
3.869 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 6 Şubat 2025'te alıyoruz. Tren topiğin formatının değiştiği bir gün 6 Şubat. Bu nedenle tarihimizin en büyük faciasının yıldönümünde bir biçimiyle buraya bakıp yeni bir şey olmadığını görmenizi istemedim. 6 Şubat ve ilerleyen dönemlerde depremzede dinleyicilerimiz doldu, hala dinlemeye devam ediyorlar, bizi yalnız bırakmıyorlar sağolsunlar. Bu bölümde anlatacağımız açıkçası yeni bir şey yok. O beklentiyle dinliyorsanız sizleri kandırmış olmayalım ama gördüm ki Trantopik'te yüzlerce bölümü geride bırakırken Türkiye'nin en temel sorunlarının da altını çizmişiz. Bu nedenle arada sırada eski bölümleri revize edip hatırlatma bölümleri paylaşmayı planladım.
Bu fikir Bolu Kartalkaya faciasından sonra aklıma geldi. Bu facianın ardından geçen yaz yayınladığımız Biri Turizmi Durdursun bölümü elden ele ulaşmış, yeniden viral olmuş. Yani Biri Turizmi Durdursun bölümünü sizler yeniden dolaşıma sokmuşsunuz. Benden habersiz, bizden habersiz. Evet, Altuşbat faciasının ikinci yıl dönümündeyiz. Sizleri geçen yıl yayınladığımız Unutmak Yok, Affetmek Yok, Helalleşmek Yok bölümüyle baş başa bırakacağım.
Hep yaptığımız şeyi bu sefer kendimiz için yapalım ve filmi biraz geriye saralım. Tam bir yıl geriye ve geçen yıla gidelim. 6 Şubat 2024'e. 6 Şubat faciasının birinci yıl dönümüne.
Herkese merhaba, bu kaydı 6 Şubat 2024'te alıyoruz. Bugün tarihimizin en büyük felaketlerinden birinin, belki de en büyüğünün birinci yıl dönümü. Başta deprem bölgesinde yaşayan vatandaşlar olmak üzere tüm ulusun başı sağ olsun. Tam bir yıl önce de yine tren topiği hazırlamak için oturmuştum bilgisayarın başına. Haber akışının en hızlı şekilde yaşandığı, herkesin son dakika haberlerini takip ettiği böylesi bir ortamda tren topikteki gibi yavaş gazetecilik nasıl yapılabilirdi?
Böylesi dönemlerde haberciliğin en hızlı şekilde yapılması gerekiyordu. Fakat Tren Topik bir podcast serisiydi, ertesi gün yayınlanacak bir haber içeriği ne kadar işe yarardı. Ölü sayısı her dakika artarken ölü sayısını söylemek anlamsızlaşıyordu. Bu nedenle kayda aldığımız tarihi de sizlere söylemek gerektiğini düşündüm.
Fakat sonra fark ettim ki sadece ölü sayısı değiştiği için değil, tarihi günlerden geçtiğimiz için de tarihi söylemek gerekirdi. Bu nedenle kayıt tarihi trend topikte yerleşik hale geldi. Günden belli, tarihimizin en büyük felaketiyle uyandık 6 Şubat 2023'e. İlk gün önümüze düşenleri tarihe not düşmek adına kayda geçirelim istedim. İnsanların birbirine nasılsın diye sormaya utandığı, akşam sıcak yatağında uyurken kendisini suçlu hissettiği bir günden herkese merhaba. Bu kaydı 8 Şubat'ta hazırlıyoruz ve kayda aldığımız saatlerde
Hayatını kaybedenlerin sayısı 8574, yaralı sayısı 49131, yıkılan bina sayısı ise 6444 olarak açıklandı. Dünden daha iyi oldu iddia edilen bir günden herkese merhaba. Bu kaydı 10 Şubat 2023'te hazırlıyoruz. Son açıklanan verilere göre ölü sayısı 18342, yaralı sayısı ise 74242.
6 Şubat faciasının ilk bir haftası geride kaldı. Arama-kurtarma faaliyeti büyük oranda bitti. Bu kaydı 13 Şubat'ta alıyoruz. Bu tarih itibariyle açıklanan ölü sayısı 31.000'i, yaralı sayısı 80.000'i aştı. Dünden daha iyi, yarından daha iyi olduğu ise şüpheli bir günden herkese merhaba. Bu kaydı 16 Şubat'ta alıyoruz. Bu saat itibariyle ölü sayısı 36.187, yaralı sayısı ise 108.068.
