Podcast

Ricky Gervais ile Karşılaşırsanız Yapmanız Gerekenler

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölüm yabancı bir arkadaşınızla ya da daha önemlisi Ricky Gervais gibi birinin karşısında sinema hakkında nasıl ingilizce konuşursunuz onu anlatacağım. Ricky Gervais etkilenir mi bilmem ama karşınızdaki kişinin etkileneceği kesin.

• Binge-watching – Bir dizi veya film serisinin bölümlerini arka arkaya, tek oturuşta izleme.
• Cliff-hanger – Sonunun veya sonucunun belirsiz kaldığı, heyecan verici durum veya hikâye.
• Setting – Bir kitap, film veya tiyatro oyununda olayların geçtiği zaman ve yer.
• Prequel – Daha önce yayımlanmış bir eserin olaylarından önce geçen hikâye.
• Sequel – Önceki bir kitap, film veya oyunun hikâyesini devam ettiren eser.
• Traditional – Uzun süredir bir toplum veya grup tarafından sürdürülen alışkanlık veya davranış biçimi.
• Phantom – Fiziksel olarak var olmayan, hayalet ya da düşsel varlık.
• Menace – Zarar verme ihtimali olan şey veya kişi.
• Protagonist – Hikâyede, filmde veya oyunda ana kahraman.
• Antagonist – Hikâyede baş karakterin karşısında duran kişi veya güç.
• Comedy, Romance, Action, Horror, Thriller – Komedi, Romantik, Aksiyon, Korku, Gerilim.
• Plot twist – Bir hikâyede öngörülmeyen bir olay veya gelişme.
• Blockbuster – Büyük ilgi gören ve çok satan film veya kitap.
• Cameo – Ünlü bir oyuncunun filmde veya dizide kısa süreli rol alması.
• Cult classic – İlk çıktığında çok popüler olmasa da zamanla belirli bir hayran kitlesi edinen film veya kitap.
• Cast - Casting – Bir film, oyun veya dizide yer alan oyuncular (cast) ve bu oyuncuların seçilme süreci (casting).
• Icebreaker – İnsanları birbirine ısındırmak için yapılan oyun, şaka veya sohbet.
• Genre – Sanat, edebiyat veya müzikte belirli özellikler taşıyan kategori.
• Foreshadow – Hikâyede ileride olacak bir olayın önceden sezdirilmesi.
• Tear-jerker – İzleyiciyi veya okuyucuyu duygulandıran, hüzünlü eser.
• Revolves around – Bir hikâyenin veya konunun belirli bir tema veya karakter etrafında şekillenmesi.
• Emotional roller coaster – Büyük mutluluk ve üzüntülerin iç içe geçtiği duygu durum değişimi.
• Punch in the gut – Şok edici veya üzücü bir olayın yarattığı güçlü duygusal etki.


Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir.
Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok.
ON Mobil'i İndir!

Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir.
Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!

Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.876 kelime · ~24 dk okuma

Ricky Gervais. Evet, sinema kariyerimi başlatan adam. Bundan 4 sene önce 2021 yılında İngiltere'de tanıştık. Yani şu an bile düşünüyorum o kadar olmuş mu ya diye. O kadar hızlı geçti ki zaman anlamadım bile. Çalıştığım yere Afterlife dizisini çekmeye geldiler. Çünkü Afterlife dizisinin çekildiği ofiste ben çalışıyordum. Öylesine başvurduğum bir gönüllülük projesinden kabul almıştım. Bir an önce kendimi orada buldum ve biz konuşurken ona İngilizce bir şeyler sordum. Çok gençtim ve çok saftım. Yani keşke bu podcast olsaydı da araya havalı bir şeyler katabilseydim.

Neyse belki Ricky Gervais bu podcastı dinler diye çok laf sallamayayım. Bu yüzden İngilizcesi neydi podcastını? Hoşgeldin. Benim için sinema bambaşka bir yerde hayatımda ve bence benim gibi sinemaya ilgisi olanların İngilizce'de bir yabancıyla sinema hakkında nasıl konuşacağını bilmesi lazım. Ne zaman bunun lazım olacağını bilemezsiniz kesinlikle çünkü tanıştığınız kişiyle bir şeyler konuşmak istediğinizde, sinema hakkında özellikle bahsetmek istediğinizde tıkandığınızı fark edeceksiniz. Çünkü bazı belli başlık kelimeleri bilmiyor olacaksınız. Hele ki Ricky Gervais gibi biri karşınıza durup sizi sete davet ediyorsa

Bu yüzden bu bölüm yabancı bir kız arkadaşınızla, bir erkek arkadaşınızla ya da daha önemlisi Ricky Gervais gibi bir adam karşısında sinema hakkında nasıl İngilizce konuşursunuz onu anlatacağım. Ricky Gervais'e söyleyince etkilenir mi bilmem ama karşınızdaki kişi, flörtünüz ya da herhangi biri kesin etkilenir. Gerçi ben Ricky Gervais'e bizim Türk dizilerinin 3 saat sürdüğünü söyledim. Yani 40 dakika ya da 20 dakika biraz prodüksiyondan kaçmak olmuyor mu diye sorduğumda ben tası tarağı toplayıp Türkiye'ye geliyorum demişti kendisi. Etkilenmiş miydi yoksa daha fazla para kazanırım ümidiyle Türkiye'ye mi gelmeye çalışıyordu onu anlamadım. Bu arada fark etmediyseniz burada Türk dizi sektörüne gönderme yaptım. Ricky Gervais'le böyle bir konuşma yapmadım ama gerçekten Ricky Gervais'le tanıştım.

