
4.423 kelime · ~22 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 28 Ocak 2025'te alıyoruz. Gündemde Ayşe Barım'ın geziden tutuklanması ve Bolu Kartalkaya'daki yangın var. Bugün Kartalkaya'ya ilişkin konuşacağız daha çok ama Ayşe Barım meselesi de çok çetrefil bir boyut kazanmaya başladı. Girişte biraz Ayşe Barım olayı üzerinden konuşmak isterim. Henüz bu sabah tutuklandı Ayşe Barım, tutuklanma gerekçesi ise Gezi Parkı dosyasıydı. İfadeyi dinleyen hakim ve savcı bir karar arası vermişti ve o karar arasından sonra kararını açıkladı. Ünlü menajer Ayşe Barım tutuklandı Gezi Parkı soruşturması kapsamında. Ayşe Barım Gezi'den gözaltına alınınca çeşitli muhalif çevrelerin konuya ilişkin çeşitli bakış açıları oldu. Bunlardan ilki görebildiğim kadarıyla şu şekildeydi. Eee bir suç bulamayınca Gezi'den aldılar.
Bu doğru bir bakış açısı değil bana göre. Bir suç bulunamadığında devreye giren bir dava konusu değil Gezi. Mesela bir suç bulunamazsa uydurulur. Evrakta sahtecilik dersiniz, teker oluşturmak dersiniz, cart dersiniz, curt dersiniz ama Gezi demezsiniz. Gezi'yi devreye sokuyorsanız demek ki Gezi'den tutuklamak istemişsinizdir. Başka bir çatı davayla karşı karşıyayız demektir. Alışkınız buna. Son 20 yıldır neler yaşadık.
Zira gezi bir çatıdır, o çatanın altına hangi muhalif konulmak istenirse konulur, bu yüzden de işlevseldir. Ayşe Barın bile, bakın Ayşe Barın bile diyorum, geziden alınabiliyorsa bu, hiçbiriniz güvende değilsiniz demenin bir başka yoludur. Çünkü Ayşe Barım bu düzenin insanıdır. Bu düzende milyonlar kazanmış, bu düzende egemen olmuştur. 12 yıl sonra da Ayşe Barım'ı geziden almak onu muhalif yapmaz. Ayşe Barım'ın temel amacı anayasal düzeni değiştirmek falan değil, her kapitalist gibi daha fazla para kazanmaktır.
Fakat Ayşe Barın'ın alınması devlet açısından işlevseldir. Bu sayede tüm sektöre sopa gösterilebiliyor, hizaya gelmeyene gözdağı verilmiş oluyor. Sadece dizi film sektörüne değil, hepimize gözdağı tabii. Peki ne yapmalıyız? Ayşe Barın'ımı mı savunmalıyız? 20 yıldır aynı terane. Fethullahçıların çok iyi becerdiği bir işti bu. Önce hedefteki kişinin itibarını beş paralık edersiniz, hedefinizdeki insanı bir tür şeytan gibi gösterirsiniz,
İyilik bu insanın kalbine uğramamıştır, akla hayale gelmeyecek tüm kötülükler hedefinizdeki kişiye cuk oturur hale getirilir. Türkiye bir istismar çetesiyle karşı karşıya. Şantaj, tehdit, istismar ve tek bir kişinin karanlık gölgesi Ayşe Barın. Onun adı yalnızca ünlülerin değil, sahneden silinenlerin ve susturulanların da arkasında. O, dizi ve sinema sektörünü tek başına domine ediyor.
İtibarını yeterince ucuz hale getirince yargı devreye giriverir. Savunamazsınız hedefteki kişiyi. Ergenekon, Balyoz, OdaTV, KCK, Askeri Casusluk, FETÖ, GEZİ... Bunlar aklıma gelen ilk torba davalar.
Bu davaları üretmek, nizamın tümü ele geçirildikten sonra oldukça zordu ama imdada gezi koştu. Ayşe Barım'ın gözaltına alınmasına dair bir başka muhalif argüman da, ''Kartalkaya yangınını unutturmak için yapıyorlar. Unutturmayacağız.'' şeklinde oldu. Gündemi değiştirmek için bir başka gündem. Devlet Bahçeli'nin İmralı açılımı ilk yapıldığında da benzer argümanlar dillendirilmişti. Gündemi değiştirmek için Apo'nun serbest kalmasını savunmak.
Oldukça tutarsız bir açıklama ama muhalif mahallede maalesef alıcısı çok oluyor böyle tutarsız açıklamaları. Çünkü o esnada bir didişme sürüyor, o didişmeyi kazanmış gibi hissediyor muhalifler. O esnada gündem değişince, ya tam da kazanmıştık, gündemi değiştirmek için yapıyorsunuz gibi bir anlatı ortaya çıkıyor. Halbuki bu didişmelerin hiçbiri beş para etmeyen, sonuç doğurmayan şeyler ki bir bölümde de bunu konuşacağız.