İki haftayı geride bıraktık. Matem sürüyor. Herkese merhaba. Bu kaydı 19 Şubat'ta alıyoruz. Ölü sayısı 40.000'i geride bıraktı. 120.000'de eralımız var. Hepimizin başı sağ olsun. Hayatta kalanların Allah yardımcısı olsun. Tüm dayanışma duygularımızla selamlarımızı kabul edin. 6 Şubat 2023'ün ilk saatlerinde anneannemi kaybettim. Büyük bir tesadüftür, anneannem Zonguldak'ta tam da depremin yaşandığı saatlerde vefat etti. Cenazesine katılamadım, hala içim buruk bu yüzden. Anneannemin vefat ettiğini öğrenmemin ardından belki bir iki saat sonra depremi öğrendim.
İnsanın kendi acısına üzülmeye utandığı zamanlardı. Bu acımı çevremle paylaşmaya bile utandım. Benim de anneannem öldü diyemedim. Ve devam eden günlerde sadece ve sadece şu an bulunduğum odada tren topikleri hazırlamakla uğraştım. Bu bölümlerde yeni bir bilgi vermiyor, bilinmeyen bir şeyi anlatmıyordum. Neredeyse sadece dertleşiyordum. Birçoğunuzla da deprem zamanı tanışmış olduk.
Bu haliyle 6 Şubat ve devamında, hatta seçime kadar olan süreçte, gazetecilik sınırlarını aştığım söylenebilir. Bana kalırsa her ne olursa olsun, bu felaketin ardından hükümet değişmeliydi. Her ne olursa olsun. Bu rezaletin ardından hiçbir şey değişmezse çürürdük.
Bu haliyle, bana kalırsa Erdoğan'ın karşısında her kim olursa olsun desteklemek görevdi. Peki, gazetecinin görevi miydi? Dedim ya, gazetecilik nerede bitiyor, vatandaşlık görevi nerede başlıyor anlamını bence yitirmişti artık. Bir tür ortak duygu durumunda bir araya gelmiştik.
Bu duygunun bendeki adı, acı, keder vs. den daha çok öfkeydi. Acıyla, kederle harmanlanmış bir öfke ama. İnsanın içine sığmayan bir öfke. Dizginlenmese iç organlarınızı patlatacakmış gibi bir öfke. Bu bölüme hazırlanırken, acaba o günlerin atmosferi nedeniyle mi bu kadar öfkeliydim diye düşündüm. Eski bölümleri dinledim, arşivi karıştırdım, neler yaşandığını hatırlamaya çalıştım.
Şunu söyleyebilirim. Az bile öfkelenmişiz. İnsanlar acısını yaşarken öfkelenmek bana düşmez diye dizginlemişim ben kendimi. Son derece insani bir durum. Bu bölümün konusu öfkelenenler değil, öfkelenemeyenler olacak. Öfkelenemeyenler üzerine bir düşünme daveti olacak. Kader diyenler, iktidar sahipleri ne yapabilirdi ki diyenler, bir yıl geçtikten sonra reis 30 bin konut teslim etti var ol reis diyenler,
Bu felaketi hoş görenler, politik fanatizmin zihnimizi esir aldığı zombiler, kızamayanlar, sinirleri alınmış gibi yaşayanlar, öfkesini sadece güçsüze yöneltebilen güç budalaları, sadece Erdoğancılardan bahsettiğimi düşünmeyin lütfen, Lütfü Savaş'ı Hatay'a yeniden aday gösterenler, ne olacak ki diyenler, anketlere baktık diyenler, Hatay'da zaten Alevilerden oyalıyoruz, Lütfü Savaş sayesinde sağcılardan da oyalayacağız diyen siyaset tüccarları, Tekmeli birden bu düzenin hık deyicileri. Uzatmayalım. Bu bölümde de gazetecik sınırlarını aşacağız. Beraber dertleşeceğiz. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
6 Şubat 2024 sabahı saat 04.17'de bir araya gelen Hataylıların duygusuna önce bir ortak olalım. Tam da o saatte bir araya gelen Hataylılar, yorgun ama öfkeli bir sesle şöyle haykırdılar Hatay Meydanı'nda. Unutma, yok! Mahvetmek, yok! Erlangıç, yok! Unutma, yok! Mahvetmek, yok! Erlangıç, yok!
Siyaset tüccarlığında kimsenin eline su dökemeyeceği iktidar partisi işini biliyordu. 6 Şubat'ta Hatay'a en ılımlı, en ilgisiz, en vasat bakanları olan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'yı göndermişlerdi. Ne Devlet Bahçeli ne de Tayyip Erdoğan Hatay'daydı. Hükümeti temsilen Hatay'a gönderilen Sağlık Bakanı Fahrettin Koca görev icabı utana sıkıla karıştı Hataylıların arasına. Kimsenin sallamadığı, hiçbir önem arzetmeyen bu kişiyi Hataylıların öfke dolu yuhalamaları karşıladı.