Transkriptin tamamını oku

Evet, belli başlı kelime örneklerinden gideceğiz ve kalıplar vereceğim aslında size. Böylece sinema hakkında konuşurken ya da filmi birine anlatırken çok daha rahat hissedeceksiniz. Ben ilk başta biriyle tanıştığımda mesela direkt ona hangi film türlerini seviyorsun diye sorarım. Hani direkt sormam, selam falan derim ama sonrasında gerçekten hemen sorarım. Çünkü bana göre bir insanın sevdiği filmler onlar hakkında gerçekten çok büyük bilgiler veriyor. Ben böyle biraz oturduğumda baştan sona dizileri ve filmleri izleyen biriyim. Yani mesela bir diziye başlarım, o diziyi sabaha kadar izlerim. Biraz sıkıntılı bir özellik ama İngilizce'de buna Bench Watching deniyor.

Yani mesela siz de böyle anlatırken Alice in Borderland dizisini mesela baştan sona izlemeye başladınız. Şöyle diyebilirsiniz hemen. Yani Alice in Borderland dizisini baştan sona izliyorum. Ama unutmayın, tüm diziyi baştan sona izlemeye çalıştığınız anlamına geliyor bu. Bunun dışında çok basitçe, hangi tarz filmleri seviyorsun diye sormak için ya da hangi tür filmleri seviyorsun diye sormak için, ''What kind of movies do you like?'' diye sorulabilir. Sen de filmi söyledin ama geldi karşındaki sana dedi ki, ''Why?'' Why do you like that movie? Yani neden o filmi seviyorsun diye sana sordu. Tamam, baştaki soru çok basit ama bunun dışında kelimeler olarak bence bildiğimiz genel kelimeler dışında konuşmanın akmasını sağlamak için belli başlı kelimeler lazım. Film sektörü ve kelime dağarcığı özel olduğundan dolayı bunlardan örnekleri de ben size vermek isterim. Ama vermeden bence film camiasında yani değinmemiz gereken belli başka sıkıntılar var. Mesela yabancı kültürde şunu fark ettim aslında İngiltere'de ve Amerika'da yaşadıktan sonra. Çok da farklı değiliz. Hani çocukluğumuza baktığımızda mesela düşünmeye başladım. Onlar da Disney Channel izlemiş. Onlar da Cartoon Network izlemiş. Ama mesela ben onların hiçbir zaman kahkaha atıp deli gibi güldüğü şeylere çok gülemiyorum. Belki benim mizamla alakalı olabilir bu. Ama mesela iCarly diye bir dizi var ve biri o dizi hakkında bir şaka yaptığında göndermeli bir şekilde göndermeyi bilsem bile, o referansı anlasam bile deli gibi gülemiyorum. O kadar komik gelmiyor bana. Ama mesela Türk biri Keloğlan hakkında bir şaka yapınca 4 saat falan güldüğüm oldu. Ben de böyle biriyim işte.

Şunu da fark ettim bu arada bunun dışında. İlginç bir şekilde hangi yabancıyla konuşsam filmleri oyuncuların ismiyle ve yönetmenlerin ismiyle akılla tutmaya çalışıyor. Hani mesela bir film söylüyorum, şu şu oyuncunun oynadığı film değil miydi yahu diye bana karşılık veriyor. Hatta böyle film üzerine, filmin ismi üzerine odaklı diye gördüm ben. Amerika'da mesela söylediğim bazı filmleri çoğu kişi izlememiş bile. Bizde hangi filmden bahsedersem yorumlarda kesinlikle birinin ''Aa ben onu izlemiştim ya'' dediği bir kültür oluştu. Ve ben çok memnunum bundan gerçekten. Çünkü herkes bir şey izlemeye, herkes kendine bir şey katmaya çalışıyor. Ama tek yapmamız gereken şey bilinçli izlemek ve filmlerin üzerine yorum yapabilmek.

Şimdi Ricky Gervais'in karşısında Türkiye'den size selamlar getirdim deyip ülkemi gururlandırdıktan sonra keşke bunları da kullansaydım dediğim kelimelere, örneklere ve cümlelere geçelim. Mesela film ya da dizi izlerken tam heyecanlı yerinde bittiğini düşünün. Lost dizisini hatırlarsınız. Ben bu diziyi çok sevmiştim. Özellikle o zamanlar izlerken gerçekten kafayı yemiştim diyebilirim. Çünkü her bölüm arka arkaya neler olacak diye merak ediyordum. Ve çok ilginç bir şey öğrendim İngilizce öğrenirken. Bu tarz dizilerin aslında kullandığı psikolojik bir taktik varmış.

Ve buna cliffhanger deniyormuş İngilizce'de. Hani Lost'u ya da başka bir diziyi izlerken her bölümün sonunda böyle bir sonraki bölüm ne olacak diye merak ediyorsunuz ya. Öyle bir yerde kesiyorlar ki hatta kafayı yiyorsunuz. Hani burada kesilir mi ya bu bölüm diyorsunuz. İşte cliffhanger kelimesi tam olarak oradan geliyor. Bu kelimenin çıkış yeri de çok ilginç bence. Benim lisans bölümüm tamamen bu tarz hikayelerle dolu. O yüzden çok rahat bir şekilde anlatabiliyorum. Hanger, hang'den geliyor. Yani asılı kalmak demek. Uçurumda asılı kalmak aslında.

Ve Thomas Hardy diye bir yazarın 1873 yılında yazdığı bir romandan ortaya çıkan bir kelime bu. Romanın ismi A Pair of Blue Eyes. Yani bir çift mavi göz. Ve bu romandaki ana karakter bir bölümün sonunda gerçekten uçurumdan asılı kalıyor ve cliffhanger kelimesi buradan ortaya çıkıyor.

