
2.699 kelime · ~13 dk okuma
Dün gece çok saçma bir rüya gördüm. Böyle eski evimdeyim ama evin içi Ikea katalogu gibi döşenmiş. Mutfağa giriyorum, annem var ama annem değil aslında. Biliyorsun yani böyle hani rüyada hissediyorsun ve bu kişi o diyorsun ama aslında tipi bile benzemiyor ve ben de orada fark ettim rüyalarda mantık aramak yok. Neurologic in these dreams. Her şey olabilir gerçekten ve sorgulamıyoruz bile. Olması gereken buymuş gibi hissediyoruz rüyalardayken. Ama bu podcast'e sorguladığımız ve İngilizce'nin derinliklerine indiğimiz, konu konu adeta tek tek konkurladığımız yani fethettiğimiz İngilizce Sneydi Podcast'inin rüyalar bölümüne hoş geldiniz.
Mesela evin penceresinden deniz gözüküyor. Ben denizden çok uzakta büyümedim. Rüyada da bu çok garip gelmiyor. Ama sorun şu ki artık orada değilim. Yani subconscious yani bilinçaltı devrede. Özlem bastığından galiba. Çünkü çoğu zaman bu tarz yerler rüyalarıma giriyor. Ve eskisi gibi denizli bir yerde oturuyormuşum gibi görüyorum. Ama rüyalarda bizim kontrolümüz aslında yok. Yani var ama tam olarak değil.
Hani böyle arada bir farkına varıyorsunuz rüyada olduğunuzun. ''Dream Realization'' yaşıyorsunuz. Hani ''Uçabiliyorum'' falan diyorsunuz. Belki siz de yaşamışsınızdır hatta bunu. Hani böyle bir anda ''Neredeyim ya ben?'' falan dediğiniz olmuştur. İşte ona İngilizce'de aslında ''Lucid Dreaming'' deniyor.
Lucid aslında berrak demek. Yani aklı başında demek normalde. Ama lucid dreaming olarak söylediğimizde, farkında olduğunuz rüya anlamına geliyor. Sadece farkında olmak değil tabii. Kontrol etmek de bunun başında geliyor. Ben bir kere yaşamıştım bunu. Rüyada fark ettim. Ve bir anda, ya şu an ne yapıyoruz, bu rüya aslında falan demeye başladım. Ve dedim ki, tamam, şimdi uçacağım ve gideceğim. Uçtum. Ama çok saçmaydı gerçekten. Çünkü sanki böyle 50 kiloluk bir şey taşırken uçmaya çalışıyordum. Ve zorlanıyordum.
Ya da böyle, eskiden mesela yumruk atmaya falan çalışıyordum rüyamda. Neden? Hiçbir fikrim yok ama böyle yumruk atıyordum. Gerçekten de sert yumruk atmaya çalışıyordum ama çok zayıf çıkıyordu yumruklarım. Subconscious işte. Ama sadece subconscious deyip geçmemek lazım. Çünkü bunu scholarlar, yani akademisyenler olsun, bu olana kafa patlatan insanlar olsun, onlar da öyle demiyor.
Aslında diyorlar ki subconscious dememeliyiz, unconscious demeliyiz. Yani bunun bilinç altı değil de bilinç dışı olduğunu ve bu şekilde nitelendirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Zaten olay da burada başlıyor. Mesela Freud diyoruz ya, hani şu ünlü Sigmund Freud. Adam unconscious kelimesini alıp psikolojinin merkezine koymuş. Ve hatta diyor ki günlük hayatta farkında olmadığımız ama bizi etkileyen bir zihin katmanı var.
