
2.337 kelime · ~12 dk okuma
İlkokul yıllarıma denk gelen bir dönemde sokağımızda yaz okulu başlıklı dev bir afişe denk geldim ve denk geldiğim yazılı her şeyde olduğu gibi pür dikkat okumaya başladım. Mahallemizin sadece üyelere açık dev spor kulübünün o yaz ilk defa tenis, yüzme, su topu, basketbol gibi konularda, branşlarda kurslar verecekti. Ücretsizdim. Yetmez gibi üye olmayanlara da açıktım. Yani bu sayede, o yaz okulu sayesinde belki ben de zengin arkadaşlarım gibi o spor kulübünün içini görebilecektim. Hayatımın en büyük fırsatlarından biri olmalı dediğim içimden. Bir dizi aksilik yüzünden esas istediğim yüzme ve stopu elemelerini kaçırdım. Oysa yaz boyu havuza girme fikri kulağıma baya hoş geliyordu. Ertesi günkü tenis elemelerine hiç dikkate bile almadım. Nedendir bilmiyorum. Bana hep çok zenginlere ait bir spor gibi gelmiştim. Belki sahiden de öyledir. Emin olduğum tek şey bizim kıt imkanlarımızdı.
Geriye sadece basketbol seçeneği kalmıştı. Ne var ki basketbol hakkındaki bilgim ilgimi pek çekmediği için seyretmediğim Beyaz Gölge adlı televizyon dizisinden ibarettim. Yine de elemelere gittim. O kapıdan geçip kulüp binasına girmek bile yeterince güzel bir liste. Neyse ki eleme denen şey bazı temel beden hareketleri ve birkaç paslaşmadan ibarettim. Antrenörümüz Gökhan hocanın listesine girdim.
Böylece o uzun yaz tatilinin her günü İstanbul'daki Yeşilyurt Spor Kulübü'nün güneşin alnında kavrulan basketbol sahasının etrafında kırk tur koşarak başladı. Saatlerce süren antrenmanda canımız çıkıyor, gözlerimiz kararıyordu. Gel gelelim hiç beklenmedik bir şekilde grubun en iyisi olmuş hatta takım kaptanlığını kapmıştım. Kusursuz paslar, çalımlar, turnikeler, sayılar birbirini takip ediyordu. Yazın sonuna doğru Gökhan Hoca bonservise hak kazananları seçeceğini söyledi. Bunun için grubumuz takımlara bölünecek ve nizami bir maç yapılacaktı. En iyi oynayanlar kulübün profesyonel takımına seçilecekti.
Sabahı zor ettim. Çantamı hazırlayıp kulübe doğru yürümeye başladım. Heyecandan gecikmiştim. Sahil yolunun aşağısında kalan sahaya baktığımda ilk iki takımın maça başlamak üzere olduğunu, ısınmaya başladığını gördüm. Ama bir gariplik vardı karşımdaki sahnede. Bir takımın forması varken diğer takımın yoktu. Diğer takım sadece şortla üstleri çıplak şekilde oynuyordu. Aşağıya indim ve sahaya girmeden tel örgülerin ardından fısıldayarak arkadaşlara ne olduğunu sordum. Formaların bir kısmı terziden gelmediği için koçumuz takımları giyinikler ve çıplaklar olarak ayırma kararı almıştı. O an dünya ve zaman durdu.
Ya ben de üstü çıplak oynayacaklar arasında yaralıysam ne olacaktı? Ben, şişman, yağlı, memeleri çıkmış, iğrenç oğlan çocuğu Serdar. Herkes ne derdi? O alaycı kahkahalarla nasıl baş ederdim? Onlara nasıl kayıtsız kalırdım? Bir daha onların yüzüne nasıl bakardım? Dakikalarca bunları düşünüp durdum. Sonra sessizce geri döndüm, merdivenleri çıktım. Uzaktan Gökhan Hoca'nın Serdar nerede diye birkaç defa seslendiğini duydum. Sahiden takımın yıldızı, sahanın fırtınası Serdar neredeydi? Usulca kahrolarak uzaklaşıyordum.