Düşecek mi, düşmeyecek mi diye dönemin okurları deli gibi merak etmiş. Ama onların da öğrenmesinin tek yolu, bir sonraki bölümü okumakmış. Ve aslında filmlerde kullanılan taktik de bu. Yani izleyiciyi uçurumda bırakmak. Ben o zaman mesela bunu kullanırken, ÖKÜNCÜ ÖRBEİS'e ya da yabancılara karşı... The TV show Lost was a total cliffhanger, derim. Yani ne demek istiyorum burada? Lost dizisi tam en heyecanlı yerinde kesilen bir diziydi. Tam çevresi yok cliffhanger'ın ama konsepti anladınız. Belki arkası yarın olabilir mesela, şimdi aklıma geldi. Bir radyo tiyatrosu bu ama bilenlerin sayısı çok az mesela ve çok eski bir program. TRT'de yayınlanıyormuş bu radyo tiyatrosu ama benim de yaşım tutmuyor ve anne babamdan biliyorum aslında ben bunları.

Fakat ben de yaşım tutan podcast yıldırını takip ediyorum. Mesela geçenlerde Potpini'nin yaptığı Misafir Odası diye bir radyo tiyatrosu tarzında bir podcast var. Ona bakmıştım. Gerçekten çok güzel bence. Siz de bakabilirsiniz. Bana dediklerine göre herkes radyoyu dinleyip, arkası yarın, yani yarın olacakları bekliyormuş. Gerçekten çok ilginç bir konsept ama bizde de varmış yani.

Ve annemlerin anlattığına göre en güzeli de oymuş. Çünkü o zaman radyo olduğundan tüm her şey sizin hayalinizde oluyormuş ve mekanı yani settingi, burada setting, the setting of a sun yani güneşin batışının anlamıyla kullanıldığı gibi, it is set in Rome yani İngilizce'de film Roma'da geçiyor demek için de kullanabiliriz. Yani setting dediğimizde filmin geçtiği mekandan da bahsedebiliyoruz. Yani bu mekanları kendiniz hayal edebiliyormuşsunuz ve radyo tiyatrosunun en güzel yerini de buymuş. Sinema dünyasında sıkça karşılaşılan bir başka kavram da sequel ve prequel.

Garip bir zamanda aklıma kazındı bu kelime benim. 3 ay öncesinde bir anda karar alıp Amerika'ya Montana'ya gidelim dedik arkadaşımla. Bilmeyenler için Montana tam böyle dağ başı geçen ama aynı zamanda doğasıyla mükemmel güzelliklere sahip olan bir yer. Her taraf ağaç ve Yellowstone Ulusal Parkı'na çok yakın bir yer. Montana'nın hemen yanında Wyoming var ve Yellowstone National Park da Wyoming'de.

Gelmeden önce de From dizisini izliyordum hatta, uçakta bile izlemiştim. From dizisi böyle karanlık, yağmurlu bir kasabada sıkışıp kalan bir aileyi anlatıyor. O diziyi uçakta izlemeye bile devam ettim ben ve yolculuğum 13 saat sürdü. Sonra en son Seattle'dan Montana'ya uçmak için uçağımıza bindik ve uçağa tam binerken, tam yerime oturacakken böyle büyük metal suruklar var ya, ondan bir tanesini kafama kadın kabin bagajını koyarken düşürdü.

Özür falan diledi ama sıkıntı yok diyecek bile enerjim yoktu. Ben direkt geçtim oturdum. İnanılmaz hastayım çünkü. Neyse her şey güzel gidiyor. Boşver falan demeye başladım. Uçak indi, bagajları aldık. Çıktık arkadaşımla falan. Ama bizim otele gitmemiz gereken araba gelmedi. Gelmiyor. Arıyoruz, hat yok, internet yok. Dağın başında kaldık ve milletin kayak yapmaya geldiği... Yani aslında hiçbir zaman internetin adam akıllı çekmediği bir yerde sıkışıp kaldık. Göktuğ diye bir arkadaşımla gitmiştik ve dönüp bana ne yapacağız dedi şimdi. Çünkü dağın başı, havalimanı bile küçücük, taksi desen bulamıyoruz, gece olmuş. Öyle bir zor duruma düştük ki anlatamam yani. Çok saçma bir şekilde uçaktan bir adam, bizim endişemizden anlamış olsa gerek ki yanımıza geldi. Ve Göktuğ ile konuşmaya başladılar. İşte soruyoruz biz de adama taksi yok mu falan diye. Adam da yok galiba falan diyor. Böyle garip bir cevap veriyor. O kadar seri katil filmi izlemiş biriyim, yani beni mi kandıracaksın diye düşünmeye başladım o an. Sonrasında hemen dedi ki,

İsterseniz ben sizi götürebilirim, o tarafa doğru gidiyorum dedi. 13 saat yolculuk, beklemelerle hatta 22 saat. İnanılmaz hastayım, uykusuzum, başım ağrıyor. 2 tane 23 kilo bavul ve bir çanta. Tamam dedik.

Nasıl tamam dedik ben de bilmiyorum. Podcast burada bitti. Kalan hikayeyi bir sonraki podcast bölümünde anlatacağım. Şaka. Bu arada tam cliffhanger bir olay yani. Tam burada bıraksam çok komik olur gerçekten. Cliffhanger'ı tam gerçekleştirmiş oluruz. Neyse, pickup gibi bir arabaya doğru yürümeye başladık. Hatta inanılmaz yağmur yağıyordu. Ben de içimden umarım başımıza bir şey gelmez diye kaç kere söylemişimdir hatırlamıyorum bile. Yani arkadaşıma bakacak gücüm bile kalmamıştı. Çünkü ikimiz de kaderimize boyun eğmişiz. O kadar saatli yolculuk yapmışız ve salmışız artık yani.

