Podcast

kışın kötü hissetmek ve kış filmleri

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölüm soğukta neler yapılacağını, nasıl yaşanması gerektiğini öğrendik.



Bölümde Bahsi Geçenler:

Force Majeure,

Inside Llewyn Davis,

Home Alone,

The Thing.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

----- Podbee Sunar -------
Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

6.750 kelime · ~34 dk okuma

Farkında mısınız bilmiyorum ama şu an kış ayındayız. Hava soğuk. Güneş normalden erken batıyor. Ve herkes hasta, ben de şu an. Yani hastalığımın son aşamasındayım diyebilirim. Akciğer enfeksiyonum vardı geçen hafta. 10 gündür evden çıkmıyorum ve artık pandemi gibi oldu. Kimseyle görüşmüyorum hani hastalığı geçirmemek için. Dışarıda sadece yürüyüp etrafa bakıp sonra geri dönüyorum. Çok yalnızım, lütfen yardım edin.

ve dün uyuyordum sonra dört gibi uyandım sabaha karşı ve komşumun öksürüğünü duydum kendi yatağımda Yani gerçekten herkes hasta. Ama sonraki sabah komşumun storylerine bakıyordum ve komşum aslında İstanbul'da değilmiş. O yüzden aklımı da kaybettiğimi söylemek istiyorum. Bunu bilerek bu bölümü dinlerseniz sevinirim. Şu an ateşim 47 derece. O yüzden söylediklerim anlamlı olmayabilir. Ya da tam tersine anlamlı olabilir. Ve bu bölümde hani kışın yaşadıklarımızı, kış hislerini

Kışın geçen filmleri konuşarak yapmak istiyorum. Bazıları Christmas filmleri, konuşacağım filmlerden bir tanesi. Diğerleri de soğukta geçen filmler. Kış için seçtiğim ilk film Force Majeur. Bu bir İsveç filmi. Bir adam ve bir kadın evli olan ve bir küçük kız ve bir küçük erkek çocukları. Bu dört kişi İsveç'ten Fransa'ya bir kayak tatiline gidiyorlar. Bu arada hiç kayak tatiline gittiniz mi bilmiyorum. Ben hayatımda iki kere gittim. İlki ilkokuldaydım. Bayağı küçüktüm. Annem ve arkadaşlarıyla gitmiştik. Ve ben yol boyunca sürekli ne zaman kar yağacak diye soruyordum. Çünkü çok fazla kar görmek istiyordum. Çok heyecanlıydım bir çocuk olarak. Kar olacağı, kar topu yapabileceğim için, her yer beyaz olacağı için ve kar yağacağı için. Ve sürekli hani Uludağ'a tırmanıyoruz ve yani arabayla çıkıyoruz. Ve sürekli ben kar mı yağıyor, şurada kar mı var, burada kar mı var falan diyorum. Ve en sonunda şeye çıktık yani hani kar yağan yere çıktık. Ve ben orada bir çocuk olarak hala

Transkriptin tamamını oku

Böyle heyecandan şey diye sormuşum. Bu kar mı falan diye sormuşum. Sordum yani, bunu hatırlıyorum. Çünkü annemin arkadaşı şey diye cevap vermişti. Yok Cem, *** yiyor demişti. O cinsel organın adını size söylemeyeceğim. Bu arada annemin arkadaşı da gerçekten Türkiye'de saygın bir oyuncu. Benle bu şekilde dalga geçmişti. Komikti yani. Çünkü... Yani kar yağıyordu aynen. Karın yağdığını anlayabiliyordum ama bu kar mı diye soruyordum. İşte çocuklar gerçekten çok tatlı. Evet bu ilk...

Kayağa gidişim. Orada yani bir kere kaydım. Üç gün kaldık ama niyeyse bir kere kaydım galiba, hatırlamıyorum. Sonra bir daha gittim Kayağa. Bu da üniversite sırasında. Bir arkadaşımla gittim. İsmini vermek istemiyorum çünkü yaşadıklarımız gerçekten çılgındı. Bu arkadaşım deli gibi araba kullanıyordu. Hani otoyolda biraz makas atar şekilde ilerliyordu.

Ve hani aşırı yakın bir arkadaşım değildi. Sevdiğim bir insandı ama çok tanıdığım biri değildi. Daha önce arabasında bulunmamıştım. İlk defa arabasında bulunuyordum. Böyle otoyolda diyordum hani bu kadar hızlı gitmesem mi diye ya da böyle sağ sol yapmasak mı falan diyordum. Yani hızlı gitmek neyse de aynen çok sağ sol yapıyordu, makas atıyordu. O da bir şey olmaz işte iyi kullanıyorum falan dedi hani klasik. Sonra daha da çılgın şeyler olmaya başladı.

Şu an şaka yaptığımı düşünüyor olabilirsiniz ama şaka yapmıyorum maalesef. Keşke yapıyor olsaydım. İki bacağının arasına aldı arabanın direksiyonunu. Nasıl oluyor bilmiyorum. Herhalde koltuğun yüksekliğini ayarlayıp öyle. Bacaklarının arasına aldı. Eline telefonunu aldı. İki eline. Bacaklarıyla arabanın direksiyonu... Dur, nasıl gaza basıyordu? Oha! Bir bacağıyla mı kullanıyordu acaba?

Şaka yapmıyorum ama bu arada. İki eliyle telefonunu şey yaptığına eminim. Ama böyle bir şey oldu ve ben çok gerildim. Ve arkadaşımın kış lastiği de yoktu. Yaz lastiği vardı. Yaz lastiğiyle Bolu'ya çıktık. Şu an sanki ben böyle anksiyete krizi geçiren bir insanmışım gibi. Hani gittiğim ortamlarda sürekli işte o öyle mi bu böyle mi gibi davranıyorum gibi düşünüyor olabilirsiniz.

Ama ben kendimin öyle davrandığını o kadar düşünmüyorum normalde. Ama arkadaşımın bacağıyla araba kullanması biraz ekstraydı gerçekten. Neyse sonra gittik. İki gün, yok bir gün kaydık yine. Zaten bir gece mi ne kaldık galiba. Benim kayak takımım ayağıma büyük mü geliyordu? Tam bağlamamış mıydık? Neydi? O yüzden ilk gün kayarken hiçbir şekilde duramadım. Hani durmanız gerekiyor ayakta. Ben aşağı kayıyordum.

sonra kendimi yuvarlıyordum durabilmek için ve bunun hani normal bir şey olduğunu zannettim şey yapmadım hani gidip birine sorayım demedim herhalde hata yapıyorum durmakta duramıyorum o yüzden kendimi atıyorum diye düşündüm ve her seferinde denediğimde hiçbir gelişime kaydedemeyip kendimi atmaya devam ettim ama sonra ikinci gün yeni bir kayak takımıyla kaydığımda durabildiğimi fark ettim ve çok sevindim ve yani bu kendimi attığım sıralarda durabilmek için hani etrafımda insanlar da oluyordu Ama kimseye bir şey olmadı. Sonra dönüş yoluna çıktık ve dönüş yolunda da arkadaşım çılgın araba kullanma yeteneklerini bana gösterdi. Ve ben eve döndükten sonra şey diye düşündüm hani Fight Club'ı izlediniz mi bilmiyorum. ama Fight Club'daki bu sahne benim yaşadıklarımı çok iyi açıklayacak. Sahnenin detaylarını hatırlamıyorum ama Tyler Durden yani Brad Pitt ve anlatıcı Edward Norton böyle beraber takılırlarken bir ara Tyler Durden sokakta mı buluyor böyle rastgele bir adam buluyor ve bu adamın kafasına silah dayıyor etraflarında kimse de yok akşam yani ve bu adamın cüzdanını alıyor kimliğine bakıyor ne yaptığına ne ettiğine ve öleceksin diyor kafasına silah tutup

Adam çok korkuyor tabii ki hani ne oluyor, beni niye vuracaklar, neden diye. Sonra Tyler Durden adamın cüzdanına bakarken bir tane tarihi geçmiş üniversite kartı görüyor ve hani sen ne okuyordun dostum Raymond diyor, adamın adı Raymond. Raymond da bir şeyler okuyordum diyor çünkü adamın eli ayağı titriyor, kafasına silah tutuluyor yani hani kafana silah tutulurken bir anda ne okuyordun Raymond diye sorunca adam da konuşamıyor. Tyler Durden ama bastırıyor çok güçlü bir insan olduğu için.