Burada bastırdığımız anılar, duygular ve düşünceler var. Yani bilinç dışı aslında. Ve bazen bu bastırılanlar seni hasta bile yapıyor diyor. Yani aslında kabaca anlatmak istediği şey, sen farkında değilsin ama o bastırdığın şey seni içten içe yiyor diyor. Ve bu bastırılanlar zamanla unconscious oluyor. It will eat you olarak derler ya. Aslında tam olarak onu demek istiyor. Yani seni içten içe yiyecek bir şey diyor. Freud bundan bahsediyor ve subconscious'a da başta aynı anlamı veriyor aslında. Freud bu iki kelimeyi başlarda karışık bir şekilde kullanıyor. Çünkü Almanca'da çok benzerler. Ben tam telaffuz edemiyorum ama şöyle söyleyeyim. Das umbewste
Das Unterbewusste. Yani pronunciation'ın kötü olabilir, biliyorum. Almanca okuyanlar ya da Almanca bilenler yargılamasın. Yani ne kadar benzer olduklarını anlatmak için gösterdim. Ama sonra diyor ki Freud, yok ya diyor hani bu subconscious çok karışıklık yaratıyor. Ben unconscious diyeceğim bundan sonra diyor. Ama işin komiği bugün hala herkes subconscious diyor.
Özellikle günlük hayatta, ya ki normal tabii araştırmayanlar için bunu böyle söylemeleri dizilerde ya da kitaplarda ya da Instagram Reels'lerde falan böyle geçmesi çok normal. Ama profesyonel yazılarda, bilimsel makalelerde neredeyse herkes unconscious kelimesini kullanmaya çalışıyor. Peki neden böyle bir tartışma var? Çünkü sapkanşis dediğimiz bilinçaltı çok tanımsız. Herkes başka bir anlam yüklüyor ama ankanşis'in psikolojide, nörobilimde, psikanalizde gerçekten bir karşılığı var. Ankanşis dediğimiz şey anatomik bir alan değil. Bir kavram. Yani bir fenomen. Yani fenomena.
Bir şekilde zihnimizin bir parçası. Ve çoğu zaman aslında zihnimizin büyük kısmı burada çalışıyor. Yani farkında olmadığımız yerde. Bilinç dışında. Ve hatta ne diyorlar biliyor musunuz? Yani
zihinsel hayatın çoğu biz farkında bile olmadan oluyor. Ve biz neden bu kadar ilgileniyoruz bu işle? Asıl önemli olan bence o. Çünkü çok şey burada oluyor. Yani bizim kontrol edemediğimiz, günlük hayatta karşılaştığımız ama bilinç dışına attığımız, bizi yöneten şeyler. Belki de bu yüzden işte unconscious, bilinçli hale getirirsek kendimizi daha iyi yönetiriz diye düşünüyoruz. Yani self-control meselesi.
Marcel Prost diye bir yazar var mesela. Adamın bir karakteri bisküviyi ısırıyor ve bir anda çocukluk anıları patlıyor kafasında. Çünkü tat, koku, ses bunların hepsi ankarşisa gömülmüş şeyler. Ve bir tetikleyiciyle ortaya çıkıyorlar. Yani mesela o tetikleyici burada neydi? Bir bisküvi.
O an o bisküviyi çat diye ısırdığınızda o bir trigger kavramı görüyor. Yani bir şekilde sizi tetikliyor ve unconsciousınıza bir mesaj yolluyor. Ben mesela mix yapıyorum. Neden? Çünkü bazı şeyler subconscious gibi hissettiriyor. Bazen tam anlamıyla da unconscious gibi hissettiriyor. Yani bilinç dışında kalmış ve köktenmiş. Hatta Freud'un dediği gibi repressed yani bastırılmış bir şekilde hissettiriyor.
Ama Hazreti P.K. Hocam tamamen subconscious kavramının kullanılmamasını ve unconscious kavramını kullanmamızı söylemişti. Ama dil işte, ben durduramıyorum. Tabii ben bir psikolog değilim ama rüyalar olsun, psikoloji olsun, felsefe olsun, üstüne çok okuyan biriyim. Bu yüzden söylediklerime bilinçsel olarak bakmayın ama aradaki ingilizce kelimeleri kıvırın.