Adam bizi öldürse durup tamam abi deriz yani o kadar yorgunuz. Ben iki kere bayılacağım sandım hatta yani o kadar kötü bir yolculuktu benim için. Gece giderken de böyle aklıma o yağmurlu bir kasabadan geçerken benim aklıma From dizisi geldi. Bu arada ben daha önce hiçbir zaman Amerika'ya gitmemiştim. Ama bir delilik yapıp Yellowstone Yaşlı Park'a gidelim dedik işte. Öyle bir kasabaya girdik ki yağmur yağıyor, karanlık, etraf tam sıkıntılı Amerika kasabası tipinde.

Tam From dizisi yani. Adam da sessiz kaldı. Ben de başta içimden dedim yani hani yandık galiba dedim. Ama çok şükür adam iyi biri çıktı. Hatta bize Montana'yı falan gezdirdi. Ben İnstagram'a falan gösterdim hatta. Baya hoşuna gitti. İçimden diyordum ama hani acaba ben From dizisinin içine falan mı girdim? Hani sequel'unu ben mi çekiyorum şu an diye düşünmeye başladım. Çünkü From dizisini uçakta bitirmiştim. Ama bir baktım çıktım.

Ve o adam bizi arabasına aldıktan sonra gerçekten From dizisi devam ediyor gibiydi. Başımıza bir şey gelse ne yapardık bilmiyorum. Sessiz olun, yapmayın böyle. Biz çok ballıydık. Korku filmine malzeme olmayın. Sequel işte tam bu benim başıma gelen şey gibi sanki From dizisinin devamı gibi hissettirmişti. Sequel kelimesi...

Bir filmin ya da dizinin devamı anlamına geliyor. Yani hikayenin geçmişi ya da olaylarının nasıl geliştiği değil, aslında ileride ne olacağına odaklanıyor. Yani belli başlı bir olay var ve o hikayenin ilerisinde acaba ne olacak diye farklı bir yapım yapılıyor. Mesela The Godfather Part 2 yani The Godfather'ın baba filminin ikinci filmi bir sequel aslında. Ya da Scoot Game'in ikinci sezonu bir sequel aslında. İleride ne olacaklarını görüyoruz. Karakterlerin nasıl yol izlediğini, ilk filmde anlatılan hikayenin devamını, ne gibi değişiklikler olduğunu gösteriyor.

İngilizce'de sequel kelimesini kullanırken şöyle diyebilirsiniz. The Godfather Part 2 is a great sequel to the first movie. Yani burada ne demek istiyorsunuz? The Godfather Part 2 yani baba iki filmi, ilk filmin çok iyi bir devam filmiydi demek istiyorsunuz. Ya da ilk filmin çok iyi bir devamıydı demek istiyorsunuz.

Bir de prequel kelimesi var. Bu kelime bir hikayenin geçmişini anlatan filmler için kullanılıyor. Yani aslında ilk filmin ya da hikayenin öncesini keşfediyorsunuz. Hani olayların nasıl başladığını, karakterlerin geçmişindeki detayları tam olarak öğreniyorsunuz. Mesela bunu örnek olarak Star Wars Episode I The Phantom Menace filmi var. Bu da aslında Star Wars serisinin önceki olaylarını anlatıyor.

İngilizce'de bu kelimeyi kullanırken şöyle bir şey söyleyebilirsiniz. The Phantom Menace is a prequel to the original Star Wars trilogy. Peki bu ne demek alıyor? The Phantom Menace yani gizli tehlike olarak çevriliyor. Orijinal Star Wars işlemesinin öncesini anlatan bir film demek istiyorsunuz. Bu arada Türkçe'ye yıldız savaşları gizli tehlike olarak çevriliyor bu film. Bunun sebebi de Phantom'ın anlamının gölge olması. Saklı kalan da çok doğal bir şekilde tehlikeli olacağından gizli ismini seçmişler. Menace ise tehlike demek. O yüzden çok güzel çevrilmiş bence. Sequel ve prequel kelimelerinin farklarını anlatırken bu kavranları bir arada kullanmak çok faydalı olabilir. Örneğin bir film serisinin nasıl geliştiğini anlatıyorsunuz. Önce prequel filmleri anlatırsınız. Sonra sequel filmlere geçebilirsiniz.

Ya da mesela size biri Godfather'ı çok seviyorum dedi. Which one demeniz lazım mesela. Çünkü bir sürü filmi var. Hani hangi filmi? Başlangıç filmini mi seviyor? Sequel filmini mi seviyor? Hangi sequel filmini seviyor? Diye sormanız lazım. Bir de bazen filmler arasında geçiş çok ilginç olabilir. Örneğin bazı yapımlar hem prequel hem sequel özelliklerini taşıyabiliyor. Bu durumda zaman çizgisinde hem geçmişi hem de geleceği anlatan filmler görebiliyoruz. Bu da oldukça ilginç bir sinema taktiği.

Buna örnek olarak da mesela Memento var. Memento is an interesting movie because it is like a reverse sequel. Yani ne demek istiyorsunuz burada? Memento ilginç bir film çünkü tam tersini işleyen bir devam filmi gibi.

Ya da mesela daha detaylandırıp şöyle diyebilirsiniz. Memento doesn't follow a traditional timeline. Film, geleneksel bir zaman çizelgesini takip etmiyor. Ayrıca şöyle ilginç bir şey söyleyeyim. Az önce anlattığım Yellowstone hikayeninden yola çıkarak tüm filmlerde kullanabilirsiniz bunu. Romanlarda da geçerli. Bir filmin ana karakterinden bahsetmek istiyorsunuz mesela. Ona ne diyeceksiniz? Main character diyebilirsiniz İngilizce'de. Ama bence daha havalı, daha teknik bir ismi var. Ve çoğu kişi bunu biliyor. Protagonist.

Mesela bu hikayede benim gözümden anlatıldığı için Protagonist bendim. Ve ana karakteri iyi olan diye düşünürsek, tabii bunun zıttı olan, her iyinin bir zıttı olduğu gibi kötü olan karakter Antogonist oluyor. O da o adam diye düşünmüştüm ben o Yellowstone hikayesinde ama çok şükür öyle çıkmadı. Şöyle diyebilirsiniz mesela, The casting choice for the Protagonist was amazing. Ana karakterin rolü için seçilen kişi harikaydı demek istiyorsunuz.