Basketbol hayatım o gün böylece sona erdi. Benim çömezlerimin bir kısmı profesyonel basketbolcu oldu. Hatta birisi ülkenin en büyük takımlarından birinde görev aldı. Diğer ikisi basketbol yeteneği sayesinde Amerika'da burslu okudu. Bense yirmi küsür sene o kulübe adımımı dahi atmadım. O anı unutmak ya da kim bilir hatırlamamak için. O gün her şeyi göze alıp sahaya çıksaydım, bugün kimdim, ne yapıyordum bilemiyorum. İyi mi oldu, kötü mü oldu ondan bile emin değilim. Ve sahiden hissettiğim kadar şişman, o kadar çirkin, o kadar utanılası bir çocuk muydum acaba? Sanmıyorum. Belki de. Benimle sahiden dalga geçerler miydi? Belki de benim takımım forma ile çıkacak olan takımı alacaktı. Olur muydu ki? Kim bilir.
Gökhan Hoca yaşıyor mudur? Bu hikayeyi bir gün duyar mı? Onun için bir şey ifade eder mi? Kim bilir? Hayatım sürekli bir şeylerden utanarak, çekinerek geçti. Hala da tam olarak kurtulabilmiş değilim. Fakat artık bir şeyden eminim. Beni ben yapan bizzat o kusurlarımdı. Aynen sizlerde olduğu gibi. Bir konudaki eksikliğim, ürkekliğim, yeteneksizliğim, korkaklığım bambaşka bir konudaki üstünlüğüme, cesaretime, becerime dönüştü.
Kusursuz insan diye bir şey olmadığını öğrenmem neredeyse 50 senemi aldı. Mahcubiyete dönüşen kusurlarımızın çoğunun bir kurgu ya da sanrıdan ibaret olduğunu, kusurun bile kendi içinde türleri olduğunu anlamam da epey sürdü. Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde hep beraber kusurlarımızla yüzleşiyoruz. Her bölümde yaptığımız gibi biraz kavramlardan bahsedelim. Ne derken, neyden bahsetmek istiyoruz, ne kastediyoruz. Kusurla başlayalım. Kusur tahmin edeceğiniz gibi ve ilginç bir ayrıntı olarak bölümlerimizin pek çoğunun başlığında karşımıza çıktığı gibi Arapça bir sözcük. Eksiklik, yetersizlik anlamına geliyor. Türk Din Kurumu sözü Türkçedeki kullanımından aldığı bir ayrıntıyı da ekliyor. Bozukluk yani kusurun içinde bir bozukluk da var. Hani kusurlu alet falan gibi anlamda. Yine Türk Din Kurumu bilerek ya da bilmeyerek işi gereği gibi yapmama halini de kusur olarak tanımlamış. Yine tabii bozukluk anlamına sahip ayıp kavramı da var. Zihnimizde böyle benzer bir tınlamaya sahip. O da aslında kusurun Arapçadaki diğer eş anlamlısı. Mesela kusurlu mal, ayıplı mal tanımında olduğu gibi aslında aynı manalarda kullanıyoruz. Sıkça tabii duyduğumuzdan birlikte kullandığımızdan kabahat de benzer bir şey zannediyoruz ama o esasen kötü ve çirkin davranış anlamına geliyor. Yani tam olarak aynı şey değil ama birbirine yakın anlamlar.
Kusur hakkında düşünmemiz gereken en önemli ayrıntı çoğunlukla özler. Yani bizim düşüncelerimize bağlı bir niteleme oluşuyor. Kusurun pek çok durumda net bir tanımı yok. Size göre öyle olması bir başkasına göre de öyle olması anlamına gelmiyor. Ve tabii ki pek çok soyut kavramda olduğu gibi kültürel kodlar da oldukça besleyici. Yani sizin kültürünüzde kusur kabul edilen bir şey başkası için hiç öyle olmayabiliyor.
Tam tersi de geçerli. Hani sizin için hiçbir şey ifade etmeyen bir konu bambaşka bir kültürde, toplumda, ülkede her ne ise o bütünlüğü sağlayan orada çok ters anlamlara geliyor. Böylelikle bu kısa kavramlar sözlüğümüzü de tamamlamış olduk. Kusur nedir, kabahat nedir, işte bozukluk nedir vs. Bütün bunlara baktık ve bakalım şimdi bölümümüz içerisinde kusurlar kendine nasıl yer bulmuş.
