oldu. Artık arada zaman bırakınca bile dolmuyor eskisi gibi. Ve kaşlarımı boyatıyorum. Benim kendi boyamamla onların boyaması arasında çok fark var. Artık ne kullanıyorlar bilmiyorum ama ben yaptığımda doralik oluyor kaşımda. Onlar yaptığında olmuyor ve çok güzel boyuyorlar. Aynı zamanda ne yapıyorlar biliyor musunuz? Laminasyon. Ama ben daha önce laminasyon yaptırdığımda kaşlarım çok kötü oluyordu. Bu yine kötü olmuyor.
Demek ki işte bir işin gerçekten en iyisi olmak diye bir şey var yani. Burada bana yardımcı oldukları için bu anlamda 29 yıl sonra kaşlarımı çok daha fazla sevmeye başladım. Teşekkür ediyorum kendisine. Gelelim Glow Up'ımın diğer maddesine. Daha iyi makyaj yapıyorum. Öncelikle sabitlemeyi öğrendim. Pudra kullanmıyordum. Pudra kullanmayı öğrendim. Bunlar benim için önemli. Kendime yakışan makyajı öğrendim. Ben saçlarım sarıyken ve kısarken makyaj yapmıyordum. Hem saçın kısa, hem bir de makyaj yaptığında hem de bir de sarıysa arkadaşlar asla bir harmoni olmuyor. Hayal edebilirsiniz mi o insanı? Ben hiç iyi değilim. Ben kendime yakışan makyajı buldum saçlarımdan sonra. Çünkü sarı saç makyajıyla koyu saç makyajı çok farklı.
Ve burada low contrast, high contrast devreyi görüyor. Siz low contrast bir insan mısınız? Yani düşük kontrastlı. Yani yüzünüzdeki ve saçınızdaki renkler birbirine benziyor mu? Yoksa bunların arasında bir yüksek bir fark var mı? Kontrast farkı. Mesela mavi gözlüsünüz, teniniz bembeyaz, saçınız simsiyah. O zaman yapmanız gereken makyajla bir Beyoncé gibi yani her şeyi brown olan bir insanın yapması gereken makyaj çok farklı. Ben de bunları araştırdım, bunları öğrendim. Ona göre tonları belirledim. Ona göre ruj rengini belirledim. Ona göre işte yapmam gereken göz makyajını belirledim. Far rengini belirledim. Bunları belirleyince de hepsi birbirine komplemente etti. Ayıp. Gelelim diğerine. Diğer arkadaşlar daha iyi ışık ve daha iyi açı. Bu konuda size şöyle bir şey söyleyebilirim. Tanıştığım herkes gerçek hayatta diyor ki, aa sen gerçekten daha güzelmişsin. Ve bunun genelde aksi olur. Çünkü niye bana bu oluyor? Ben özellikle en başlarda hiç umursamadan açıyı, ışığı tuvalette bile çekecek duruma gelmiştim. Hastanede yani, tuvalet derken. Odada çekiyorum, orada çekiyorum, burada çekiyorum. Koyuyorum, tak RİO'yu, koyuyorum, tak şunu. Ama böyle olunca tabii ki mesela benim sağ profilim kötü, sol profilim çok daha iyi. Açı oradan olunca ama o anda acelem var ve koymak istiyorum. Hani beklemek istemiyorum mükemmeli, aramayayım diye. Tamam da insanlar seni yanlış düşünebiliyor. Yani açı falan çok fark ediyor. Özellikle ön kamerada. O proporsiyon, perspektif değişiyor.
Ağzım burnum farklı çıkıyor. Buna dikkat etmeye başladım. Böyle artık her şeyi koymamaya başladım. Biraz daha dikkat ederek böyle hani sol üstten çektireceğim videoları falan ya da kendim çekiyorsam ışığında daha yukarıdan 45 derece gelmesini sağladım. Bunları yapınca siz de beni daha güzel gördünüz. Arkadaşlar bölümün en çok beklediğiniz kısmının bu olduğunu biliyorum.
Şimdi hepiniz biliyorsunuz ki ben kendime mezo yapıyorum ama mezoyu hani Glow Up rehberimde bence çok gerek yok. Yani saymıyorum buradan. Neden? Birincisi hep diyorum ya, nice to have thing. Yani öyle bir drastic bir değişiklik yaptığını düşünmüyorum. Zaten hep yapıyordum mezoyu. O yüzden 30 hafta arasındaki farklardan biri değil. Mezoterapi yani. Gözaltıma yapıyordum falan. Yüzüme yapsam daha farklı da şu an ona üşeniyorum. Ama değişiklik yaptığına inandığım en önemli şeylerden bir tanesi botoks. Çünkü botoksla kaşlarım kalktı. Net yani bu. Göz çevirme ve alnıma yaptırdım botoksu. Kırışıklığım olduğu için değil aslında. Bazı mimikleri yapmak istemediğim için hep kaşlarımın medial kısımlarını, içe doğru olan kısımlarını yukarı kaldırıyordum. Şarkı söylerken falan, endişe çizgisi gibi böyle. Ve bu kaşlarımı kaldırmak bana yakışmayan bir ifade oluyordu bence. Bunu aldı elimden botoks, iyi oldu. Ve kaş yanıma yaptırdığım botoks da kaşlarımın kalkmasını sağladı.