Sadece vuhaladılar. Aralarında hakaret edenler oldu. Fahrettin Koca korumaları eşliğinde halkın içinden yürüdü gitti. Yakınlarını, eşlerini, sevgililerini, annelerini, babalarını, çocuklarını bir sene önce soğuk betona gömen acılı Hatay halkı sadece yuhalamıştı Fahrettin kocayı. Belki çok daha fazlasını hak ediyordu ama buna da halkın feraseti demek gerekir. Fakat belli ki kibir tüm zihnini esir almıştı Sağlık Bakanı'nın. Hataylılar ona ağzının payını verince kibrine yenik düşüp sosyal medyadan Hataylılara ders vermeye kalktı. Hatay'dan kovulduktan sonra Twitter'da şunları yazdı.
Bu dakikalar hürmet dakikalarıdır. Bunun aksine davranış hem yaşayanları hem de aramızdan ayrılanların ruhunu incitir. Yeri gelir, protesto anlayışla karşılanır ama bu hürmet dakikaları onun vakti değil. Sağlık Bakanı yakınlarını kaybedenlere diyor ki, bu yaptığınız yakınlarınızın ruhunu incitir. Ne yapmışlar peki yuhalamışlar. Ne yapmalılarmış? Sessizlik içinde Fatiha okumalılarmış. Bunu yakınlarını kaybedenlere söylüyor bu arada. Din dersinizi de aldıysanız, Fahrettin Koca ile daha fazla zaman kaybetmeyelim ama şunu da hatırlatalım.
Bu depremde hastaneler yıkılmış. Yıkılmayan hastanelerde insanlar yoğun bakımda can vermiş. Depremden 2 yıl önce Hatay Eğitim Araştırma Hastanesi depreme dayanıklı olmadığı için merkezi idareden ödenek istemiş, onu da vermemişsiniz. Şehir hastanelerine milyarlarca dolar kira ödeyip, hatta eğitim ve araştırma hastanesinin sağlam hale getirilmesi için 1 milyar lira ayıramamışsınız. Üstelik kentin deprem tehdidi altında olduğu tüm şeyhologlar tarafından söylenmesine rağmen, tüm bu tehdide kulak asmamışsınız ve diyorsunuz ki, şimdi Fatiha okuma zamanı. Bir dinleyicimiz yazmış, bunlar cennete gidecekse ben cehenneme gitmeye razıyım diye.
Hakikaten aynı ortak durumundadır bütün insanlar. Neden tepi gösteriyorsunuz? Çünkü yuhalanmışsınız. Sizin hakkınız 2-3 dakika yuhalanmak değildir de. Neyse. Ne diyelim, kibrinizde boğulun. Fahrettin Koca işini bilmiyor, işe gidiyor. İşini bilen siyaset tüccarları hataya gitmedi çünkü. Koca da siyaset tüccarıdır da belli ki bu işlerden anlamıyor.
Muhtemel ki kim gitsin Hatay'a denmiş, bizim Fahrettin'i gönderelim, ılıman adamdır, az dayak yer diye o tercih edilmiş. 2-3 dakika yuhlanmaya bile tahammül edemiyor kendisi. Fahrettin koca Hatay halkına kızacağına bence Erdoğan'a kızsın. Bak, Erdoğan 6 Şubat'ta gitti mi Hatay'a? Gitmedi. O, 3 Şubat'ta Hataylılara bilmesi gerekeni söyledi ve Hatay'dan ayrıldı. Bir gerçeği sizlere şu anda söylüyorum. Merkezi yönetimle
Yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay'a geldi mi? Bak şu anda Hatay garip kaldı. Erdoğan radıyallahu anh'a laf yok. Ona laf edilince Fahrettin kocadan daha çok öfkeleniyor. O öfkelensin istemeyiz. Bu halk hayatına devam edebiliyorsa hazretleri sayesindedir. Kendisinin sağlığına duacıyız. Öyle diyor Lüzyıl'ın lideri. İyi düşünün diyor. Bak garip kaldınız diyor. Erdoğan'a laf edemiyoruz, onun yerine yumruğumuzu ısırıyoruz. Çaresiziz. Ama bizden çaresizi Hataylılardır. Biz yumruğumuzu ısırmış Erdoğan'ı dinliyoruz da Hataylı ne yapsın? Erdoğan'ın bu tehditine boyun eğmek istemeyen Hataylılar gidip muhalefete mi oy versin? Muhalefetin adayı da kenti 10 yıldır yöneten Lütfü Savaş. AKP'den transfer, sağcılardan oy alabilen bir kazanacak aday.
Anketlerin şampiyonu. Yüzsüzlük Türkçenin en anlamlı sözcüğü bana kalırsa. Utanç verici işlerin ardından milletin yüzüne bakamamanız gerekir. Utanırsınız. Yüzüne bakma meselesi çok insani bir durumdur. Yüzüne bakamazsınız insanların. Gururunuz yüzünüzü yere eğer. İşte utanma duygusu olmayanlar için ne güzel ifadedir yüzsüzlük. 10 yıl yönettiğiniz kent yerle bir olmuş ve siz diyorsunuz ki ben çok iyi yönettim. Benden daha iyi yöneten de olmaz. Yine adayım Atay Belediyesi'ne.