Haddini aşan yaşam rehberinde kulaklarını en çok çınlattığımız, adını en çok andığımız Alman filozof Arthur Schopenhauer kusur konusunda temel sorunu şöyle özetliyor, bunu ikinci defa size hatırlatıyorum. Diyor ki, doğuştan gelen bir kusurumuz var. Hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. İnsanoğlu kusur aramak ve bulmak konusunda epey marifetli. Dolayısıyla bu başlık altında işleyebileceğimiz konular da neredeyse sınırsız. Ama ben en azından bu bölümü özelinde ruhsal ya da karakteristik kusurlardan ziyade fiziki, bedensel kusurlara odaklanacağım. Neden? Hem işin birazcık kolayına kaçmış olacağım, bu alanda oldukça su kaldıran türden bir pilav, öte yandan
Bu diğer o soyut kusurlara ileriki bölümlerde değinmek istiyorum. Çünkü ona altlık oluşturacak bazı konulara da değinmek istiyorum öncesinde. Kusurların Schopenhauer'in bahsettiği kısmını önceki bölümlerde aslında parça parça ele aldığımız için çok da ayrıntıya girmiyorum. Fakat onun vurguladığı bu mutluluk arayışındaki hadsiz beklentilerimiz Bir yanımızda kusurlarımızı yaratan gerekçelerin de başında geliyor. Yani mutluluk arayışı sebebiyle gözümüz kusurlara odaklanıyor ya da zihnimiz üretiyor. Ve dikkat ederseniz kusurlarımızı gösteren demedim, yaratan dedim. Çünkü şahsen kusur olarak nitelendirdiğimiz pek çok şeyin çoğu zaman algımız ile şekillendiğini düşünüyorum.
Seneden önce katıldığım reklamcılık odaklı bir etkinlikte bir kozmetik markasının ezber bozma çabasındaki kampanya filmine denk gelmiştim. Ezber bozucuydu çünkü bize güzellik, pürüzsüzlük, kusursuzluk cazibe vaat eden ve bunu asla gerçekleştiremeyen kozmetik sektörünün yaygın söyleminin aksine kusur olarak tanımladığımız şeylerin o kadar da önemli olmadığını, kendimizle barışık olmamız gerektiğini vurguluyordu ve bu bir ilkti açıkçası. Ve bu kampanya o kadar başarılı olmuştu ki sonrasında markanın genel söylemine, sloganına dönüştüm. Elbette bu yaklaşımın altında dayanaksız muhatlerle müşterilerin de hayal kırıklığı yaratmamak ya da aslen kendini kusurlu görenlerin çok büyük ve sahipsiz kalmış dev bir pazar olması gibi çıkarcı gerçekler de var. Tamam, kabul. Ama yine de eldeki imkanların marka adına böyle kullanılmasında dikkat çekiciydim.
Peki neydi o reklam filmindeki konu? Anlatayım. Amerika'nın emniyet teşkilatı FBI'in robot resim çizme konusundaki en yetenekli uzmanı yani ressamı bir perdenin arkasına geçerek sıradan kadınlara kendilerini tarif etmesini istiyor ve duyduklarından yola çıkarak onların eşgalini çiziyordu. Ardından perdenin arkasına bu sefer o resmi çizilen kadınların en yakın arkadaşları oturuyor ve yine aynı kadını yani en yakın arkadaşlarını yani biraz önce ressamın perde arkasından duyduğu tarifle resmin robot resmini çizdiği kadını çiziyordu.
Yani özetle ressam önce sizi sizden dinliyordu, sizin tarifinizde, sonra en iyi arkadaşınızdan dinliyordu ve çiziyordu. Sonuç inanılmazdı. Her iki resimde neredeyse tıp atıp aynı kişiye uyuyordu. Yani bir polise verseniz her iki robot resimden de eşgali tanımlar sizi bulurdu. Ama aralarında büyük ve bariz bir fark vardı.
Uzman ressama kendini tarif eden kadınlar sürekli kusurlarına vurgu yapmış, bu yüzden olduğundan daha çirkin, daha mutsuz, daha kusurlu resmedilmişti. Arkadaşlarının tarifiyle çizilen robot resimler ise bambaşkaydı. Kadınların kendini tarif ederken bahsettiği kusurlar arkadaşlarının aklına bile gelmemişti. Çünkü büyük olasılıkla o kusurların farkında bile değillerdi.
en yakın arkadaşlarını bambaşka bir gözle görüyor, neredeyse kusursuz algılıyor ve o şekilde tarif ediyorlardı. Meraklısı için bölüm notlarına eklediğim bu reklam filmi çok tutarlı bir örnek olmayabilir elbette ama benzer bir deneyi kendi arkadaşlarınızla yapmayı denediğinizde benzer sonuçlara ulaşacağınıza eminim. Kusurlarımızı, özellikle de bedensel kusurlarımızı üreten bizzat bizim zihinlerimiz. Her fırsatta gözünüze batan burnunuzdaki o eğrilik, kaşınızdaki asimetri, parmaklarınızın şekli, boyunuz, kilonuz, ses tonunuz, etrafınızdaki çoğu kişi tarafından fark edilmiyor bile siz bahsedene ya da onlara fikrini sorana dek.