Raymond da biyoloji okudum diyor. Tyler Durden niye okudun diyor. Raymond'da bilmiyorum diyor. Tyler'da hani okuduysan bir sebebi vardır, bir sebepten dolayı okumak istemişsindir diyor. Raymond'da ne veteriner olmak istiyorum ben. Aslında o yüzden okudum diyor. Tyler Durden'da diyor ki o zaman sen şimdi gidip veteriner olacaksın. Sana altı hafta veriyorum. Adresini biliyorum çünkü cüzdanından gördüm. Bu arada Raymond da şey, çok zengin biri değil yani, zorda yaşayan bir adam. Eskiden büyük ihtimalle hayalleri varmış ve şimdi artık

Normal bir işte çalışıyor sanırım, bilmiyorum. Aynen, Tyler Durden da diyor ki tekrar okula gir, 6 hafta veriyorum sana. 6 hafta içinde bir gelişme kaydettiğini görmezsen veteriner olmakla ilgili. Seni öldüreceğim diyor ve sonra Raymond'ın koşup kaçmasına izin veriyor. Adam koşarak kaçarken Edward Norton'ın karakteri, anlatıcı karakteri. Tyler Durden hani niye böyle bir şey yaptın?

Manyak mısın?" diyor. Tyler Durden da yarın bu adam hayatının en güzel gününü yaşayacak, en iyi kahvaltısını edecek. Hani çünkü neredeyse ölüyordu ama sonra bir anda Tyler Durden onu bağışladı çünkü kendisi inanılmaz bir insan. O yüzden Raymond'ın bundan sonraki günü çok iyi olacak diyor. Çünkü hayatın güzelliklerinin farkına varacak ve hayatın bittiğinin farkına varacak. Aynen. Ben de Uludağ'dan indikten sonra

Arkadaşım beni eve bıraktı ve ben şey oldum hani... Öyle toprağı öptüm, yeri öptüm ve dedim ki... Hayat harika bir şeymiş. Ben niye bu kadar boşa zaman harcamışım? İlgilenmediğim şeylere, ilgilenmediğim insanlara vakit harcayarak. Ve sonra çoğu arkadaşımla konuşmayı kesip bir yıl Tayland'da yaşadım. Bunu çoğu insana söylememiştim, bilmiyorum ama. Bu kararı almamın sebebi de oydu aslında. Hayır hayır, Tayland'da yaşamadım bir yıl. Ama gerçekten eve girdiğimde, yani o arabadan indiğim an ne kadar rahatladığımı hatırlıyorum.

Evet. Bu arada yani Tyler Durden'ın yaptığı Raymond'a hayatın güzelliğini hatırlatacak mı emin değilim çünkü hani durup dururken biri beni sokakta kafama silah dayayıp sonra da hayallerin mi ne diye sorup sonra gitmeme izin verseydi bu benim daha çok hayallerimi mi düşünmeme sebep olurdu yoksa akşam yürüyüş yapmaktan korkmama mı sebep olurdu bilmiyorum. Ama sahnenin mesajını anlıyorum tabii ki. hayat geçip gidiyor ve hayatın geçip gittiğini unutuyoruz aslında. Çok, çok garip bir denge ya. Aynen, herkes biliyor bu dengeyi artık. Sadece arada hatırlatmak iyi oluyor yani. Zamanın gerçekten geçip gittiğini. Ama aynen, bazen de insanlar zaman geçip gidiyor diye geriliyorlar, sonra bir şey yapamıyorlar ve sonra zaman geçip gidiyor. Enteresan konular arkadaşlar, evet. Aynen, benim kayak anılarım bu şekildeydi. Yani kayakla ilgili çok fazla bir tecrübem yok.

O zaman biraz önce size bir filmden bahsediyordum. Hatırlıyor musunuz? Bilmiyorum. Force Majeure filmi. O filmi konuşmaya devam edelim. Sadece şey demiştim sanırım. Bir çift ve çocukları Fransa'ya kaymaya gidiyorlar. Kayak tatiline. Her şey güzel gidiyor. Beraber kayıyorlar tabii ki. Uyuyorlar, yemek yiyorlar. Zaten kayak tatilinde başka bir şey yapamıyorsun çünkü gidecek bir yer yok. Gerçi gidecek bir yer olması önemli mi? Biz kendi beynimizde, kendimize sınırlar çizerken

küçük bir yerde kalmanın da o kadar bir önemi var mı? Sen istiyorsan tüm dünyayı gezebil ama beyninin duvarları içinde bazı engelleri aşamıyor isen sen aslında gezebiliyor musundur? Evet. Sonra filmin devamında şey oluyor. Bizim arkadaşlarımız, dört kişi, aile beraber kahvaltı ederlerken dışarıda kahvaltı ediyorlar. Böyle bir otelin teras gibi bir şey var.

Bir anda arkalarındaki dağdan çığ düşmeye başlıyor. Ama bu böyle kontrollü çığ düşürülüyormuş herhalde kayak merkezlerinde. Öyle bir şey gibi duruyor. İlk işte anne karakteri, ''Aa bir şey mi oluyor? Kalksak mı, gitsek mi?'' diyor. Çünkü çığın düştüğünü görüyorlar hani yavaş yavaş. Adam da yok bir şey, yok bir şey diyor. İşte kamerasını çıkarıp fotoğraf çekiyor. Kadını da çekiyor sanırım.

Sonra ama çığ bunların üstüne gelmeye devam ediyor ve bir anda insanlar panik oluyorlar, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Ve çığ gelmeye devam ediyor ve çığ ulaşıyor restorana, her yer bir anda beyaz oluyor ve bu sırada baba karakteri koşup telefonunu alıyor. Bu işin komik tarafı. Telefonunu alıp kendi koşup kaçıyor. Bu sırada anne çocukları kurtarmaya çalışıyor. Hani... Ama kendisi de çok bir şey yapamıyor. Sadece çocuklara sarılıyor. Yani böyle üstlerinde duruyor gibi. Onlara bir şey olmasın diye. Ama bu olduktan sonra aslında çok bir olay olmadığını görüyoruz. Hani çığ sadece şeymiş, yani kar parçaları. Hani normalde çığ içinde çok büyük şeyler olur, bir şeyler olur ya, bu böyle hani beyaz kar parçalarıymış aynen. Çünkü bir anda çığ olduktan sonra geçiyor, hani örtü kalkıyor gibi üstlerinden ve insanlar yemeğe bile geri dönüyorlar. Hani o kadar büyük bir sıkıntı olmuyor. Ama aynen filmin olayı,

Adamın kaçması, tüm film bunun üstünden kurulu. Bu olay yaşandıktan sonra karakterler gününe normal bir şekilde devam ediyor. Ne olduğunu konuşmuyorlar. Adam arada böyle gergin miyiz, bir şey mi oldu diye soruyor. Kadın işte yok diyor. Bu olayı ilk otelde başka bir çiftle yemek yerken konuşuyorlar. O çift nasılsınız, ne yapıyorsunuz, ne ediyorsunuz diye soruyor. Otelde tanıştıkları bir çift yani. Bunlar da konuşurken kadın bir anda bugün hani çıvoldu ve kocam koşarak kaçtı diyor.