Bu bölümde Kartalkaya'yı konuşacağız ama bakalım Ayşe Barın Kartalkaya'yı unutturmak için mi tutuklanmış? Bu soruya da cevap arayacağız. Öyleyse uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
21 Ocak'ta Bolu Kartalkaya'da yaşanan yangın faciasının üzerinden tam bir hafta geçti. Herhalde bir hafta daha bu facianın tortusu devam eder sonra da işte unutup gideriz. Bu podcast serisinin yüzlerce bölümünün hepsi herkese merhaba diye başlıyor. Ama sonra kayıt altına aldığım tarihi söylüyorum. Biliyorsunuz işte. Herkese merhaba, bu kaydı 8 Şubat 2023'te alıyorum gibi. Bunu 6 Şubat depremlerinden bu yana yapmaya başladım. Çünkü depremde ölü sayısını da bildiriyordum, bir de iki günde bir ölüm hazırlıyordum. E, ölü sayısı da sürekli güncelleniyor. Böyle ölü sayısını verince eskimiş oluyor bölüm yayınlandığında. Tarih vermek zorunda kaldığım için tarih vermeye başladım. Yaşadığımız felaketler bizi hayata gittikçe daha sert hale getiriyor. Depremi unutmadık aslında. Hep bir endişe kaynağı olarak yanı başımızda duruyor da, çaresiz ne yapacaksın? Öylece bekliyoruz. Artık pek şaşırmadan, olağan karşılayarak yaşıyoruz pek çok şeyi.
Bunlar zihnimizin bir köşesinde durup bizleri rahatsız eden endişe kaynaklarımızdır. En içgüdüsel davranışımız bakın. Bir adaya düşünce kendinize güven veren bir barınak yaparsınız değil mi? Ama Türkiye Çin'den sonra en fazla müteahhitlik şirketi olan ülkedir ama evleri çürüktür. Bulu'daki yangını konuşurken 25 Ocak'ta Konya'da bir ev kendiliğinden çöktü, kendiliğinden. Gün boyu tren topik konusu yine bir enkaz kaldırma çalışmasıydı.
Bu arada enkaz altında bir sohbet de gerçekleşti. Şimdi o görüntülere bakalım. AFAD görevlisine hoş geldin abi diye seslendi. O anları izleyelim şimdi.
Kendiliğinden çöken bir binanın altında kalanların trajedisini izledik. Tüm apartman abluk altına alınmış, drone kaldırılmış, kamera ışıkları altında enkaz kurtarma çalışmalarını izledik. Bizim için olağan hale gelen felaketler başka ülkelerde olunca yıllarca bu felaketin yıl dönümlerinde anmalar falan düzenliyorlar. Bizimkileri anmaya kalksak her gün bir faciayı anmak zorunda kalırız. Dolayısıyla insanın asabı bozuluyor.
Bolu'daki yangın faciası sevgili dostum İnan Mutlu'nun paylaşımına göre tarihin en çok can kaybıyla sonuçlanan 6. otel yangını olmuş. Tarihin diyorum bakın. Modern anlamda otelciliğin ve kitle turizminin başlangıcına 19. yüzyılın sonu desek, 150 yıllık bir tarihin ilk onuna Grand Cartel Otel adını yazdırdı. Ha derseniz ki 21. yüzyılda olmuş mu böyle facialar? Yok olmamış.
2000'li yıllardan itibaren otelcilik ve standartları öylesine gelişmiş ki 21. yüzyıla 6 kıta 181 ülkede böyle bir otel yangınında bu boyda bir can kaybı olmamış. Ve bu otelin sorumlu olduğu bakanlığın başında olan isim Mehmet Nuri Ersoy'un bu olaya ilişkin ilk açıklamasında sorumluluğa dair söyledikleri de şunlar olmuş. Otelin İtfaiye tarafından verilmiş yangın yeterlik belgesi mevcut. Zaten bu yetki de, yeti de itfaiyede olan bir yetki. Düzenli kontrolleri ve yeterlikleri de itfaiye tarafından yapılması gerekiyor. Bugüne kadar da tarafımıza bildirilmiş itfaiye tarafından olumsuz bir durum yangın yeterliyle ilgili bulunmamış.
Sonraki didişmeyi zaten biliyorsunuzdur. Turizm bakanı ifademi bağışlayın ama gerçekten öyle boku itfaiyenin üzerine atıyor. Oradan suç belediyeye sıçrıyor, belediye başkanı Tanju Ölcan'ın da dili pabuç gibi, o da ona cevap veriyor falan. Arkadaşlar, Gözü olan görür, görmeyene şifa dilerim. Bu olayda birinci sorumluluk Turizm Bakanlığı'nda. O zaten öyle. Fakat başka bir şey söyleyeyim. Bizim üniversitede idare hukuku hocamız Onur Karaanoğulları'ydı. Bilen bilir, tarzıyla çok müstesna bir akademisyendir. Çok ama çok kıl adamdır ama bu kıllık geride kaldığında iyi ki kılmış dedirttiği oluyor. Benim okuldayken çok didişmeli bir ilişkim vardı Onur Hoca'yla.
Ben çok severdim kendisini de o beni sever miydi emin değilim. Çok farklı, enteresan, felsefik, devletin özünü anlatmaya çalışan, kanunların lafzını değil ruhuna odaklanan bir bakış açısı vardı hocanın. Onun iddiasıydı, bu ülkede idarenin kendisi de idare hukuku bilmez derdi. Yani bizzat valide, kaymakam da vaziyetten pek haberdar değildir. Çünkü devletin ne olduğunu bilmek sadece bürokrasiyi bilmekle olmaz. Her bürokrat devleti bilmez. Benim mülkiyeden mezun olmam 8 seneyi buldu. O yüzden pek çok arkadaşımın mezun olup bürokrasiye girdiklerine henüz öğrenciyken şahit olabildim. Daha sonra bu arkadaşların kimileriyle iletişimimiz sürdü. Onlar da bu partili cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş sürecine tanık olan ilk nesildi.
