
6.324 kelime · ~32 dk okuma
Bu hafta ilginç bir kitap okudum. Sevdiğim bir yazarın ilginç bir kitabını okudum. Ondan konuşmak istiyorum. Böyle çok iyi, manyak, inanılmaz bir kitap değil ama konuşması keyifli olacak. Birkaç şey var içinde. Ama önce birkaç alakasız şeyden bahsetmek istiyorum bu kitapla alakası olmayan. İlki, çok saçma bir anı. Baya, baya kötü. Çok, çok değişik bir anı. Diğer ikisi de bu hafta enteresan iki tane araştırmaya denk geldim. Onlardan bahsetmek istiyorum.
O zaman anımdan başlayalım. Ben Kasım ayında Los Angeles'a gitmiştim. Bir saat markası, Hamilton diye bir saat markası bir ödül töreni düzenliyordu. Kamera arkası ödül töreni. Ve sadece kamera arkasında çalışanlara ödül veriyorlar. Baya güzel konsept. Ve bu ödül törenine Hollywood'dan birçok isim katılıyor. Daha önce bahsetmiştim büyük ihtimalle. Hans Zimmer vardı, Ryan Reynolds vardı, Kristen Wiig vardı komedyen. Ve bunun dışında filmle alakalı ya da moda ile alakalı bir sürü insanı da davet etmişlerdi. Türkiye'den benle Ahmet Aksöz vardık ve biz...
Bindik arabaya otelimizden. Çıkıp ödül törenine gittik. Her şey normal bir şekilde gerçekleşiyor. Bizi aldılar arabayla. Biz arabada havalı fotoğraflar çekiyoruz. Ben fotoğraflar nasıl çıkacak diye gerginim çünkü niye bilmiyorum. Her böyle bir etkinliğe gittiğimde geriliyorum.
Çünkü poz vermekte iyi değilim açıkçası ve kısıtlı zaman, yani o kırmızı halı bir kere gerçekleşecek ve o kırmızı halıda iyi poz vermezsem sanki dünyadaki her şey yok olurmuş gibi geliyor ve verdiğim pozlara da bakınca olmadığını düşünüyorum, moralim bozuluyor falan. Bu da alakasız, neyse bu konuya girmeye gerek yok şu an. Biz influencerları etkinliğe ilk götürdüler ki fotoğrafları çekilelim bir şeyler yapalım sonra oyuncular geldiğinde de oyunculara yer açılsın. Ve bize şey dediler. Kırmızı halıya gelecek insanlarla röportaj yapabilirsiniz dediler ve ben böyle olduğunu bilmiyordum ama oyuncuların ve yönetmenlerin kırmızı halıya geliş süresi de
Yani hangi saatte gelecekleri de, hangi dakikada gelecekleri de önceden belliymiş. Ve bana şey dediler, işte senin iki kişi olacak röportaj yapabileceğin. Bunlardan biri John Batiste isimli şarkıcı ve kendisi film müzikleri de yapıyor. Baya havalı bir adam. İkincisi de Deadpool filminin, Deadpool 3 filminin müziklerini yapan adam olacak dediler. Ve bana bu insanların fotoğraflarını gösterdi bir tane PR çalışanı. John Batiste, John Batiste'di. Öbür adam da
Tamam burada insanların ırkını vermem gerekecek çünkü hikayenin devamında neden vermem gerektiğini anlayacaksınız. John Batiste genç, havalı, yakışıklı, siyahi bir müzisyen. Deadpool 3'ün müziklerini yapan adam da orta yaşlı beyaz bir adam. Ben bunları gördüm. Kimle konuşacağımı görmek iyi oldu çünkü ben o alana gidene kadar biriyle konuşabilecek miyim? Kırmızı halıda ayaküstü röportaj yapabilecek miyim? Bilmiyordum.
Ve öğrenmiş oldum ve sonra ilk kişi John Batis geldi, ona sorularımı sordum, cevapladı. Çok tatlı bir şekilde konuştuk, şakalar yaptı. Yani bayağı iyiydi. Sonra ikinci kişi geldi, Deadpool 3'ün müziklerini yapan kişi ve ben de ona şey sorusunu sordum. Deadpool 3'te bir sürü şarkı da var ya. şarkıyla film müziği yapmak arasında nasıl seçim yapıyorsunuz veya bir filmde ne zaman müzik olmalı ya da ne zaman olmamalı ona nasıl karar veriyorsun diye sordum. Adam da bana mal mal baktı yani ne sorduğumu anlamayıp sonra cevapladı sorumu şöyle yapardım böyle yapardım bir şeyler dedi ama en sonunda da sorunun cevabında da ben Deadpool 3'ün müziklerini yapmadım bu arada dedi. Ben de baktım adama nasıl yani dedim.