Adam da geriliyor, öyle bir şey olmadı, ben kaçmadım diye cevaplıyor. Ve karşılarında başka bir çifte olduğu için de geriliyorlar. Eğer başka, eğer bir sevgiliniz olduysa şu ana kadar ve biriyle yemek yediyseniz karşınızdaki bir çiftle, bazen böyle şeyler olabiliyor. Biri bir şey anlatıyor, sonra öbürü aslında öyle değil diyor ve kendi bakış açısını anlatıyor. Ben bunu küçükken babama çok yapıyordum. Babam başka arkadaşlarına bir şeyleri anlatırken,

İnsan bir olayı anlatırken bazen farklı anlatıyor, bazen unuttuğu için tekrar anlatırken bir şeyleri, detayları değiştiriyor. Ben de babamın her bir şey anlatışında yanında olduğum için... Çünkü beni arkadaşlarıyla yedikleri yemeklere götürüyorlardı. Aslında keyifli bir olay.

Bazen kitap okuyordum bu yemeklerde muhabbet sarmadığı için. Bazen de kitaptan sıkılınca babamı dinleyip, babama anlattığın şey doğru değildi, aslında şu detay böyle değildi diyordum. Çünkü inanılmaz bir insanım. Gerçekten bu arada yani zor çocuğunuzun olması da. Çocuğum yok ama bir çocuk olarak anlıyorum baba olmanın zorluğunu ama tabii ki bilemem baba olmadan.

Evet, bu çiftlerde de oluyor. Bazen yani bir sıkıntıyı konuşmuyor insan bu filmde olduğu gibi ve sonra başkalarıyla bir şey konuşurken benzer bir konu hakkında konuşmaya başlıyorsunuz ve çiftler aslında o konu hakkında fikirlerini başkalarına, masaya söyleyerek kendileri aralarında iletişim kuruyorlar ve bazen bu gergin bir hale geliyor ve çift bir anda kendi arasında neyi nasıl gördüğünü konuşmaya başlıyor. Bu hem masadakiler için, çünkü ortam bir anda geriliyor, hem de çift için gerçekten zor bir durum. Ama şey de biraz komik yani, bazen çiftlerde şey oluyor ya işte, biz bütün problemleri kendi aramızda çözelim, başkalarına göstermeyelim problemlerimizi gibi.

Bilmiyorum, bu da bazen enteresan geliyor. Hani ailelerde de oluyor ya, misafir geldiğinde hep mükemmel durmaya çalışıyorlar ama aslında aile zar zor ayakta duruyor. Bazen o çiftlerde de oluyor. Neden? Yani tabii ki insanlar problemlerini ayrıca çözebilmeli başkalarının önünde tartışmak şey açısından kötü. Belki bunu belirtmek gerekiyordur.

Başkalarının önünde tartışmak başkaları için kötü. Yani sizin kötü görüleceğiniz için kötü değil. Başkalarının zamanını ve boş yere gerginliğini alıyorsunuz. Tabii ki çok yakın arkadaşlarınızsa falan. Yani böyle şeyler olabilir ama genelde bilmiyorum. Neyse yemek devam ettikçe adam reddetmeye devam ediyor ama adam gerçekten kaçıyor bu arada. Yani filmde görüyoruz bunu. Ve kadın gülme krizine giriyor çünkü sinirleri bozuluyor. Kendi üzüldüğü ve

sonrasında konuşmadıkları bir şeyi kadın ortaya attıktan sonra adam öyle bir şey olmadığını söylüyor. İnanılmaz gerçekten. Sonra yemekten çıkıp odalarına dönüyorlar ve çocukları odada bırakıp kapının önünde konuşuyorlar. Biz neden böyle yaptık? Bu yemekte niye gergindik? Kadın şey diye kendini açıklamaya çalışıyor. Hani önemli ve zor bir olay yaşadık ve bu konu hakkında aynı görüşe sahip olmak istiyorum seninle çünkü yani nasıl aynı şeyi görüp bu kadar farklı şeyler düşünebiliriz diyor.

ve adamdan korkup kaçtığını kabul etmesini istiyor. Adam bu konuyu şu şekilde kapatıyor. Evet, çığ vardı, hepimiz korktuk. Ama artık bir sıkıntı yok, diyor. Yani yine tam olarak korktuğunu kabul etmiyor ve kadın adamı ikna etmeye çalışmayı bırakıyor ve sonraki gün tatillerinde normal bir şekilde devam ediyorlar. Tabii yani ne kadar normal olabilirse. Evet, ilişkinin problemlerini konuşmak istemeyen biriyle ve göz göre göre görülen bir problemi

Reddeden biriyle bir ilişki yaşamak gerçekten çok zor. Neden böyle bir klişe var bilmiyorum ya da böyle bir klişe var mı? Var, evet. Genelde erkekler ilişkilerde bir problemi konuşmak istemeyen kişi oluyorlar. Herhalde yani bize kimse öğretmiyor duygularınızı anlatabilirsiniz diye. Ya da öğretiliyor. Emin değilim. Bana yani küçükken ne kadar anlatılmıştı emin değilim açıkçası. Ama büyüdükçe öğrendiğimi düşünüyorum.

Bir anda kendime geçmem. Ne oluyor? Aslında geçen haftaki bölümü dinlediniz mi bilmiyorum. Geçen hafta açık ilişkilerle alakalı konuşmuştum. Ve biraz hızlı konuşmuşum o bölümde. Biraz daha detaylarına girebilirdim. Belki başka bir bölümde yapabilirim. Bu filmi ben bu bölüm için izledim. Kışın geçiyor diye. Ama keşke açık ilişki bölümü için izleseydim. Çünkü bu film şeyi de çok iyi anlatıyor.

çekirdek bir ailedeki anne ve baba ilişkiye sadece ilişkilerine ve ailelerine önem veriyorlar ve hayatlarına başka bir şey koymuyorlar ve eğer bu ilişkinin temel taşları saçmaysa yani bu çok mantıksız bir karar oluyor. Yani ilişkinin temel taşları sağlamsa da tabii ki önceliğiniz aileniz olabilir ama aynen. İnsanların arkadaşlarının falan olmaması böyle ilişkilerde sıkıntı olabiliyor. Film biraz bunları anlatıyor yani. O yüzden açık ilişkiler bölümünde de konuşabilirmişim. O yüzden şimdi bunalıma girip bu bölümün devamını kaydetmeyeceğim. Zamanında geriye gitmeye çalışacağım.

Force Majör korku filmi gibi. Yani korku filmi gibi değil de yaşanan olaylar açısından gerçekten korku filmi gibi bir film. Sevgiliniz varsa kesinlikle beraber sevgilinizi de açıp izleyin ve sen ne yapardın burada, ben ne yapardım burada diye konuşun. Yok ama gerçekten izleyin. Komik ve aynen kara komedi. Bu filmi bu kadar konuşacağım. Biraz daha üstüne gitmek istemiyorum.

İkinci konuşmak istediğim kış filmi Inside Louie Davis. Bu şakasız benim en sevdiğim filmlerden. 2014'te lisedeyken tek başıma Kışın, bu arada yine Kışın, bu filmi izlediğimi hatırlıyorum. Film New York'ta yaşayan 30'lu yaşlarındaki bir folk şarkıcısının hayatını anlatıyor. Bu adam gerçekten zorlanıyor finansal olarak yaşamakta. Ama zorlanıyor derken gerçekten zorlanıyor. Evi yok yani.

