
1.662 kelime · ~8 dk okuma
Düşünün, büyük bir su baskını yaşanıyor. İlk olarak ne yaparsınız? İçgüdüsel olarak yapacağınız ilk şey yüksek bir yere tırmanmak olur değil mi? Ama bununla da bitmeyebilir. Sular yükseldikçe daha da yükseğe çıkmak gerekir sonuçta. Şayet gerçek bir tufan geliyorsa... E o efsaneyi biliyorsunuz. Belki de bir gemi inşa etmek gerekebilir.
Aslında tam da şu anda yaşadığımız durumu anlatıyorum. İnsanlık olarak bazılarımız kendimizi güvenli tepelerde hissediyoruz. Bazılarımız yüksek dağlarda. Ama sular sürekli yükseliyor. Hans Moravec, Avusturyalı bir robotik araştırmacısı ve yapay zeka uzmanı kendisi. O da bahsettiğim bu durumu çok çarpıcı bir haritayla anlatmıştı. İnsan zekasının coğrafyası demişti bu haritaya da.
Haritayı gözünüzde canlandırmanızı rica ediyorum. En dipte yani artık sular altında kalan yerlerde ne var? Satranç mesela. Aritmetik orada. Temel matematik becerileri. Bunlar artık makinelerin bizi çoktan geride bıraktığı alanlar. Kaybettiğimiz topraklar.
Biraz daha yukarı çıkalım. Çok da yüksek olmayan tepelerde neler görüyoruz? Yatırım kararları, araç kullanma, basit programlama, gündelik sosyal etkileşimler, diller arası çeviri. Fakat sular buralara da yükselmek üzere. Peki en tepede henüz güvende olanlar neler? Sanat, sinematografi, teorik düşünme, özgün kitaplar yazma, bilimsel keşifler.
Bunların hepsi zirvede yer alıyor hala. Ve ilginç bir şekilde yapay zeka tasarımı da orada. Yani makinelerin kendi kendilerini tasarlama becerisi de zirvede bulunuyor. Elbette bu manzaraya daha pek çok beceri ekleyebiliriz. Ama Moravec'in bu haritası makinelerin nasıl gitgide zekileştiğini çok net gösteriyor bize.
Bir düşünün şimdi. Moravec bu haritayı çizdiğinde henüz chat GPT gibi sistemler ortada bile yoktu. Yani sular o zamandan beri epey yükseldi. İşte bu durumu düşünürken sürekli karşımıza çıkan, bir türlü üzerinde anlaşamadığımız çok temel bir soru var. Sahi zeka neydi?
Şimdi herkes kendince zekidir değil mi? Yani ailemizden alırız gazı çoğumuz. Benim kızım zehir gibi, bizim oğlan çok zeki gibi laflarla büyüdük çoğumuz. Amerikalılar için iyi görünen, özgüveni yüksek, sonuç odaklı biri zekidir mesela. Japonya'da daha farklı. Düşünme becerisine ve iyi bir hafızaya sahipseniz zeki kabul edilirsiniz orada.
Afrika kültürlerinde uyumlu olmaktır zekilik. Mesela Kenya'da bir kabilede bitkileri tanımak ve onlardan ilaç yapabilmek zeka göstergesidir. Hatta bir üniversite sınavında başarılı olmaktan çok daha önemlidir bu. Kısacası zeki insan tanımı kültüre göre de farklılık gösterir. O yüzden işimiz epey zor. Çok genel ve kapsayıcı bir tanıma ihtiyacımız var bu konuda.
Fakat bu soruya cevap arayabileceğimiz birisi var. Üstelik kendisi çok ünlü bir film müziği bestecisi. Hans Zimmer Zimmer hiç klasik müzik eğitimi almamış bir müzisyen aslında. Nota okumayı bile sonradan öğrenmiş birisi. Ama bugün Inception'dan Lion King'e, Gladiator'dan Interstellar'a kadar uzanan bir diskografiyle sinema tarihinin en önemli bestecilerinden biri olarak tanıyoruz onu.