Hadi siz yüzsüzsünüz, hakkınızdır beni aday yapın demek. Peki ya CHP'ye ne demeli? Evet, Lütfü Savaş bizim Hatay'da gösterebileceğimiz en iyi adaydır. Lütfü Savaş başarılıdır. Anketlerden de Lütfü Şavaş çıkıyor. Alın size anket. Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü! Lütfü!
Hatay'ın belediye başkanı Lütfü Savaş da tıpkı Fahrettin Koca gibi ağzının payını alıp uğurlandı meydandan. Bence şunu söylemek gerekir. Bu tablonun oluşacağını öngöremeyen CHP yönetimi, parti meclisi, MYK, il başkanları, cümle tüm CHP sistemi siyaseten kördür. Karanlıkta ilerlemeye çalışan, stratejisi olmayan böyle bir anlayışın içinden siyasiler değil, siyaset tüccarları çıkar. Hataylıların elini ağzına sağlık.
Siyaset tüccarları dedim de, her tüccar aynı oranda bilmiyor işini. İşini bilen Hatay'a uğramıyor. İşini bilmeyen Özgür Özer Hatay'daydı ama. Ah! Lütfü Savaş'ı yeniden aday yapıp, Hatay'a gelip, Hataylılarla birlikte ölenlerin yasını mı tutacağını düşünüyordu acaba Özgür Özer? O da ağzının payını aldı. CHP lideri, alana girerken Hataylılar ona dönük öfkelerini, Lütfü istifa diyerek gösterdi.
Lütfen istifa etmeyin! Lütfen istifa etmeyin! Gözü olan Hatay'ın öfkesini görür. Kör olsanız, empati yapsanız dersiniz ki bu insanların hayatlarının içine ettik. Olağanüstü güvenlik önlemleri almamız lazım zira halk barut fıçısı gibi. Yani en azından buraya gittiğiniz zaman öfkeli halk kesimleriyle karşılaşınca şaşırmamanız gerekir. Beklenen budur. Bir yıl önce üç gün kimsesiz kalan Hatay halkı bugün kentteki binlerce polisi görünce daha da sinirlendi. E haklılardı.
Geçen sene bugün bu kadar polis, AFAD memuru, koruma, hiçbir şey yoktu. Biz arkadaşlarımızı, akrabalarımızı, herkesi tek başımıza çıkarmaya çalıştık. Memleketin yarısı öldü. Siz gördünüz. Bir iki tane sağlam binamız var. Bir iki tane sağlam binamız var. Biz üç gün, üç gün yardım bekledik. Bir kişi yanımızda yoktu. Neredeydiniz siz? Neredeydiniz? Biz vulture'nin vatandaşıyız. Bizi yok saymayın artık.
Siyasetçiler nutuk çekmeye başlayınca Hataylıların siniri iyice bozuldu. Bir yıl önce yapayalnız bırakılan bir halk bugün korumalar eşliğinde. Binlerce polis de halka poz kesmeye gelmişti. Asabı bozulan halkın öfkesi eski futbolcu Hataylı Gökhanza'nın isyanında vücut buldu. Bir sene önce enkaz altındakilere kendi selalarını dinleten sapıklık yine devredeydi, Gökhanza'nın isyanla camilerden okunan selalar karışıyordu.
Saat 04.17'den itibaren siyaset tüccarlarına ağzının payını verip kovan Hatay halkı, bu kire, bu irine bulaşmayan acılı halk kesimleri, siyaset tüccarlarını kovup tam da onurlu bir halkın yapması gerektiği gibi yaslarına tuttular. Türkiye'nin kokuşmuş düzenine lanet ettiler ve bir araya gelerek Ayrılık şarkısını söylediler. Ayrılık Ayrılık Ayrılık Her gün dertten aya Hatay ayrılık şarkısını söylüyor. Hüzün ve öfke iç içe. Şimdi kısa bir ara, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Empati, gelişmiş bir aklın eseridir derler. Hataylılarla biraz empati yapınca, hüznün ve öfkenin nasıl bilince yükseldiğini kavrayabiliyorsunuz. Koç Üniversitesi'nden ekonomi profesörü Kamil Yılmaz, Mart sonuna kadar teslim edilecek konutlara ilişkin bir çalışma yayınlamış. 11 deprem kentinde 680 bin konut oturulamaz şekilde hasar görmüş. Bu noktada rekor 254 bin hasarlı konutlu Hatay'da.
Yani ya göçmüş ya da içinde yaşanabilir durumda değil bu evler. Mart sonuna kadar teslim edilmiş ve edilecek olan toplam konut sayısı 75.364. Yani bir yıl içinde tüm konutlar sahiplerine teslim edilecek dendi ama bir yılın sonunda henüz %11'i teslim edilmiş. Üstelik bu da parayla satılmış. Bu oranın en düşük olduğu kent ise Hatay. Bu kent, hasar gören konut sayısının 254.000'le en yüksek olduğu kent.