Ve sonra adam da öyle bir şey yapmadım dedi. Ve ben burada terleme krizine girdim. Çünkü şeyi anladım yani. Düşündüğüm adam, soruları sorduğum adam değil ve ben karşımdaki adamın, Kırmızıada'daki adamın kim olduğunu bilmiyorum. Adamla bakıştık böyle. Ben adama özür dilerim dedim. Adam galiba şey yapmamı bekledi. Hani onun kim olduğunu anlamamı bekledi ama ben anlamadım. Sonra böyle güldü ve gitti. Çok alınmadı. Ve Allah'tan şey...
Şöyle bir ortamdı, yani çok gürültülü bir ortamdı ve bu yaşananları sadece benle adam duyduk. Videoyu çekmeme Ahmet yardım ediyordu kamerayı tutan. O bile duymuyordu çok yüksek sesli bir ortamda olduğumuz için. Ve bu bittikten sonra ben böyle terden geberiyorum yani her yerim terliyor çünkü çok saçma bir olay.
Ve Ahmet'e ne olduğunu anlattım. O da güldü bayağı. Sonra telefonumda çekmiştik videoyu. O videoyu sildim çünkü dünyanın en cringe videosuydu. Ve sonra biz ne olduğunu anlamaya çalıştık. Yani benim röportaj yaptığım adam kimdi ve neden böyle bir şey oldu diye anlamaya çalıştık. Bir de şey sıkıntıydı, ben bayağı gerildim. Çünkü yani Hollywood'dasınız ve oyuncular ya da yönetmenler artık hala bilmiyorum adamın kim olduğunu. Egolu olabiliyorlar ve gidip birinin menajerine yani bu konuştuğum adamın menajerine gidip bu çocuk
benim kim olduğumu bilmeden bana Deadpool 3'ün müziklerini yapmışım gibi bir soru sordu dese gergin olurdu. Ve resepsiyon alanı vardı. Biz Kırmızı Halı röportajlarını, benim vaktim bittikten sonra o resepsiyon alanına geçtik ve bu adam da oradaydı. Mesela içki alma sırasına gidiyoruz, adam arkamda duruyor. Ben de Ahmet'e söyledim yani şey diye, bu adamla ben yakın olduğumuzu da bana haber ver diye. Ahmet böyle kaş göz yapıyor arkamda diye. Ben içki sırasından çıkıyorum.
ya da adam sürekli bir yerde gezinirken ben sürekli adama arkamı dönüyorum bir ara göz göze geliyoruz gözümü kaçırıyorum falan böyle baya gergindi ben beni ödül töreninden atıp öldürecekler falan diye düşündüm sonra Deadpool 3'ün müziklerini yapan adamın fotoğrafını açtık ve benim Karıştırdığım adamla karşılaştırdık. Açıkçası birbirlerine çok benzemiyorlardı. Sadece tek benzer yanları beyaz insanlar olmaları ve beyaz saçlı olmaları ve orta yaşlı erkekler olmaları. Aslında bu da yani baya bir şey yapıyor.
Evet yani karıştırmam çok normal. Neyse sonra ödül töreni başladı ve ben, enteresan bir şekilde şakasız yemek masaları var bir de sahne var. Bizim masa sahneye en yakın masa ve ben ödül töreni... Yani masanın da en ucunda oturuyorum sahneye en yakın ucunda. Sonra ödül töreni başladı ve ödül alan mıydı veren miydi hatırlamıyorum ama sahneye ilk çıkan kişi bu kişiydi ve adamın önünde duruyorum ve ben...
Ne bileyim beni görmesin diye şakasız şaka yapmıyorum yani adam sahnedeyken sürekli elimle yüzümü kapadım sağa sola baktım yemeğime baktım benle göz göze gelmesin diye o kadar gerildim ve bu kişi benim de filmlerini izlediğim ve sevdiğim ve 4 kere Oscar'a adal olan yazar ve yönetmen Martin Scorsese'yi... Hayır, evet, tabii ki Martin Scorsese'yi görsem tanırdım. Ama bu adamı da tanıyabilirmişim. Jason Reitman diye bir yazar, yönetmen var. Kendisi daha önce Juno diye bir film yazıp yönetmişti. Onunla Oscar'a aday olmuştu. George Clooney'nin Up in the Air diye bir filmi var. O filmle de en iyi yönetmen Oscar'ına aday olmuş.