Bir diğer cümle içinde kullanabileceğiniz kelimelerden biri plot twist. Yani hikayenin beklenmedik bir şekilde, beklenmedik bir yol olması ve beklenmedik bir olayın ortaya çıkması. Bir filmin ya da dizinin sonunda ya da önemli bir noktasında ortaya çıkıyor ve izleyicileri şaşırtarak adeta bir sürpriz gibi hikayenin gidişatını bambaşka bir yöne çekiyor. İlk kullanımı Üç Elma denilen, yani The Three Apples olan Binbir Gece masallarındaki bir hikayede ortaya çıkıyor. Cinayeti çözerken rastgele gözüne çarpan bir nesneden kimin katil olduğunu anlıyor ana karakter, yani protagonist. Benim için en fena plot twistlerden biri Forgotten ve Fractured filmindeki plot twistlerdi. Tabii spoiler vermek istemiyorum burada, izlemenizi kesinlikle isterim ama o kadar etkileyiciydi ki tüm film tahmin etmeye çalışmıştım ve çok şaşırmıştım çünkü bambaşka bir şey çıkmıştı.

Özetlemek gerekirse Forgotten filminde kardeşiniz kaçırılıyor ve 19 gün sonra bir anda eve geliyor. Tüm aileniz deli gibi şaşırıyor ama kardeşiniz kimin onu kaçırdığını hatırlayamadığı için hayatınıza devam ediyorsunuz. Fakat sonrasında yavaş yavaş kardeşinizin garip davranışlarını fark ediyorsunuz. Mesela evden gizlice dışarı çıkıyor geceleri. Hatta sol ayağı toparlarken sağ ayağı toparlamaya başlıyor. Çok fena bir plot twisti vardı. Ben bunu anlatırken ne derdim mesela bir Amerikanıyla konuşuyorum diyelim? The movie Forgotten had an unexpected plot twist at the end. Forgotten filminin beklenmedik bir sonu vardı. Fight Club örneği de tabii buraya tam oturtulabilir. İzleyenler ne demek istediğimi anlayacaktır. Ben bu konu hakkında pek konuşamam. Şimdi küçük bir ara verelim. Sonra kaldığımız yerden devam ederiz.

Blockbuster'ı olan bazı filmler var bu arada. Amerika'da bu terimi çok kullanıyorlar ve özellikle bu terimi gişede çok büyük başarı elde eden, genellikle yüksek bütçeye sahip olan filmler için kullanıyorlar. The Avengers Endgame mesela tam bir Blockbuster'dı. Bu kelimenin çok ilginç bir hikayesi var aslında. 1940'lerin başında özellikle 2. Dünya Savaşı'nda Blockbuster terimi ilk kez Amerikan basınında büyük etkili bombalar için kullanılmış. Yani aslında Blockbuster şu an filmler için kullanılsa da 2. Dünya Savaşı'nda yani 1940'larda tamamen bombaları tarif etmek için kullanılan bir şeymiş. Hatta Blockbuster bomba

Yani blok patlayıcı bombalar olarak adlandırılıyorlarmış. Bunun da sebebi var tabii ki o bombalar atıldığı yerde blok blok patlayıp geniş bir alanı etkilemeye başlıyormuş. Sinema dünyasında da bu terim 1943 yılında kullanılmış. Gerçekten çok ilginç bence. İnsanlar savaşta olan bu kadar yıkıcı bir şeyi filmlerin başarısını anlatmak için kullanmış. Yani kısacası blockbuster kelimesi sinema dünyasında 2. Dünya Savaşı'nda büyük patlamalar yapan savaş bombalarından esinlenilmiş ve şu anda da gişede rekorlar kıran, aşırı izlenen filmler için kullanılan bir kelime haline gelmiş. Bu tarz bir kelimeyi siz de kullanabilirsiniz.

Ya da mesela cameo kelimesi çok ilginç bir şey. Cameo. C-A-M-E-O. Yani cameo. Filmlerde Avengers'ten başladık, oradan devam edelim. Stan Lee'yi biliyorsunuzdur, her şeyi başlatan adam. Ve bu adam her filmde, vefat etmeden önce özellikle, çok ufak yerlerde görünürdü ve küçük sahneleri olurdu. İzleyiciyle çok güzel bir alışveriş içindeydi bence. Buna İngilizce'de cameo deniyor. Yani protagonist, yani ana karakter değil, çok küçük bir rolü var, çok ufak bir sahnesi var. Ve o karakter size bir sürpriz yapıyor.

Disney'de de çok görmüştük bunu. Ben küçükken çizgi filmlerde ya da başka bir yerlerde böyle çok ünlü birinin diziye geldiğini ve herkesin bir anda alkışlamaya başladığını görüyordum ve çok şaşırıyordum aslında. Sonradan öğrendim, buna cameo deniyormuş. Bunun aslında hikayesi de çok ilginç ve akıllı kalıcı. Cameo mesela eskiden İtalyanca'da cameo jewelry yani cameo takıları olarak kullanılıyormuş. Bu takıları da aklınıza şöyle canlandırın. Mesela bir kolye düşünün ve kolyenin ucunda içinde bir fotoğraf var. Ve birinin fotoğrafı bu. Böyle eski zamanlarda yaşayan insanlar en sevdiklerinin fotoğraflarını ya da vefat eden kişinin fotoğrafını kalbine yakın tutsun diye koyarlarmış. Tam aynı mantık değil ama oradan geliyor. Ufak bir yerde çok az bir rolü var ama gördüğünüzde hatırladığınız ünlüler için yapılmış. Yani Cameo küçük ünlü sürprizi diyebiliriz. İzleyiciyi şaşırtan tarzı.