Arkadaşları var. Profesörlük yapan arkadaşları var. Kardeşi var. Onun ama kendi ailesi var. Başka arkadaşları var. Gidip arada o arkadaşlarının koltuklarında kalıyor. Ve barlarda çıkıp müzik yapıyor. Bir şekilde para kazanmaya çalışıyor. Bu film çok soğuk biniyor. Kışın da geçiyor. Ve ana karakterimizin finansal durumu iyi olmadığı için... ...Llewyn Davies'in kendisinin iyi bir ceketi de yok. Kendisini soğuktan koruyacak.

Bu arada bir İstanbullu olarak, İstanbul'da doğup büyümüş bir insan olarak İstanbul'un soğuğuyla ilgili bir şey söylemek istiyorum. İstanbul'da bence bizim soğuk dememiz yasaklansın çünkü İstanbul gerçekten çok soğuk olmuyor. Yılda bir iki kere soğuk oluyor. Ama mesela Ankara'ya gittiğimde, Eskişehir'e gittiğimde ya da New York'a gittiğimde... Yani mesela bir ara New York'ta eksi 12'yi görmüştüm. Orada gerçekten büyük bir hazırlık yapmanız gerekiyor. Yani çok fazla kat giyinmemiz gerekmiyor. Yılda bir iki gün soğuk oluyor. Yani ben New York'tan İstanbul'a döndükten sonra arkadaşım burası çok soğudu gibi şeyler söylüyordu. Yani tabii ki bir hafta öncesine göre soğuyor ama... Dışarı çıkılmayacak, yürümeyecek kadar soğumuyor bence. Bence hatta İstanbul'da kışın yapılabilecek en güzel şeylerden biri dışarıda yürümek. Tabii ki yağmur yağmıyorsa. Az yağıyorsa da güzel oluyor. Çünkü sokakta kimse olmuyor. Mesela ben geçen sene Boğaz'da bir gün yürümüştüm. O gün 60 bin adım atmıştım. Evden çıkmıştım ve ben gidebileceğim en uzak mesafeye gideceğim demiştim. Ve gerçekten yorucuydu 60 bin adım atmak. Eve döndüğümde çorabımı çıkardığımda parmağım kanıyordu.

Ve yine 60.000 adım bu arada maraton kadar olmuyor. Maraton koşan insanların ne kadar zor bir şey yaptıklarını düşünün. O gün biraz az yağmur yağıyordu ve o kadar güzeldi ki her şey. Sanki sadece sizin içinmiş gibi hissediyorsunuz şehir başka insanlar olmayınca ve normalde İstanbul çok kalabalık olduğu için

Ve böyle az insanın olduğu günlerde gerçekten çok havalı bir Avrupa şehriymiş gibi oluyor kimse olmadığı için. Hani çok fazla beyninize bilgi gelmiyor her yerden. Sürekli korna çal. Gerçi trafik olduğunda olabiliyor olabilir. Şu an uyduruyor olabilirim ama. Aynen daha az insan yüzü görmek bazen güzel oluyor. Sürekli güzel oluyor demiyorum ama bazen güzel oluyor. Çünkü gördüğünüz her insan yüzü size bir şey düşündürtüyor. Ama böyle boğazda kimse yokken tek başınıza hayali bir olaymış gibi

Görüyorsunuz orada yürüyüş yaparken yani bunu bunu öneririm. Ve bence şehir çok soğuk olmadığı için niye sürekli bunu tekrar ediyorum bilmiyorum ama yürümeye elverişli kışın yürüyüş yapmak için gayet okey bir şehir. Ama tabii kışın yapılması en eğlenceli aktivitelerden biri evde durup bir şey izlemek dışarısı karanlıkken ya da hava bulutluyken. Böyle depresif bir havada aynen çayını alıp bir şeyler izlemek ya da arkadaşlarına şarap içmek. Aynen bir restorana gitmek de çok güzel oluyor ya da ben şeyi de çok seviyorum. Yani yazın da dans etmek güzel oluyor ama kışın o tüm o montları giyip soğuk bir yerden sıcak bir yere gidip insanlarla beraber eğlenmek ve sonra bazı insanlar sigaraya çıkıyor. Ben sigara içmiyorum ama

Aynen sigaraya çıktığında ya da dışarı çıktığında restorandan o yüzünüze çarpan ferahlık gerçekten bence çok hoş bir his. Ve bunun derinine inmeye gerek var mı bilmiyorum. Ama tamam iniyorum, bir şey hoşuma gidiyor. Diyelim bir eğlenceli bir dans edilen bara gidiyorsunuz. O bar sıcak. Isıtması var ve müzik çalıyor. Ve insanlar oraya gelip dans ediyorlar soğukta. Ve eskiden

Eskiden insanlar soğukta yaşıyorlarmış ya çok eskiden ya da şu an hala soğukta yaşayan insanlar var saçma ve adaletsiz bir dünyada yaşadığımız için ama aynen yani eskiden öyle bir teknoloji de yokmuş insanları ısıtacak ve şu an gerçekten o teknolojinin olup insanların ısınmaması inanılmaz bir olay ama aynen tüm bu gelişmelerin olup insanların bu şekilde kendilerine bir ortam yaratabiliyor olması güzel. Çünkü yazın o insan olarak daha kolay yaşayabiliyorsunuz. Yani tabii ki eve girip camları açıp biraz serinlemek güzel oluyor ama yazın yani dışarıda geçirmek daha keyifli oluyor. Akşam dışarıda çay içmek, parka gidip yatmak. Kışın hani insanların sana böyle bir ortam hazırlamış olması. Yani gittiğin bir bar güzelse diyelim, aynen zevkli biri iyi bir bar açmış yani.

Ve gidip orada dans ediyoruz. Şu an çok romantik konuşuyor olabilirim ama gerçekten böyle bir kutlama gibi geliyor. Herkes çalışmış, bir şey yapmış, yemeğe çıkmış, üşümüş. Sonra gelip dans ediyorlar.

Neyse, biraz daha kışla ilgili birazdan konuşurum ama Inside Llewyn Davis dostumuza geri dönmek istiyorum. Çünkü bu depresif bir film biraz. Hayatta gerçekten zorlanan ve gerçekten yıpranmış birinin hikayesini anlatıyor. Bir sahnede şey diyor, o benim çok aklımda kaldı. Çok yoruldum.

uykuya ihtiyacım olduğunu düşündüm ama sanırım ondan fazlasıymış diyor yorgunluğuyla ilgili. Gerçekten hayatın yorgunluğunu üstünde taşıyan bir adamı izliyorsunuz ve ben bu filmi tekrar izledim podcastı kaydetmeden önce. 2014'te de bu filmin hislerini anlamıştım ama şu an 28 yaşında bir yetişkin olarak. daha da anladım çünkü etrafımdaki insanların da yaşlandığını görüyorum ve bazen insanlar yorulabiliyorlar. Ve bu çok normal. Ve üzücü tabii aynı zamanda. İnsanların bu kadar zorlanması. Yani bana bir film sorsalar, hangi filmi tarihteki yönetmiş olmak isterdin diye, Inside the Wind Davis'i yönetmiş olsam herhalde hiçbir itirazım olmazdı. Yani, ve çok hoşuma, herhalde bu filmi seçerdim. Yani başka şeyler de seçebilirdim de bu seçeceğin filmlerden biri olurdu. Bu filmi cidden izleyin bence yani. Görüntü yönetmeni de harika. Bruno Derbonel diye biri. Şu an günümüzde tüm filmler, yani tüm değil de çoğu filmler aşırı gerçekçi ve net duruyor. Sanki reklam izlermişsiniz gibi yani. Sinir biraz. Işıklandırma çok iyi, her şey çok sinematik falan da yani sıktı o görüntü. Ama bu Bruno Derbonel isimli görüntü yönetmeni filmlerinde resimlerden ilham alıyor.