Buradan hareketle diyebilirim ki, 16 Nisan'da oyladığımız şeye bürokrasinin uyum sağlaması uzun zaman aldı. Yetki karmaşaları müdürlerin inisiyatifleriyle çözülür oldu. Yani işlerin önemli bir kısmı, yetki karmaşası çözülmeden fiilen yürütülmeye başlandı. Mesela bir olay var, bu olayda sorumluluk kimde? Fiilen kimde ise kimde? Medyaya yansımıyorsa zaten olay perde arkasında çözülebiliyor. Bence Bolu'da da yaşanan facianın kök nedenlerinden birisi devletin düzenine ilişkindi bu yüzden. Fatih Altaylı bu süreçte sorumluluk kim diye yönetmelik, genelge falan karıştırmış, işin içinden çıkamamış. İtfaiye demiş ki burası yetersiz. Aa yetersiz mi? Ben bunu ithal ettireyim, başka alayım. çünkü itfaiye yetkisi yok abi işte bak mesele o ya dün zaten bir dakika ya dememin sebebi o okuyorum okuyorum yönetmelikleri açtım hepsini okuyorum ya ne diyor bu kardeşim ne diyor bu yani o ona atıfta bulunuyor onu değiştirmişler onu silmişler şurası net 2012'de müteahhitlerin toki müteahhit isteği üzerine yangın konusunda itfaiye belgesini gereksiz kılmışlar
Hatta o zaman da bir profesör, bu konudaki uzman bir makine mühendisi profesör demiş ki, bundan sonra artık yangın güvenliği falan diye bir şey beklemeyin. Dünkü köşemde koydum onu zaten. Böyle bir şey yok artık demiş. Gitmiş olsun. Allah'a emanetsiniz demiş. Ya işin içinden çıkılmaz tabii. Zaten sorunumuz da burasıdır. Sevgili dostlar, az şey değil. Adamlar Cumhurbaşkanlığı makamıyla Başbakanlığı birbirine bağlayıp, Bakanlar Kurulu sistemini kaldırıp kabine sistemine geçti.
Artık bakanların hepsinin teker teker sahip olduğu imza yetkisi tümüyle Cumhurbaşkanı'na devredildi. Bizde bir genel bütçeli kurumlar olur, bir özel bütçeli, bir de denetleyici-düzenleyici kurumlar olur. İşte RTİK gibi, SPK gibi. Onların da atamaları tümüyle Cumhurbaşkanı'na devredildi. Yani sistem tümüyle tek bir kişiye devredilince aşağıdaki yetki karmaşaları henüz aşılamadı. Bu sert bir merkeziyleşme anlamına geliyordu.
Uzun yıllardır çalışan bir sistemi sert şekilde merkezileştirmeye çalışınca, özellikle merkezi idare ile yere idare arasındaki yetki karmaşası artıyor. Muhabir Batu Öztürk, basın toplantısında İçişleri Bakanı Ali Yerlikay'a soruyor. Ya diyor, bu otelin denetiminin sorumlusu kimdi? Basit bir soru. Burayı denetleme yetkisi kime aitti? Sayın Bakan'ın da sabah bir açıklaması olmuştu. Kendisine de yanıtlar geldi. Peki sorumluluk kimdeydi burada?
Aslında soru gayet basit. 1990'lı yıllardan bu yana kamuda yer almış, kaymakam yardımcılığından İstanbul Valiliğine, oradan İçişleri Bakanlığına, bürokraside 30 yıllık bir kariyeri var Ali Yerlikaya'nın. Muhabir de tam da uzmanlığını ilgilendiren bir soru soruyor. Tipik bir idare hukuku sınav sorusu bu. İdari sorumlu kimdir? Bakanlık mıdır? Turizm Bakanı da belediye diyor. Siz ne diyorsunuz? İçişleri Bakanı'nın cevabını dinleyelim.
Kimi sosyal medya kullanıcılarının veya gazetecilerin de bu durum dikkatini çekmiş. Deniyor ki, 30 yıldır bürokraside yer almış bir kişi bile, hatta böyle bir kariyere bile gerek yok. Kim olursa olsun sonuçta İçişleri Bakanı. İdari teşkilatın yetki ve sorumluluklarını nasıl bilmez de 10 gün soruşturacağız falan der. Soru İdari Hukuku sınavına hazırlanan bir lisans öğrencisinin cevaplayacağı basitlikte olmasına rağmen İçişleri Bakanı 10 gün süre istiyor, soruşturacağız falan diyor. Akla gelen ilk ihtimal. İçişleri Bakanı, sorumluların bakanlar olduğunu biliyor tabii.
O yüzden cevap vermek istemiyor. Yani biliyor ama bildiğini saklıyor. Bu ihtimal işte az değil. Zira bu yangın faciasının bir biçimiyle iktidara değmemesi için elinden geleni yapıyor devlet. 21 Ocak'taki facia ile aynı gün Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatıyor ve 7 kişilik bir bilirkişi heyeti oluşturuyor.