Ne var ki bu çağ kusurlarımızdan besleniyor şüphesiz. Kendisiyle barışık insanlar piyasa düzeninin en korkulu rüyası. Paramparça ruhlar, örselenmiş duygular, kemerimizin üstünden pörtleyen göbeğimiz, alnımızdaki sibilce, dişimizdeki sararma, saçımızdaki seyrelme, tırnaklarımızın solukluğu, kalçamızdaki kırışıklar hepsi dev sektörlerin varlık sebebi bizzat Beden olumlama gibi fanteziler bile bence vicdanımızı teselli etmeye yetmiyor. İşimizde, giyimimizde, konuşmamızda, davranışımızda hepimiz kusursuz olmalıyız. Ya da biz öyle düşünüyoruz. Dolayısıyla kusur algımız bizim sahici, otantik fikrimiz ya da hissimiz mi yoksa zihnimize zerk edilmiş bir zehir mi? Anlamak, ayırt etmek kolay değil.
Bu çağda sadece kendimize has bir fikir edinmek ya da yol çizmek de mümkün mü? İnanın bilemiyorum. Yine de bir açık kapı bırakmak isterim. Bunları düşününce hiç sevmediğim, hatta ifrit olduğum o söz kalıbı geliyor aklıma. Kime göre, neye göre? Aynen güzellik gibi kusur da görenin gözündedir oysa.
Vaktiyle psikiyatrist bir arkadaşım ergenlik çağındaki kızının büyük kalçası yüzünden intiharın eşiğine geldiğinden bahsetmişti. Latin Amerika'da olsa ona tanrıça gibi tapacaklarını bir türlü anlatamıyorum diyordu bana. Sahiden de öyleydi ama ne var ki gel gelelim Latin Amerika'da yaşamıyorlardı ve genç ergen bir kızın bununla yüzleşmesi bu kadar basit olmayacaktı. İdeal olanı yani bir bakıma kusursuz olanı belirleyen birçok kültürel kod var demin de bahsettiğim gibi. İşin kolayına kaçıp kadınlara ait olan örneklerden devam edeyim çünkü hem daha bereketli hem daha renkli. Ama dilerseniz bunlara girmeden önce bir ara verelim, nefeslenelim. Ardından sizi uzaklara, güneydoğu Asya'ya, Burma'ya götüreceğim.
Myanmar ya da bizdeki adıyla Burma, Güneydoğu Asya'da Tayland'a komşu bir ülke. 55 milyonu aşan nüfusu içinde 135 farklı etnik gruba sahip. Bu sayede, bu sebeple dünyanın en çeşitli halklarına ev sahipliği yapan ülke. Bu etnik gruplardan biri de bugün Tayland topraklarındaki bir mülteci köyünde yaşamak zorunda kalan 180 bin nüfuslu Kayanlar.
Onları upuzun boyunlu kadınlarıyla tanıyor olabilirsiniz. Ancak bu onların genetik bir özelliği değil. Zürafa kadınlar olarak da adlandırılan Kayan kadınları 5 yaşından itibaren geçirdiği halkalarla boyunlarını yavaş ve sancılı bir yöntemle uzatıyor. uzadıkça boynuna bir halka daha ekliyorlar, biraz daha uzatıyorlar. Yani halka halka boyunları uzuyor ve bu şekilde 40 santimetreye kadar ulaşıyor boyunları. Şimdi belki dinlerken çok bir şey ifade etmiş olmayabilir ama rica ederim bir cetver alın elinize, bir 40 santimi ölçün.
Sonra öyle bir boyuna sahip olduğunuzu düşünün ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Tabii ki bu kadar halkayla desteklenen ve uzayan durumda boyun kasları doğal olarak zayıflıyor. Kafalarını taşıyamayacak kadar narin hale geldiği için o halkalar da bir nevi kelepçeye ya da prangaya dönüşüyor o kadınlar için. Bu geleneğin temelinde yatansa güzellik ve çekicilik algısı. Tabii ki bu modern çağda birazcık turistik ögeye de dönüşmüş durumda. Hani turistlerin ilgisini çekiyor, o yüzden devam ediyor ama özü, kökeni, güzellik ve çekicilik algıları. Kayan kabilesine göre kadının güzelliği öncelikle boynunun uzunluğuyla tanımlanıyor. Oysa onlar dışındaki herkes için esasında dehşet verici bir kusur.