Genel olarak bahsederken filmlerden bahsediyorsunuz, sıkıntı yok. Ama eski filmlerden bahsediyorsanız, hele ki Godfather gibi ya da Pulp Fiction gibi filmlerden bahsediyorsanız, o zaman işte kullanmanız gereken harika bir kelime söyleyebilirim size. Cult Classic. I think Pulp Fiction is a cult classic. Yani klasikleşmiş olarak çevirebiliriz bir nevi. İlk başta çok başarı yakalayamayan ama zaman geçtikçe kılıçdıklaşan filmlere diyoruz bunu. Cult, tam bir dini terim aslında. Kült yani. Peki tamam bu kelimeler harika ama bir türden bahsedeceksiniz. Yani birileriyle tanıştınız ve o size savori film türünüzü sordu. Ne diyeceksiniz?

O zaman işte çok daha kolay İngilizce. Comedy, zaten komedi. Romance, romantik. Action, aksiyon. Horror, korku. İki R ile. Thriller, iki L ile. Gerilim. Bir tek Thriller'ı hatırlamakta zorluk çekebilirsiniz ama onu da hatırlamanız lazım benim takvim olarak çünkü Thriller gerilim tarzı filmler benim sayfamın vazgeçilmez filmleri. Gun Girl filmine örnek gösterebiliriz mesela. Ben o zaman konuşurken mesela şöyle derdim. I like thriller movies so much. They keep you on the edge of your seat. Gerilim filmlerini çok seviyorum. Beni sürekli tetikte tutuyorlar. Diğer basit kelimeleri çok üstün kere geçeceğim. Çünkü onların aklınıza kalmasının çok basit yolları var. Mesela sound, ses demek. Soundtrack, o filmin soundtrack'ı. Yani filmin müziği demek. Mesela Interstellar, yani Yıldızlar Arası filmi benim direkt aklıma geliyor bu konuda. Çünkü soundtrack konusunda Hans Zimmer bambaşka biri. Yaptığı iş gerçekten filmleri en üst tarafa taşıyor.

Bu yüzden birisiyle konuşurken mesela şöyle derdim ben. Interstellar have the best soundtracks ever. Hans Zimmer is the best. Interstellar yani Yıldızlar Arası en iyi film müziklerine sahip. Hans Zimmer en iyisin. Ya da film oyuncularına kendiniz bakmak istiyorsunuz. Interstellar tam kadro yazmak yerine Interstellar cast yazmanız yetiyor. C-A-S-T

Bu kelime aynı zamanda oyuncu alımında da kullanılıyor. Yani sadece oyuncu kadrosu demek değil. ING eklediğinizde yani casting olduğunda oyuncu alım anlamına geliyor. Ama casting kelimesi ING ekini kaldırdığınızda aynı zamanda bir şeyi şiddetli bir şekilde atmak anlamında da kullanılıyor. Nasıl olmuş da aynı zamanda bu anlamı olmuş dersek şöyle bir yerden varmışlar buna. Balıkçılık yaparken şöyle bir terim vardır. Cast a net. Yani at demek istiyorsun aslında. Şöyle derlermiş. Cast a net and see what you catch.

Yani at ağını gör bakalım ne yakalayacaksın gibi bir çevirisi var. Aslında Hollywood ya da film şirketleri de oyuncu alımı yaparken aynı ağ atar gibi casting yapıyor. Yani ağını kesliyor, şiddetli bir şekilde atıyor, oyuncu alımı için casting yapıyor ve o rol için yakılacağı en iyi oyuncuyu bulacak mı görmeye çalışıyor. Bunun dışında benim yine bölümümden öğrendiğim çok güzel bir kelime daha var. İki sene öncesinde Hacı Tepe'de bir kısa film çekmek için hastaneden bir izin aldık ve içeri girdik. Sahnede de hastanede yatan bir kızın bir görüntüsü var ve yavaş yavaş ağlıyor hatta. Çünkü tam olarak geçirdiği kazada arkadaşlarının hayatını kaybettiğini anlıyor ama kendisinin komodo olduğunu fark ediyor. Yani böyle bir an çekmiştik, böyle bir kısa film çekmiştik ve bizim kısa filmin climax'i buydu mesela.

Çoğu kişi filmlerdeki bu noktayı izlerken anlıyor. Az önce anlattığım bu plot twistlerle esnafındır zaten bu. Tam o plot twistin belli olduğu sahneler filmin en zirve anı oluyor çoğu zaman. Filmin sonucunun belirlendiği, karakterlerin büyük kararlar aldığı ya da en büyük çatışmanın yaşandığı an olarak geçiyor. Şöyle bir cümle kurarım mesela. Yani

filmin zirve noktası o kadar yoğundu ki gözlerimi ekrandan alamadım. Çok da güzel gidiyor. İnsanlar da ne demek istediğinizi çok güzel anlıyor. Climax, zirve noktası, doruk noktası. Tabii farklı sözcüklerde kullanabilirsiniz. Biriyle tanıştığınızda mesela ona hemen hangi filmleri sevdiğini sorarsınız. Ben öyle yapıyorum. Çünkü gerçekten çok güzel bir icebreaker. Yani buzları kıran bir soru. Aradaki soğutmukları direkt eritiyor. Bu sorulara zaten icebreaker deniyor. Yani konu açma soruları aslında. Mesela şöyle diyebilirsiniz. What is your favorite movie? Yani favori filmin nedir?