Hani bazen biri mesela bir şey yapınca, ya şu adamdaki egoya bak ya falan diyoruz ya. Aslında bizim kullandığımız buradaki anlam biraz farklı. Freud'a göre insan zihni 3 ana parçadan oluşuyor. İd, ego, süper ego. Yani ve bu üçlü tamamen senin kendi içindeki tarafların savaşması gibi. Yani bir iç savaş, civil war aslında. İd'i tam olarak tanımlamam gerekirse aslında şöyle diyebiliriz. Alt benlik. Mesela bu id için şöyle diyor. İd bizim dürtülerimizdir diyor. Yani açlık, cinsellik, öfke, haz alma isteği yani hedonizm diyor. Anında tatmin olmak isteyen, şimdi istiyorum diyen taraf aslında. Ve hiç mantık aramayın bunu da diyor. Çünkü hiç ahlak yok diyor. Yani sadece dürtüden oluşuyor diyor.
Hani çocuklar hemen mesela ağlar ya açken. Çünkü sadece id olarak düşünürler. Yani onlar sadece yemek yemek isterler ve ağlarlar. İd'in mottosu tam olarak aslında I want it and I want it now. Bu kadar. İd'e alt benlik dedik. Peki ego ne oluyor? Ego benlik oluyor. Büyüdükçe devreye ego giriyor.
Ego bir ara bulucu görevi görüyor, yani bir mediator, yani bir negotiator görevi görüyor. Ara bulucu demek bu da İngilizce'de. Bir anda id bağırıyor, haz istiyorum diyor. Bir anda süperego diyor, ayıp, yasak, olmaz diyor. Ego ise gerçekliğe bakıyor ve denge kurmaya çalışıyor. Bu ego dış dünyaya dikkat alıyor. Yani şu an bu yapılabilir mi? Hani bu mümkün mü diye bakıyor. İd, çocuk.
Süper ego, ebeveyn. Ego ise yetişkin aslında. Aralarında kalıyor hep. Egonun amacı dediğim gibi balance yani denge. Süper egodan bahsedelim. O da aslında üst benlik. Yani süper ego toplumun ve ailenin bir sesi aslında.
Kurallar olsun, normalar olsun, vicdan olsun, ahlak olsun. Bunların hepsinin bir sesi. Aslında içimizdeki bunu yaparsan utanırsın, bu ayıptır, bu doğru değil diyen bir ses. Ve süperigo iki parçadan oluşuyor zaten. Biri vicdan, biri ideal benlik. Vicdan, conscience demek. Onu da söyleyeyim dedim.
Aslında cezalandıran tarafta vicdan oluyor. İdeal benlik ise olman gereken kişi oluyor. Bazen o kadar baskın oluyor ki süperigo seni boğuyor gerçekten. Çünkü her şeyi yasaklıyor. Süperigonun mottosu da şu aslında içimizde. Sen şöyle olmalısın. Sen böyle olmalısın diyor. Bir tane daha var. Onu da söylemeden geçmeyeyim. Alter ego. Alt erigo, diğer benlik aslında. Freud'un orijinal teorisinde geçmiyor ama psikoloji ve pop kültürde sıkça konuşuluyor. Mesela şöyle bir örnek vereyim ben. Clark Kent, gündelik benlikse, Süpermen onun alt erigosu. Çünkü gündelik yaşamında Clark Kent, normal gazete çalışan biri, ne zaman tehlike olsa Süpermen oluyor ve dünyayı kurtarmaya çalışıyor. Freud şöyle der aslında,
Dreams are the royal road to the unconscious. Yani bilinç dışına giden kraliyet yolu rüyadır. Yani senin farkında olmadan bastırdığın her şey orada karşına çıkar. Ama direkt çıkmıyor. Genelde aslında symbolic representation dediğimiz, sembolik bir anlatımla ortaya çıkıyor. Freud'e göre mesela bir rüyada gördüğün ev, yani house, bedenini temsil edebilir. Duvarlar, kapılar, odalar, hepsi farklı bir anlam taşıyabilir.
Bir direk, bir ağaç, bir silindir mesela. Bunların hepsi Freud'a göre male genitalia. Baya baya hem de yani. Gerçekten bunu tanımlıyor. Şemsiye bile mesela. Bir delik, bir çukur, bir kavanoz ise Freud için female genitalia oluyor.