Kendisi bu arada Harry Potter'ın 6. filminin ve Amelie filminin de görüntü yönetmeni. Harry Potter ve Malice Prince'in görüntü yönetmenliği de gerçekten mükemmeldi. Yani bir gidip Marvel filmlerine bakın, bir de Malice Prince'in görüntülerine bakın. Malice Prince'teki görüntüler gerçekten bir tablodan alınmış gibi. Hani bu ne anlama geliyor diye soruyor olabilirsiniz. Ya da bu ne anlama geliyor, mal diyor olabilirsiniz sormadan. Ama bu şey anlamına geliyor yani...

Bu oyunlarda da oluyor. Günümüzdeki bilgisayar oyunlarında her şeyi aşırı gerçekçi yapmaya çalışıyorlar ya. Yani filmler zaten gerçek bir şey anlatmaya çalışmıyor. Şey insanlar var ya sürekli filmlerde mantık arayan. Yani mantıklı bir şey arıyorsanız gidin Wikipedia sayfası okuyun.

Yani siz bir kaçışa gidiyorsunuz. Film kaçış değil de yani gerçek olmayan kurgu bir şey izlemeye gidiyorsunuz ve o kurguda her şeyi çok net ve düz görünecek. Ki günümüzdeki filmlerin çoğu bu şekilde gözüküyor. Çok net, sıkıcı ve düz. Ama bazı şeyleri başka şekillerde ifade edebilmek, gerçekliği değiştirerek ifade edebilmek bence daha güzel. Yani tabii ki ikisinin de kullanılabileceği yerler vardır ayrı ayrı. Hani çok gerçekçi, çok net görüntülerin. Aynen. Bruno Del Bonel'i anlatmak istedim. O yüzden Inside Dune Davis'ti ama mükemmel bir iş çıkarıyor. Neyse. Film bize zorlanan bir müzisyenin hikayesini anlatıyor dedim ve biraz da şey yapıyor bu film.

Amerikan filmlerinin hepsi mutlu son ve çalış ve işte istersen yaparsın şeyini anlatıyor ya, bu film istersen yapamayabilirsini de anlatıyor. Çünkü Levin Davis gerçekten bence çok iyi şarkı söylüyor. Yani kendisinin bilinmemesi için bir sebep yok. Ama belki sizin etrafınızda da böyle insanlar vardır. Çok yetenekli, sürekli bir şeyler yapmaya çalışan, bir yere gidip onu bunu deneyen ama sonra bir şekilde yapamayan insanlar.

Ve bunun sebebi ne? Yani yetenekli ve iyi bir şey yapan bir insan neden başarısız olabilir? Çünkü günümüz dünyası, günümüz dünyası da değil. Çünkü iyi ve yetenekli herkesin başarılı olacak olayı da tam bir saçmalık yani bence.

Çünkü hayatta ne olacağı belli olmuyor. O yüzden bu Inside Llewyn Davis klasik Amerikan filmlerinin o başarı şeyine biraz karşı geliyor. Tabii ki günaydın diyor olabilirsiniz. Öyle bir dünyada yaşamadığımızı biliyoruz diyor olabilirsiniz. Ama Inside Llewyn Davis karakterin hislerini de çok iyi anlatıyor bence. Çünkü Llewyn Davis hem yetenekli, başarılı ve bazen iyi bir insan ama bazen de değil. Bazen mesela kendisini fazla havalı görüyor başkalarına göre ve başkalarını küçümsüyor. Baya yanlış hareketler yapıyor.

Ve film size bunların sebeplerini gösteriyor ama sonuçta bunları da yapıyor Llewyn Davis ve Tame Impala'nın bir şarkısı var. New Person, Same Old Mistakes diye. Bu film biraz ona benziyor. Inside Llewyn Davis umutlu bir şeyler yapmaya çalışıyor ama sürekli aynı küçük hataları yapıyor ve sürekli iyi bir şeyler yapmaya çalışmasına rağmen reddediliyor.

Llewyn Davis. İzlemeyecekseniz de izlemeyin. Gerçekten sizin hayatınızı şey yapacak değilim yani. Burada dikkat dağınıklığı, bozukluğunuz, probleminizi çözecek ben değilim yani. İzlemezseniz de siz kaybedersiniz. Bana ne canım? Allah Allah. Burada size şey mi yapmaya çalışıyorum yani? Bana ne? İzlemeyin. Bu arada, tamam şaka yapıyorum da, film. Bu film hani başarılı olmaya çalışan bir müzisyeni anlatıyor ve çok başarılı Koen kardeşler çekti bu filmi.

Koan Kardeşler daha önce Oscar'a da aday oldu. Filmleri iyi gişede yaptı. Ama bu film bayağı az. En az gişe yapan filmleri gibi bir şey. O da komik yani. Bu filmin başka bir iyi özelliği de gerçekten nefes alması. Filmi izlediğinizde anlayacaksınız. Lütfen filmi izleyin. Lütfen.

Karakterler gerçekten yaşıyorlar ve yani belki izlemek zor gelecek gerçekten. Çünkü sürekli bir şeylerin olduğu ve müziğin yükselip alçaldığı ve size ne hissetmeniz gerektiğini söylediği filmlere ve TikTok'a ve Instagram'a alışıksınız ve son 6 senedir hiçbir zaman nefes alıp düşünmediniz. Ama bu filmi izlediğinizde o hayatın gerçekten yaşanmasını görüyorsunuz. ve bu günümüzde çok fazla rastlanan bir şey olmadığı için bence hoş. Çünkü günümüz internet platformu içeriklerinin çoğunda sürekli bir şey oluyor, sürekli birileri konuşuyor, belki birilerinin hayatlarını görüyoruz ama

Sadece üstü geçiliyor. Yani gerçekten tanık olduğumuz hisler ya da hayatlarından bir an olmuyor. Hayatlarının bir anını izliyormuşuz gibi bir şey hissetmiyorsunuz. Sanki yaşanan her şey ekranda oluyor ve size hiçbir şey düşünecek zaman bırakılmıyor.

Ve şu an bunları düşününce yoruluyorum. O zaman bu bölümü bir şeyler yapmaya çalışıp yapamayan tüm yetenekli ve yeteneksiz zaten bu ne demek bilmiyorum ama insanlara adayalım. Ve insanın yorgunluğuna adayalım. Ve herkese teşekkürlerimizi sunalım.

Şimdi Inside Louie Davis'ten Evde Tek Başına'ya geçmek istiyorum. Aynen, biraz daha eğlenceli bir konu şimdi. Evet, biliyorsunuz Evde Tek Başına'yı büyük ihtimalle. Bilmeyenler için 90'larda çıkan çok popüler bir film serisi. Normalde galiba tek film olarak ilk çıktı. Sonra tutunca devam etti. Bir aile, kalabalık bir aile. Bayağı kalabalık bir aile.