Bu heyet, 5 günlük bir çalışmanın neticesinde 13 sayfalık bir bilirkişi ön raporu hazırlıyor. Bu raporda 3 kurum sorumlu olarak işaret ediliyor. İlki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İl Müdürlüğü, diğeri İl Özel İdaresi ki bu kurumun başında vali var dolayısıyla İçişleri Bakanlığı ve üçüncü kurum da Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın taşa teşkilatı olan Turizm İl Müdürlüğü. Binaların yangından korunması hakkında yönetmelik madde 6'ya göre bu yönetmelik hükümlerinin uygulanmasından aşağıdaki kişi kurum ve kuruluşların sorumlu olduğu komisyonumuzca değerlendirilmiştir." Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı ifadesi bu. Bolu Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü, Yeni Bolu Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü 2009 tarihinden sonra ruhsat ve yapı kullanma izin belgesi vermeye yetkili kurum olarak
İl Özel İdaresi söz konusu otel işletmesine turizm işletmesi belgesi düzenleyen kurum olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın sorumlu olduğu. Bilirkiş heyeti bunun dışında Grand Kartal Otel'in sahibinin de sorumluluklarını sıralıyor. Ama idaredeki sorumluluklar bunlar. Şimdi bu bilirkişi raporu savcılığa sunuluyor. Bu esnada gazetecilere bu bilirkişi raporu ulaşıyor. Oradan muhalefete ulaşıyor ya da tam tersi de olabilir bilmiyorum. Önce muhalefete sonra gazetecilere de ulaşmış olabilir bilmiyorum.
Özgür Özel de Bilirkişi raporunun sosyal medya hesaplarından paylaşarak raporu gündeme taşıyor. Anlaşılıyor ki üç kurum sorumlu, hepsi de merkezi idare. İşte dinlediniz. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, İlioza İdaresi yani İçişleri Bakanlığı, bir de Kültür ve Turizm Bakanlığı. Bilirkişi raporunun tartışmaları bitirici bir etkisi oluyor. E işte ortaya çıktı gibi bir sonuç doğuruyor. Ama hiç biter mi? Bitmez. Sütte leke olur ama devlette olmaz diyerek reklama gidelim.
Bilirkişi raporunun ortaya çıkmasıyla sorumluluğu belediyenin üzerine yıkan algı tersine dönmeye başlıyor. Erdoğancı gazeteciler baştaki cevval saldırı pozisyonlarını kaybediyorlar. Başlarda son derece taraflı biçimde iktidarı ayıklayıp tümüyle belediye başkanına yüklendiler. Ben genel tutumun bu olduğunu gözlemledim. Tümünü size sunmayacağım ama taa Hüseyin Karagöz bu tutuma güzel bir örnek oluşturdu sanırım. 22 Ocak'ta yani faciadan bir gün sonra şöyle konuşuyordu kendisi. Arkadaş biz neyin kavgasını veriyoruz ya? Bak Turizm Bakanlığı bir otele sen bu oteli işletebilirsin diye ruhsat verir. Yangınını, asansörünü belediye denetler. Mutfağında at eti, eşek eti çıkarsa Turizm Bakanlığı denetlemez. İlk Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü denetler. Eğer bir terörist orada akşam yatmışsa jandarma işin içerisine girer. Böyle saçma bir şey olabilir mi ya? Biz neyi konuşuyoruz ya? Bolbelli başkan her şeyi biliyor. Hukuksuz, sukuksuz. Suriyelilere yok 10 katına suyu sattım, yok 20 katına nikah kıyma bedeli belirledim falan. Ama şehrindeki en büyük turistik işletmenin içerisinde yangın merdiveni var mı yok mu bilmiyor. Niye biliyor musun? İşini yapmıyor. Aradan 23 Ocak geçti, bu bilirkişi raporu çıktı ortaya. Gözü olan gördü ki, otel başta Turizm Bakanlığı'nın sorumluluğundaydı. Zaten Turizm Bakanı da ülkenin en büyük turizm ajantasının sahibiydi. Grand Kartal Otel ile Turizm Bakanı'nın şirketi arasında iş birliği falan vardı ya. Yani bu işin içinden... Turizm Bakanı'nı ayıklamak çok zor bir hadiseydi. Üzerine bir de bilirkişi raporunda Turizm Bakanlığı falan sorumlu suluyordu. Ya siz niye belediye diyorsunuz kardeşim? Bu belediye diyenler, ilk etapta sorumlu belediye diyenler boşa düştü böylece. Maşallah Bolu Belediye Başkanı Tanju Hocan da çok cazgır çıktı. Hayırdır ulan Tanju hakkını yedirir mi? O da sert daldı. Yani başkası olsa bu kadar sağlam duramayabilirdi. Benim kendisine dönük bakış açımı daha önce söylemiştim. Tahmin ediyorsunuzdur yani.
