
4.620 kelime · ~23 dk okuma
Hello girl! Geldim! Neredeyim biliyor musunuz şu anda? Vatanındayım, memleketimde. İstanbul'da. Povod B stüdyolarındayım. Ve size söylemek istediğim bir şey var. Arkadaşlar ben sizi çok özledim ya. Böyle sabah sizinle kalkmayı, öğlen sizinle devam etmeyi, akşam işte şunu yaptım bunu yaptım demeyi, nöbetlerde ağladığımız toriler atmayı çok özledim ya. Ritim ne güzel bir nimetmiş ya. Oradayken gerçekten önce
Gittim böyle kafam tabii ki ağrıyor falan, yoğun. Atamadım size bir şey ki ben normalde atardım. O kadar yoğunum düşünün. Sonra hani kötü olaylar oldu. Zaten bir süre kaybolduk, üzüldük. Sonrasında da yani koyasım gelmedi, yapamadım. Ve o kadar da yoğundu ki hani nereden başlayacağım? Size neyi anlatacağım? Hani hangi story'i koyayım? Çünkü çok güzel paylaşacağım şeyler var size. Böyle güzel yerlere gittim. Çok farklı yemekler yedim arkadaşlar. Bir sürü böcek yedim. En iğrenci hamam böceğiydi.
Hele bir tanesi vardı ki böyle örümcek ve örümceğin arkasında tüyleri var böyle tüyleri ağzınıza giriyor. Ve videosunu çektim tabii ki. Örümceği gerçekten yedim mi yoksa yiyemedim mi? Bunu da size soracağım ve videoda tahminlerinizi alacağım. Hepsini teker teker anlatacağım. Hazırsanız başlıyoruz.
Doktor Gületç Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Welcome back to our show again. Peribacası Fakültesi. Öncelikle kendime bir söz vermek istiyorum. Sevgili Tuğba, bundan sonra... Tuğba kim ya? Sevgili Doktor Güneş. Bundan sonra seni bu kadar yormayacağım. Gerçekten yani hem fiziksel hem mental olarak bir aydır insanüstü bir çaba sarf ediyorum ve bu sabah stüdyoya gelmek için Kevser'le anlaştık, tamam mı? Kalktım ya böyle kafam pounding. Yani bir tok, tok, tok. Ne oluyor dedim ya. Gittim bir işledim.
Baktım, çişim sarı değil. Sonra bir baktım, ağzım şişmemiş, yani nefes alabilmişim. Çünkü burnum tıkalı olsa dudaklarım şişer nefes alamadığım anlamında. Çünkü baş ağrısının en büyük sebepleri neydi? Bir, susuzluk, yani dehedrete kalmak. İkincisi de oksijen almamak, tamam mı? Hipoksitik kalmak. İkisi de yok, o zaman ne? Stres, kaygı, insanüstü bir yüklenme, tamam mı? Bunlardan ötürü. Ve sonrasında Kamboçya'dan aldığım jeller, burnun açıcı Tiger Balm tarzı şeylerle ve böyle inhale edeceğim, yapacağım bazı şeylerle burnumu açıp, nefesimi açıp, başıma masaj yaparak geçirmeye çalıştım. Üzerine de Migraine Patch'ı koydum. Böyle soğutan bir jel.
Ve bunlar yetmedi arkadaşlar. Ne yaptım? İlaç içtim sonrasında. Böbreklerimin en çok sevdiği ilacı. Yani yapacak bir şey yok. Biraz iyi oldum. Sonra hemen böyle şey yaptım. Soda, tuz, limon falan. Ve iyiyim. Şükürler olsun gelebildim. Ama yani vücudumuz bazen gerçekten diyor ki hani insani şekillerde yaşa. Kendine çeki düzen ver. Yoksa bak ben iyiye gitmiyorum. O yüzden bu ay nöbetlerimi güzelce tutacağım. Sadece bir tane İstanbul'da adil töreni. Yine ödül alıyoruz bebeğim. Alıştınız artık biliyorum. O yüzden sürekli haber vermiyorum ama yani 2025'te çok güzel devam ediyor. O yüzden İstanbul'a geleceğim ama onun dışında nöbetlerimi yaya yaya, insani koşullarda böyle rutinlerimi hakkını vere vere tutacağım. Spora falan gitmeye başlayacağım inşallah. Böyle girl morning walklarımızı yapacağız, yürüyeceğiz falan. Bunu beraber yapacağız. Tekrar hayatımızı ele alacağız çünkü yetti.
Şimdi bunun dışında size başka updateler vereyim. Arkadaşlar bir Monk'a aşık oldum. Benim imkansız date. Öyle biliyor musunuz? Hani First Date rehberinde anlatmıştık ya, işte şöyle böyle falan. Gel gör ki Monk'la First Date'imiz asla oradaki gibi olmadı.
Nasıl oldu biliyor musunuz? Evimde kahve, ben bir tapınağa girdim. Ice kahvemi içerken. Ama ne içiyordum biliyor musunuz? Dirty Iced Matcha Latte. Çünkü bu Dirty kız, birazdan monka diyete çıkacak olan Dirty kıza da Dirty Iced Matcha Latte yakışıyordu. Dirty Iced Matcha Latte neydi arkadaşlar?