Neredeyse hasar gören konutların yarısı bu kentte. Buna karşılık Hatay'da teslim edilen konut sayısı sadece 10.418. Tüm hasarlı konutların sadece %4'ü. Üstelik bunlar depremzedelere bedava da verilmiyor. 750.000 TL hibe, 750.000 TL kredi. Bu parayı ödeyemeyenler de var. Peki ne yapıyor depremzedeler? Çadırlarda veya konteynerlarda yaşıyorlar.
Son bir yıldır Hatay halkının sözcüsü konumunda olan eski futbolcu Gökhanza'nın Fatih Altaylı'ya anlattıkları oldukça enteresan. Bir yıl içerisinde hala bir çadıra ya da bir konteynıra mahkum kalmak insanlık tarihi adına utanç verici bir durum. Bizler bir yıl boyunca hala eşime, bana, gelen telefonlarda, hala Brandon'da da, bırakın çadırda bile değil, yani bir insan bile olsa hakikaten utanç verecek. konteynırların hallerini görüyoruz. yani bir yıl geçmiş bir yerde mutlaka prefabrikler yapılabilirdi. bizim bu gücümüz vardı. yapılmadı. hala halkın büyük bölümü konteynırlarda ve çadırda mı kalıyor? tabii ki öyle kalıyor. diğer bölümü de mecburiyetten evinde kalıyor. ama hangi evde biliyor musunuz? orta hasarlı evde. çünkü başına ne geleceğini artık umursamıyor. çünkü terk edilmiş. çünkü yalnızlaştırılmış artık. buna alıştırılmış. nasıl bizler bir bez parçasına bir çadıra alıştırıldıysak ilk aylarda,
Sanki konteyner çok lüksmüş gibi bu şekilde bizlerin kafasını buna alıştırdıkları için sanki konteyner artık bizim için bir villaymış gibi, özel bir şeymiş gibi lans edildi. Çünkü neden? Çadır bulamıyorduk. Halbuki depremin ilk günlerinde nasıl da iddialı laflar ediliyordu. Bir yıl deniyordu. Bir yıl içinde eskisinden de güzel olacak her şey. Fakat burunlarından kıl aldırmıyorlar. Öfkelenmekte haksız mı insanlar? Bir yıldır neler neler yaşadık.
Bir kere sinirlenmemizin en önemli gerekçesi, bilim insanlarının uyarılarıydı. 2020 Elazığ depreminden itibaren baştan ağacı görür olmak üzere tüm bilim insanları Maraş'a dikkat diyordu. Kahraman Maraş'ın Türkoğlu yöresinde en son deprem 1513, sene 2020. Anormal bir zaman geçmiş. Burada 1513'te 7.4 büyüklüğünde bir deprem var. O halde burası da depreme gebe bir yer. Şimdi lütfen bir yerel yönetici olduğunuzu düşünün. Bir bilim insanı şehrinizde büyük bir deprem bekliyor. Ne yaparsınız? Başta kamu binaları, ardından yollar ve havalimanları olmak üzere kenti güçlendirmeye çalışır, kaynaklarınızı buraya ayırırsınız değil mi? Yok. Umursanmıyor bile. Hatay Havalimanı'nı hâlâ kullanamıyoruz.
Çöken hastaneler cabası. Hadi kentte güçlendirme yapamadınız, paranız yok, kim uğraşacak dediniz. Hiç değilse kente çadır stoklasaydınız ya. Battaniye tedarik etseydiniz ya. Bir hafta çadır bulamadığı insanlar donarak öldüler. Battaniyeleri ise taa uşaktan getirdiniz. Bir de utanmadan üreten Türkiye'de de Sanayi Bakanı Mustafa Varank.
Depremin üçüncü günündeydik. Bir deprem ülkesiydik ve battaniyesi toplamak bile kimsenin aklına gelmemişti. O dakika üretime başlandı, bununla da gurur duyuldu. Uşak'taki üreticilerimiz bir milyona yakın battaniyeyi şu anda bu bölgeye gönderiyorlar. Bir kısmı ulaştı, bir kısmı şu anda yolda. Bu da aslında Türkiye'nin üreten bir ülke olduğunun da göstergesi.
Elbette ciğerimiz yanıyor, kayıplarımız bizi çok üzüyor. Biz tekrar kayıplarımıza Allah'tan rahmet diliyoruz. Ama üretim tarafında tabii ki Türkiye'yi üreterek büyüyen bir ülke olma yolunda desteklemeye hükümet olarak devam edeceğiz. Şu anda bölgede sanayi anlamında bir sıkıntı yok. İnşallah bu şekilde devam eder. Hazırlığı geçtim. Deprem dirençli bir kent vizyonunu geçtim. Bunlar bizim düzenimizde hayaldir de hiç değilse deprem sonrası müdahalede skandallar yaşamasaydık.