Bu herkeste an etkiyi yapar mı? Yapmayabilir. Bu sizin kaş düşüklüğünüzün ya da kaşınızın olduğu yerin ne kadar o kasla ilgili olduğuyla alakalı. Çünkü Botox kasa yapıp onu bloke ediyorsun, artık o kası çekemiyor. O yüzden kaş daha yukarıda duruyor. Konu bu. Ve arkadaşlar, bence çok etkili bir şey. Söylüyorum ne yaptırdım. Endolift. Endolift ne biliyor musunuz? Yüzde 1 probla giriyorlar derinin altına. Lazerle yakıyorlar oraları.
Böyle anlatayım ben size. Ve sonrasında endoliftten sonra yüzünüz bir şişiyor, sincap gibi. O kadar komiktim ki bir hafta, iki hafta. O sıra bromeleyle dadanmıştım, ödememinsin diye. Bol bol su içiyordum. Sonrası ödememinde, tabii ki. Ve ne sağlıyor bu endolift derseniz, uzun vadede fibroblastları uyarıyor, 3-6 ay arasında ve klorojen üretimini destekliyor.
Ve yüz kaldırıyor. Cildi sıkılaştırıyor. Böyle yanağınızı tuttuğunuzda bir pinch var. Şimdi tutun yanağınızı. Elinize gelen kısım var ya o. Hani sıktınız sıktınız en son elinize kaldı. Ona pinch deniyor. Pinch fazla olduğunda cilt fazlalığı ya da cilt birazcık böyle sarkmış denebilir. Sarkmış değil de cilt kalitesinin daha iyi olabilmesini gösteriyor tamam mı? O pinch'in fazlalığı. Ve bende de o pinch fazlaydı. Çünkü benim cildim çok esnek. Vücudum da esnek. Hep söylüyorum hipermobilite var. Böyle hipermobiliteden kaynaklı, yaştan bağımsız. Bende fazla bir esneklik var. Cilt esnekliği de.
Bunun her şeyin olduğu gibi, bunun da fazlalığı iyi değil. O yüzden ben de esnek olduğu için çekiyorsunuz, geliyor abi cildim yani. O pinch fazla. Cildim sıkılasın diye bu anlamda ben de endolift yaptırdım. Endolift genelde iki yılda bir veya yılda bir yaptırılan bir işlem. Cerahi değil tabii ki, lazerle yapılan bir işlem. Ama iyileşme sürecinde işte bir hafta, iki hafta ödemli geziyorsunuz. Çok da kolay bir işlem değil. Ben çok sevdiğim endolifti yaptırmaya devam edeceğim. Rutinlerim beni gerçekten tatmin ediyor. Eklemem gereken en önemli şey burada ne biliyor musunuz?
spor, yürümeye çalışıyorum ama o kadar fazla iş yapıyorum ki artık ona bile zaman kalmadı. Yapacak bir şey yok, elinden gelen bu. Elinden gelenin fazlasını da yapamam hep diyorum ya. O yüzden onu da ekleyeceğim inşallah bir gün. Girelim son maddeye. Bu o kadar önemli ki. Mental gulabam. Yeni bilgiler katmak kendime. Cooping mekanizmimi arttırmak, yani Resilience, yani sorunlarla başa çıkma becerilerimi arttırmak. Bu hastanede başıma gelen şeylerle çok daha iyi başa çıkıyorum şu anda. Ve kendimi çok daha güçlü hissediyorum. Yani ne denebilir buna? Konflikti handle edebilmemizin abilitesi artmış. Farkındalığım daha çok arttı. Productivitem arttı.
Yani üretkenliğim. Ve bunların hepsi de, overall, benim gula bakıma etki etti. Her gün kendimi geliştirmeye çalışmak, beni sizin gözünüzde de, ''Abla ne oldu sana?'' demenize sebep olmuş olabilir diye düşünüyorum. Valla başımın ağrısı sizinle konuşunca gerçekten daha da geçti. İyi ki varsınız. Bu karşılıklı iyileştiren bir iletişim sizinle.
Çok seviyorum. Hep dediğim bir laf var ve bu size de iyi geliyor. Bunu yazacağım kitabıma da. Tuğba Güneş diye. Çünkü benim sözüm. Diyorum ya doğru zamanda doğru işi yapmazsak bir sonraki zamana geçemiyoruz. Ve Bacı Birliği çok daha güzel zamanlarda görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.