Podcast

Dinleyin Kıymetli Bağlantılarım

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölüme hazırlanırken baktım; telefon rehberimde 2 bin 318 kişi kayıtlı. Şöyle bir göz gezdirdiğimde bazılarının ismi dahi bir şey ifade etmedi. Peki bu insanlar kim? Dostum mu, arkadaşım mı? Bir kısmı, evet. Peki kalanlar? Tanıdıklarım mı? Öyle olsa en azından isimlerinin bir şey çağrıştırması gerekirdi. Bu bölüm bağlantılarımızla tanıdıklaştıklarımıza bakıyoruz.



Bölüm Bağlantıları:

Wikipedia: Whopper Sacrifice. (Kampanya resmi sitesi)

CommArts: Burger King Whopper Sacrifice.

Cnet: The dark secrets of Whopper Sacrifice.

Afar:  The Incredibly True Story of Renting a Friend in Tokyo.

The Atlantic: How to Hire Fake Friends and Family.

China Daily: Young People Seek Partners, but Not Necessarily for Romance.

Us-China: Watching China Eat (Mukbang akımı)

The Guardian: Care package: the French postal workers helping lonely older people.

The Guardian: Tired of texting? Google tests robot to chat with friends for you.

Trend Hunter: Outsourced Communication.

The Cut: Half of Your Friends Probably Don’t Think of You As a Friend.

Tortoise: Can an AI companion really care?








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.384 kelime · ~17 dk okuma

Hamburger zinciri Burger King, sosyal medyanın gündemin zirvesine oturduğu 2009 yılında çok ilginç bir kampanya başlattı. Whopper Sacrifice adlı bu kurgunun vaadi, herkese bedava bir Whopper menüydü. Ama karşılığında sizden küçük bir fedakarlık istiyordu. Facebook'taki 10 bağlantınızı arkadaşlıktan çıkarmak.

Kampanyanın ömrü sadece 10 gün sürdü ama tutmadığı için değil. Aksine kimsenin ummadığı bir ilgiyle karşılaşmıştı ama Facebook yönetimi sadece 10 günde 220 bin kişinin bu kampanya yüzünden arkadaşlıktan silindiğini fark edince uygulamayı anında kapattı. Yani Burger King ekmek yiyecek diye Facebook ekmeğinden mi olsaydı? Whopper Sacrifice o dönem sadece Amerika'da kullanıma sunulmuştu. Şirketin hizmet verdiği her ülkede yürürlüğe girseydi belki de milyonlarca Facebook kullanıcısı arkadaşları tarafından sessizce uzay boşluğuna fırlatılacaktı. Happy Topu bir hamburger uğruna.

Markaya birçok ödül getiren bu kampanya her açıdan tartışmasız bir zaferdi. Geride acı bir gerçeği hafızamıza kazıdı. Çoğu arkadaşımız için kıymetimiz ancak bir hamburger kadar. Hatta bir hamburgerin onda biri. Ben iyi niyetle çoğu arkadaşınız için dedim ama kararı size bırakıyorum.

Transkriptin tamamını oku

Bu vesileyle bir de biz hayal edelim isterseniz. Örneğin size bir ay boyunca ücretsiz yemek sunacak bir restoran için bir daha hiç bağlantı kurmayacağınız 10 arkadaş seçebilir misiniz? Ömür boyu rehberinizden ve sosyal ağlarınızdan silebileceğiniz 10 kişi var mı? Eminim çok zorlanmayacaksınız ve muhtemelen vardır.

Bu esasen bedava yemeğin cazibesi adına değil ya da sadece onun tahrik edici yanından değil, modern yaşamın özellikle de sosyal medyanın içini boşalttığı arkadaş algısıyla ilgili. Herkesin herkesle haşir neşir olduğu bu zamanda dost, arkadaş, yaren derdine düşmemiz Size de tuhaf gelmiyor mu ya düşününce? Herkesin tanıdık kontenjanına girdiği bir dönemde sahici ilişkileri biz nasıl bulacağız? Haddini aşan Yaşam Rehberi'nde ilişkilerin, akrabalıkların, arkadaşlıkların ve dostlukların tuhaf hallerine bakıyoruz.