Thank you for smoking diye yine iyi bir filmi var. Yani bu adam bayağı bir Hollywood'da önemli bir yönetmen. Son zamanlarda yaptığı çok manyak bir şey yok açıkçası. Ama tabii ki yapmış olmasına gerek yok. Bayağı havalı bir biri. Ve ben bu adamla kırmızı halıda hani daha kötü bir şey olamaz herhalde değil mi? Biriyle röportaj yaparken birini başka biri zannedip o kişiye... Yani bundan olabilecek daha kötü şey adama yani senin kim olduğunu biliyorum ve dallamasın demek falan herhalde kamera önünde. Adam da bu arada benim kötü niyetle olmadığımı anladı. Ve açıkçası ben yanlış bilgilendirilmiştim. Çünkü bana dediler ki sen iki kişiyle konuşacaksın. Biri Deadpool 3'ün müziklerini yapan kişi. Öbürü de John Batiste. Ve ilk John Batiste geldi. O zaman ikinci gelecek kişi de herhalde Deadpool'un müziklerini yapan. kişi olacak diye düşündüm. Ama olmadı. Evet, bu anımı size anlatmak istedim. Şu an ne kadar komik geldi bilmiyorum ama yani o stresi yaşadım ve şakasız bu görüntüleri telefonumdan sildim. Bir ara çünkü şeydeydi, iPhone'da bir şey sildiğinizde 30 gün kalıyor. Galiba geri yüklemedim telefonumu. Emin değilim. Belki de geri koymuşumdur. Geri koyduysam da bu görüntüleri kimseyle paylaşacağımı zannetmiyorum. O sırada Ahmet'e bile göstermedim. Çünkü Ahmet ne olduğunu anlamadı yani kaydederken. O da çok komikti. Bilmiyorum.
Burada da sadece o yönetmenle ben biliyoruz böyle bir olay olduğunu. Baya komik. Şimdi herkes biliyor. Evet, konuşmak istediğim üç alakasız şeyin ilkini tamamladık. Şimdi ikinci şeye geçiyoruz. İkinci şey, alkol tüketimiyle yapılan bir araştırmayla ya da genel olarak alkol tüketimiyle ilgili yapılan araştırmalarla alakalı. Bunu belki siz de görmüşsünüzdür. Çok içki içmenin sağlıksız olduğunu biliyoruz ama işte bir kadeh içmek ya da az ama günlük içmek iyi diyen araştırmalar olduğu söyleniyor ya, Fransızlar şarap içtiği için sağlıklı tarzı şeyler. Bu araştırmalarla ilgili ilginç bir bilgi gördüm ve onu paylaşmak istiyorum. Lütfen araştırma dedim diye eskiden okulda ya da şu anda okulda travmatik şeyler yaşıyorsanız ve bu yüzden tüm araştırmalar, tüm matematik ve her şey size saçma ve korkutucu ve anlayamayacakmışsınız gibi geliyorsa lütfen derin bir nefes alın ve benimle kalın çünkü bu bahsedeceğim araştırma gerçekten
çok kolay anlaşılıyor ve bunu anlamıyorsanız zaten günlük hayatınızı bir şekilde devam ettiremiyorsunuzdur. Ve bu podcasti de dinlemeniz saçma olur yani onu da yapamazsınız hani girip podcastı açamayacak kadar. Tamam anlatıyorum araştırmayı. İnsanların sağlığına bakmak için içki tüketimine göre dört gruba ayırıyorlar. Hiç içki içmeyen, 0 ile 2 arasında içki içen bunlar günlük bu arada günlük 0 yani hiç içmiyor günlük 2 bardak ya da 0 ile 2 bardak arası içiyor günlük 3 ile 5 bardak arası içiyor ve günlük 6 üstü bardak arası içiyor bunu yapabilene helal olsun
Ama araştırmalardan bekleyebileceğiniz bir şekilde en sağlıksız grup altıdan fazla günde bardak içki içen, tüketen insanlar oluyor. Sonrasında üçle beş bardak arası tüketen insanlar oluyor. Sonrasında sıfır yani hiç içmeyenler ve ikiden az içenler, sıfırla iki arasında içen grup kalıyor. Sizce bunlardan hangisi daha sağlıksız? Enteresan bir şekilde sıfır içen insanlar daha sağlıksız çıkıyor. Ve bu yüzden de bu araştırmalara bakan insanlar şey diyor günlük bir ya da iki bardak içki içmek kötü bir şey değil. Hatta tam tersine sağlıklı olabilir diyorlar. Ama tabii ki her araştırmada olduğu gibi bu araştırmada da düşünülmeyen şeyler var. O yüzden internette bir araştırma gördüğünüzde veya biri size bir araştırmadan bahsettiğinde direkt doğru olarak almamanız lazım.