Iced Matcha Latte'nin yani Kına Latte'nin içine One Shot of Espresso yani Bir Shot Espresso katılmış haliydi. Neden? Matcha Latte yeşil, Espresso kahverengi. Yeşille kahverengi karıştığında çirkin böyle kirli bir renk ortaya çıkıyor. İşte buna ne deniyor? Dirty Iced Matcha Latte. Peki ne bunun kerameti? Kerameti şu. Matchanın içerisindeki erteyenin
kahvenin içerisindeki espressoyla karışıyor ve espresson o jitters yani taşikardi o huzursuzluk yapacak halini alıyor el tiyaniğin o yüzden de ben günde 2-3 tane dirty iced matcha latte içebiliyorum jitters taşikardi huzursuzluk çarpıntı yaşamadan bu da size Dr. Gileç life hack tapınağa girdim herkes bakıyor falan topluca girdik böyle sonra ben orada bir tane turunculu bir adam gördüm turuncu da biliyorsunuz ki böyle enerjinin rengidir gittim işte dedim ki işte budizmle hinduizmin farkını Hemen bana baktık yani aptal mısın? Böyle aptal taklidi yaptım çünkü kendi dilimde aptal taklidi yapamıyorum biliyorsunuz. Dükkan fışkırıyor. Dedim ki dur bari bu dilde yapayım. Zaten adam İngilizcemi anlamıyor. Bu arada benim Asya ülkelerinde falan sıkıntım da o genelde. İngilizcemi anlamıyorlar. O yüzden ben de 3-5 kelimeyle konuşuyorum. Türk aksanıyla falan. Çünkü öyle anlaşabiliyorum ki İngilizcem bozulmasın diye. Her neyse. Biz işte bu kişiyle, Mo' kişisiyle konuştuk falan derken. Gel otur dedim. Nereye? Dedi ki şöyle şuraya oyunuma otur. Anlatmaya başladı işte. Bu bizim, işte bu da öğreticidir falan. Burada o Allah değildir falan. Biz ona öyle tatmıyoruz, teşekkür ediyoruz bir şeyler bir şey. Sonra işte beni bir suyla kutsadı falan. Böyle bilekliğimi şöyle yaptı. Sonra dedi ki, arkadaşlarım orada geldi oturdu. Ben oturdum ya. Herkes tabii geldi oturdu. Böyle bir karşısında kocaman insan gürültü toplandı. Herkes soru soruyor işte. Biri diyor ki, geçmişimize gidebilir miyiz? Reenkarnasyon gerçekten var mı size göre falan. Böyle o da cevap veriyor. Sonrasında herkes bizi mokla yakıştırdı. Aramızdaki enerjiyi hissettiler. O da dedi ki, bizde yasak dedi. No touch, no touch.
Bana bileklik takıyordu. Diyorki nohut açtı. Dedim tamam ya tamam anladık. İmkansızlıklar hoşuna gider insanın ama yani hani her zaman da değil. Okey. Neyse arkadaşlar. First date'imizde kimse kimseye yemek ısmarlamadı. Ha da first date'imizde kimse kimseye yerden almadı. Ama işte aşk böyle bir şey. Zaman ve mekan tanıyor gerçekten. O an o tapınakta biliyorsunuz ki hani ruhani hisler falan enerji fazla ya öyle. Güzel oluyor yani. Sonuç olarak ablanızın da böyle bir date oldu ve bitti ya ta burada. Konu kapandı.
Sonrasında ben fotoğrafımızı orada bizimle ilgilenen bir tane governor vardı devlet adamı ona gösterdim. Dedi ki yani dedi gerçekten bu monklar dedi buraya gelirseniz size ağaç konuyu belirlenmek isteyebilir. İnsanlar dinden etmeyin dedim. Öyle dedim ki tamam. Her neyse. Bu da size bir doktor olarak biraz da orada olan hastalıklardan bahsedeyim derim. Gitmek isteyen varsa bilsin. Şimdi öncelikle orada ne demiştik arkadaşlar? Isıtma ilaçlarımızı içiyoruz. Geldikten sonra devam ediyoruz. Çünkü hala taşıyabiliyor. Neydi o ısıtma yapan şey? Ana felcinsi, dişi sivrisinek. Tamam mı? Onun dışında sudan ya da içtiğiniz şeylerden tifo kapabiliyorsunuz çok basit bir şekilde. Özellikle hazır sulardan yapılmamış bir buz varsa ve o buzu tüketirseniz ağızlarından çok kolay tifo olma sebebi.
Onun dışında benim gibi işte agi olabilirsiniz, yediğinizden içtiğinizden, işte ishal karinersi falan. Ve bu cidden çok zorluyor çünkü tuvaletler temiz değil, giremiyorsun. Onun dışında ne olabilirsin? Benim gibi üsye olabilirsin. Çünkü çok fazla çocukla muhatap olduğumuz için hasta bakarken üst solumlu olay enfeksiyonu olabiliyorsunuz. Ben artık üçüncü, dördüncü, beşinci gününün sonunda hem agi, yani işte ishal karinersi, hem üsye, üst solumlu olay enfeksiyonları artık yattım artık, böyle ateşim çıktı. falan dedim hatta bak dur ben dedim asıtma mı olurum tabi ki asıtma olmamıştım tifa mı olurum yok tifa da değilim bunların belirtileri var çünkü ama zorlandım baya ama o halde de kalktım devam etmek zorundaydım çünkü amacım var oraya geldim işte geldikten sonra şimdi tabi ki iyileşme evresindeyim aşılarınıza dikkat edin benim sarılma aşım vardı diğer aşılarımı tabi ki yaptırdım bir de orada zaten hani sağlığa ulaşmak çok zor ben doktor olduğum için yanımda malzemeler olduğu için evet kendime bakabildim
Ama herhangi bir şekilde bilmiyorsanız, ben tifa mı oldum diyebilirsiniz, ben sıtma mı oldum diyebilirsiniz. Çünkü bilemezsiniz, ayırt edemezsiniz haliyle. Ve doktora gittiğinizde ona da güvenmeyebilirsiniz. Çünkü sağlık sistemi genelde kötü oluyor. O yüzden diyorum ki beni Türk hekimlerine, bizi de Türk hekimlerine emanet edin.