Gelelim kavramlara. Şimdi kavramlarda tabii ki bağlantılardan bahsedeceğimize göre, en azından başta onu çektiğimize göre şu bağlantı meselesine bir bakalım. Köküne bağ, o da Öztürkçe ve tahmin ettiğiniz, zihninizde canlandığı gibi iple oluşturulan düğüm anlamına geliyor. Mesela bağlılık oradan geliyor. Bağımlılık oradan geliyor. Bağcık tabii ki oradan geliyor vesaire.

böyle türetmek mümkün. Ama programımıza ismini veren bağlantı ne demek? Yani birbirine bağlı olan bir bağ ile birleşmiş anlamına geliyor. Bir de tabii bakıldığında ne var? Arkadaş var. Arkadaş dediğimiz şeyde ne? Onun da kökü yine Öztürkçeden geliyor, arkadan geliyor. Yani soydaş, candaş, yandaş gibi böyle türemiş bir sözcük.

Arkadaş aynı zamanda Tatarca'da araştırdım da, Tatarca'da arka vermek ya da güncel Türkçemizdeki böyle omuz vermek anlamında yani bir omuz ver de şu işi halledelim Tatarca'da yani bir arkama geç, bir destek ver bana halledelim anlamında kullanılmış arkadaş da oradan geliyor. Yoldaş da mesela arkadaşla eş anlamlı, çok enteresan, çok tuhaf ama zihnimizden silmişler. Neden? Aynen Rus salatasının Amerikan salatasına dönme hikayesinde olduğu gibi Soğuk Savaş döneminde yoldaş sosyalistler, komünistler tarafından sahiplenince diğer cenah için lanetlik kapsamına gelmiş Öte yandan arkadaşlık anlamını da yitirip bir ideolojik tanımlama haline gelmiş. Yoldaş. Diğer taraf mesela ülküdaş demiş. Mesela herkes kendine bir yol bellemiş. O da bakıldığında siyasete kurban gitmekle birlikte saf anlamıyla tamamen arkadaş demek yoldaş. Birlikte yürünülen kişi yani. Türk Dil Kurumu birbirine karşı sevgi ve anlayış gösteren kimselerden her biri diye böyle ayrıca bir anlam daha katmış. Bunun eş anlamları var. Bir kısmını severim kullanmam, bir kısmını çok kullanırım. Mesela az kullandığım eş anlamlarından biri Refik. O da Arapça'da işte yoldaş, eşlikçi anlamına geliyor. Hani Refik, refakat falan hani bilirsiniz. Arkadaşa eş olarak tabii bir de kadının evlendiği erkek anlamına da geliyor Arapçada. Bir de yaren var. Yaren farsça arkadaş ve dostların oluşturduğu topluluğu kastediyor bununla birlikte. Yani bizim bu bağlantıdaki kavramın aslında özü biraz yaren. Yaren deyince bir de aklıma geldi. Özel gönlüm vardı rahmetli. Benim çocukluğumun, gençliğimin TRT, pazar, eğlence programlarının gedikli misafiriydi. Onun Yaren diye bir enstrümanı vardı. Kendi icadıydı. Böyle bağlama, cura ve tamburayı birleştirirdi. Böyle üçlü bir şey. Hani öyle üçlü gitarlar falan da vardır. İkili gitarlar. Öyle üçlü...

bir saz seti yapmıştı. Çok enteresandı. İnternette bir arayın isterseniz Özay Gönlüm Yaren diye karşınıza çıkar. Bir de tabii ki Dost var. Dost da esasen Farsça'da arkadaş anlamına geliyor. Yani biraz berber kuaför gibi biri İtalyanca, Latince öbürü Fransızca kökenli olduğu için hani berber böyle sıradan kuaför daha ne bileyim böyle daha süslü püslüsü gibi geliyor ya. Aslında dost ve arkadaş iki dilden ayrı kavram ama biz dost dediğimiz arkadaşın da ötesinde bir şeyi kastediyoruz. Değil mi? Böyle incelikler var işte. Böylesi inceliklerle kavramlar bölümünü kapatıyoruz ve geliyoruz esas konumuza. Kıymetli bağlantılarım. Hazır mısınız?