Peki nasıl oluyor bu? Geleneksel eğitime olmayan, konservatuar görmemiş biri nasıl oluyor da bu kadar etkileyici işlere imza atabiliyor? Bir IQ testi yapsaydık mesela, Hans Zimmer'ın müzik yeteneğini öngörebilir miydik acaba? İşte tam da burada durup zeka dediğimiz şeyi yeniden düşünmemiz gerekiyor. Çünkü belki de tüm o testler ve tüm o geleneksel tanımlar zekanın sadece küçük bir parçasını ölçüyor. Belki de zeka sınıfta en önde oturup tüm soruları doğru yanıtlamaktan çok daha fazlası. Bilim insanları da yıllardır bu sorunun peşinde elbette. Gelin görün ki her yeni tanım, her yeni yaklaşım bizi yeni sorularla baş başa bırakıyor.
Bunun için de zihnin sınırları üzerine konuşmak gerekiyor biraz. 1900'lerin başında Paris okullarında öğrencilerin başarısını ölçmeye çalışan Alfred Bine ilginç bir noktaya dikkat çekmişti. Ona göre zekanın 3 temel özelliği vardı. Hedef belirleme, adaptasyon ve öz eleştiri.
Psikolog ve filozof William Stern de benzer bir yerden bakıyor ve diyor ki... Zeka, zihnini yeni şartlara adapte edebilme kapasitesidir. Ama Zimmer'a baktığımızda görüyoruz ki mesele sadece adaptasyon değil. O adapte olmaktan çok, var olan kalıpları tamamen yıkıyor. İnception'daki o meşhur sesi düşünülmesinden. Klasik film müziği kodlarının tamamen dışında bir yaklaşımda bu.
ya da Interstellar'da kilise orgunu uzay sahnelerinde kullanması. Çerçevenin dışında bir düşünme şekliydi. İşte burada ilginç bir soru çıkıyor karşımıza. Zeka sadece var olana uyum sağlamak mı yoksa var olanı tamamen yıkıp yeniden tanımlamak mı? Mesela Mozart'ı düşünün. Klasik müzik eğitimini almış, sonra onu mükemmelleştirmiş bir dahi.
Zimmer ise formal eğitime bile olmadan tüm kuralları yeniden yazıyor. Fakat ikisini de müzik dehası olarak nitelendiriyoruz. Ama biri var olan sistemi mükemmelleştiriyor, diğeri o sistemin duvarlarını yıkıyor. İşte zekanın en önemli göstergesi bu belki de. Sınırları görüp onları aşabilme cesareti. Peki şimdi biraz da işin teknik kısmına bakalım isterseniz.
1920'lerde zekanın ölçülebilir bir şey olduğuna inanan bilim insanları çok önemli bir soruyla uğraşıyordu. Zeka tek bir şey mi yoksa farklı parçalardan mı oluşuyor? Bu soruya cevap arayanlardan biri olan Charles Spearman 1927'de çarpıcı bir yanıt vermişti. Zekayı iki faktöre ayırıyordu kendisi. Bir G faktörü yani genel zeka bir de S faktörü yani özel yeteneklerden bahsediyordu.
Spearman'a göre her insanda bu iki faktör farklı oranlarda bulunuyordu. Entelektüel kapasitesi sınırlı biri bile bazı özel alanlarda olağanüstü yetenekler sergileyebiliyordu mesela. İşte tam burada Zimmer yine bizi düşündürüyor. Çünkü onun müziğine baktığımızda sadece bir özel yetenek görmüyoruz.
Lion King için Afrika müziğini araştırıyor. Inception için rüyaların yapısını inceliyor. Interstellar için kuantum fiziğini anlamaya gayret ediyor. Evet onun müzikal yeteneği bir S faktörü olabilir. Fakat o yeteneği besleyen çok daha derin bir kavrayış var. İşte zekanın sırrı da buradadır belki de. Özel yetenekler ve genel kapasite arasındaki o gizemli dansın figürlerinde gizlidir zekanın tanımı.