ama hakkını vermek lazım, adam çok diri durdu. sahibini ya da yöneticilerini tanıyor musunuz? tanıyorum tabi, bolu'da da oteli var. sayın bakan da iyi tanır. çünkü etesenin en önemli müşterilerinden biri. daha geçen haftaya kadar etesenin sayfasında tavsiye edilen oteller arasındaydı. sayın bakanın seyahat firmasının. tavsiye edilen otelleri arasındaydı. bolu'da bir otel daha var gazelle, sahibi aynı. Hem
bilirkişi raporu ve Özgür Özel'in raporu kamuoyuna duyurması, hem de Tanju Ölcan'ın diri durması algıyı değiştirmeye başladı. İhalenin merkezi idareye kalma olasılığı canlarını çok sıktı. Bu durum Turizm Bakanı'nın başta yaptığı açıklamayı da boşa düşürüyor ve bakanı da kötü bir duruma düşürüyordu. E bakan da Erdoğan'ı temsil ediyor sonuçta, biz ona Erdoğan referansı nedeniyle itibar ediyoruz sonuçta. E Turizm Bakanı'nın bu şaibeli durumu Erdoğan'ın da itibarına zarar veriyor. Bu bilirkişi raporu medyada geniş yankı buluyor çünkü herkesin anonslarla önceden duyurduğu önemli bir bulgu bu. Özgür Özel, Bilirkiş raporunu gündeme taşıyınca 23 Ocak'ta Adalet Bakanı birkaç saat sonra konuya ilişkin açıklama yapıyor. Medya hizaya çekiliyor ve rapor kesin bir dille reddediliyor. Yok öyle bir rapor deniyor. Asla haberini yapmayın. O rapor korsan deniyor. Ben de rapor yayınlanmış. Onu okurken bir baktım, rapor sahte. Hayda. Nasıl yani? Orayı söylemiyorlar. İsim de taktılar rapora. Korsan rapor dediler. ATV haberin anonsu şöyleydi.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Bolu'daki otel faciasıyla ilgili bazı bakanları hedef alan sözde bir bilirkişi raporu paylaştı. Maalesef bir korsan metinle bir rapor diye ortaya çıktılar. Cumhuriyet Başsavcılığına sunulmamış olan bir metni rapor diye ortaya çıkararak kamuoyunun gündemini meşgul etmeye çalıştılar. Korsan raporu mu? Ya şimdi aklımızla alay etmeyin kardeşim. Kendiliğinden zuhur mu etti bu rapor? Ne oldu? Açık konuşayım, ben raporu okurken tartışma bitirici bir belge okuduğumu fark ettim. Yani konuyu kapatmış rapor diyordum yani. Ama maç daha bitmesini istiyordu Adalet Bakanı. Korsan rapor dedi. Nasıl yani? 7 bilir kişi kahvede otururken
Hadi bir bilirkişi raporu yazalım mı?" dedi ya. Ya da CHP kendisi rapor hazırladı da, bunu bilirkişi raporu diye mi açıkladı? Yoo, bunların hiçbiri değil. Olan şey şuydu. Efendim, Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmanın ilk adımı olarak bir bilirkişi heyeti görevlendiriyor. Böyle soruşturmalarda da ilk adım bu arkadaşlar. Yani ben de sordum, soruşturdum. Zaten böyle bir heyetin oluşması zorunluluğu hali var. Bu heyet, başsavcılığın görevlendirmesi üzerine araştırmalarına başlıyor efendim. ve 24 Ocak'ta bir ön rapor hazırlıyorlar. Buraları anlattım zaten biliyorsunuz. Fakat bu rapor savcılığa teslim ediliyor ama savcılık tarafından kabul edilmiyor. Artık orada ne oldu bilmiyoruz. Yani elbette ortada şaibeli bir durum olduğunu görüyorum ama
Savcılık bu raporu bir şekilde kabul etmiyor. Daha doğrusu savcı raporun altına imza atmış değil yani. Belki de kabul edecekti, o esnada Adalet Bakanı bu açıklamayı yaptı ve savcı raporu imzalamaktan vazgeçti, bilmiyoruz. Ama savcılık bu raporu yazmak için bir bilirkişi heyeti görevlendirdi ve bu heyetin raporunu görebiliyoruz. İşte gördüğümüz, bildiğimiz bu. Bu algının değişmesi neden olan şey de bu bilirkiş raporuydu.
22 Ocak'ta Bolu Belediye Başkanı üzerinden tepinen iktidar medyası, bu hadiselerin ardından eşit ağırlıkçı oldu. Ne demek eşit ağırlıkçı? Bu lafı çok sevdim bu arada. Yani, hem kendi mahalleme de gömeyim ki beni objektif sansınlar kafası. 9-8'lik, böyle bir öyle bir öyle.
Bu eşit ağırlıkçı lafını çok sevdim. Gazeteci Hakan Çelik'ten öğrendim valla ben de. Genelde iktidar medyasında görülen, yer yer muhalefet medyasında da örneklerini gördüğümüz bir tavır bu. Bu tavrın kökünde yatan gazetecilik sitemizde ben, didiştirmeci gazetecilik diyorum.
Nerede bir didişme, orada bitiveriyorlar. Hakan Çelenk de bu didiştirmeci gazetecilerin U dönüşlerine eşit ağırlıkçılık demiş. Şimdi algı oluşturmak adına en sert biçimde tansiyonu yüklenen didiştirmeci gazeteciler, karşı tarafın sert durmasının ardından, sözelden sayısala sert geçiş mümkün değil diyerek eşit ağırlıkçı olmaya başlıyorlar. Olu Beyliğe başkanın istifa etmesi gerekiyor. Ve yargılanması gerekiyor. Turizm Bakanı da istifa etmesi gerekiyor. Ayın ikisinde gitmiş denetçi oraya. Turizm Bakanlığı denetçisi. Binlerce kurumumuz var. Milyonlarca personelleri var. Kimse hiçbir şey yapmıyormuş bundan. Herkes sopu birbirine atıyor. E tabii bir başka sorun da şu. Şimdi Cumhuriyet Savcılığı'nın görevlendirdiği bilirkişehidin raporuna korsan rapor demişiz bir kere. Çünkü ağızdan öyle çıkmış. E peki korsan olmayan hakiki rapor nerede?