Bu bölüme hazırlanırken baktım telefon rehberimde 2318 kişi kayıtlı. Şöyle bir göz gezdirdim, bazılarının ismi dahi bir şey ifade etmedi. Neyse ki gazetecilik alışkanlığıyla, huyuyla hepsi için notlar düşmüşüm. İşte şurada tanıştık, şurada yaşıyor, ailesi şöyle, asistanın ismi bu, doğum günü bu, hobileri bu, şurada efendim okula gitmiş gibi hepsini tek tek fişlemişim elimden geldiği kadarıyla. Çok da ekmeğini yedim çünkü böyle 2318 kişiyi hafızamda tutmak pek becerebileceğim bir şey değil gibime geliyor. Bir yapan vardır ama ben onlardan değilim ama yani böyle bir göz gezdirirken, daha doğrusu kaydırırken o 2000 küsur kişiyi düşündüm. Kim bunlar? Mesela arada birkaç vefat etmiş tanıdığım akrabama denk geldim.

Nedense ben ölenleri rehberimden sinemiyorum. Hatıraları en azından orada kalsın, rehberimde yaşasın istiyorum. Belki o rehberde kaydırdığım isimlerden bir kısmı hâlâ hazırda ölmüştür de benim haberim olmamıştır. Kim bilir? Affola, rahmetler ola. Peki hani özünde, hepsinin ötesinde bu insanlar kim? Benim dostum mu, arkadaşım mı? Bir kısmı evet. Peki kalanlar kim? Tanıdıklarım mı? Öyle olsa en azından isimlerinin bende bir şeyi çağrıştırması gerekirdi ama çağrıştırmıyor işte.

Belki de onlar iş odaklı sosyal ağa LinkedIn'deki her gördüğümde yüzümü ekşiten o sınıfa aittir. Bağlantılarım Türkiye en çok LinkedIn kullanan ülkelerin başında geliyor. Onlardan biriyseniz eminim sizin de sıkça karşınıza kıymetli bağlantılarım şeklinde başlayan paylaşımlar çıkıyordur. Eski usul şarkıcıların gazinoda sahneye çıkış repliğini andıran bu kalıbı gördükçe böyle kendimi mal gibi hissediyorum belki. Ya da daha kibarcasını söyleyeyim hadi meta gibi hissediyorum. Yani bir bağlantıdan ibaretim. Kime bağlıyım, neyi, kimi birbirine bağlıyorum bilmiyorum. Ama bağlantıyım işte.

Seneden önce yine LinkedIn'de bağlantı talebinde bulunan bazı kişilerin isimlerinin sonunda sayılara denk gelip şaşırıyordum. Mesela 10K, 100K şeklinde ibareler vardı. Önce bunları mesleki bir ünvan ya da sertifika kodu sandım. Yani ne bileyim bir eğitim almış da onun kodu gibi bir şey.

sonra sahip olduğu bağlantı sayısını ifade ettiğini anladım. Belki hatta belli ki ben de o LinkedIn canavarları için o sayıya eklenecek bir sayıdan ibarettim. 10 bin artı bir olacaktım belki de. Kıymetli bir bağlantıya dönüşecektim. Sevinçle paylaşmak isterim ki diye başlayan o çok önemli gelişmelerden haberdar olacak başarılarına şahitlik edecektim belki.

Çünkü kıymetli bağlantı olmak bunu gerektirir. Öyle kolay değil. Sorumluluğu var bu işin. Sosyal ağların belki kolaycılıktan, belki de çaresizlikten benimsediği kadim kavramlar bu platformlar yaygınlaştıkça ekranlardan gerçek yaşamlardaki algılarımıza da hükmeder hale geliyor. Dost, arkadaş, bağlantı, tanıdık, sevgili, kanka hepsi birbirine girdi. Esas sorun ise şu, arkadaşlığın, dostluğun karşılığı sosyal ağlara endekslenince gerçek hayattaki anlamları bozuldu.