Çünkü bu araştırmada 0 ile 2 arasında içki içenlerin 0'dan daha sağlıklı çıkmasının sebebi şakasız daha zengin olmaları. Öncelikle bu araştırmaların bazılarında şey yapıyorlarmış mesela 0 içki içiyor ya biri günlük ama belki bundan öncesinde 20 ile 30'lu yaşlarında her gün deli gibi içki içiyordu ve bir sağlık problemi çıktığı için içkiyi bıraktı. Bu araştırmalarda bu kişiler sıfır içki içiyor sayılıyor. Ya da bazı insanlar zaten bazı hastalıklara sahip oldukları için hiç içki tüketmemeleri gerekiyor ve bu yüzden sıfır içki tüketen insanlar olarak sayılıyorlar doğal olarak. Sıfırla iki içki tüketim oranındaysa şöyle bir problem var. Bu insanlar genellikle daha zengin oldukları için daha fazla spor yapabiliyorlar ve ne kadar içki içmeleri gerektiğiyle ilgili daha çok bilgiye sahipler. O yüzden daha dengeli tüketiyorlar, daha fazla iyi besin tüketiyorlar, daha çok hastaneye gidiyorlar. Yani genel olarak hayat koşulları zaten iyi olduğu için bu insanların daha sağlıklı gözükmesi çok normal. Ama bu yüzden de sanki bir iki içki içmek sıfır içki içmekten daha sağlıklıymış gibi garip bir sonuç ortaya çıkıyor. Ama aslında böyle bir şey yok. Alkolü ne kadar tüketirseniz tüketin, sizin için bir pozitif etkisi olmayacağını söylüyor araştırmalar. Tabii ki ne kadar büyük bir negatif etkisi olacak o da yani tartışılır. Ben bunu bir YouTube videosundan öğrendim. Onu da açıklamalara koyarım. İngilizce bir video ama çok iyi anlatıyor her şeyi.
Ve evet yani bir iki içki içtiğinizde aşırı kötü bir şey olmuyor. Ama aşırı pozitif bir şey de olmuyor o haberlerde kullanıldığı, söylendiği gibi. Ve şöyle bir şey de var, altıdan fazla içki içen insanlarda da şöyle bir sıkıntı var. Onlarda daha düşük gelirli insanlar oluyor ve o yüzden daha fazla içki tüketiyorlar. Evet, yaşadığımız ülkede içki fiyatları yüksek olduğu için düşük gelirli olmakla daha çok içki içmek doğru orantılıymış gibi düşünülüyor mu bilmiyorum ama dünya genelinde öyleymiş. Evet, bu da bana çok ilginç geldi yani size de ilginç geldi mi? Bu bilgiyi size paylaşmak istedim. Bir araştırma yapıyorsunuz, bir iki içki içen insanlar daha sağlıklı gözüküyor ama bunun sebebi, bunun arkasındaki sebep içkiyle hiçbir alakası yok. İnsanların yaşam koşullarıyla alakalı.
Ya da mesela bazen saçma sapan araştırmalar çıkıyor ya, Harry Potter okuyan insanlar daha akıllı oluyor, daha empati kurabiliyorlar. Ama empati kurabilmelerinin sebebi Harry Potter okuyabilmeleri mi yani? Anladınız dediğimi. O zaman ikinci alakasız bu hafta gördüğüm ve ilgimi çeken şeyi de sizlerle paylaştığıma göre, şimdi üçüncü bu hafta gördüğüm ve yine ilginç olduğunu düşündüğüm bir şeyi sizle paylaşabilirim.
Robert Sapolsky diye bir nörobilimciyi takip ettiğimi size daha önce söylemiştim. Onun Stanford'daki derslerini izliyorum. Ve geçen Robert Sapolsky'nin de bir podcastı varmış. Çocuğuyla yapıyor. Çocuğu ona psikoloji ve nörobilimle alakalı sorular soruyor. O da cevaplıyor. İzlediğim bölümde yine bunu açıklamalara koyarım. Robert Sapolsky şey hakkında konuşuyordu. Beyincik hakkında konuşuyor ve beyincikle Alzheimer hakkında konuşuyor. Beyincik şeymiş. Ben de bu arada hiç
Bir şeyi bilmiyorum ve sadece duyduklarımı size söylüyorum. O yüzden yanlış söyleme olasılığımı aklınızda bulundurun. Ama beyincik, insanın motor kabiliyetlerini kontrol eden beyin şeymiş ve kafamızın arkasında bulunuyormuş. Ve diyelim siz piyano öğreniyorsunuz. Piyanoyu ilk çalmaya çalışırken sürekli düşünmeniz gerekiyor. Parmağınızı nereye koyacağınızı, ne yapacağınızı ya da basket ilk defa top sektireceksiniz, şut atacaksınız.