Ay size asıl ne diyeceğim. Şu son koyduğum videoyu gördünüz mü? Kucağımda bebek uyuyakalıyor falan. Herkes dedi ki, onu el at edindin değil mi? Arkadaşlar keşke, keşke. Zaten beni tanıyanların biliyor ki, hani ben ileride el at edinmek çok istiyorum. Özellikle böyle 40'ımda, 45'imde falan yeterli imkanım da olursa, 4-5 tane böyle çocuk el at edinip birbirlerine yakın yaşlarda, şöyle güzel bir çiftlik tamam mı? At koşturacaklar, onu yapacaklar, bunu yapacaklar. Ve her birinin kendi dilini öğrenmesine imkan tanımak istiyorum.
Her biri kendi kültürünü de öğrensin. Mesela Asyalı olan Asya yemeklerini bilsin, onu pişirsin. İşte Afrika'da olan ona göre. Ve böyle bir kültürel bir zenginlikle hep beraber yaşayalım. Ve neden kendi çocuğum değil de evlat edinmek? Orada da şöyle düşünüyorum. Ben hayatta mutlu olmanın gerçekten çok zor olduğunu deneyimlemiş biri olarak. Kendi çocuğumun da mutsuz olma ihtimalini düşünmek istemiyorum. Yani bunu kaldıramam ben.
Ve o yüzden de çocuğun da böyle bir riske girmesini istemiyorum. Niye mutsuz olsun, yani eksiğe düşsün, herhangi bir sıfırdan bir şey? Çocuğa sorulmadı muhabbeti aslında, benzer şey işte. Sorulsa dahi yani mutsuz olmasını istemiyorum kimsenin, neyse. Bu daha derin bir konu da ben bu kadar şey yaptım. Antinatalist miyim? Bazen antinatalist olabilirim, evet. Pronatalist olmadığım kesin. Evlenmek de istemiyorum zaten. Çocuk yapmak için bir kocaya ihtiyaç var, onu da istemiyorum. Babasıyla uğraşamam kimsenin ben.
O yüzden de ayrılsan da babası olmaya devam ediyor ve muhatap olmak zorunda kalıyorsun. Evliliklerde biliyorsunuz ki %40-50 başarısızlıkla sonuçlanıyor. Böyle bir %40 başarısız olacak bir şeye ben niye yatırım yapayım ilişkiye? Çocuğa da yazık. Günün sonunda çocukları çok seviyorum ve bence de imkanı olan kişilerin ebeveyn olması gerekiyor ki hayatta zorluk yaşayan çocuklar güzel bir hayat yaşayabilsin.
Bunun da en güzel yolu bence evet edilmekten geçiyor. Bu yüzden ileride diyorum ya imkanım olursa, iyi bir annelik yapabilecek kapasitede olursam, o zamanlar çok isterim. Çocuk, annesi vardı yani hani. Annesi olan bir çocuğu alıp götüremezsin zaten. Annesi var, baba. Hatta ben orada çocuk uyuturken dedesine baktım. Aa dedi, benim torunum. Çünkü annesi ortada yoktu o sırada çocuğun. Ve çok güzel bir his. O çocuğu kucağıma alınca cidden dedim ki hani ben anne olmayayım ama hani doğurmak zorunda değilim tabii ki. Çok farklı bir şey yani. Benim olmayan çocukta bile bunu hissettim. Keşke... Neyse. Bu düşüncelerim değişebilir. Duygularım değişebilir. Bir gün ben size işte diğer influencerlar gibi o çift çubuğu gösterebilirim.
ama şu an için böyle düşünmüyorum ve şunu düşünüyorum ben köpek sahiplendiğimde gerçekten yani hani gece uykumdan uyanıp bakıyordum nefes alıyor mu falan diye bu sonuçta bir hayvan değil mi onu öyle yapıyorken hele ki bir insan yavrusunu evet edindiğinde o sevgiyle yani hiçbir farkı olacağını düşünmüyorum kendi doğurduğundan bir de hani birazdan İnsanları rahatsız edebilir ama şöyle düşünüyorum yani ben neden genlerimi aktarmak zorundayım? Neden bencilce bir şekilde sırf kendimden olsun diye sevdiğim kişiyle beraber onu görmek istiyorum ki? Dünyada çok kötü durumlarda yaşayan bir sürü çocuk var. Bu benim düşüncem. Zaten doğal da natürü çocuk doğurmak ve üremek ve üreme isteği. O yüzden ben demiyorum ki ay işte çocuk doğuranlar bencil. Hayır böyle bir şey asla demiyorum. Tabi ki bu istenebilir ama benim düşüncem de bu. Yani çocuk yapmayan insanlar çocukları sevmediği için yapmıyor değil.