Bunu Freud söylüyor, ben değil. Adam her şeyde bir libido görmüş zaten. Hatta rüyalarda dişin dökülmesi bile onun için castration anxietyymiş. Aslında onu, yani hadım edilme korkusunu temsil ediyormuş. Castration, hadım edilmek demek. Benim okuduğuma göre ise bu arada bir karakter ya da bir insan hayatta kötüleşiyorsa ya da kötü yöne doğru gidiyorsa filmlerde ya da film sektöründe dişleri dökülürmüş. Mesela bir sabah uyanırmış ve öksürürmüş mesela. Bir anda dişleri dökülürmüş. Bu da aslında karakterin kötüleştiğini anlatıyormuş.
Altyazı Freud, Freud dedik. Bunun karşısında peki gelip bir şeyler söyleyen adam olmamış mı? Tabii ki olmuş. O da Carl Gustav Jung. Jung diyor ki, aslında bastırdığın şey senin arzular değil, bu kolektif bir dil diyor. Yani collective unconscious diyor. Bahsettiği şey şu, hepimizin insanlar olarak bir ortak hafızası var diyor. Tüm mitolojilerde ya da masallarda M.K. ya da kültürlerde özüne baktığınızda aynı figürler var çünkü onlarla aynı arketipleri, archetypleri taşıyoruz diyor.
Mesela The Shuttle, gölge, sizin karanlık tarafınızdan bahsediyor. İnkar ettiğiniz ve bastırdığınız kişiliğinizden bahsediyor. The Anima, içinizdeki dişil enerjiden bahsediyor. Erkekteki kadınsı yanından bahsediyor. The Wise Old Man, bu da rehber aslında, bilgeliği temsil eden bir karakter.
Ya da mesela Jung'a göre The Hero da vardır. The Hero, kahraman arketipi. Hepimizin içindeki mücadeleci taraf aslında bu. Ve bu da gerçekten kendi rüyalarınızda, tüm yazılmış hikayelerde de bulabileceğiniz arketipler. Ayrıca mesela Jung'a göre rüyalar sadece yorumlanmaz. Mesela Freud'un rüya yorumlaması vardır ama Jung'a göre rüyalarla çalışılır. Çünkü onlar sadece bir şey söylemiyor, aynı zamanda sizi dönüştürmeye çalışan şeyler.
Mesela bir düşme rüyası, Freud ona kontrol kaybeder, hayatta kontrolü kaybettiğinizi anlatır der. Ama Jung için o egonun düşüşüdür. Bazen de mesela realignment, yani yeniden hizalanma. Hani aynı mesela planetlardan bahsederler ya, planet nedir? Gezegen. Planet realignment derler. Gezegenlerin hizalanması, tekrar hizalanması anlamına gelir. Burada da işte bahsettiği şey bu. Yeniden hizalanma.
Freud'a göre bir duyguyu kendine konduramazsan başkasına yüklersin ya da bilinçaltına atıp orada rüyalar da ortaya çıkarırsın diyor. Mesela benim için bu rüya olaylarıyla bağlantılı kelimeler şunlar. Anlatırken birini ben şöyle kullanırdım. My dream last night had a latent meaning. I didn't see that at first. Dün gece gördüğüm rüyanın ilk bakışta görmediğim gizli bir anlamı vardı diyorsunuz.
Jung'a göre, the best interpreter of a dream is the dreamer themselves. Yani bir rüya yorumlayacak en iyi kişi, onu gören kişinin ta kendisi. Her sembol, herkeste aynı anlama gelmez diyor. Ve bir anahtar seni korkutabilir ama başkasını rahatlatabilir. Bir yılan seni korkutabilir ama başkasını rahatlatabilir. Çünkü senin hayatın başka diyor.
Bu yüzden Jung, dream analiz yaparken yani rüya analizi yaparken kişisel hikayeyi merkeze alıyor. Context matters diyor. Bağlam önemli diyor. Jung rüyaları sadece analiz etmek için değil, terapi için de kullanıyor. Çünkü bilinçle bilinç dışını birleştirmeye çalışıyor. Integration dediğim de buydu aslında. Birleştirmek, yani bir şeyleri birbirine geçirmek. Peki ben hangisine neneliyorum? İkisine de. Yani gerçekten çünkü bazı rüyalar baya Freud gibi gizli baştırılmış repressed istekler, yani repressed needs. Bazıları da Jung gibi daha büyük bir hikayenin parçası. It's the part of a bigger story. Bir mesaj, bir denge arayışı. Ama en çok sevdiğim taraf şu, dreams don't lie. Yani rüyalar yalan söylemez. Bazen sen görmek istemezsin, bazen görmezden gelmek istersin. Ama unconscious asla yalan söylemez.