20 kişiler falan herhalde, Amerikan bir aile. Beraber Paris'e gidecekler Christmas tatilinde. Gidiyorlar, sonra bir bakıyorlar, çocuklardan birini evde bırakmış. Ve evde bırakılan çocuk da gerçekten ailenin içinde zorlanan bir çocuk. Görülmek istiyor, kendisine biraz vakit ayrılsın istiyor ama annesi sürekli hadi git onu yap, bunu yap, şunu yap diyor. Çocuğa sürekli o ilgiyi vermiyor. Filmde de çocuğun evde tek başına bir şeyler yapmaya çalışıyor. Önce çocuk çok seviniyor, sürekli pizza yiyor, cips yiyor.

tüm o yapmak istediği şeyleri yapıyor, tıraş oluyor, dans ediyor, yetişkinmiş gibi hareketler yapıyor, markete gidiyor. Ama aynı zamanda da tabii ki ailesi olmadığı için korkmaya da başlıyor. Hem kendi korkularını yenmeye çalışıyor filmde, hem de bir ara, bir ara değil yani, filmin büyük bir bölümünde eve hırsızlar giriyor, evi hırsızlardan korumaya çalışıyor tek başına, kimseden yardım istemeden. Ve ben bu filmi izlemeden önce herhalde çocukluğumda izlediğim, hani bin kere izlediğim için eğlenceli bulduğum bir filmdi diye düşünmüştüm. Ama izledikten sonra gerçekten böyle tatlı bir Hollywood filmi olduğunu düşündüm. Yine günümüzdeki filmlerde olmayan bir enerji var bu filmde. İnsanlar saçma sapan davranabiliyorlar, kamera sürekli hareket ediyor, oyuncular büyük oynuyorlar ve hani cringe esprilere izin veriliyor.

Günümüzde bunu çok görmüyorum. Neden bilmiyorum. Ya da daha çok Instagram reel'larında falan görüyorum. Filmler çok düzleşti. Ama Instagram'da da bazen çok komik reel'ler oluyor gerçekten. Hepsini hatırlayamıyoruz sürekli 10 saniye izlediğimiz için. Ama komedi Instagram'da filmlerden daha iyi oluyor olabilir günümüzde yani.

Evde tek başına da çocuğun o hem masumluğu hem de dramatikliği tatlıydı gerçekten. Instagram Reel'lerden bahsetmişken geçen bir Instagram Reel gördüm geçen sene ve hala aklımda çok komik çünkü. Bir tane çocuğun oyuncağını mı alıyorlar ya da çocuğa odada durma yasağı mı veriyorlar? Öyle bir şey yapıyor ailesi. Çocuk da odasına gidiyor ve bir anda böyle arkada metal müzik çalmaya başlıyor. Belki siz de görmüşsünüz. ve çocuk şey diyor işte artık kötü biri olacağım artık kimseye iyilik yapmayacağım bıktım artık diyor böyle yerde kıvranıyor çünkü oyuncağını almışlar çok sinirleniyor aynen çocukken bu size de olmuştur herhalde böyle dramatiklik yapıyorsunuz ya ben öyle yapacağım ben böyle yapacağım artık hiçbir şey istemeyeceğim annemden babam annemle babamla konuşmayacağım falan diyorsun ya da arkadaşınızla bir daha hiçbir zaman konuşmayacağınızı söylüyorsunuz ve bu da eğlenceli bir dönem

Bu bana şeyi hatırlattı, böyle 10 yaşındaydım sanırım, bir kış yürüyordum tek başıma. Kar yağmıştı. Kar yağdığı için etrafta yürüyordum yani eve yakın, belki 2-3 sokak ilerisinde bir yerlerde ve şey vardı, hani suların akması için yapılan şeyler olur ya... Bunun adını unuttum ama bazen onların büyük versiyonları olur. V şeklinde. Onu gördüm ve orası buz tutmuştu kar yağdığı için doğal olarak. Ve ben de aa çok eğlenceli işte buz tutmuş su üstünde yürüyebilir miyim buzun diye düşündüm ve direkt üstüne atladım onu. Baya buza girdim.

Yani yüzme seviyesinde değildi tabii. O kadar su yoktu. Yani buz yoktu ama belki göbeğime kadar gelmiştir yani. Ve çıktım sonra, şey düşündüm. Ben donarak öleceğim diye düşündüm eve geri vururken. Bitti diye düşündüm hani. Öyle bir dramatikliğim oldu. Dolayısıyla eski kitaplarında insanlar soğukta böyle yalnız tek başlarına şey olurlar ya. O hissi ben aynen 10 yaşında buza girdiğimde yaşadım. Öyle bir dramatiklik katmıştım. Ama sonra eve dönmüştüm ve hiçbir şey olmamıştı.

Ama belki de o dramatiklik eğlencelidir, bilmiyorum. Küçükken bir de şey yapıyordum. Harry Potter kitaplarını okurken Voldemort korkutucu geliyordu. O yüzden tuvalete girdiğimde bir süre ışığı kapalı tutuyordum. Ki eğer Voldemort varsa yok olmasın diye. Çünkü karanlıkken hani her şey olabilir ya. Aynen. Anladınız dediğimi. Böyle ışığı kapıp bekliyordum yani. Keyifli, korkuyla yüzleşiyordum.

Bu dramatiklik olayını sonra bir daha yaptım üniversitedeyken. Sherlock izlemiştim ve Sherlock olduğuma karar verdim. O yüzden sürekli Sherlock gibi davranıyordum insanların etrafında. Az konuşuyordum ve konuştuğumda hızlı konuşuyordum ve işte sen şunu yapmak istedin, ben bunu yapmak istedim ama sen şöyle baktığın için şöyle dedin aslında gibi böyle. Acaba yanımdaki insanlar direkt malladığımı mı düşünüyorlardı? Yazık yani. Evde tek başına da tabii çocuğunu evde unutan anne de ayrı bir olay. Yani gerçekten inanılmaz.

Beni de babam bir kere benzin istasyonunda unutmuştu. Benzin almaya gitmişti. Ben de arabanın içindeydim. Sonra bir süre gelmemişti ve o süre benim için çok uzun gelmişti. Ama aslında çok uzun değilmiş. Babam sadece o benzin puanlarıyla bana bir tane oyuncak araba alıyormuş. Onu alması uzun sürmüş. O uzun süre sonra elinde oyuncak arabayla geldi arabaya ve ben o sırada sürücü koltuğuna oturmuştum. 10 yaşındaydım falan herhalde yine.

Ve arabayı kullanıp artık eve giderim. Babam gitti yani. Ben tek başımayım diye. Yine bir dramatiklik yapmıştım. Aynen. Böyle bir drama queenlik de yapalım yani. Tabii

ki konuşabiliriz. Bu yani kanıtlanmış bir şey mi? Bunlarla ilgili araştırmalar var mı bilmiyorum ama bazı insanlar kışın daha depresif hissedebiliyorlar yaza göre. Ben bu konuda emin değilim. Ben galiba her zaman depresif hissedebilirim. Yani mevsimsel olarak oluyor mu böyle bir şey emin değilim ama hava çok fazla kapalı olduğunda bir süre sonra bunaldığımı düşünüyorum. Ama genel olarak mevsimler benim hoşuma gidiyor. Kış olması, yaz olması, ilkbahar, sonbahar. Ama artık bir ara şey diye de düşünüyorum hani tropik bir yerde yaşasam eğlenceli olur mu ya da yani daha çok yaz olduğu daha çok güneşli bir yerde yaşasam hoş olur mu diye de düşünüyorum. Ve tropik bir yer demişken geçen ay Panama'daydım ve komik bir şey düşündüm. O yani Christmas zamanıydı Panama'dayken ben. Tam Christmas değildi de öncesiydi. Ama yine de kafelerde böyle yılbaşı, yani yılbaşı değil Christmas ağaçları vardı. Ve bana komik geldi çünkü ne bileyim biz yılbaşına ve Christmas'ı

Kışla bağdaştırıyoruz ama Brezilya'da ya da Güney Amerika'da yazın ortasında etrafta yılbaşı ağaçları oluyor. Acaba onlar mesela Christmas filmleri izlediklerinde ne düşünüyorlar? Yani mesela evde tek başınayı izlemek onlara geçiyor mu yoksa bu ne mi diyorlar? Belki de hani farklı bir kültür olarak izliyorlardır bilmiyorum. Keşke sorsaydım orada o sırada arkadaşıma.