Bu esnada iktidarın en büyük korkusu imacının sarsılmasıydı. İlk 3 gün kontrolü kaybetmiş, panik halde bir iktidarla karşı karşıyaydık. Depremden 20 saat sonra Afat Sözcüsü Orhan Tatar, ulaşamadığımız yer yok diyordu. Her yere ulaşmışlardı. Oh demeliydik. Şu anda her yer kontrol altında ve her yere ulaşılmış durumda. Ama halen tabii
Enkaz olduğu bilinip de oralarda bir şekilde arama-kurtarma faaliyetlerinin başladığı yerler var. Henüz daha yeni yeni başlayan yerler var ama sonuçta şu anda sahadaki tüm her yerde enkazlarla ilgili arama-kurtarma faaliyetlerine devam ediyoruz. Başta gazeteciler, Afat Sözcüsü'nün yalan söylediğini televizyonlardan, internetten haykırmak zorunda kaldı. Devlet adına konuşan yetkili, ulaşılamayan yer yok diyordu ama yalandı. Depremzedelerin de sesi kısılmıştı çünkü interneti kesmişlerdi hatırladınız mı? Enkaz altında yardım isteyen insanlar varken Ulaştırma Bakanlığı bant daraltmıştı. Habertürk'ten Mehmet Akif Ersoy, bu soruyu Ulaştırma Bakanı Adil Kara İsmailoğlu'na da sordu.
Neden bantlar attınız? CHP bununla ilgili bir soru önergesi başlattı galiba. Bu bantlar atma meselesi de çok eleştirildi. O dönem biz oradayken. Ne dersiniz? Mahkemeye de intikal etmiş bir konu. Orada bizim arkadaşları da savunmalarını yapıyorlar.
Yani öyle bir durum, gerekli bir durum vardı ki bu yapıldı. Yanlış bir karar mıydı yoksa? Yok yani yanlış bir karar olsa zaten yapılmazdı zaten. Sonuçta o zaman yapılması gereken bir konuydu. Sonucunda bunun bir teknik olarak da izahı var. O izahı da yaptık gerekleri. Nedeni nedir peki yani? Yani olağanüstü bir durum var. Olağanüstü bir afiyet durumu var. Orada böyle bir şey yapılması gerekiyordu demek ki.
Güvenlikle ilgili bir şey mi var? Güvenlik de olur. Tabii ki güvenlik de olur. Sonucunda enkazlar orada, altında vatandaşlarımız var. Burada sosyal medya üzerinden bir sürü olumsuzluklar yaşamıştık. Yani o zaman bu zaten yargıya da intikal etmiş bir konu. Orada da gerekli açıklamaları yapıldı zaten. 6 Şubat'ı takip eden günlerde, yetkililerin hepsinin derdi, Sayın Cumhurbaşkanı'nın imajını korumaktı.
kamuoyu ile iletişimde artık ezber ettiğimiz şu ''Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla'' ifadesi kulaklarımızda çınlıyordu. Sanki Cumhurbaşkanı talimat vermese tüm devlet mekanizması far görmüş kediye dönecekti. Fakat Türk tipi başkanlık sisteminin de sınandığı günlerdi bunlar. Hatırlayın, Sayın Cumhurbaşkanımız talimat vermediği için ordu 3 gün müdahale olamadı enkazlara. Halbuki 17 Ağustos 99 depreminde enkazları Mehmetçik kaldırmıştı.
Gözler yine Mehmetçi'yi aradı ama bulamadı. Devlet veren eldi. Ne sivil toplum, ne bir başka parti. Ne bir belediye, ne ahbap, ne başkası. Kimse karışmayacaktı. Herkes devletin organizasyonuyla bu işleri yürütecekti. Tüm bu felaket, bu felakete hazır olmayan AFAD sorumluluğuna verilmişti. AFAD'dan başka bir organizasyona izin verilmeyeceğini şehircilik bakanı Murat Kurum duyuracaktı.
Tüm afet alanlarındaki arama kurtarma koordinasyonunu yine barınma koordinasyonunu biz AFAD koordinasyonunda yapıyoruz. Dolayısıyla AFAD koordinasyonu dışında herhangi bir koordinasyona müsaade etmeyeceğiz ve bu noktada Anfad koordinasyonuyla hareket edersek daha hızlı yardımlarımızı ulaştırabiliriz." Her cümlelerine Cumhurbaşkanımızın talimatıyla diye başlayan yetkililer, başka bir elin veren el olmasını hazmedemiyordu. İdare bir tür aşağılık kompleksi içindeydi. Hatay Havalimanı'nın pistini Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin onarması, Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay'ı çileden çıkarmıştı. Vatandaş enkaz altında yakınlarını dinlerken, Fuat Oktay muhalif belediyelere azar kaymaya başlamıştı.