Rüyalar da tam bu yüzden önemli zaten. Çünkü orası bastırılan şeylerin konuşulduğu yer. Anlatamadığınız şeylerin sahneye çıktığı yer. Ve gerçekten bir assolist gibi ortaya çıkıp bir anda ne olduğunu şaşırıyorsunuz. Çünkü seni konuşturmadıkları yerde rüya devreye giriyor. Mesela lucid rüyadan bahsettik. Lucid rüyada aslında rüyaların kontrolüyle alakalı gerçekten rüyayı kontrol edip istediğini yapabilen insanlar var. Hatta çok ilginç bir şey öğrenmiştim ben. Çoğu tiyatrocu olsun ya da çoğu yönetmen olsun yarın mesela sete gitmeden o seti hayal edip rüyasını da kurup
O şekilde ilerliyor ve nasıl bir sahneye çekeceğini, nasıl bir şeyler olacağını rüyasında görüp oraya aktarıyor. Tabi buna lucid dream diyebilirsiniz. Ama ben lucid dream demek istemiyorum. Ben rüyayı daha farklı şekilde anlatmak istiyorum. O da şöyle dersiniz. Vivid. Yani cap canlı. Cap canlı bir şekilde rüyayı gördüğünüzü anlatırsınız. Vivid kelimesiyle. Daha da güzel bir kelime verebilirim mesela. Bunu hayatınızın her kısmında kullanabilirsiniz. Dreamscape.
Yani aslında bir manzara gibi rüya. Rüyada geçiyor ama gerçekten de bir dünya. Hani böyle garip bir şekilde film gibi mesela bir manzaraya bakıyorsunuzdur ve o manzara çok güzeldir. Dreamscape diyebilirsiniz. Mesela bazı Instagram videoları var. Loş ışık olsun, yağmur sesi olsun, slow müzik olsun. Dreamscape aslında tam olarak o. Yani sanki size rüyadaymışsınız hissi veriyor. Bir sorum daha var size.
Hiç trende uyudunuz mu? Ya da daha doğrusu şöyle sorayım. Hiçbir trenin camından dışarı bakarken rüya gibi hissettiniz mi? Ya da böyle Instagram'da bu tarz videolara denk geldiniz oldu mu? Çünkü Freud'a göre rüyalar bilinçaltında saklanan, bastırılmış şeylerin çıkışı ama aynı zamanda tren yolculuğu da bu adam için bastırılmış şeylerin ortaya çıkışı. Bir şeyler geçiyor ama sen sadece bakıyorsun. Dokunamıyorsun, sadece izliyorsun. Bu da aslında size bir thinking space yaratıyor. Yani bir düşünme alanı.
Bir tren penceresinden geçip giden hayat aslında bir rüyadan farksız diyor. Bu yüzden tren aslında sadece bir ulaşım aracı değil, bir unconscious conveyor. Conveyor ne demek peki? O da bilinçaltının taşıyıcısı. Yani unconscious, bilinçaltı dedik ya da bilinç dışı dedik. Conveyor, taşıyıcı dedik. Taşıyıcı. Yani bilinçaltının taşıyıcısı. Çünkü her şey linear. Yani düz, dümdüz.
Linear doğrusal demek İngilizce'de. Başladığı yer ve bittiği yer belli olan şey. Ama aradaki durakların sürpriz olması tabi bambaşka bir şey. Peki bu aradaki duraklar nedir? Benim düşündüğüme göre bu aradaki duraklar geçici bir alan. Yani liminal space. İki yer arası, iki zaman arası ve rüyaya çok benziyor.