sürekli aktif bir şekilde düşünmeniz gerekiyor. Bu süreç gerçekleşirken insan beyninin ön lobu, ön korteksini orada aktif bir şekilde düşünmemiz gerekiyormuş. Ama diyelim ilk defa piyanoyu bir parçayı düşünmeden çaldınız ya da basket oynarken bir şey düşünmeden yaptınız. O zaman insanın beyinciyi, o hareketi artık ezberlediği ve o motor kabiliyeti haline geldiği için oradan yapmaya başlayabiliyormuşsunuz. Yani bir şeyi gerçekten öğrendiğinizde ve o şeyi otomatik olarak, fiziksel olarak yapabildiğinizde o şey sizin beyinciğinize işlenmiş oluyormuş ve sizin kolunuzu hareket ettirmeniz gibi bir motor kabiliyetine dönüşüyormuş.
Ve bu bana ilginç geldi çünkü geçen yaz benim Amerikan futbolu oynayan kaslı ve aşırı kondisyonlu arkadaşlarım var ve beni basket oynamaya çağırdılar. Ben de spor yapan bir insanım. Eskiden basket oynuyordum lisede ve ilkokulda. İlkokulda Itun'un takımındaydım. Neyse sonra bıraktım. Şimdi de arada öyle oynuyorum. Onun dışında ama günlük hayatımda koşmaya çalışıyorum. Aşırı o maraton yapan insanlar kadar koşmuyorum. Genelde 5-10 kilometre arası koşuyorum ama gerçekten bana iyi geldiğini düşünüyorum. Ve bu yaz beni bu Amerikan futbolu oynayan arkadaşlarım baskete çağırdılar. Ve hepsi de çok ciddiydi. İşte esniyorlar, bir şeyler yapıyorlar ve ben de gerildim yani. Çünkü öküz gibi adamlar ve öküz gibi kondisyonları da var ve iddialı da oynuyorlar. İlk oynamaya başladığımızda top bana geldiğinde sanırım...
Beyinciğimle değil de beynimle bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Aktif olarak ne yapmam gerektiğini düşünüyordum çünkü gergindim ve basketi bilmeme rağmen, basket oynamayı bilmeme rağmen kendimi rahatlatamadığım için yaptığım her şeyi düşünüyormuş. Turnike atacağım diyelim ya da şut atacağım. Aşırı düşünerek yapıyordum ve bu da eğlenceli olmuyordu ve iyi de oynamıyordum. Ama sonra oyun devam ettikçe sanırım o ortamada alıştım ve
Beyinciğimle mi hareket etmeye başladım? Anladınız dediğimi. Daha çok yani eski hafızama dayanan ve çok düşünmeden hareketler yapabildim. Ve çok düşünmeden hareketler yaptığımda kendimi rahat bırakıp oyunun içine girdiğimde çok daha rahat oynadım. Oyunun sonlarına doğru daha fazla açıldım. Evet, bunu da sizinle paylaşmak istedim. Ve o kadar çok yoruldum ki bu insanlarla basket oynarken. Çünkü hepsinin kondisyonu çoktu ve iki saat mi ne oynadık yaz sıcağında. Akşam oynadık tabii ki de. Bayılacak gibi hissettim sürekli.
Ve dedim evet yani bayılacağım ve herhalde öyle bitecek karşılaşma. Ama sonra bayılmadım. Üç gün her yerim ağrıdı. Ama çok hoş bir histi. Aşırı yaşıyormuş gibi hissettim orada basket oynadıktan sonra. Bayağı keyifliydi. Evet şimdi bu beyincikten bahsettim ama esas bahsetmek bana ilginç gelen şey bu değildi. Robert Sapolsky podcastinde şeyden bahsetti.
Alzheimer ve hafıza kaybı, demans hastaları ve BNG'nin alakasıyla ilgili bir şeyden bahsetti. Mesela Robert Sapolsky'nin dedesi demansmış. Ama kendisi aynı zamanda eski bir tarih öğretmeniymiş ve hafıza kaybı yaşayan insanlar genelde çocukluklarını hatırlıyorlarmış. Çok yakın zamanda yaşananları hatırlıyorlarmış. Yani short term, o gün içinde belki yaşananları hatırlıyorlarmış ama son 10 yılı, 20 yılı hatırlayamayabiliyorlarmış. Ama Robert Sapolsky'nin dedesi eski bir tarih öğretmeniymiş ve bu adama tarihle ilgili bir şeyler söylediğinizde bazen bir anda eski verdiği tarih derslerini size anlatmaya başlayabiliyormuş. Robert Sapolsky de burada şeyden bahsediyor. Bu tarih dersini anlatması onda bir motor kabiliyetine dönüşmüş. O kadar ezberlemiş, o kadar kolay yapabiliyormuş ki bunu yaparken düşünmesi bile gerekmiyormuş adamın diyor ve bu yüzden de Demans hastası olmasına rağmen bunu yapabiliyor.