Abiciğim madem bu rapor korsan, o zaman korsan olmayan hakiki rapor nerede? Soru basit. İktidar cephesinden kimse bu soruyu sormadı ama insanların önüne de bir şey konması gerektiği açıktı. 24 Ocak'ta öğleden sonra 5'te Adalet Bakanı X hesabından yazılı açıklama yaptı. Açıklamada şöyle deniyor. Bolu Kartalkaya'da meydana gelen otel yangını ile ilgili soruşturma derinleştirilerek devam etmektedir. Soruşturmada yangının çıkış noktası ile ilgili elde edilen yeni belge ve bulgular ile kamera görüntüleri çerçevesinde yangın ve binaların yangından korunması konusunda uzmanlıkları bulunan İstanbul Teknik Üniversitesi Afet Yönetim Enstitüsü
Mimarlık Fakültesi, Elektrik-Elektronik Fakültesi, Makine Fakültesi ve İnşaat Fakültesinde görev yapan öğretim üyesi akademisyenlerden oluşan bilirkişi heyeti görevlendirilmiştir. Biz buradan anlıyoruz ki yeni bir heyet kurulmuş. Hem de İstanbul Teknik Üniversitesi hocalarından oluşuyormuş. Böylece bizim elimizdeki diğer bilirkişi raporunun resmi bir hükmü kalmadığı, Adalet Bakanı'nca da teşkil edilmiş. Peki, Adalet Bakanı açıklamasına şöyle devam ediyor.
Bu görevlendirme kapsamında konunun daha geniş bir şekilde uzmanlık sahibi kişiler tarafından detaylı incelenmesinden rahatsız olanların suçluluk psikolojisiyle sorumluluktan kurtulma çabası içerisine girdiklerini görmekteyiz. Ya böyle bir şey olamaz ya. Konunun daha geniş şekilde mütalaa edilmesinden neden rahatsızsınız diyor. Duydunuz değil mi? Neden diyor. Biz daha geniş bir değerlendirme yapasımız geldi. O rapor da çöp ayrıca. Biz konuyu daha geniş değerlendireceğiz. Öyle içimizden geldi. Soruşturmayı yürüten, Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı'na sunulmamış hiçbir resmi niteliği olmayan korsan bir metni rapor diye paylaşarak kamuoyunu yanıltmaya ve soruşturmayı etkilemeye çalışmak büyük bir sorumsuzluk ve vicdansızlıktır.
Neyse, adam öyle ya da böyle konumuz itibariyle çok güçlü. Haklı olmak gibi bir kaygısı bizim kadar yok. Biz haklı olmak zorundayız arkadaşlar. Onların öyle bir haklılık kaygısı yok. Onun haklı olma ihtiyacı yok. Yetki onda ya. Haksız, çok açık ama yapacak bir şey yok. Bu rapor olmamış, biz daha geniş mütalaa edeceğiz diyor. Elimizdeki bilirkişi raporu da böylece piç oldu.
Böyle kaba konuşuyorum zira bakanın kendi de korsan diyor yani. Ya bu rapor kendiliğinden zuur mu etti? Yoktan bir anda var mı oldu? Rapor korsandır ne demek ne demek? Neyse efendim tablo bu. Şimdi İstanbul Teknik Üniversitesi'nin itibarını biraz sömürecekler anlaşılan. O itibara yaslanarak zaten yeni bir rapor hazırlıyoruz, itü mitü diyor. Biz iyi bari itü hazırlıyorsa iyi diyoruz. 78 canımızı kaybettiğimiz bu facianın tüm boyutlarıyla aydınlatılmasından kim neden rahatsız olabilir? İstanbul Teknik Üniversitesi'nden konunun uzman akademisyenlerin, bilim insanlarının olayı derinlemesine incelemesinden ve araştırmasından kim neden rahatsız olabilir?
Ben okuyunca, afedersiniz, oha dedim ya, oha kardeşim ya. Bizi suçluyor, duydunuz değil mi? Önceki rapor neydi, biz ne okuduk, ne yaşadık sorusunu soran da yok, cevaplayan da. İçişleri Bakanı bile yetki ve sorumluluğun kimde olduğunu 10 gün içinde cevaplayacağını söylüyordu. Bu tutumun ilk nedeni, iktidarın bu işin siyasi sorumluluğundan kaçmak için zaman kazanması olabilirdi. Bunu söyledik zaten.
Ama şimdi asıl konuya gelelim. Bence ikinci ve daha kötü ihtimal, yetki ve sorumluluklar bu sistemde öylesine karmakarışıklaşmış ki, bir otel yangınından hangi kurumun sorumlu olduğu bir soruşturmaya değecek kadar büyük bir soruya dönüşmüş. İlk duyulduğu zaman, yok artık Ozan diyebilirsiniz ama İçişleri Bakanı Ali Kerlikaya doğru söylüyor olabilir arkadaşlar. Daha tehlikeli olan da budur, doğru söylemesidir. Yalan söylüyorsa iyiyiz. Bakın bir devlet var demek ki yalan söylüyorsa. Ama doğru söylüyorsa ortada devlet kalmamış demektir. Çünkü bu sistemde merkezi idare ile yerel idare arasındaki yetki ve sorumluluklar karmakarışık hale gelmiştir.
Hele hele 2019'da büyükşehir belediyelerinin muhalefete geçmesinin ardından belediye yetkileri cumhurbaşkanı kararıyla tırpanlanırken idari yapının ne hale getirildiği de hiç düşünülmedi. Bakın bu sistemde cumhurbaşkanına bir idari kurum yaratma fırsatı yetkisi verildi. Adam yoktan var edebiliyor bir kurumu. Günün sonunda idari teşkilat fiilen işlemeye başladı. Fiilen bakın.