İlişkiler sosyal bir varlık olmamızın gereği ve tabii ki kaçınılmaz sonucu fakat anlamlarında ve uygulamalarında o kadar kaymalar var ki içgüdüsel olarak algıladıklarımızla pratikte yaşadıklarımız arasında dağlar kadar fark oluşuyor. Bu ayrıntılara girmeden önce bir de araya girip Haddini Aşan Yaşam rehberinin yalnızlık başlıklı 20 ve 21. bölümlerini hatırlatmak isterim çünkü birazdan anlatacağım konular için çok güzel bir tamamlayıcı, altlık, ordev de olabilir. Hatta birazcık nefes arası vereyim. Siz bölüm listesinde kaydırıp o bölümlere bakarken ve belki de kim bilir diğer dinlemeyi unuttunuz, ihmal ettiğiniz, gözden kaçırdığınız bölümlerle şevklenirken bir ara verelim, kısa bir nefeslenelim. Sonrasında sizi uzak diyarlara, kiralık akrabalara götüreceğim.

1992 yılında yarı resmi bir sorumlulukla uzun bir Japonya ziyareti yaptım. Kiralık akraba hizmetiyle de o dönemde tanıştım. Önce beni kandırmak için uydurdukları bir şey sandım ama sonrasında olmadığını anladım. Gürperten bir dehşet ile kiralık akraba. Sistem şöyle işliyordu. Diyelim ki uzakta olduğunuz ya da aynı şehirde yaşamanıza rağmen yoğunluktan fırsat yaratamadığınız için ziyaret edemediğiniz bir akrabanız var. Diyelim ki anneniz. Bu vicdani yükü üstünüzden atmak için akraba kiralayan şirketlere başvuruyorsunuz.

Şirket randevulaştığı tarihte atadığı temsilciyi önce size yolluyor, karşılıklı uzunca bir sohbetle annenizle yaşadığınız önemli anları, unutulmaz hatıraları ve ona iletmek istediğiniz güncel konuları ve mesajları paylaşıyorsunuz. Mesela diyorsunuz ki işte ben şurada doğdum, annem şu işi yapıyordu, şöyle bir kadındır, huyu budur, suyu budur, ilkokuldayken şu oldu, ortaokuldayken bu oldu, halam şunu dedi de annem çok bozuldu, teyzem bunu dedi, annem bayıldı. Böyle bir sürü ayrıntı. Sonra karşınızdaki kiralık akraba bunların hepsini dikkatle not ediyor, ezberliyor ve annenizi ziyaret ederek kapısını çalıyor. Anneciğim ben geldim Serdar diyor. Konuya giriyor kapı açılınca, içeri girince.

İşte hatırlar mısın ben işte ilkokuldayken şöyle olmuştu ne olmuştu halam sana şunu demişti çok sevinmiştin teyzem şunu demişti çok bozulmuştun falanca çocukla birbirimize neler yapmıştık gibi başlıyor sohbete sonra güncel gelişmelerden bahsediyor işte işler iyi gidiyor falan filan şöyleydi böyleydi bütün bu gelişmeleri aktarıyor sonra da vedalaşıp gidiyor elbette ücreti karşılığında Kulağa akıl almaz, hatta inanılmaz gelen bu hizmete yönelik en merak ettiğim ayrıntı, ziyaret edilen kişilerin karşısındakinin rolüne kendini bu kadar nasıl kaptırabilir diye. Yani bu şizofrenik kesişim böylesi bir ihtiyaca nasıl derman olabilir? Ziyaret edilen kişiyi hoşnut kılan şey acaba sahte de olsa bir yakının onu ziyaret etmesi mi? Yoksa sadece kapısını çalıp içeri giren biriyle sohbet edebilmenin verdiği tatmin mi? Peki o temsilciyi yollayan kişi yani bu senaryoda mesela annesine kiralık serdarı yollayan serdar nasıl bir tatmin yaşıyor?

Ne yazık ki o dönem etrafımda bu soruları anlayacak derecede İngilizce bilen Japon yoktu. Benim Japon camda anca yemek siparişi vermek ve yol tarifi sorabilmekten ibaretti. Dolayısıyla kafamda bu büyük bir soru işareti olarak bu zamana kadar kaldı. Yine de bu bölüme hazırlanırken aklıma bir kurt düştü ve araştırayım dedim. Hala böyle bir şey devam ediyor muydu acaba? Evet, elbette ediyordu.