Egzotik yani yabancı kültüre ait olanlar konusunda Afrika halkları da en az Asya kadar renkli örneklere sahip ama burada tabi çok detaylara girme niyetinde değilim. Fakat tüm bu farklılıkların insanlığın renkleri ve kıymetleri olduğunu fark etmek niye bu kadar zor dersiniz? Düşünmek gerekir elbette. Bu konuları yeniden düşünmemi sağlayan esas ayrıntı yakın zamanda izlediğim iki film oldu. İkisi de 2024 yapımı. Biri Aaron Schoenberg imzalı A Different Man, diğeri ise Corelli Farge imzalı The Substance. The Substance filminde toplumsal baskının bireyi mecbur kıldığı kusursuzluk arayışının risklerine
A Different Man filmindeyse kusurlarından kaçınmanın faydasızlığını gördüm. Bunların Türkçe karşılıkları var mıydı? Türkçe nasıl çevirdiler bilmiyorum. Onun için kusuruma bakmayın lütfen. Ben orijinal isimleriyle dillendireyim. Şimdi The Substance'da fitili ateşleyen gelişme şu. Elizabeth adlı alımlı, fiziğiyle ünlü bir televizyon yıldızı var ve yaşanmaya başlıyor. Dolayısıyla yaşanmaya bağlı bedensel değişimler yaşıyor.
Bu yüzden de gözden düşmeye başlıyor. Hem izleyicilerin gözünde, daha da önemlisi kendisi adına, yapımcısı gözünde. Kulağa gayet sıradan gelen bir konu bu değil mi? Yani yaşlanan bir televizyon yıldızı. Eskisi kadar alımlı çalımlı değil. O yüzden bunalıma giriyor. Kariyeri de tehlikeye giriyor. Ama bu durum filmde Elizabeth'in mucizevi bir gençlik ilkesini keşfetmesiyle bambaşka bir rotaya giriyor ve bence ortaya sinema tarihinin en etkileyici yapımlarından biri çıkıyor. A Different Man filmi ise nörofibromatosis adlı bir hastalık sebebiyle yüzü ürpertici bir şekilde bozulan Edward adlı bir karakter etrafında gelişiyor.
Edward sonrasında deneysel bir cerrahi müdahale keşfediyor ve bunu üstüne deniyor ve sahiden de başarılı oluyor, kusursuz bir yüze kavuşuyor fakat yeni hayatı geride bıraktığını sandığı kusurlardan bağımsız, azade kalamıyor. Şimdi tabii izlememiş olanları düşünerek ayrıntılarına girmek istemiyorum. Ayrıntılarına girmeyince böyle en lezzetli kısımları da dışarıda kalıyor ama bu iki yapım da bedenlerimize yönelik kusur ve kusursuzluk algısının yarattığı hazımsızlığı, bu uğurda göze alınanları ve öngörülemeyen sonuçları bence mükemmel bir şekilde özetliyor. Mutlaka izleyin derim. Yani her ikisi de Jean-Paul Sartre'ın bu meşhur cehennem başkalarıdır sözünü hatırlatır türden. Yani
fiziksel görünümümüzü değiştirmenin içsel huzur ve kimlik sorunlarımızı çözmeye yetmeyeceğini bize hatırlatıyor. Üstelik çok güzel bir şekilde hatırlatıyor. Her ikisinden de şahsen derinden etkilendim ve bir kere daha tekrarlayayım izlemeyenlerin tadını kaçırma pahasına ayrıntılarına girmek isterdim ama çok zorlayarak kendimi tutuyorum. Herkesin gözünün herkeste olduğu ve herkesin her fırsatta kendini herkesin gözüne soktuğu bir dönemde kusurlarınızı görmezden gelmek, onlarla barışmak ya da en baştan reddetmek kolay mesele değil.
Fakat bütün bu telaşın gözümüzden kaçırdığı bir şey var. Mutlaka gerekiyorsa esasen odaklanmamız gereken kusurlarımız bedensel değil ruhsal kusurlarımız olmalı. Gözlerimize kusur aratan zihnimiz gördüklerimizden çok daha büyük bir kusur başlı başına. Yoksa nihayetinde Celaleddin Rumi'nin de dediği gibi kusursuz dost arayan dostsuz kalır.
Bu vahiste ancak daha ne çok şey vardı, aklımda daha ne düşündüğüm konular vardı ama benim gibi düşünmek isteyene sanıyorum bu kadarı da kafi. Bir kusur ettiysek affola.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.