Kanuni düzenlemeler falan anlamını kaybetti. Bolu Belediyesi İtfaiyesi otelin yangın denetimini yapmış ve 7 kusur tespit etmiş. Buna rağmen bu kusurları bakanlığa bildirmemiş. Neden? Çünkü bildirmesi zorunlu değil. Herhangi bir yönetmelikte böyle bir zorunluluğu vurgulanmıyor belediyenin. Belediyeyi aklamak için söylemiyorum ama kanundaki bir boşluk yahu bu. Çok açık bir boşluk. Evet, yasal sorumluluğu yok ama vicdani sorumluluğu da bu yok. Çünkü yasa gereği, yasalar gereği bu raporu elde etmiş olması Bolu Beyediyesi'nin, talip üzerine böyle bir rapor hazırlayıp sonucunu görmüş olması Bolu Beyediyesi'ne yasal bir sorumluluk yükleniyor. Yasalarda böyle bir şey yok. Ortada çelişkilerle dolu bir idari mevzuat var, işin içinden uzmanlar da çıkamıyor, konuştuğum için biliyorum. Deniyor ki yangına uygunluk belgesini itfaiye verir, itfaiye de belediyede bağlıdır. Dolayısıyla Grand Kartal Otel yangına uygunluk belgesi istemiş, itfaiye bunun için otele gelmiş ve otelin yangına hiç hazır olmadığını tespit etmiş fakat belgeyi bakanlıkla paylaşmamış.
Belediyenin orayı mühürleme yetkisi yok, kapatma yetkisi yok. Bunların hepsi turizm bakanlığında. Sadece itfaiyeden belge alınıyor yangın için. Onu da zaten ilçe belediyeleri falan veremiyor ancak il belediyesi veriyor. O il belediyesi de kardeşim size ben böyle bir belge vermem demiş. Bunu bakanlığa söylemesi gerekirdi vicdanen diyorum, vicdanen. Çünkü kanuni bir zorunluluğu yok. Konuşulması gereken konu tam da burada başlıyor. İdari mevzuat çelişkilerle dolu. Ortada idari teşkilat diye bir şey bırakmadılar. Fiilen ilerliyor her şey. Zannettiğiniz anlamda bir devlet yok ortada. Şimdi belediye otelin durumunu tespit etmiş ama bunu bakanlığa bildirme zorunluluğu yok. Tüm bu düzenlemeler tek cumhurbaşkanı kararıyla yapılırken, züccaciye dükkanına giren fil gibi idari teşkilat dağıtılırken, ortaya türlü türlü çelişkiler çıkıyor. Devlet ortada kalmayınca, Yani bildiğimiz anlamda fonksiyonel devlet, işlevsel olan devlet, hayatın akıp gitmesini sağlayan devlet ortadan kalkınca tek bir devlet kalıyor, o da kutsal devlet. Uhrevi devlet. Aman devlete laf yok. Bu çelişkilerin giderilmesini talep etmek gerek. Yani en azından daha sonra otel yangınlarında ölüp gitmek istemiyorsak bu çelişkilerin giderilmesini talep etmeliyiz. Hatay Milletvekili Gezi Tutuklusu Can Atalay, konuya ilişkin 28 Ocak sabahı bir hukuki değerlendirme yapmış.
Ev hukukçu bir kişi Can Atalay biliyorsunuz. Aslında tam da böyle sosyal adalet mücadeleleriyle tanınmış Soma'nın, Aladağ'ın çorlu tren faciasının avukatı. Haliyle sorunun nerede olduğunu görüyor ve uyarıyor. Yurttaşların can güvenliğini yasa ve yönetmeliklerin gevşekliğine karşı korumak, kamu kurumlarının temel yükümlülüğüdür.
Denetimlerin, yurttaşların can güvenliğini esas alan bütüncül bir yaklaşımla yürütülmesi zorunludur. Bu doğrultuda yasalar ve yönetmelikler acilen yeniden düzenlenmelidir. Aksi takdirde sosyal cemaatler engellenemez ve kar hırsı insan hayatını tehlikeye atmaya devam eder. Sevgili dostlar, biz 6 Şubat'ın hesabını soramadık. Bu facialara şaşırmamak gerekir. 6 Şubat gibi bir facianın hesabını soramayan bir ulus, her türlü faciaya hazır olarak yaşamalıdır. Türkiye, kabilelerden oluşan bir topluma dönüştü. Kabileler ne kadar kirlenirse kirlensin, kendilerini diğer kabilenin tehdidi altında hisseder ve her türlü pisliği kendi içlerinde unuturlar. Bakın, acz içinde taraf tutmaya zorlanıyoruz.
Bu bolu Kartalkaya'daki didişmeyi bence muhalif mahalle kazandı. Çok açık yani, herkes biliyor ki Turizm Bakanlığı sorumlu, algı da bu yönde. Artık Erdoğancılar da biliyor, muhalifler de. Yani didişmenin galibi muhalifler. Fakat neye yarıyor bu galibiyetler? Erdoğancılar için ne fark ediyor? Turizm Bakanına kızıyorlar, ya rezil ettin bizi diye.
istifa falan öyle şeyler yok ya da istifa etmesini isteyenler de ya Erdoğan'a zarar vermesin artık falan diyor. Ya da tersi olsa muhalifler için fark edecek miydi? Dolayısıyla devletin gündem değiştirmek için torbadan yeni göndemler yaratması zannettiğimiz kadar büyük bir ihtiyaç değil. Yaratmasa ne olur? Üç ay daha Kartalkaya'yı konuşsak ne olur Allah aşkına?