Fazla düşündüğü için yapmıyor da olabilir. Bunun vurgusunu yapmak istiyorum sadece. Gönüllülük yaparken de o çocuk sevgisi maksimuma çıkıyor. Ve hani gönüllülük yaparken de o çocukların başına gelen olaylar ya da gördüklerin aslında en çok bunlar etkiliyor. Şimdi ne oluyor biliyor musunuz? Ben size en gerçeğini anlatayım. Ülkeye adımızı atıyorsunuz. Sonra o kırsallarına gitmeye başlıyorsunuz. Çünkü her ülkenin bir merkezi var. Her ülkenin gelişmiş kısımları var. Her ülkede bir 5 yıldızlı otel var. Tamam mı? Günün sonunda. Havalimanında iyi yerlerden bir tanesi.
Havalimanı önce şehir merkezine gidiyorsunuz. Bunaire Bude'de böyleydi. İşte Phnom Penh'de, yani Phnom Penh, Kamboçya'nın başkentinde böyleydi. Gidiyorsunuz, okey, normal gibi, işte Türkiye'nin herhangi bir sosyo-kültürel olarak kötü bir yeri gibi, ekonomik olarak düşük bir yeri gibi ama sonra iyice kısallara gidildiğinde öyle bir fark ki, zaman yolculuğunu geçtim. Gerçekten özellikle Afrika'da daha farklıydı. Yani ben yemek dağıtırken son bir tane çocuğa yemek kalmadığı için aç kaldığını falan gördüm ve bunu görüyorsunuz, orada gönüllülük yapmak falan bunlar tabii ki güzel ama diyorsun ki yani benim şu iki kolum neye yetebilir ki? Şu gökten para yağdırsan bu insanları doyurmaya yetmez yani. Tüm devletler dünyada çok zengin var ama yetmiyor işte, yetmiyor. Bakın hallerine. Ve sonrasında bu acıyla ilk başta bir yüz yaşıyorsun. Senin yaptığının senin için büyük bir adım olabilir ama dünya için küçük bir adım olduğunu falan düşünüyorsun. Umutsuzluğa kapılıyorsun.
Ama sonra hemen kendine demeye çalışıyorum, Tuba kalk çünkü sen şu an buradasın. Maksimum değerlendirmen gerekiyor burada olduğun sürece. Kendin ve insanlık için. Ve sonra diyorsun ki, tamam bak kötülüğü bitiremiyorsun. En sevdiğim söz yani ama iyiliği çoğaltabilirsin. Ve yaptığın her adımı insanlara göstererek bunun kaç katı karşısında etki yaratabilirsin.
Ben bugün herhangi bir hastaya baktığımda, ona gülümsediğimde, ona muayene ettiğimde, ilacını verdiğimde, sonuçta bir ay maksimum ilaç veriyorum, değil mi? Sürekli bir bakım yok. Ya da mesela Afrika'da şöyle bir şey yapıyordum, bunu anlatacağım, size nasıl yapabileceğinizi söyleyeceğim. Ben orada gittiğimde, bir tane Simon, çok seviyorum Simon'u da, hala da konuşuyoruz sürekli. Simon bana geldi, dedi ki, Tuba, bana ders çalıştırır mısın? falan. Orada işte, çok tatlı, Tuba, Tuba, tabi çalıştırırım. Sonra bana sorar soruyor, karakök falan. Ben de böyle içimden dedim, bu karakökü nereden bilecek bu çocuk?
O kadar zeki ve akıllıydı ki dedim tamam niye okula gitmiyorsun gitsene herkes okulda şu an. Dedim parayı ödeyemiyorum. Yani ben ne yaptım biliyor musunuz? Bu sizi çok mutlu edecek çünkü böyle şeyler ulaşmak istiyor herkese ama ulaşamıyor bu kadar bakir bir şekilde. Tuttum kolundan dedim ki git kıyafetlerini giy çantanı al gel. Dedi ki ben okula gitmiyorum gidemiyorum para dedim git gel. Gitti geldi tamam böyle düşünüyor ne olacak diye. Sonra da tuttum okula gittik beraber. Ne kadar biliyor musunuz arkadaşlar? 65 dolar. 65 dolar çocuğun bir yıllık okul masrafı.