Tek başına seyahat edenlerin ya da bir başına yaşayanların sosyalleşme ihtiyacını gidermek adına hizmet veren bu arkadaş kiralama sektörü Japonya'da büyümeye devam ediyor. Sadece Japonya'da da değil, birçok uzakdoğu ülkesinde izine rastladım. Bu sektörde hizmet veren depozitolu arkadaşlar, kimi zaman ilişki kurmakta zorluk yaşayanlara yardımcı oluyor, kimi zaman da düğünlere misafir rolü yapıyor. Yani bizdeki bu cenaze yasçıları ya da düğün şakşakçıları gibi. Japonya'daki bu hizmetin iki net kuralı var. Cinsel ilişki asla yok ve borç vermek kesinlikle yasak. Notlarımı tararken benzer bir hizmeti deneyen Chris Collins'in makalesine denk geldim. Vaktiyle bir kenara koymuşum. Bağlantılarından bu bölümün notlarına ekliyorum.

Aktardıkları arasında kişinin anne babasının evine onunla evlenmeyi düşünen eş rolünde gidenler dahi var. Bu makale için Colin'e yardımcı olan Miyabi adlı kadından bahsediyor Miyabi'yi. Benim de Japonya'da Mayumi diye bir aşkım vardı onu hatırladım. Acaba ne yapıyordur şimdi? Bak aklıma düştü çok da güzel bir kızdı. Ne kadar aşıktım. Tabii ki açılamadım ona. Öyle platonik olarak kaldı. Ama bence anlamıştım. Neyse. Mayumi, seni de buradan sevgi ve saygıyla selamlıyorum ve Miabi'ye dönüyorum. Miabi adlı bu makaleye konu olan kadın haftada ortalama... 15 iş aldığını söylüyor Colline Söyleşisi'nde. Yani başka bir açıdan değerlendirecek olursak günde en az 2 rol üstleniyor bu hizmet karşılığında. 2 saat her seansı bedeli de 115 dolarmış. Şimdi güncel olarak neye denk gelir bilemiyorum güncel kurla. Bağlı olduğu bir şirket varmış ve ülke çapında da temsilcilikleri varmış. Miyabi o söyleşide benim de Japonya günlerimde fark ettiğim bir sırrın altını çiziyor.

Japonya'da herkes mutlu görünür fakat bu sadece bir maskedir yani kimse içini dökemez, yardım isteyemez, yalnızlığını ve çaresizliğini anlatamaz. Mesela Miyabi altını çiziyor birçok kişinin elini tuttuğunda dahi hıçkırarak ağlamaya başladığını söylüyor. Böylesi bir yalnızlık içe kapanıklıktan söz ediyoruz mecburi şartlar gereği. Ve görünenle gerçek duygular arasında böylesine yaygın fark olan Japon kültürü bu durumu tanımlayan bir sözcükte üretmiş elbette. O da kudoku. Kudoku ne demekmiş? Görünen yüzünle iç yüzün arasındaki farkı temsil ediyor. Kudoku.

Aynı sektörde hizmet veren 16 yıllık yine Japonya'da Family Romance adlı bir şirket var ve yaşlısıyla, genciyle, kadınıyla, erkeğiyle 800'den fazla kiralık arkadaşı var. Düşünebiliyor musunuz? 800! Bu kişilerin hepsi her işinde karşı tarafın beklentilerine yönelik rollere bürünüyor. Yani kimi zaman şefkatli bir anne ya da baba, kimi zaman ölmüş bir arkadaşının reenkarnasyonu, bazen çocuğu olmamış ya da kaybetmiş bir ailenin evladı, bazen travma yaşadığı eski sevgilisi, artık senaryoları varın siz hayal edin.

The Atlantic dergisinde bu kiralık arkadaşlardan biriyle yapılan röportajda çılgınca bir soruyla karşılaştım. Bakın iyi düşünün şimdi. Diyor ki röportajı yapan kişi, siz kiralık arkadaş hizmetinde bu rolü üstlenirken karşınızdakinin de kiralık bir arkadaşı olmadığından nasıl emin oluyorsunuz? Acayip bir gerilim filmi konusu değil mi ya? Müthiş, bereketli bir konu bu. Kiralık arkadaş olarak hizmet veriyorsunuz ama hizmet verirken karşınızdaki de kiralık arkadaş. Böyle inception gibi bir durum yani bakıldığında. Belki de en yürek burkan ayrıntı bütün bu bahsettiğim meselenin Japonya gibi 124 milyon nüfusa sahip bir ülkede yaşanıyor olması.