Kartalkaya'yı unutturmak için Ayşe Barı mı tutukladılar tezi iyi niyetli ama altı oldukça boş bir tez. Biz 6 Şubat'ı unuttuk bile düşünün lütfen. Bir hafta önce tarihin en büyük 6. otel yangını faciasını yaşadık ve ben bu hafta gündem eskidi mi acaba diye düşündüğüm için Kartalkaya'yı konuşmasam mı dedim kendi kendime. Biraz sorumluluk hissettiğim için Kartalkaya'yı konuşmaya devam ediyorum bu bölümde.
Ama biliyorum ki rüzgara karşı dövüşüyorum, rüzgara karşı yolculuk ediyorum. Bir haftaya, bakın bir haftaya, bir hafta didiştik iktidarın yalanlarıyla ve hakikat kazandı bana kalırsa, en azından algı hakikate uygun oluştu. Oluştu da ne oldu ya? Bu didişmelerle nereye kadar yol yürüyebiliriz? Cevapsız sorular. Şimdi de aşebarın üzerinden didişeceğiz. Sorosçu olacağız, mason olacağız. Belki içeri gireceğiz falan. Günün sonunda ya onlar ya biz bu didişmeyi kazanacağız. Ama neye yarayacak? O kadar güçlüler ki artık haklı olmaya ihtiyaç duymuyorlar. İşte burada büyük düşünürlerin medeniyetin hangi aşamada çöktüğüne ilişkin tespitleri devreye giriyor. Arnold Tombi'nin bir ifadesi önüme düştü. Ne güzel söylemiş. Uygarlıklar cinayetle değil, intiharla ölürler.
Bizleri intihara sürüklüyorlar. Bizleri intihara sürükleyen bir rejimle karşı karşıyayız. Kişisel bir intihar değil bu, uygarlığımızın intiharı. Birbirimizi duymuyoruz, kabilelere bölündük. Artık kimse kimsenin gerçeğine ilgilenmiyor. Bunu durduracak tek bir şey var. iktidarın kitle tabanının intihara dur demesidir. Yani ses çıkarması gereken ya da tavrını değiştirmesi gereken muhalifler değil, iktidarın kitle tabanıdır, Erdoğancılardır. Bu kitleler tavrını değiştirir mi? Bu imkansızsa imkansız için uğraşalım fakat muhaliflerin birbirini fişeklemesi, bir kabile savaşını andıran ve hakikatin anlamını yitirdiği bir didişmeye taraf olmak artık faydasız. Erdoğancılara seslenecek, onlara sesimizi duyuracak bir yol bulmak zorundayız. Hayal görüyorsun, onlara artık hiçbir şey anlatılmaz dediğinizi duyar gibiyim, ben de diyorum ki zorundayız kardeşim. Bir bu zorunluluktur yani.
Başka çare yok, faşizmin güç devşirdiği kitle tabanına ulaşmak zorundayız. Zorbalık karşısında omuz omuza duralım diye değil, zorbalığı alkışlamasınlar, zorbalığa omuz vermesinler, bizleri tanısınlar, bizleri zannettikleri kadar hain bellemesinler diye Erdoğancılara sesimizi duyurmak zorundayız. Ha şunu da söyleyelim, Gezi doğrusuyla yanlışıyla bu ülkenin haysiyet mücadelesiydi. Bakın, Ayşe Barım olayında gördük. Evvela itibara saldırıyorlar bunlar. Önce itibarınızı beş paralık ediyorlar, savunamaz hale geliyorsunuz. Ama haysiyet başka bir şeydir. İtibar, insanların size baktığında gördüğü şeydir. Haysiyet ise, aynaya baktığınızda sizin gördüğünüzdür. Çok içsel bir duygudur haysiyet. Yani, aynaya bakınca kendinize saygı duyuyor musunuz? Bu işte çok önemli, bu haysiyetinize ilişkindir. İtibar, o çevrenizin sizin nasıl gördüğüdür.
İşte bana kalırsa Gezi'de milyonlar itibarına değil bakın. Haysiyetine sahip çıktı. Konunun da Ayşe Barım'la falan hiç ilgisi yoktu. Ben Gezi'de 24 yaşındaydım şimdi 36 etti. Beni kimse Gezi'ye zorla götürmedi. Haysiyetime sahip çıkmak için Gezi'deydim ve bugün aynaya baktığımda saygıdeğer bir insan görüyorsam Gezi sayesindedir. Neşemizin içine ettiklerinin farkındayım ama Neşe faşizmin kriptonik taşıdır.
Neşenizi kaybedince kazanacak faşistler. Neşenizi kaybetmeyin. Bir öyle bir böyle kelamlardan, yasaklardan illallah. Başına buyruk kararlardan, fermanlardan illallah.
Tren topuğu polimedyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar bilin ki karanlık gider geriye gezi kalır. Neşenizi kaybetmeyin. Didişmek yerine dayanışmayı tercih edin. Zor günleri göze alın. Kimse bizi kurtarmayacak. Sorumluluk hepimizdedir. Muhaliflerde değil, hepimizdedir. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.