diyor ve bu da bana şeyi düşündürttü günümüzde insanlarla konuşurken ne kadar mesela şu an bilimsel konuştuğumu şey yapmayın da ne kadar motor kabiliyetlerimizle hiç düşünmeden hareket ediyoruz ki bu da bize baya bir yardımcı olabiliyor çünkü sürekli her şeyi düşünerek her şeyin farkında olarak yapsak da zorlanırız ama bazen de insanlarla sohbet ederken sanki sohbet etmiyormuşsunuz da ...belirli noktalara değinip sonra hayatınıza tekrar devam etmeye çalışıyormuşsunuz gibi oluyor ya. Aynen dediğimi çok iyi anladınız. Bu beni bununla ilgili düşündürttü. Ya da Sapolsky podcastinde bir şeyden daha bahsetti. Bir tane araştırma labine gitmiş ve orada üstünde araştırma yaptıkları Alzheimer hastası bir adam varmış.
ve Robert Sapolsky adamın kaldığı yere girdiğinde adam merhaba hoşgeldiniz bizi desteklediğiniz için çok teşekkürler buradan atıştırmalıkları alabilirsiniz tarzı şeyler söylemiş Robert Sapolsky de araştırmacılara bu adam ne yapıyor diye sormuş onlar da şey demiş bu adam eskiden belediye başkanı mı neymiş ve kendini politikacı olmaya o kadar alıştırmış ki hala onu hatırlıyormuş ve kendini o şekilde görüyormuş. Çünkü insanlara beni desteklediğiniz için teşekkürler demesi gibi şeyler onun artık bir motor kabiliyeti olmuş. Çok düşünmeden de bu hareketleri yapıyormuş. Evet, bu size paylaşmak istediğim üç şeyi paylaşmış bulunmaktayım. Ve artık podcast'ın esas konuşmak istediğim bölümüne... Gerçi esas konuşmak ne demek bilmiyorum. Bu bölümü böyle yaptım. Şimdi şeyi konuşabiliriz. Size bir kitap okuduğumu söylemiştim. Jumpa Leiri diye bir yazarın kitabı. O kitaba geçebiliriz.
Jhumpa Leary Amerika'da büyümüş, Hint kökenli bir yazar ve kendisi 2000'de yazdığı Interpreter of Melodies diye bir kitabı var. Bu 9 kısa hikayeden oluşan bir kitap ve çıktığı zaman Pulitzer ödülünü kazanıyor. Baya önemli bir edebiyat ödülü. Türkiye'de dert yorumcusu olarak çevriliyor bu kitap ama maalesef şu an satışta yok bildiğim kadarıyla. Ama kesinlikle okumanızı öneririm. İnanılmaz bir kitap. Jhumpa Leary'in bu kitabı şeyle alakalı genelde.
Amerika'da yaşayan Hint kökenli insanlarla alakalı ama onların günlük hayatlarını ve memleketleri olmayan bir yerde yaşamanın zorluklarını anlatıyor. Ve siz Hindistan'la ya da Amerika ile ilgili çok bir şey bilmeseniz de karakterlerin hislerini o kadar iyi veriyor ki ya da bazen o kadar herkesin anlayabileceği şeyler anlatıyor ki. Cidden inanılmaz bir kitap. İngilizce biliyorsanız da kesin direkt okuyun derim. O kitabın ilk kısa hikayesi aklımdan çıkmıyor çünkü öf yani. Bu kısa hikaye ilişkisinin sonlarına gelmiş. Otuzlu yaşlarında iki kişiyi anlatıyor. Ve bu iki kişi evlenmiş ve bayağı sıkıntılı bir durum yaşamış. Kadın çocuğunu düşürmüş. Çocuğu doğmadan ölmüş ya da erken doğumda ölmüş.
ve bu ikilinin bunu yaşadıktan sonra ilişkilerini yürütememesini anlatıyor bu kısa hikaye ve ben hayatımda böyle bir şey yaşamadım yani niye gülerek söyledim bunu bilmiyorum ama evet yani böyle bir şey olmadı hayatımda ama bu bu hikaye iki kişinin ayrılığını o kadar iyi anlatıyordu ki gerçekten kafayı yedim. Belki bu size de daha önce olmuştur. İki kişi bir ilişki yaşarken ilişkinin bittiğine kendi kafalarında karar veriyorlar. Ama buna rağmen ilişkiye devam ediyorlar ve bu süreç gerçekten çok ilginç bir süreç oluyor. İnsanın aşırı yalnız hissettiği bir süreç oluyor bir ilişkide olmasına rağmen ve gerçekten zor bir süreç oluyor.