ve kıyafet falan filan her şeyin toplu 100 dolar ya. 100 dolar yüzünden bu çocuk bir yıl boyunca okula gidemiyor. bir orada ödedim parasını, makbuzunu aldım, Simon'u sınıfa götürdüm, arkadaşları böyle bağırıyor, çağırıyor, beni havaya kaldıracaklar. Simon, Simon, Tuğba, Tuğba. ya ki bu öyle bir şey ki çocuğun yani o çocuğun dünyası değişti işte. yani
Sırf o kadar yolu o çocuk için bile gitmek değer. Ve günün sonunda ben bunu sosyal medyada bir şekilde anlattığımda, şu an size anlattığımda, o kadar fazla kişi duyuyor ki hem bu kişilerin, yani sizin, bizlerin iyiliği olan inancı ve bu sayede aldıkları aksiyon değişiyor, hem de gün sonunda dünyamız değişiyor. Yani hem bizim dünyamız, benim dünyam değiştirir sayma mesela. Ben devam ediyorum hala oradaki çocuklara ulaşmaya ve saymalığında her sene yani bitmiyor. Anlatabiliyor muyum? Sağlık gibi değil bazı şeyler. Sağlıkta da devam edebilir bu arada bu. Her sene, her ay o kişinin ilaçlarını karşılayabilirsiniz. Bu şey değil sadece ee gittik biz oraya muayenesini yaptık bitti. Hayır. Bunların kontak numaraları var, bu insanların muhtarları var, bu insanların bağlı olduğu hastaneler var. Dün sonunda bunların çoğu maddi sebeplerden ötürü bu eğitimi veya sağlığı alamıyor. Ve maddiyat gerçekten bizim gibi insanlar için çözebilecek bir şey, onların sıkıntıları yani. Anlatabiliyor muyum? Yapabiliriz. Yani ümitsizliğe kapılmak, işte nasıl ulaşacağım olmuyor, dünyanın çok kötü bir yer, baksana adam 500 milyar dolar kazanıyor ama eee?
Yani biz dünyada her şeyi alalım alalım alalım yerine koymayalım. Ben evet biliyorsunuz ki alışveriş yapmayı seviyorum. Mesela cilt ürünleri alıyorum. Kendime bakmaya çalışıyorum. Çok çalışıyorum. Sonra da gidiyorum. Bunlarla kendime istediğim şeyi alıyorum. Şükürler olsun. Ama bunu yapıyorsam dünyaya da aldığım eğitimin ya da işte bana verilen diyelim ki merhametin bana verilen diyelim ki empati gücünün bunun da karşılığını vermem gerekiyor. Neden? Günün sonunda hem kendime hem dünyaya bir anlam katmak için.
Yani kendimi aşan amaca hizmet ettikçe insan kendisini buluyor ve depresyona, benim depresyonuma diyeyim hadi, benim anlam arayışıma o kadar güzel geliyor ki yani hayatta iyilik yaparak karşılığında iyilik haline ulaştığın kaç tane şey var ki? Doktor Güneş Radyo Şimdi gelelim Kamboçya'ya. Phnom Penh. Neydi bu Phnom Penh? Başkenti. Ve Kamboçya'nın en büyük sorunun arkadaşlar sürekli savaş halinde olması. 20 senede bir savaş var bu ülkede. Bu ülkede katliam yapıldı. Milyonlarca insan öldürüldü. Ve hala kişinin ismini söylemek insanlarda öyle bir travma yaratıyor ki, bu kişi hakkında, bu şeytan dediğimiz kişi hakkında kimse konuşmak istemiyor. Çünkü herkesin kolu, bacağı kesik bir sürü insan var. Bundan travmatik olan çok insan var. Ölüm müzesi var. Ben giremedim. Çünkü zaten gittiğimde zorlandığım için bir de bunları görmek istemedim üzerine. Hani fakirliği görüyorsun, imkansızlığı görüyorsun, umutsuzluğu görüyorsun. Bir de ölümü görmek istemedim. O yüzden dayanamadım. Çünkü daha önce de
Toplama kamplarına gittiğimde Yahudilerin soykırımına uğradığı kamplara kötü oldum. O yüzden biraz da kendimi düşündüm bu anlamda. Kendime ve yararlı olmamın gerektiğine gidemedim. Ama gitmek isterdim aslında. Videolarla yetineceğim şu anlık. Ama siz giderseniz mutlaka gidin. Aslında Kamboçya'nın başkentine indiğinizde herhangi bir Güney Asya ülkesindeymişsiniz gibi hissediyorsunuz. Tuk-tuklar bir ara, trafik farklı, oranın baharatları kokuyor, yerel baharatları ve yemekleri. Ben çok seviyorum bu arada Vietnam, Kamboçya, buraların mutfağını. O yüzden benim için cennet mutfak ve koku anlamında hiç sıkıntı yaşamadım. Ama buranın da slum'ına gittikçe yani o kötü mahallelerine, fakir mahallelerine gittikçe anlıyorsun sorunun ne olduğunu. Ben açlığa şahit olmadım fakat açlığın da olduğu yerler kesinlikle vardır ama Kamboçya'daki daha büyük sorun benim gözlemlediğim sağlığa ulaşımın olmamasıydı.
Şimdi sağlık sistemindeki sorunlar öyle tek bir şey çözülebilecek de değil. Ne gibi? Mesela Amerika'nın sağlık sistemi kötü. Çünkü niye? Çok pahalı. Tamam, o zaman ne yapılsın? İşte bedava yapılsın, atıyorum mesela. Ama burası öyle değil. Burası çok yönlü şeyler yapılması gerekiyor. Biz büyükelçiyle de görüşmeye gittik. Büyükelçi hanımefendi o kadar tatlıydı ki bizi çok güzel karşıladı. Sonra hatta bizim o çalıştığımız yere kliniğe ziyarete geldi ertesi gün. Teşekkür ederiz kendisine.