Liminal Space Videos diye aratırsanız gerçekten ne demek istediğimi anlayacaksınız. İnsanı garip ve rüyada hissettiren videolar bunlar. İngilizce de buna Intransit diyorlar. Yani yoldasın ama hiçbir yere ait değilsin. Geçiyorsun sadece. Yapmamız gereken şey işte bence bu videolara bakın ama sonrasında düşünmeniz gereken şey şu. Introspection. Yani içeriye bakma hali.
İntrospection. Özellikle tek başınaysanız, özellikle yağmur yağıyorsa, özellikle müzik varsa kulağınızda ve camdan yansıtan yüzünüze denk gelirseniz işte o zaman tam olarak filmlerdeki gibi içinize bir bakış atarsınız ve kendinizi sorgulamaya başlarsınız. Zizek diye bir adam var ve onun dediği gibi aslında bazı şeyler olduktan sonra geçmişin anlamı da değişiyor. Retrospective meaning deniyor buna da dediğim gibi. Introspective, kendi içinize bakmaktı. Retrospective ise sonradan anlam yüklenen şeyler anlamına geliyor.
Tıpkı bir rüyayı sabah hatırlayıp dün yaşadığın bir şeyle eşleştirmen gibi yani geçmişin anlamını gelecekteki bir şey değiştiriyor. Ya da falına bakıp sonradan bu falın çıkması gibi tamamen anlam yüklemek yani retrospective. O yüzden ben diyorum mesela bir tren yolculuğuyla bir rüya arasında bir fark yok bence. Sadece biri gece, biri gündüz, biri içeride, biri dışarıda ama hissettirdiği şey aynı. You're moving but you're not in control. Yani hareket ediyorsunuz ama kontrol sizde değil.
Ve belki de bu yüzden aslında en çok olanları da düşünüyoruz. Çünkü düşünceler de birer tren gibi akıyor. Train of thoughts derler İngilizce'de mesela. Bir düşüncenin tek tek arka arkaya gelmesi, bir tren gibi akması. Bir düşünce geliyor, bir diğeri gidiyor. Ama sadece biz insan olarak bu düşünceleri takip edip izliyoruz.
Peki ne öğrendik bu bölümde? Öncelikle rüyaların sadece gece gördüğümüz anlamsız görüntüler olmadığını, it's not meaningless dedik. Bazen bastırdığımız bir düşüncenin, bazen de hiç bilmediğimiz bir tarafımızın bize bir seslenme biçimi olduğunu söyledik. Freud'un gözünden baktık, Jung'un gözünden baktık. Biri her şey bastırılmış arzular diyor, diğeri kolektif bilinç dışı diyor.
Ama bu podcastin amacı hayatı anlatırken ya da benim düşüncelerimi anlatırken İngilizce öğrenmek aslında ve İngilizce öğrenirken hayatı fark etmek. O yüzden bir sonraki rüyanıza iyi bakın. Hatta rüyanızdaki olayları İngilizce anlatmaya çalışın. Bence çok güzel bir şekilde yazılabilir bunlar yani. İngilizce rüya defteri tutarsanız İngilizce kelime olarak da ihtiyaç duyacaksınız. Ki ihtiyaçtan dolayı acaba ben bunu nasıl derim ya diye düşüneceksiniz.
Çok ilginç bir bölüm oldu bence. Benim bazı düşüncelerimi de aktarmak istedim rüyalar konusunda. Ben de sürekli rüyalar konusunda ve psikoloji konusunda bilgi edinmeye çalışan biriyim. O yüzden bu dediklerimi tıbbi bir şekilde almayın ve kesin bir şekilde almayın. Ama kendiniz araştırın. Rüyalardan bahsettik ve gerçekten gizemli konular bunlar.
Bence çok ilginç kelimelere de değindik. Hani bu tarz kelimelere önem gösterip, aslında siz de bu podcast'i dinledikten sonra arkadaşınıza ya da eşinize ya da herhangi birine kendiniz hakkında bu konularda bir şeyler anlatabilirsiniz. Ve bu kelimelerle bunları kullanabilirsiniz. Onlar da bunu decode edip, yani çözümleyip, ne diyor acaba bu deyip düşünmeye başlayabilir. Bu bölümün de sonuna geldik. İngilizce Sinaidi Podcast'inin bir sonraki bölümünde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.