Bu bahsettiğim hikayenin adı bu arada A Temporary Matter'ı ilk New Yorker'da paylaşmışlar. Kitabı almadan New Yorker'dan da o kısa hikayeyi okuyabilirsiniz, onun da linkini açıklamalara koyarım. Ama gerçekten bu hikayede iki insanın birbirinden uzak durmak için yaptıkları şeyler çok üzücüydü. Ve en üzücü şey şeydi. Bir nokta oluyor kısa hikayede. İki, yani bu çift birbirlerine daha önce söylemedikleri şeyleri söylemeye karar veriyorlar. Bu ilişkilerde oluyordur. Sizin de ilişkiniz olduysa bazen karşı tarafa o kişiyi üzmemek için yaptığınız bir şeyi söylemiyorsunuz ki yani bu çok normal. Burada da öyle bir durum oluyor ki sanki ya ilişkilerini kurtarmak için bunu yapıyorlar ya da içlerini döküp ilişkiyi bitirmek için bunu yapıyorlar gibi hissediyorsunuz ve birbirlerine gerçekten üzücü şeyler söylüyorlar. Mesela kadın adamın yazdığı ve yayınladığı internette tek şiir olan şiiri aslında beğenmediğini itiraf ediyor ve ona beğendiğini söylemiş ilişkileri sırasında. Ve işin kötüsü adam bu şiiri kadın için yazmış ama kadın şiiri fazla duygusal bulduğunu söylüyor.
ya da adamın çok garip bir itirafı var. Kadın hamileyken, bu kısa hikaye 2000'lerde geçiyor. Hatta 1998'de yazılmış. O yüzden o zaman internet yokmuş ve kadın hamileyken dergi okuyor ve o dergide bir tane çorap reklamı gibi bir şey var ve bu adam kadının okuduğu dergide bu çorap reklamındaki bir kadını görüyor ve çok çekici buluyor. Bu sırada da kadın hamile, o yüzden cinsel bir şey de yaşamıyorlar ve kadın sonra bu dergiyi bırakıyor
Ve adam kadına şeyi itiraf ediyor. Sen o dergiyi bıraktıktan sonra ben gidip her gün o reklama bakıyordum. O reklamdaki kadına bakıyordum ve sonra o dergideki sayfayı yırttım ve birkaç gün yanımda taşıdım diyor. Bu seni aldatmaya yaptığım en yakın şeydi diye itiraf ediyor. Bu gerçekten çok zor. Ve böyle şeyler oluyor. Böyle şeyler... Yani insan bazen bazı şeyleri düşünmeden yapamıyor ya da bazı garip şeyleri yapıyor.
İlişkilerde insanlar bu tür şeyleri sürekli baskılamaya çalışıyorlar ya. Şununla ilgili bir şey düşünüyor mu, bununla ilgili bir şey düşünüyor mu diye. Aslında baskılamayıp düşünebilmek daha mantıklı herhalde. Ama bu bölüm ilişki şey konuşması olmayacak. Bundan önce sürekli yaptık zaten. Bu kısa hikayede bunları konuştuktan sonra bu ikili bu kadar üzücü şeyleri birbirlerine söyledikten sonra bir anda öpüşüp sonra yatıyorlar. Sonrasını da artık okuyun. Zaten hikayenin çoğunu anlattım ama biraz parça parça anlattım. Hepsini okuduğunuzda siz de
bir ayrılığın o ağırlığını hissedeceksiniz. Mükemmel bir hikaye gerçekten. Cidden okuduğum en iyi şeylerden biri falan diye abartayım mı bilmiyorum ama yani öyle. Evet. Kimse beni şey yapamaz, etkileyemez. Neyse, devam edelim. Ben, Jhumpa Larry'nin Whereabouts diye bir kitabı var ve bu kitap Türkçe'ye çevrilmiş olduğum yer diye. Şu an satışta. Bu bir reklam değil bu arada. Ve bayağı kısa bir kitap.
150 sayfa gibi bir şey ve bölümler zaten iki sayfa olduğu için sayfaların yarısı hep boş oluyor. O yüzden 150 sayfa bile değil, daha da kısa. Ve bu Jumpa Leire'nin ilginç bir özelliği daha var. Kendisi 2000'de Pulitzer kazandıktan sonra sonra bir iki kısa hikaye kitabı, roman tekrar başarılı olan şeyler daha yazıyor ve enteresan bir şekilde İtalya'ya, Roma'ya taşınıyor ve İtalyanca öğreniyor. Ve yazdığı son kitapları İtalyanca yazıyor. Bu da ayrı bir ruh hastalığı. Tamam şey diyor yani ben çok başarılıydım İngilizce.