O da anlattı. Dedi ki, ben herhangi bir şey olduğunda burada Türkiye'ye dönüyorum. Türkiye'ye gidiyorum, tüm sağlık hizmetimi oradan alıyorum. Gerçekten Türk doktorlarına bu konuda çok güveniyorum. Teşekkür ederiz tekrar bu konuda da. Peki neden böyle diye sordum ben orada bizimle ilgilenen devlet yöneticisine. O da dedi ki, bu soruyu ben niye sordum bu arada? Çünkü tıp orada 8 sene. 6 sene üzerine 2 sene yapıp GP olabiliyorsun, General Practitioner, genel aile hekimi. Ya da 6 sene üzerine tekrar bir 5 sene falan uzmanlık yapıyorsun. Aslında bizimkine benziyor ama 8 senelik bir tıp var. Yani 6 sene bitirmen imkansız. O anlamda da 2 sene uzamış oluyor. Bizde de aslında bir buçuk sene zorla hizmet var. Zorla hizmetini yapman gerekiyor. Yani benzer. E bu benzerse eğitim çok mu kalitesizde? Sağlık sistemi bu kadar kötü. Aslında sadece bu da değil. Şimdi doktorların evet yurt dışına gidip güzelce eğitim alıp geri ülkeden dönmesi gerekiyor. Çünkü savaşlarla beraber sürekli sağlık sistemi değişmiş. Sağlık sistemi değişince en sonunda artık Fransız sömürgesinden ötürü Fransız sistemi hakim olmuş. Sağlık sistemi.
Ve her yenilendiğinde, bu her savaş sonrası ülkenin sağlık sistemi geriye gitmiş haliyle. Ve doktor kayıpları da olmuş. Ne olmuş biliyor musunuz günün sonunda? Ülkede damar yolu açmayı bilen herkes ben doktorum demeye başlamış. Ve kandırmaya başlamışlar insanları maddi kazançlar için. Bu yüzden de halk doktora güvenini kaybetmiş. Doktora güvenini kaybeden halkta ne olur? Sahte bilim bu sefer pik yapar. Bunlar kanser olduğunda doktorda çareyi aramak yerine gitmişler üfürkçüye, gitmişler işte büyücüye, gitmişler hacıya hocaya mesela. E ne olmuş sonrasında? Teker teker ölmüşler. Ve hala doktora olan güven asla bir gelişmiş ülkedeki kadar değil. Çünkü bildikleri doktor hiçbir şey aramıyor.
Onları kandırıyor. Parasını alıyor. Ve uzak. Ve pahalı. Ve yok. Ülkede 3 tane ortopedik cerrah var. Ellerinde malzeme yok. E ne yapacak? Şimdi ben doktorum değil mi? Bana kan testi verme. Bana ultrason verme. Bana röntgen verme. E ben ne yapabilirim ki hastaya? Bakarım dua ederim. Bak maksimum bu. Biraz da böyle düşündüğünüzde. İstediğiniz kadar paranız olsun ülkede, alabileceğiniz bir maksimum sağlık hizmeti var. Gerisini alamıyorsunuz. İyi de değil. Böyle bir ülkede yapabilecek bir şey çok olmuyor sistemi kökten değiştirmeden. O yüzden biz aslında giderek oraya sadece tek bir hastaya değil de toplam sisteme bir iyilik yapmak amacındaydık.
Çünkü Türk doktorlarına güven fazla. Bu da çok güzel. Dünyada fazla bu arada. Sadece Kamboçya'da veya gelişmemiş ülkelerde değil. İngiltere'de de böyleydi bu. Amerika'da da böyle. Türk doktorları gerçekten iyiler. İyiyiz. Ve bu yüzden orada onlara gülümsememiz, biz buradayız dememiz, sizi unutmadık, yanınızdayız dememizin hem placebo etkisi var, hem de medikal olarak da etkisi var. Stresten de uzaklaştırıyor bu. Aynı zamanda orada biz stajyer doktorlara da bir şeyler anlattık. Ülkemizde bu iş nasıl oluyor? ya da ben mesela yurt dışında nasıl staja giderler, ne yaparlar, nasıl CV geliştirirler? Bulduğum her öğrenciyi anlatmaya çalıştım çünkü oradan çıkmaları gerekiyor. Oradan çıkmaları gerek, dünyayı görmeleri gerek, dünyadaki tıp eğitimi ne alemde, ne oluyor, yeni gelişmeler neler, kendini nasıl geliştirebilir? Çünkü mesela Türkiye'de de bazen ekonomik imkansızlıklardan sıyrılmak zor ama orada çok daha zor. Bir tıp öğrencisi için de zor. Dünyayla yarışabilecek düzeyde değil. Ülke gerçekten fakir.
Fakirler ama mutlular mı derseniz, huzurlular ve sakinler. Yani gerçekten saygılar, sürekli gülümsüyorlar. Zaten bu haftada en sevdiğim şey yani şu iki elini birleştirip teşekkür etmek, Kamboççacası, yani Kimar dilincesi, dilinde şöyle, okun diyorsun teşekkür ederken ve o insanlar yani müteşekkir, çok ilginç bir şekilde, sürekli şükür halindeler. Hani belki gerçekten elinde bir şey olmayınca, Mutlu olmak için bunu da yapıyor olabilirsin. Ama ben çok şey öğrendim. Evet, ben yardıma gittim ama bana da yardımları çok fazla oldu, biliyor musunuz? Hem ülkenin, hem insanların, hem ileri dönük bazı projelerimde daha realist bakabiliyorum, olayı kavradım, neyin nasıl olması gerektiğini, doğruları yanlışları anladım. Şimdi bir de işin hep güzelliğini konuştuk. İşin kötü yanları da var. Sonuçta dark side of voluntarism diye bir şey var. Yani gönüllülüğün karanlık yanları. Çünkü bazen insanlar, beyazlar özellikle, bu konuda çok girmek istemiyorum buralara. Ama genel olarak bunu çoğunuz biliyorsunuz zaten. YouTube'da falan da var. Bunları anlatıyorlar. Bu nasıl değişebilir? Ne yapabilirim? Benim sonuçta şu anda etki gücüm var. Ben bunu hissediyorum. Yapabilirim. Ve o yüzden de bu sorumluluğu üzerime alıyorum.