Yok Hatay havalimanındaki biraz önceki söylediğim yok İskenderun da bilmem ne geldi biz bilmem bizim şu belediyemiz gitti oradaki yangını söndürdü. Bizim bu belediyemiz geldi şuradaki havalimanını onardı. Siz kimsiniz? Siz kimsiniz? Ne olduğunuzu zannediyorsunuz?
85 milyondan farklı biri misiniz? Bu devletten farklı biri misiniz? Siz devletin yapamadığını bir tane belediyenin gelecek bir tane aracı havalimanını devlet yapamayacak da bir tane belediyeden gelen araç havalimanı yapacak. Fuat Oktay belediyelere azar kayarken belediyelerden gelen kamyonların pankartları sökülüyor, yerlerine AFAD pankartları yapıştırılıyordu. Bodrum Belediyesi'nin kamyonuna Muğla Valiliği pankartının asıldığı görüntülerde tepki çekecekti. İktidar tüm devlet gücünü propaganda için seferber etmişti. AKP sözcüsü Ömer Çelik, Cumhur İttifakı sahada diyordu.
hem AKP hem MHP genel merkezleri seferber olmuştu. Mayıs seçimleri için henüz Şubat ayında çalışmalar başlamıştı. Henüz depremin birinci haftası dolmamıştı. Cumhur İttifakı olarak hepimiz sahadayız. Hem AK Parti genel merkezi hem Milliyetçi Hareket Partisi genel merkezi hem MYK hem MKYK üyelerine milletvekillerimizi ilgili bölgelere gönderdik.
Ekrem İmamoğlu'nun Kahramanmaraş ziyareti bile olaylı olmuştu. Eski AKP milletvekili Nursel Kocabaş'ın İmamoğlu'ndan aklı çıkıyordu. Gitsin de İmamoğlu gelmesin de ne işi vardı, gitsin de işte. Çocuk gibi ağlıyordu, İmamoğlu'na bağırıyordu. Ne geziyorsun silsileli? Sen İstanbul'una bayılmış mısın? Gelmeyin, defolun! Bu değil mi? Herkese yardım etmeye çalışıyoruz. Sen normal misin? Defol! İptiniz uçağa! Defol!
İktidar adeta sinir krizi geçiriyordu. Tüm bu rezalete karşılık sosyal medyada insanlar yardım kampanyaları oluşturmaya başlamıştı. Vinç arayanlar, yardım dileyenler, sosyal medya aracılığıyla deprem bölgesindeki arama-kurtarma ekiplerine yönlendiriliyordu. Her şey karmançormandı.
Aynı enkaza bir ekip bakıyor, bakılmış enkaza bir başka ekip daha bakıyor. Bu esnada hiç bakılmayan enkazların başında insanlar yardım bekliyordu. Ve Cumhurbaşkanı'dan beklenen yanıt depremin üçüncü gününde geldi. Olanlar hep olmuştu. Bunlar kader planının içerisinde olan şeylerdi. Bir depremzede kadına bunlar söyleniyordu. İzlemesi bekleniyor son durumu. Yine hemen aracının başında vatandaşlar Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yanında.
Halk, çaresizlik içinde, enkazlarının başında bekliyordu. Aciz içinde beklerken, ensesinde de devletin korkusunu da hissediyordu. İsyan eden depremzedeler, o halde bile hapse atılacağından korkuyordu. Bu kadar sindirilmiş, bu kadar ezilmiştik meğerse. Durum nedir?
Durun bildiğiniz gibi. Kimler var? Kimleri bekliyorsunuz? Abimi bekliyorum. Yengemi çıkarttık, abimi bekliyoruz. Yengenizin? O öldü rahmetle. Allah rahmet eylesin. Sağ olun, sağ olun. Umarım iyi haber. Umarız inşallah. Biz de onu bekliyoruz da inşallah. Çalışmalar nasıl? Yardım geldi mi? Hiçbir şekilde gelmedi. Bunu kesinlikle belirtin. Biz kendi çabamızla annemi çıkarttık. Babam hala içeride yatıyor. Göndermiş ablam çıktı. Ablam sağ sadece aileden. Kendi çabamızla yapıyoruz. Böyle bir devlet nerede anlamıyorum yani. Beni de içeri atıyorlarsa atsınlar bu konuda.
Ve tüm bunlar olup biterken Cumhurbaşkanı Erdoğan arada sırada görünüp ölü sayısını açıklıyor, bir de feryat eden halk kesimlerine hakaret ediyordu. Deprem zedelerimizin yeme içme ihtiyaçlarının giderilmesi amacıyla gereken tedbirleri aldık. Ama terbiyesiz terbiyesizliğini bırakmaz. İşte çıkmış bir tanesi Kızılay nerede diyor. Ne çadırını ne yemeğini görmedik diyor. Ve ahlaksız ve namussuz ve adi günde yaklaşık iki buçuk milyon insana bu Kızılay yemeğini ulaştırıyor.