Bu soruya mesela ''My favorite movie is Inception'' diye cevap verebilirsiniz. Sorulmuyor demeyin. Gerçekten soruluyor. Ya da sonra gittiğimde arkadaşım bir kaza geçirdi. Ve buggy olur ya böyle çöl arabası. Kaç kere dedim yapma etme sıkıntılı olacak falan. Ama çölde buggy ile gezerken süren Amerikan çocuk bir çöl tepesine sürdüğünden

Yanda oturan arkadaşım dört takla attı ve emniyet kemeri açıldığında fıfırladı. Helikopter ile IDO diye bir eyalet var, oraya götürmek zorunda kaldılar. Helikopterde giderken bilinci açık mı değil mi diye kontrol etmek için What is your favorite movie diye sordular. Düşünün yani önemini. Cevap veremezseniz bilincinizi kapalı sanabilirler. Daha derinlemesine girmek isterseniz favori film türlerini sorabilirsiniz. Mesela şöyle, What is your favorite genre? Genre, tür demek bu arada. Hangi tür filmleri seversin?

Ya da buna bağlı olarak şöyle bir soru sorabilirsiniz. Bence çok güzel bir icebreaker yine. Yani bu aradaki buzları eriten bir soru. Yani hayatının geri kalanında sadece bir tür film izleyebilecek olsan hangisini seçerdin?

Daha da detaylandırmak isterseniz mesela benim yönetmen olan bir arkadaşım şöyle sormuştu bana. Did you catch the foreshadowing in the opening scene? Did you catch the foreshadowing in the opening scene? Foreshadowing. Yani bu da yeni bir kelime size. Tam olarak sormak istediği şey aslında filmin ilk başında yapılan göndermeleri fark ettin mi diye sormak istiyor. Bunun için de foreshadowing kelimesini kullanıyorlar. Foreshadow yani. Tam çevresiyle önceden ima etmek aslında. Ön ima yani. Filmlerde çok yapılıyor mesela bu. Örneğin sahnenin bir yerinde bir silah varsa, ki bu tiyatroda da geçerlidir, o silah kullanılacaktır. Fight Club filminde mesela ofiste dururken her şeyin bir kopyası var deyip fotokopi makinesine bakarken aslında filmin sonuna çok güzel bir atıfta bulunuyor.

Star Wars örneği vermiştik mesela gizli tehlike filminde yani Phantom Menace'da. En son da Anakin Skywalker'a You will be a Jedi diyor mesela. Bu da aslında foreshadowing. Bayağı bariz ama. Onun dışında mesela çok duygusal bir filmden bahsedeceksiniz. Mesela sizi ağlatan Hachiko ya da Notebook gibi bir filmden bahsedeceksiniz. Bu arada Hachiko filmini kesinlikle izlemeyin. Yani gerçekten diyorum bunu. Ben hayatımda bir filmin benim kalbimi kırdığını ilk defa gördüm. Togo'yu da izlemeyin. Bir köpeği anlatıyor. Gerisini siz düşünün. Beni ağlatmıştı.

İşte böyle filmler bazen o kadar duygusal olur ki gözleriniz dolabilir ve hüngür hüngür ağlarsınız. Buna ''Tearjerker'' deniyor. Yani insanı ağlatan bir film. Mesela şöyle bir cümle okurabilirsiniz. ''The movie Togo is a real tearjerker.'' Togo filmi gerçekten insanı hüngür hüngür ağlatan bir film.

Tabii her zaman ağlatan filmlerle karşılaşmıyoruz. Bazen de cult, klasik dediğim o klasikleşmiş filmlerle karşılaşıyoruz. Ama bunları anlatmaktan ziyade başka bir film için çok iyi bir laf kullanmak istiyorsanız ve gerçekten övmek istiyorsanız, İngilizce'de bir türün babası demek istiyorsanız çok güzel bir kalıp var. It is the godfather of horror movies. Yani korku filmlerinin babası o film demek istiyorsunuz.

Bunu istediğiniz film için kullanabilirsiniz ama bence çok güzel seçim filmi çünkü baya iddialı bir argüman bu. Bir türün babası demek yani. The Godfather of. Ben olsam Ricky Gervais karşımda olsa ona gidip Office as the Godfather of Comedy TV Shows derdim. Çünkü adam Office'in yazarı ve Office gerçekten de bence en iyisi.

Peki konuyu nasıl anlatacaksınız? Mesela dediniz, karşınızdaki de size şöyle sordu. Yani konusu ne? Siz de bu konuyu anlatmak için şöyle kullanabilirsiniz. Yani

konu şu kişilerin etrafında, şunların etrafında dönüyor gibi. The plot revolves around a man and a serial killer. The plot zaten filmin konusu demek dediğim gibi. Siz de bir adam ve bir seri katili konu alıyor demek istiyorsunuz. Pilot dedik sürekli ama neden dizilere peki ilk bölüme pilot deniyor? Bunu düşündünüz mü? Bu arada arka arkaya söyledim ama pilot ile pilot farklı kelimeler. Arada i var ama bir tanesinde i yok.

Benim dediğim konuyu anlatmak için kullandığınız pilot da p-l-o-t olarak yazılıyor. Ama ilk bölümlere denilen pilot bildiğiniz kaptan pilot o tarz yazılıyor. Mesela her diziye baktığınızda ilk başlangıç bölümü genellikle pilot bölümü olarak geçiyor. Bunun sebebi de aslında diziyi bir uçan yolculuğuna benzetmelerinden geçiyor.

Aynı bir pilot gibi diziyi uçuşa geçiriyor ve sonrasında sabit bir seviyede dizi devam ediyor. Yani climax, zirve noktası yaşandığında da alçalıp iniş yapıyor. Gerçekten bunu öğrendiğime çok şaşırmıştım ben çünkü diziler ile havacılık ne alakadar diye düşünmüştüm. Ama ilk bölüm her dizide neredeyse pilot olarak geçiyor.