Çünkü Zimmer bize gösteriyor ki mesele sadece iyi müzik yapmak değil, o müziği besleyecek her şeyi anlayabilmek, özümseyebilmek ve sonra onu bambaşka bir şeye dönüştürebilmek de. Bu açıdan baktığımızda belki de Sperman'ın o keskin ayrımı biraz bulanıklaşıyor. Özel yetenek ve genel zeka. Belki de bunlar sandığımız kadar ayrı şeyler değil. Belki de gerçek deha, bu ikisinin birbirini sürekli beslediği, sınırların belirsizleştiği o büyülü alanda ortaya çıkıyor. Anlayacağınız halen net bir tanımlama yok elimizde. Ama sorabileceğimiz yeni sorular var elbette. Onlara da kısa bir aradan sonra kafa yoracağız. Evet, genel bir zeka tanımı yapabilmek için soralım bakalım yeni sorularımızı.
Şimdi 1980'lere geldiğimizde zeka testlerinin yetersizliği iyice ortaya çıkmıştı artık. İnsanlar IQ testlerinde düşük puan alıp hayatta büyük başarılar elde edebiliyordu ya da tam tersi durumlara da şahit olabiliyorduk. İşte tam da bu dönemde yeni teoriler gelişmeye başladı. Louis Leon Thorstone yedi temel zihinsel beceriden bahsediyor. Bunlar sözlü anlama, kelime yetkinliği, sayılar, mekansal beceri, hafıza, algılama hızı ve mantık yürütme. Bir başka psikolog Howard Gardner ise daha da ileri gidiyor ve bu farklı zeka türlerinin aslında beynimizin farklı bölgelerinde işlendiğini ifade ediyor.
Şöyle izah edeyim bunu. Bir müzisyen müzik dinlerken beyninin temporal lobu aktif olur. Bir ressam görsel sanatlarla uğraşırken oksipital ve pariyetal bölgeleri. Hatta beyin hasarı geçiren insanlar bazı yeteneklerini kaybederken diğerlerini koruması da bunu kanıtlıyor aslında. Yani Gardner'a göre zeka sadece soyut bir kavram değil, nörolojik bir gerçeklik.
Yine dönelim Hans Zimmer'a. Onun çalışma şekline baktığımızda görüyoruz ki tüm bu kategoriler ve tüm bu sınırlar aslında yapay. Çünkü o bir film için beste yaparken neler oluyor biliyor musunuz? Her proje onun için yeni bir öğrenme yolculuğuna dönüşüyor. Lion King için Afrika'ya gidiyor. Yerel müzisyenlerle çalışıyor. Ritimleri yerinde öğreniyor. Inception için elektronik müzik tarihini baştan sona araştırıyor. Deneme yanılmayla yeni sesler üretiyor. Ya da Interstellar'da kilise orgunu kullanmaya karar verdiğinde aylar boyunca org çalan katedralleri geziyor.
Yani sadece senaryoyu okumuyor Zimmer. Her projede kendini yeniden eğitiyor. Her başarısızlıktan, her denemeden bir şey öğreniyor. Hans Zimmer aslında bize zekanın belki de en temel özelliğini gösteriyor. Yani sürekli öğrenme cesaretini.
O kelimelerin arkasındaki duyguyu, ritmi, akışı yakalıyor. Sonra görüntüleri izliyor. Ama sadece izlemiyor. O görüntülerin içine giriyor adeta. Yönetmenle konuşuyor. Uyuncuların performanslarını analiz ediyor. Filmin ruhunu arıyor. Ve sonra bütün bunları alıp öyle bir müziğe dönüştürüyor ki artık o müzik filmin ayrılmaz bir parçası haline geliyor.