Ben kafa patlatıyorum. Geldim ben, babamla konuşuyoruz. Ne yapabilirim? Ne buldum biliyor musunuz? Birkaç bir şey buldum. Bunun için çalışacağım, çabalayacağım. Söz veriyorum. Çünkü iyiliği çoğaltmak istiyorum yani. Atak amacım bu. Evet, dünyayı değiştireceğim gibi büyük şeyler söylemiyorum. Hiç belli olmaz.
Acaba sonuç olarak şu yaşamımda kaç yıl, 70 yıl, 80 yıl, işte ne kadar yaşamım varsa, onda kendime aşan amaca hizmet etmek, bu yaşamdan maksimum verimi alabilmek. Çünkü potansiyeli varsa değerlendirmesi gerekiyor. Herkes kendini böyle yaşamak zorunda hissetmeyebilir. Bazıları da bu ihtiyaçta olmaz. Ben evime gideyim, işime gideyim, akşam geleyim, çocuğuma bakayım ve yatayım, uyuyayım. Yarın sabah aynısını yaşayayım da olabilir. Ben buna saygı duyuyorum.
Ama ben diyorum ya, ben o şekilde hayat sürdüremiyorum. O yüzden de madem öyle, o zaman bu potansiyeli kullanmazsam hem dünyaya hem bana zarar diye düşünüyorum. Bunları düşünürken de bazen diyorum grandioz mu yaklaşıyorum, yani çok mu büyüklenmeci konuşuyorum falan. Ama yok yani bak, o münacat insan mesaj attı. Ben de gönüllülük yapmak istiyorum. Ben de gitmek istiyorum. Ben de dokunmak istiyorum. Doktorum olmam gerek. Hemşire olsam yeter mi? İşte ben birazcık tedaviciyim. Ne yapabilirim? Hepimizin yapabileceği bir şey var. Hepimizin. Günün sonunda hiçbir şey olmasan da mesleki anlamda ne yaparsınız biliyor musunuz? Orada yetimhaneler var arkadaşlar. Eşinizden, dostunuzdan paranızı toplayın gidin yetimhaneye verin. Sonra o çocukların başını sevin. Hediyesini alın. Sevgi verin. Bu kadar noktada hiçbir şey olmanıza gerek yok yani. Yapmak isteyen yapar. Yol açık. Yol açık. Şimdi gelelim arkadaşlar dedikodu kısmına. Bu arada orada doktora grubunun içinde benim podcastlerimi dinleyen ve gittiğinde ben sizinle hayır ağzımı çok seviyorum falan diyen çok tatlı bir doktor vardı. Yol boyunca ben ne desem podcast size bunu bahsetmişsiniz dedi ve aşırı garip bir his. Mesela biri beni eleştiriyor. Kız diyor ki hayır diyor Tuba Hanım böyle yapmaz, Tuba Hanım sınırlarını sevmez, uzaklaşın.
ben şok oldum kalıyorum böyle baktım ya o diyor ki ya siz tarikat mısınız asker misiniz bu ne oluyor falan dedim biz böyle bir birliğiz işte falan uzaklaşacaksın şimdi bir tanesi orada benim kıyafetlerimi eleştiriyor niye böyle hep siyah giyiyorsunuz o diyor ki tuba hanımın zamanı yok çünkü o sürekli bir şey üretiyor siz anlamazsınızdı i love you Sonra öleceğim. Ve şunu fark ettim. Onlardan bir tanesi, hatta birkaç tanesi bana sürekli dedi ki, ya böyle hayat mı yaşanıyormuş? Yani hayat bu muymuş? Biz yaşamıyor muymuşuz? Ya da nasıl böyle her şeyi bilebiliriz? Her şeyi bilmiyorum tabii ki. Sadece, niye bunu dediler bu arada? Çünkü şu yüzden. Herkes aynı şeyi yerken ve bu bizim konfor alanımızın içindeyken, mesela işte gidip Kamboçya'da Türk mutfağı aramak gibi, döner aramak gibi, patates yemek gibi. Çünkü hep ne yiyoruz? Fast food değil mi? Bunu hepimiz aştınayız. O zincirler veya o gittiğinizde patates, hamburger hepimizin midesinin alışık olduğu şeyler. Ama ben ne yapıyorum? Gidiyorum herhangi bir Kamboçyalı mutfağa. Sonra hemen işte annem de bunu yapıyor. Annemden çok gördüm o şimdi herhangi bir dilde anlaşırken. Hemen açıyorum ya Yapay Zekai ya Google'un falan var, Translator'ı. Hemen onu açıyorum. O her şeyi hem sesli alıyor, hem yazılı yani. Karşıdakini okumaz, okumasına bile gerek olmuyor. Her mutfakta hiç bilmediğim şeyleri denemeye çalışıyorum. O insanlarla anlaşmaya çalışıyorum falan. Açıyorum kendimi yani, deneyimleri açıyorum.