Böyle vicdansızlık olur mu? Yani bir ülkede kendi kurum ve kuruluşuna bu denli ahlaksızca yaklaşmak yenilir, yutulur bir şey değildir. İnsan bizim suçumuz neydi diye düşünmeden edemiyor. Neyin cezasıydı bu? Ne suç işlemiştik de bununla sınanıyorduk?
Öfkelenmekte haksız mıydık? Bunca suçun hiçbir sorumlusu olmayacak mıydı? Cumhurbaşkanı yerinde duruyor, Şehircilik Bakanı İstanbul'u yönetmek istiyor, Hatay Belediye Başkanı ise aynen devam ediyor hayatına. Hiç mi bir şey değişmeyecekti bunca felaketin ardından? Bence öfke normal olandı. Hatta anormal olan öfkelenmemekti. Çünkü bir de öfkelenmeyenler var. Hatta bunca rezaleti görüp, aman reise bir şey olacak, aman söküğümüz belli oldu diyenler var.
Siyasetçilerin koltuğa yapışmasını anlarım da bu düzene tek laf ettirmeyen fanatik halk kitleleri üzerine uzun uzun düşünmek gerekir. 2013'den 2019'a dek bir adet halk ayaklanması, bir adet darbe girişimi, iki adet yerel seçim, iki adet cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim ve bir adet referandum gördük. Yani sadece 6 yılda toplamda 5 sandık, bir adet darbe girişimi ve bir halk ayaklanması yaşadık. Bu şoka maruz kaldıktan sonra eskiden kabul etmeyeceğimiz birçok şeyi artık kabul eder hale geldik. Toplumsal olarak dönüştük. Bu süre içerisinde ekonomik iyi de değildi, kötü de değildi.
2018'de Erdoğan yüzde 52 ile cumhurbaşkanlığını kazanmış, 2018'in sonuna doğru dolar kuru patlamıştı. Bu koşullar altında yerel seçime giden iktidar Ankara'yı ve İstanbul'u kaybetmişti. Muhalif halk kesimleri heyecanlıydı. İşte Erdoğancılar, makarnacılar, kömürcüler ekonomi kötü gidince satıyorlardı reislerini. Ama öyle olmadı. Bir tek adam rejimine saplandık ve çürüyoruz.
Asla Erdoğan'dan vazgeçmiyorlar. Şimdi de bunu anladık. Halbuki Türk ulusunun ulusal gururu çok yüksekti. Bizler İslam coğrafyası içinde olmakla birlikte, gözünü müreffeh toplumların standartlarına dikmiş, çağdaş uygarlık düzeyini yakalamayı amaçlayan bir ulustuk.
Bununla gurur duyuyorduk. Şeriatla yönetilen ülkelerden çok daha özgürdük. Türlü sorunlarımız vardı, türlü çelişkilerimiz vardı ama gururumuz tamdı. Halbuki artık bu gururumuzdan eser kalmadı. Artık bir tür Orta Doğu, Orta Asya rejimiyiz.
Ülkemizin menziliyle gurur duyamıyoruz. Gittiği yerle gurur duyamıyoruz. Erdoğancılar da ülkeyle değil, Erdoğan'la gurur duyuyorlar. Erdoğan öldükten sonra onların da gurur duyacağı bir şey kalmıyor. Bilgi Üniversitesi güvenlik çalışmaları profesörü Mehmet Ali Tuğta'nın ifadesiyle Pakistanlaşıyoruz.
Bu gidişatı tersine çevirecek olan şeyin, ulusal gururun yeniden inşası olduğunu düşünüyorum. Bizi bu topraklara bağlayan yeni bir ulus inşasına ihtiyacımız var. Yeni bir ulus derken elbette Türk ulusundan bahsediyorum ama yeni bir ulusal gurur inşası. Hataylıların kentlerine geri dönmesi hepimize ders olsun.
Biz de bu memleketi terk etmemeliyiz. Biliyorum çoğunuz lanet ediyor, kaçıp kurtulmak istiyor ama insanın doğup büyüdüğü topraklar kabul etmesi zor ama kaderidir. Aksi halde torunlarımızdan hayır duası beklemeyeceğiz. Depremde yakınlarını kaybeden tüm Hataylıların, Kahramanmaraşlıların, Adıyamanlıların, Malatyalıların, 11 ilimizin tamamının, tüm Türk ulusunun başı sağ olsun bu toprakları terk edip ayrılık şarkısı söylemeyelim bir daha. Biz bunu hak edecek bir ulus değiliz.
Sinan Topik'i PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar unutmayın, affetmeyin, helalleşmeyin. Hoşçakalın. Allahümme salli ve sellim ve alâ selamun aleyküm.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.