Ve bu arada yabancılara da şey garip geliyor. Yani Türkiye çoğunlukla Hristiyan olmadığı için Kristmas kullanmıyor. İnsanlar Kristmas'ı kullanmıyorlar, kutlamıyorlar demeye çalışıyordum. Ama yılbaşını kutluyoruz ve yılbaşında bazı insanlar hediye verip alıyorlar. Ama bu Hristiyan ülkelerde Kristmas olayıymış. Yani o zaman hediye verip alındırmış.

ve ben insanlara bizde yılbaşında hediye veriliyor falan deyince insanlar öyle mi ne kadar ilginç işte ne alakası var Christmas değil ki yılbaşında hediye mi verilir diyorlar. Ama veriliyor yani ben küçükken yılbaşları dedeme giderdik yani lisede de ve herkes birbirine hediye alıp verirdi ve tatlı bir ortam olurdu. Bence yani eğlenceli bir özellik çalmışız. Ve tabii ki bunu yapmamız için Hristiyan olmamızda da gerek yok yani. Eğlenceli bir geleneği, göreneği çalabiliriz. Çünkü şeyi görüyorum bazen, bazı üniversitelerde insanlar yılbaşı ağacı süslemesi yapmak istiyorlar ya, bazı alfa insanlar da izin vermiyor bunlara. Yani bunlarla uğraşan bir insan olmak gerçekten çılgınlık. Ve insanların böyle şeylerle uğraşmak zorunda kalması da.

Tabii ki yılbaşı ağacı süslenmesin arkadaşlar delimiz. Hayır, anladınız. Bu arada ben küçükken evde tek başına izledikten sonra sanırım eve hırsız gelirse diye şey yapıyordum. Karışımlar yapıyordum. İşte tuvalete gidiyordum. Tuvaletteki artık ne varsa gül suyu mudur, tıraş köpüğü müdür, el kremi midir, sabun mudur, şampuan mıdır hepsini bir bardağa koyup karıştırıyordum. Bazen eve arkadaşlarım geliyordu ilkokuldan. Onlarla beraber yapıyorduk. Ve sonra ortaya çok saçma bir sıvı çıkıyordu. Sonra onu buzdolabına koyuyorduk. Gelen hırsız, buzdolabından kesinlikle bir şey alıp içmek isteyeceği için. Ya da şeye koyuyordum. Ortalığa. İyi ki aileden biri içmemiş aslında yani.

Annem bana ceza alarak o suyu içirtiyordu. Niye tuvaletteki şeyleri harcadın? Şimdi bu çamaşır suyunu içeceksin Cem. Çünkü her şeyin bir sebebi, sonucu olur ve sen de artık bu sonuca katlanmalısın. Annenin manyak olmasına.

Kış filmi demişken, geçen sene çıkan Holdovers'dan bahsetmeden de olmaz. Eğer kışın böyle tatlı bir ev filmi izlemek istiyorsanız, Inside the Davies yerine bu filmi izlemeyin. Önce Inside the Davies izleyin. Biraz... Inside the Davies de aşırı drama değil bu arada. Tabii ki her şeyi yumuşak bir şekilde veriyor. Yani tatlı tatlı anlatıyor. Harika bir film olduğu için. Ve komik bazen. Ama Holdovers filmi de geçen sene çıktı.

Tam bir Christmas filmi ve eskiden çekilmiş gibi hissediyor. Zaten öyle bir şey yapmaya çalışmışlar. Böyle problemli ve insanlara çok açılmayan bir öğrenciyle yine problemli bir öğretmenin bir araya gelmesini anlatıyor film ve işte film ilerledikçe iki kişi birbirini daha iyi anlamaya başlıyor. Şu an bunları benim söylemem çok klişe geliyor. Ama bu film klişeleri çok iyi anlatan ve çok güzel anlatan bir film. O yüzden... Ve bence bu yapılması zor bir şey. Çok iyi bir kış havası var filmde. Çünkü bir yatılı erkek okulunda geçiyor ve herkes gittikten sonra, Christmas tatilinde bu çocuk öğretmenle kalmak zorunda kalıyor. Gidecek başka bir yer olmadığı için. Hiç istemediği bir şeyi zorla yaptırtıyorlar çocuğa yani. Çünkü başka insanlarla dışarı çıkabilecekken bir sıkıntıdan dolayı çıkamıyor. Çıkamazsın diyorlar. Ve nefret ediyor yani, Christmas tatili sırasında okulda kalacağı için, okuldaki öğretmenden de. Okuldaki öğretmen de biraz aksi bir adam yani. Aynen, bu ikilinin birbirine ısınmasını anlatan aşırı tatlı bir film. Ve kış filmleri deyince, Harry Potter'da aslında kış filmi sayabiliriz. Hem kışın izlemek eğlenceli, hem de her film kış oluyor. Kar yağıyor ve o inanılmaz güzel şatonun içinde beraber odalarında yaşıyorlar. Çok eğlenceli duyuluyor.

Bence kış depresifliği, evde kalma depresifliği de olabilir. Bazen evde kalmak çok güzel ama bir şeyi çok fazla yapınca olmuyor ya. Bazen. Hani evden çıkıp yürümek gerekiyor, başka bir yerde oturmak gerekiyor, bir şeyler yapmak gerekiyor. O yüzden kışın eğer evden çalışıyorsanız ya da aynen ofise gitmiyorsanız öyle bir depresifliği de olabiliyor bence. Şey çok depresif oluyor, aa kışın şey çok depresif oluyor, çok kötü oluyor, daha kötü bir his sadece pazar sendromu bu bu bu pazar günü yaşanıyorsa çok kötü oluyor. Okulunuz var pazartesi.

ya da işiniz var sabah erken kalkacaksınız ve ve diyelim üçte filme gidiyorsunuz dışarıda güneş var sonra çıkıyorsunuz filmden ve güneş batmış bu dünyadaki en kötü şey başka daha kötü bir şey yok ve yani kışın yeni yıl doğuluyor bir ilginç bir olay herkes yeniden bir şeye başladığını düşünüyor aslında dünya dönmeye devam ediyor Bilmiyorum, ben yeni yıl için çok heyecanlanmıyorum gerçekten uzun süredir ve 2025, 2026, 2027 direkt hızlı geçmeye başlıyor. Bence tabii ki hedef koyması güzel insanların ve... Aynen bazı insanlar bunları gerçekten değerlendirip yapıyorlar. Ama belki de yılda bir yapmamak gerekiyor. Yani kendimizi değerlendirmeyi ayda bir ya da günde bir yapsak. Çünkü her gün yaşıyoruz aslında. Bunu bu arada şakasız söylüyorum. Çünkü belli bir yolda gitmeye çalışıyorsun. Ve bazen yollardan sapıyorsun. Sağa sola gidiyorsun. Ve sürekli bunu kontrol etmediğinde zaman geçebiliyor. Ve bir yıl geçerse bir yıl baya bir zaman.

Yani çünkü zaman geçerken bize hiçbir şey geçmiyormuş gibi geliyor aslında. Yani zamanın geçtiğini çok iyi fark edemiyoruz sürekli şu anda yaşadığımız için. Ya da şu anda yaşayamıyoruz ve zamanın geçtiğini fark etmek istemiyoruz. Ama zaman daha da çok geçiyor öyle olunca. Çok şey dramatik konuştum bunu Instagram'a koyarım böyle 15 saniyelik.

Ama aynen gerçekten hayatın öyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Yani sürekli kendimizi ayarlamamız gereken bir yoldayız gibi düşünüyorum. Ve bu hayat gibi geliyor. Hayat bu gibi geliyor. Hani başka bir şey değilmiş gibi geliyor. Bu düşüncemi de aktarmak istedim. Siz yılbaşları ne yapıyorsunuz acaba? Yılbaşı hedefiniz var mı veya şu an 19 gün geçmiş yılbaşından.