Ayrıca insanları ilk çekeceği yer olduğu için çok iyi bir bölüm yapmakta zorundalar. Nerede geçiyor peki bu filmler? Yani bunu söylemek için de ne kullanabilirsiniz? Mesela anlatıyorsunuz ama nerede geçtiğini söylemek istiyorsunuz. Türkiye'de falan geçiyor ya da Roma'da geçiyor mesela. The movie is set in Rome. Yani mesela setting demiştik ya oradan hatırlayabilirsiniz. Ya da mesela the movie takes place in Turkey. Yani film Türkiye'de geçiyor demek istiyorsunuz.

Bunlar çok basit gözüküyor ama gerçekten konuşmaya ilerleten çok güzel şeylerden birisi. Çünkü filmin konusunu ya da yerini anlatmadan devam edemiyorsunuz. Bir diğer örnek, çok heyecanlı bir film diyelim. Mesela ne diyeceksiniz, nasıl tarif edeceksiniz gerçekten çok heyecanlı olduğunu? This movie is really exciting diyebilirsiniz tabii ama ben çok daha güzel bir şey söyleyeyim size. This movie keeps you on the edge of your seat. Hani sinemaya gidersiniz ya da böyle bir şey izlerken heyecanlanırsınız ya da maç oynarsınız, mesela FIFA oynarsınız ve böyle koltuğunuzun ucuna kadar düşecek kadar gelirsiniz ya. Bunu anlatıyor aslında. O kadar heyecanlandırdı beni demek yani. Yine Fractured filminden örnek vereceğim ama gerçekten efsaneydi. Fractured, kırık ya da çatlak demek İngilizce'de. Ama bu deli olduğunu anlatmak için kullanılmıyor. Gerçekten bir babanın, kızının oynarken köpekten korkup inşaata düşmesiyle başlıyor.

Sonra da eşiyle beraber arabayla hızlıca hastaneye gidiyorlar. Ve o hastanede kızınızla eşinizi hemen içeri alıyorlar. Siz de işlemleri halletmek için bekliyorsunuz. Bekledikçe kızınızı merak ediyorsunuz ama hiçbir haber alamıyorsunuz. Hatta gidip danışmaya soruyorsunuz ama danışmadaki kadın umursamıyor bile. Zaman geçtikçe size kızınızın asla buraya gelmediğini, hatta kamera görüntülerinin bile olduğunu söylüyorlar. Ve siz yine inanmıyorsunuz ama hastaneden çıkmaya başlıyorsunuz fakat tam çıkacakken ufacık bir ipucu yakalıyorsunuz. Çok korkutucu ama aynı zamanda inanılmaz saran bir film.

Filmler için de bazı insanlar için de geçerli olan bir kalıp var aklımda. O da Emotional Rollercoaster. Rollercoaster'ı biliyorsunuzdur. Yani lunaparklarda olan rollercoasterlar. Emotional, duygusal demek. Aslında Afterlife dizisi buna örnek gösterilebilir. Keşke Ricky Gervais de bunu söyleseydim. Onun yerine gidip adama şey dedim. It is a really sad show.

E peki ne anlama geliyor duygusal rollercoaster falan? Şöyle bir anlama geliyor. This movie was an emotional rollercoaster. One moment you are crying and one moment you are laughing. Yani bir an gülüp bir sonraki sahneye ağladığınız tarzda duygusal değişikler yapsılan filmlerden. Bahsederken kullanabiliyorsunuz bunu. Çok etkili, çok da güzel. Duygusal olmasa da çok sağlam, murcu final yapan filmler ya da böyle boğazınızı düğümleyen şekilde final yapan filmlere şöyle diyebilirsiniz. Yani

gerçekten darbeymiş gibi bitiyor film. Mesela bu benim için Requiem for a Dream ya da Oldboy filmi. Reckon for a Dream, Darren Aronofsky'nin yönettiği bağımlılık ve yoğunlaşmanın dehşetini anlatan bir film. Jared Leto falan var filmde. İzlerken o filmi tüm hayatın acı gerçekliği bana bir darbe gibi vurmuştu. Çok sıkıntı bir zamanda izlemiştim. Psikolojim kaldırmamıştı gerçekten. Neden Punch in the Gut peki? Çünkü filmin en dikkat çekici noktalarından biri karakterlerin başlangıçtaki hayallerinin aslında sonunda tamamen yıkılmasıyla bittiği için sanki böyle yumruk yemiş gibi hissettiren bir final oluyor.

Yani bu yüzden birçok sahnede izleyici üzerinde sürekli bir baskı, bir yoğunluk verilere karakterlerin çaresizliğini izletiyorlar. Beni de çok basmıştı yani gerçekten. Oldboy, Park Chan-wook'un yönettiği Kore sinemasının en ikonik ve en etkileyici yapıtlarından biri bu arada. Film intikam temasını işlemesine rağmen asıl vurgusu şok edici sonuyla ortaya çıkıyor. Adam bir gün hiç beklemediği bir şekilde kaçırılıyor ve 15 yıl boyunca bir hücrede esir tutuluyor.

Bir gün ansızın serbest bırakıldığında ise kimsenin açıklama yapmadan bıraktığı bu esaretin sebebini anlamak için ve intikam almak için plan yapmaya başlıyor. Ama öğrendiği gerçek ve bizim de öğrendiğimiz gerçek tam bir punch in the gut yani. Bu şekilde sinema hakkında İngilizce konuşurken kullanabileceğiniz bazı temel kelimeleri ve ifadeleri vermek istedim. Bazen basit, bazen de orta, bazen de ileri seviye kelimeleri öğretmeye çalıştım. Bu kelimelerle film izlemek ve tartışmak gerçekten daha eğlenceli ve rahat olacaktır. Ve biriyle konuşurken çok rahat bir şekilde bu kelimeleri ve cümleleri kullanabilirsiniz. Ben Atakan Yaşığada, yani English with Atakan. Bana sorularınızı Instagram'dan sorabilirsiniz. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)