Miabi Türkiye'de yaşasaydı iki saatlik sohbet için 115 dolar verir miydim diye düşündüm. Belki de verirdim ya. Hayatını okuyarak, yazarak ve bolca da konuşarak kazanan biri olarak konuşmaya hasret olmam size garip gelebilir. Ama aynen Miabi'nin müşterileri gibi ben de esasen gerçekten sohbete hasretim. Hafta boyu her boşlukta bu yayına ilgi çekici bir konu bulabilmek için düşünüyorum.

Saatlerce araştırma yapıyorum, notlar derliyorum, yazıyorum, düzeltiyorum, çiziyorum, ediyorum, okuyorum. Zaman zaman denk geldiğim dinleyicilerin yüreklendirici sözleri hepsine ayrı anlam katıyor, bütün o yorgunluğu alıp götürüyor. Fakat bu yayının kendi adıma gizli bir motivasyonu daha var. Kimseye söyleyememiş olsam da. En büyük mutluluklarımdan biri bu kaydı yaptığımız stüdyoya geldiğimde PodB ekibiyle yaptığımız çalçene sohbetler. Hasretim insandan yana değil elbet, aksine muhtevadan yana dertliyim. Mesela benim telefonum sadece iş için çalar. Bir mesaj aldıysam mutlaka işle bağlantılı bir talep vardır. Ya da bin yıldır bir hal hatır dahi sormamış bir tanıdık arkadaş artık neyse hiç utanmadan

fütursuzca bir ricada bulunur. Şunu paylaşsana, şunu bilmem ne yapsana. Hiç yüzü kızarmaz. Edepsizce ister bunu. Beni en son kim sadece muhabbet etmek için aradı ya da bir yere çağırdı? İnanın hatırlamıyorum. Bu uğurdaki kişisel çabalarım da hep sonuçsuz kaldı. Yani sadece muhabbet için aradıklarım da ikinci cümleden sonra araya bir iş sıkıştırma derdine düştüler.

Herkesin işi var, herkesin işi en önemli, herkesin en önemli şeyi işi. Kalabalıklar içinde yalnızlık tam da böyle bir şey işte. Dolayısıyla hiçbir amaç, hiçbir plan beklentime çıkar içermeyen türden sohbete nasıl hasret kaldığımı bu podcast'ı yapmaya başlayınca anladım. Ne mutlu bana ki üstüne para vermek zorunda da değilim. Üstelik sohbete eşlik eden her dem taze kahve ve çayımız var masamızda.

Japonya'da bu hizmetin izini sürerken Çin'de de benzer bir akımın olduğunu öğrendim. Dazi adı verilen bu ilişki şekli arkadaş olmasa bile yemek yeme, sinemaya gitme ya da oyun oynama gibi ortak bir amaç için bir araya gelen kişileri tanımlıyor. Dazi. Bu tabii aklıma birazcık şeyi getirdi.

Taz diye bir kavram vardı. Hâkim Bey diye meşhur Lübnan kökenli bir düşünür vardır. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşar. Onun geçici otonom bölge diye bir kavramı vardı. Temporary Autonomous Zone. Bu kavram hatta zamanında Jack Dorsey tarafından Twitter için de kullanılmıştı. Biz de Twitter'da böyle bir şey diyordu. Yani normalde böyle bir bağlantısı olmayan ama bir mevzu için anlık olarak bir araya gelen, sonra o mevzu bitince dağılan insanları tanımlıyordu. Dazi de bunun gibi işte. Hani şu akşam lise mezunları buluşuyoruz, şurada yemek yiyeceğiz grubu gibi ya da bilmem ne toplantısı grubu gibi. geçici arkadaşlıklar bir amaç çevresinde bir fayda çıkar çevresinde oluşan arkadaşlıklar. Şimdi sözcüğün asıl anlamı Çince'deki anlamı İskambil arkadaşı yani bizdeki okeye dördüncü türünden bir şey ama bugünkü anlamı bambaşka bir şey evrilmiş. Geçen sene yapılan bir araştırmaya göre Çinli gençlerin %72'si en az bir dazisi olduğunu belirtmiş. Dazi arayışındaki en büyük gerekçeyse