Ben bu yılbaşını bir arkadaşımla kutladım. Bir arkadaşımın evinde ortak parti verdik. Ben arkadaşlarımı çağırdım, o arkadaşlarını çağırdı. Şu an öküz, sen başkasının evine kendi arkadaşlarını çağırıp parti mi verdin diye olabilirsiniz ama bu yani parti yaptığımız ev eskiden benim de yaşadığım bir yerdi. Yani eski ev arkadaşımla beraber yaptık, o yüzden... Kimse gücenmedi, merak etmeyin. Eğlenceli bir parti oldu. Şu ana kadar hayatımda İstanbul'da girmediğim bir yılbaşı oldu. O da New York'taydı iki sene önce. Onda komik bir hikayesi var. Çok komik, çok güleceksiniz birazdan. Hazır mısınız? Hazır mısınız? Bu kadar gülmeye hazır mısınız? Bilmiyorum. Söylemesem mi acaba? Tamam, söylüyorum. Biz...

Yani benim yakın bir arkadaşım ve onun iki arkadaşı bir partiye gidecektik ve sıraya girdik 11.30 gibi partiye girdiğimizde yılbaşı olur hani 30 dakikada da sıraya gireriz çüş diye düşündük ve Biz bu sıradayken yarım saat içinde içeri giremeyeceğimizi anladık. Benim arkadaşım partiyi düzenleyen insanları tanıyordu. Bu arada bu böyle biletli bir partiydi. Büyük bir parti. Hangar gibi bir yerde. Ve arkadaşım partiyi düzenleyenleri tanıdığı için şey dedi. Siz sırada bekleyin. Ben içeri girip sizi daha hızlı almaya çalışayım. Ama siz burada bekleyin dedi. Ve içeri girdi yılbaşından önce.

Ve sonra bizi aradı. Ben dışarı çıkamıyorum, sizi de içeri alamıyorum. O yüzden burada tek başıma duracağım. Ve çok tatlı biri olduğu için şey dedi. Partiye girmeyeceğim, kapıda sizi bekleyeceğim. Bu kadar tatlı olmana gerek yok. Gir, eğlen. Sonuçta bizim için bir şey yapmaya çalıştın. Şey yapmaya çalışmadığını biliyorduk yani.

ben gireyim de eğleneyim yapmaya çalışmadığını biliyorduk ve sonra ben yılbaşına sırada girdim tanımadığım iki kişiyle yani arkadaşımın arkadaşlarıyla ama o gün tanışmıştık zaten böyle komik bir şey oldu New York'taki partide baya ışıklı dans eden insanlar büyük bir partiydi güzeldi yani keyifliydi ama onun dışında hep evde girdim yılbaşına Zaten çoğunlukla ailemle girdim. Sonra da üniversiteye geçince de ilk sene zaten İstanbul'da her yerde bir terör saldırısı olduğu için o sene zaten Reyna saldırısı olmuştu. Dışarı çıkmayı düşünmemiştik. Sonraki senelerde de çok düşünmedik.

ve New York'taki yılbaşı ile ilgili unutamadığım bir şey de şu ben o yılbaşı partisinden çıktıktan sonra saat 4-5 gibi arkadaşımın başka bir arkadaşımın evine gitmiştim onlar hala oturuyorlardı ve arkadaşımın evine metro ile gitmiştim evine yürürken metrodan indikten sonra sokaktaki her sağımda ve solumda her evden farklı bir müzik geliyordu ve ilerledikçe bir müzik yani bir şarkının sesi azalıyor öbürü artıyor insanların gülme sesi geliyor inanılmaz canlı ve inanılmaz keyifli gelmişti ve bu sene yılbaşında çıktığımda arkadaşımın evimden evime dönmek için dışarıda hiç ses yoktu aynen o da ilginç gelmişti yani ya herkes uyumuş muydu yoksa sadece o sokak mı boştu emin değilim bilmiyorum Son kış filmini bahsetmek istediğim The Thing. Bu bir korku filmi. John Carpenter'ın yönettiği. Cidden keyifli bir film. Antarktika'da geçiyor. Antarktika'da bir Amerikan üssü var. Orada işte doktor var, bilim insanları var, askerler var. 20-30 kişilik bir grup gibi bir şey. Bunlar takılıyorlar. Yapacak çok bir şey yok. Soğuk zaten. İçeride duruyorlar genelde. Ya da dışarı arada çıkıp bakıyorlar ne olup ne bittiğine.

Ama bir gün bir helikopter geliyor bu üste doğru. Ve bu helikopter bir kurt kovalıyor böyle Antarktika'daki beyaz kurtlardan. Onu silahla vurmaya çalışıyorlar. Ve bu helikopter Amerikan üssünün yakınında iniyor. Sonra koşarak kurdu vurmaya çalışmaya devam ediyorlar kovalamaya. Amerikalılarda bu mallar ne yapıyor deyip vuruyor bu helikopterdeki herkesi. Kurdu vurmuyorlar. Ama bir gariplik var yani kurdun neden kovaladıklarını düşünüyorsunuz.

Sonra Amerikalılar da, bu Norveçliler bu kadar salak olamaz herhalde, durup dururken niye ya kurda ya da bize saldırıyorlar, niye böyle bir şey yapıyorlar diye, gidip Norveç üstüne bakıyorlar, biraz uzaktaki, ve orada uzaylı gibi bir şey olduğunu görüyorlar. Ve sonra kurdun insan şekline girebilen, herhangi bir canlının şekline girebilen bir uzaylı olduğunu, bir canavar olduğunu öğreniyoruz. Ve filmi bundan sonrası şey gibi, vampir köylü gibi. Vampir köylüde de kim ne yapıyor tahmin etmeye çalışırsınız ya, bilmeyenler için. Bilmeyenler için diyorum çünkü bu podcast'ı bazı arkadaşlarımın anneleri dinliyormuş. Ve vampir köylüyü biliyorlar mı bilmiyorum. Belki de biliyorlardır. Bu bir oyun. Size önceden vampir ve köylü şeylere atanıyor. Bazı insanlar vampir, bazı insanlar köylü oluyor. Ve işte bir şeyler oluyor ve siz köydeki vampiri bulmaya çalışıyorsunuz ki köyünüz öldürülmesin. Tüm arkadaşlarımın annelerine teşekkür ederim beni dinleyen. Büyük ihtimalle biliyorlardı vampir köylünün ne olduğunu. Boşuna anlattım ama benim annem biliyor ama ondan emin değilim ve annem de podcastleri dinliyor.

Bu film bir vampir köylü gibi çünkü canavar uzaylı. Şekil değiştirebildiği için insanların şekline girebiliyor ve insanları öldürebiliyor. Öyle şeyler yapabiliyor. O yüzden aynen Antarktika'da geçen, soğukta geçen bir bölüm. Ve evet bir bölümün daha sonuna geldik. Bu bölüm soğukta neler yapılacağını, nasıl yaşanması gerektiğini öğrendik.

Podcast'ı dinlediğiniz için teşekkürler. Seviyorsanız arkadaşlarınızı önerebilirsiniz ya da Apple Podcast'ta puan verebilirsiniz ya da bilgisayarda dinliyorsanız da Spotify'dan da puan verilebiliyor galiba. Emin değilim. Ben verebiliyorum ve bir yıldızı bastım çünkü tek düşmanım benim. Sadece beni ben durdurabilirim. O yüzden kendime bir yıldız verdim. Siz de kendi düşmanınız olmayın. Çok iyi bir çalışma stiline sahip olun ve kendinize iyi bakın. Dinlediğiniz için teşekkürler. Görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)