Peki tüm bu süreçte hangi zeka türü devrede? Aslında hepsi ve hiçbiri. Çünkü Zimmer bize gösteriyor ki gerçek yaratıcılık ve gerçek zeka bu sınırların bulanıklaştığı yerde ortaya çıkıyor. Tam da bu noktada çok kritik bir soruya çıkıyor yolumuz. Peki ya yapay zeka? O da sınırları böyle bulanıklaştırabilir mi? Mesela bir yapay zeka sistemi Interstellar'ın müziklerini yazabilir mi?
Belki notaları doğru çalabilir ya da ritimleri tutturabilirdi. Ama o müziği uzayın derinliğiyle, bir babanın özlemiyle ya da zamanın göreceliğiyle böyle iç içe geçirebilir miydi? İşte belki de zekanın özünü burada aramalıyız. Kimileri zekayı analitik, yaratıcı ve pratik olmak üzere üçe ayırır. Analitik zeka problemleri çözer, yaratıcı zeka yeni şeyler ortaya koyar, pratik zeka ise gündelik hayatta işimizi görür.
Ama Zimmer'a baktığımızda bu kategorilerde yetersiz kalıyor. Evet o müziği analitik bir hassasiyetle kurguluyor, kabul. Ama aynı zamanda hiç yapılmamış bir şeyi de yapıyor. Pratik düşünüyor. Çünkü sonuçta ortaya ticari bir ürün çıkması gerek. Ama aynı zamanda o ürünü sanatsal bir vizyonla da yoğuruyor. Belki de zekanın en temel özelliği budur. Sınırları aşma ve yeniden tanımlama cesareti.
Düşünün yapay zeka sistemleri milyonlarca beste dinleyip benzer besteler yapabilir. Ama hiçbiri çıkıp da kilise orgunu uzay sahnelerinde kullanayım demez. Ya da elektronik seslerle klasik orkestrayı böyle harmanlayayım diye düşünmez. Çünkü gerçek zeka sadece var olan kalıpları öğrenmek değil o kalıpların ötesini hayal edebilmektir. Sadece doğru cevapları vermek değil yeni sorularda sorabilmektir. Sadece problemleri çözmek değil o problemlere bambaşka açılardan da bakabilmektir.
İşte bu yüzden Moravec'in o haritasını yeniden düşünmemiz gerekiyor. Belki de sular yükseldikçe biz de yükseklere tırmanırken mesele sadece daha yukarı çıkmak değil. Asıl mesele o haritada hiç gösterilmemiş yeni patikalar, yeni rotalar bulabilmek. Ve belki de artık zeka için yeni bir tanım yapmanın vakti gelmiştir. Zekan nedir diye sormuştuk en başta. Farklı kültürlerden çokça örnek vermiştik hatırlarsınız.
Her kültürde zekanın tanımı farklıydı. Fakat genel bir tanım yapmakta güçlük çekiyorduk değil mi? Yapay zekanın kapımızı kırmak üzere olduğu bu dönemde bambaşka bir zeka tanımına ihtiyacımız var artık. Fikirlerine körü körüne bağlı kalmayan dedik. Yeni fikirlere açık dedik. Öz muhasebesini yapabilen dedik. Evet bunların hepsi doğru. Ama bir şey daha eklemeliyiz galiba.
Zeki insan, sınırları görebilen ve o sınırların ötesini hayal edebilen insandır. Sadece var olan kalıpları öğrenen değil, o kalıpları sorgulayabilen, gerektiğinde yıkabilen ve yeniden tanımlayabilendir. Çünkü sular yükseliyor. Moravec'in haritasında görüyoruz. Yapay zeka sistemleri satranç oynamayı öğrendi, çeviri yapmayı öğrendi, beste yapmayı öğrendi. Ama bir Hans Zimmer olamadı daha.
Zira o sadece müzik yapmıyor. O müziğin ne olabileceğini yeniden tanımlıyor. Ki biz insanların en büyük gücü de bu sanırım. Tanımları yeniden yazabilme cesareti. Sınırları görüp ya ötesi varsa diye sorabilme yeteneği. Ne diyorsunuz? Sizce de öyle değil mi?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.