Ve ben her bir şey aldığımda hepsi, aa bu ne kadar güzelmiş, e dedim orada var. Yani bunu öğrenecek internet de hepimizin elinde var. Ve bu yemek de orada var. Ama bakmıyor kimse etrafına, görmek istemiyor. Ben alınacağıma canları çekiyor. Ben dedim, tamam deneyebilirsin. Ama o kadar zevkliydi ki, hani şunu fark etmek, yani bazıları olan şeyi görmüyor. Ve zevkli olan şey de benim gördüğümü anlamam oldu.
Yani, peki bu nasıl oldu arkadaşlar? Öncelikle merak, tamam mı? Bu hayatta merakla her şey, mesela mutfağa merakınız olmayabilir ama şu var, bilin böyle şeyler olduğunu bilin, sonra karar verin. Merak var mı, yok mu? Bilmeden, etmeden, başka bir hayatın, başka bir olasılığın var olduğunu düşünmeden kendimizi buna kapatırsak işte o zaman dünya yaşamıyor, seyrediyor oluyoruz.
Ya o kadar güzel ki insanlarla bu şekilde anlaşmak, açık olmak, yemek denemek, lokalize olmaya çalışmak. Orada çok garip anlarım oldu. Size bir tanesini anlatayım. Şimdi yine Old Pazar gibi bir yerdeyiz. Old Pazar'da işte çok sıkıcık, sıkıcık, sıkıcık böyle her yerde, bir yerde kuru balıkları kesiyorlar. Bir yerde yılan balıkları kaçmaya çalışıyor. Ben diyorum bırakın kaçsın. O diyor hayır falan. Tavukları canlandırıyorlar. Garip bir yerde. Anlatabildim mi ortamı? İşte böyle hisler falan, kular farklı. Sonra ben de en sevdiğim şeyi gördüm. Tamam mı? Summer roll yapıyordu bir kadın. Summer roll ne? Rice cake var ya, pirinç keki. Ama pardon, rice paper, pirinç kağıdı. O kağıdın üzerine rice nurul atıyor, pirinç nurulu. Sonra size shrimp ya karides ya bir şey, tavuk falan. Ama en çok shrimple güzel oluyor. Ondan sonra salatalık, soya filizi. Bunu kapatıyor, dürüm gibi yapıyor. Buna summer roll deniyor. Bunun kızartılmışı da spring roll. Ama bu kızartılmamış olduğu için böyle rice paper, ıslatılmış oluyor sadece. Ve çok seviyorum. Evde de yapıyorum ben bunu.
Bu aslında Vietnamesi, Viet mutfağından. Sonra ben dedim ki ben bunu istiyorum falan. Sonra kadın bana dedi ki ya siz bir star mısınız, ünlü müsünüz normalde falan. Ben dedim aynen, evet. Ben bir starım. Bana para almadı. Ve bu çok oldu arkadaşlar. Kimse bana para almıyor. Ben dedim ki olmaz, olmaz. Durumunuz kötü, al. Yok, öyle demiyorum tabii ki durumu kötü. Hayır diyorum, ben teşekkür vermek istiyorum falan. Yok, enerjimi çok sevmiş, almıyormuş. Bu kadar oldu ki çok şaşırtıcı. İnsanlar bana diyor ki siz bir film artistisiniz normalde.
Ve köy benzetiyorlar biliyor musunuz? Hintlilere, Hint oyunculara benzetiyorlarmış beni. Burnumdan ve gözlerimden. Asya'nın güzellik algısı çok ilginç. Böyle uzun ve büyük burunları çok seviyorlar. Çünkü kendilerindeki basık. Ablam benim Endonezya'dan sıcakmıştı. Beyin cerrahisinde bayağı bir işte staj yaptı falan. Oradaki hastalar da onun burnunu çok beğeniyordu. Ablamınki de aynı benimki gibi böyle burundekleri geniş. Ve oradaki beyin cerrahi hocası onun burnunu çok seviyordu. Niye biliyor musunuz? İçeriye rahatça propla girebilir diye kamerayla. Burundekleri büyükmüş ya.
Yani hayat işte böyle. İnsanların güzellik algısına hizmet eden şeylere bakın yani. Burundekilerine girebilme çabası. En sonunda benim burnumda büyüklüğünü çok seviyor Asyalılar. Ben dedim acaba şeyde, Kamboçya'da bir 5 gün, 10 gün kalsam, oradan influencerlarla evde çıksam ünlü olacağım. Bu arkadaşınız Kamboçya'da ünlü olmasın mı ya? İstemez misiniz orada bir bacı birliği kuralım? İstemez mi? Bence güzel olur. Bunu değerlendireceğim. Asya'nın bazı yerlerine böyle gidip ünlü olmayı.
Yediğim tüm noodle'lar gibi, pho'lar gibi Kamboçya'nın da dibini sıyırdıysam bence bu bölümlük bu kadar yeter. Sizi çok özlediğimi fark etmişsinizdir umarım. Çünkü gerçekten bunu bilin istiyorum. Çok daha güzel günlere hep beraber. I love you.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.