Yemek arkadaşı. Uzakdoğu'da yalnız başına yemek yemek bir tür tabu. Mesela konuyla en azından bugünkü konumuzda doğrudan ilgisi yok ama şimdi bahsi geçince aktarmak istedim. Uzakdoğu'da aynı gerekçeden doğan mukbang adlı bir akım var. Mukbang diye de mi okunuyor bilmiyorum ben mukbang diyorum. Yemek saatlerinde canlı yayın açarak yiyenleri ve milyonlarca izleyiciye bunu canlı olarak yayınlayan fenomenlerin başlattığı bir akım bu. Yemeğini tek başına yemek istemeyen milyonlarca kişi var. Onlarda bir saat belirleniyor. Öğle yemeği saati. Geçiyorlar ekran karşısına, açıyorlar. Karşısındaki kişi höpür höpür bir şeyler yerken onlar da yiyorlar. Böylelikle

birlikte bir şey yeme hissine kapılıyorlar. Yani yalnız yemek yediklerini ne diyelim bir şekilde bastırıyorlar, görmezden geliyorlar vesaire. Yani yemeğini tek başına yemek istemeyen yalnız milyonlar ekranda bu yiyicileri izleyerek ruhunu bir şekilde teskin ediyor. Dazi akımına dönersek, bu geçici yarenlik arayışındaki en yaygın gerekçelerden biri de tuvalet arkadaşlığıymış ya. Düşünebiliyor musun? Tuvalet daziniz, yani birlikte hacet giderdiğiniz arkadaşları temsil ediyor. Yani anlaşıyorsunuz, buluşuyorsunuz, alıyorsunuz telefonları elinize ve birlikte tuvalete giriyorsunuz. Yani bu aynı mekanda da olabiliyor. Ayrı mekanlarda da olabiliyor. Küçük bir parantez açayım. Çin'de toplu tuvaletler çok yaygın ama umumi tuvalet demiyorum bakın toplu tuvalet. Yani eski Roma'da olduğu gibi işte U şeklinde veya düz bir hat üzerinde yan yana karşı karşıya dizilip karşılıklı def-i hacet sürecine giren Çinliler. Ne kadar hoş bir görüntü. Bilemiyorum yani görmediğim için bir şey diyemeyeceğim. Neye dermandır, neye iyi gelir onu da bilmiyorum.

Tabii arkadaşlık ve sohbet hasileti elbette uzak doğuyor. Has değil, hiç şüphesiz. Notlarımı kurcalarken Avrupa'da enteresan bir yansımasına denk geldim. Fransa'nın PTT'si diyebileceğimiz La Poste'un ayda 20 euro bedelli bir hizmeti varmış o dönemde. En azından ben 2018'de notlarıma eklemişim. 20 euroymuş bedeli.

Bu program dahilinde ayda 20 euro verdiğinizde ebeveyninizin yani anne babanızın mahallesine bakan postacı onları düzenli aralıklarla gidip ziyaret ediyor, içeri giriyor, bir çay kahve içiyor, hal hatır soruyor ve size raporluyor. İşte şöyleymiş, böyleymiş, şunu dedi, bunu dedi. Sizin haberlerinizle ona iletiyor. Yani bu Japonya'daki kiralık arkadaşlık hizmetinin Fransız versiyonu olarak düşünebilirsiniz ve not ettiğim, notlarımı aldığım 2018 yılında bu hizmetin Fransa'da 6000'den fazla abonesi varmış düşünebiliyor musunuz?

Sizin için ne ifade etti bilmiyorum ama mesela şahsen ben böyle bir hizmette görev almayı isterdim. Yani o postacılardan biri olmayı isterdim ya düşündüm notlarıma eklerken. Yani insana ve sohbete aç, hasret yaşlıların o misafirperverliğini düşündüm. O çıkarsız, beklentisiz halleri eminim yaşamı benim için daha anlamlı ve tabii ki sahip olduğum anları daha kıymetli hale getirirdi diye düşünüyorum.

Haddini aşan yaşam rehberinde teknolojiden bahsetmemek için özel bir çaba harcıyorum, farkındasınızdır. Ama bu bölümde sınırları epey zorladığımı düşünerek bir küçük soruyu da aklınıza yerleştirmiş olayım. Yapay zeka çağının en büyük ve en kârlı kullanım alanının kokusunu alıyor musunuz bütün bu anlattıklarım doğrultusunda? Ben de alıyorum. Çok ilginç bir zaman dilim bizi bekliyor. Neyse ki benim yeterince arkadaşım, dostum var da böyle dertlerim yok diye sinsice sevinenleriniz olabilir şu an beni dinlerken. O mutluluğunuzun köküne kibrit suyu ekmek için Plus One dergisinde yayınlanan vaktinde notlarıma eklediğim bir akademik çalışmayı sizlerle paylaşayım.

Çalışma ekibi üniversite öğrencilerine bir form dağıtmış ve sınıflarındaki arkadaşlarını numaralandırmasını istemiş. Bu katılan denekler hiç tanımadıkları sınıflarındaki kişiler için 0, en kadim dost bildikleri için 5 notunu verecek. Yani 0, ben bu kişiyi hiç tanımıyorum. 5, çok iyi tanıyorum. Kankamdır, canımdır, ciğerimdir. Aradaki 1, 2, 3, 4 de ona göre değerlendiriliyor. İşte az tanırım, çok tanırım falan filan. Anladınız yani. Çok basit bir kurgu. Arkadaşlık dereceni numaralandır ve kağıda yaz.

Kurgunun mantıksal algısında mesela diyelim ki işte Turan'la Yasemin'i düşünelim. Turan'ın 5 puan vererek dost bildiği Yasemin'in de Turan için 5 ya da en azından 4 vermesini beklersiniz değil mi? Yani birisi bu benim kankamdır, canımdır, ciğerimdir, dostumdur dediğinde bunun karşılıklı olmasını beklersiniz. Fakat ankete katılanların %94'ü sonuçların böyle olmasını beklerken, umarken hiç de öyle şeyler çıkmamış. Ne olmuş biliyor musunuz?

karşılıklı olarak eşit puanları alanların oranı %53'te kalmış. Yani Turan Yasemin'e 5 puan vermiş ama Yasemin Turan'a 5 puan vermemiş. Turan Yasemin'in kankası ama Yasemin Turan'ın kankası değil. Bir ters bir örnekle de türetirsek. Bu basit şey bize ne anlatmış? Arkadaş bildiklerimizin yarısı için biz bir arkadaş falan değiliz esasen.

Çok basit, çok maliyetsiz bir deney. İşyerinizde ya da sınıfınızda bir yapın bakalım ne çıkacak. Ya da bence hiç denemeyin. Bazen bilmemek, bilmekten çok daha iyi.

Kıymetli bağlantılarım geldik bir bölümün daha sonuna. Hiç şüphesiz konuşacak, bahsedecek daha nice ayrıntı, nice örnek, nice araştırma, anket vardı ama işin özünden nasibimizi yeterince aldık diye düşünüyorum. 8 milyarı aşkın hem cinsimizin yaşadığı şu gezegende muhabbet edecek, sinemaya gidecek, derdimizi dökecek bir arkadaşı bile anca ücretli hizmetlerden bulabilmek sadece bizim kabahatimiz olmasa gerek. Meselenin özü çok daha derinlerdi. Kendimize o kadar gömüldük ki ötekilerin varlığını unuttuk. Arkadaşlarımız sosyal medya paylaşımlarımızı beğenmek zorunda olan bir sermayeye dönüştü. Dostluk ile arkadaşlık arasındaki fark, Instagram hikayelerindeki yeşil halkayla tanımlanır hale geldi. Sadece kendimizle meşgul olduğumuz tek kişilik dünyamızda arkadaşlığın ve dostluğun sorumluluğu artık bizim için göze alınamayacak büyük.

Bu sorumluluk gözümüzde büyüyor. Öylesine kaçındık ki bu sorumluluktan arkadaşlığın, dostluğun nasıl bir şey olduğunu unuttuk. Neyse ki fıtratımız, mobil uygulamalarımız ya da işletim sistemleri kadar hızlı güncellenmiyor. Açlığımız baki, şifamız belli. Bu bölümün notlarında unutmadan da ekleyeyim, bu anlattıklarımı pekiştirecek bir sürü kaynak, çok eğlenceli bağlantılar sizi bekliyor. Bir sonraki bölümde bir başka ortak derdimize rehberlik etmeye devam edeceğiz. Benim kıymetli bağlantılarım.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)