Şimdi bir de İtalyanca başarılı oldu. Abartma. Şaka yapıyorum tabii ki. İstediğini yapsın. Bu olduğum yer, Whereabouts kitabı da aslında İtalyanca yazılmış. Cumpaleri tarafından. Sonra İngilizce'ye kendi çevirmiş. Türkçe'ye de kendi çevirmiş. Türkçe'yi öğrenip çevirmiş. Değil tabii ki. Türkçe'ye başka biri çevirmiş.
Türkçe'ye ben çevirdim. O yüzden de bu bölümü yapıyorum. O da öyle bir şey de olmadı. Bu kitap çok büyük zorluklar yaşamayan, zaman zaman depresif hisseden birinin günlük hayatından parçalar içeriyor. Ve bu kişi yalnız ve yetişkin bir kadın. Bazen günlük hayatını yaşarken küçük zorluklar yaşıyor. Çok değişik gözlemler yapıyor. Kendisi hayatta kalmak için çok zorlanan biri değil. Yani çok zengin biri de değil ama çok zor bir hayatta yaşamıyor. Bunu da belirtmek istedim.
Çünkü bazen insanın daha büyük problemleri olduğunda böyle gözlemler yapmakta ya da rahat bir şekilde yaşamakta ya da ailesinin kendisini nasıl hissettiğini düşünmekte zorlanabiliyor. O yüzden söylemek istedim sanırım. Ve Giumpalieri kitabın başında Italo Svevo diye birinin bir sözünü yazmış. Hani kitabın başlarında olur ya kitap. Kitabın içinde değil yani bu. Aynen. Bunun kesin bir kelimesi vardır ama ben bu kelimeyi bilmiyorum. Şimdi İngilizceden kendim çevirmeye çalışacağım. Umarım doğru çeviririm.
Etrafım ya da çevrem her değiştiğinde çok büyük bir üzüntü hissediyorum. Ve bu mutlulukla anılarımın olduğu bir yerden ya da anılarımın olduğu, yas tuttuğum bir yerden ayrılınca olmuyor illa. Ama değişim beni garip hissettiriyor. Sırf çevremin değişmesi, sadece çevremin değişmesi beni garip hissettiriyor. Tıpkı bir kavanozu, içinde sıvı bulunan bir kavanozu salladığınızda o sıvının daha bulutlu, daha grimsi bir renge dönüşmesi gibi diyor.
Ve bu kitapta da Cümpa Lahiri her 3-4 sayfalık bölümlerden ve parçalardan oluşuyor, bölüm bile değil. Ve neredeyse her parça tek mekanda geçiyor gibi düşünebilirsiniz. Ve bölüm isimleri de buna göre verilmiş. Mesela bir tanesi kaldırımda diyor, bir tanesi kanepede diyor, bir tanesi kafamda diyor. Yani beynimin içinde, anladınız mı? Çok derin.
Evet, böyle parça parça bir insanın basit hayatını ve en günlük yaşadığı şeyleri anlatan bir kitap. Bu kitabı okuyup şey diyen de olabilir. Hatta Amazon'da incelemelerine bakıyordum, biri direkt öyle demiş. Tahmin edilebiliyor insanda aranışları. Tabii ki pozitif yorumları da tahmin edebiliriz. Bunu negatif yorum yazan kişiye kötü bir şey demek için söylemedim. Evet, biri Amazon'a şöyle yazmış. Bu
gerçekten zor bir denge. İnsana bir şey katıyor mu? Tükettiği ya da okuduğu... İşte tüketim demek de saçma. Çünkü bir şeyi bazen insan tüketmek değil, gerçekten sindirmek ve algılamak istiyor bir kitap okurken ya da bir şey izlerken. Ve bazen insan okuduğu şeyin kendisine bir şey katmadığını düşünüyor.
Ama bence bu arada da ince bir çizgi var. Çünkü evet yani sürekli Survivor izlemek sıkıcı gelebilir insana. Ama insanın ne zaman neye ihtiyaç duyacağı belli olmuyor. O yüzden sürekli Survivor izleyen insanlara da çok bir şey diyebilir miyiz bilmiyorum. Yani ya da futbol izleyen insanlar belki de diyebiliriz. Ne katıyor onlara? Heyecan katıyor.
Ve tabii ki tüm gerçekliğinizi Marvel filmleri, futbol ya da Survivor yaparsanız gerçek hayatta olan şeyleri görmemeye başlayabilirsiniz ve bence bu bir sıkıntı olabilir. Ama tam tersi Marvel filmlerini, futbolu ya da başka bir şeyi eğlenceli bir şekilde takip edip aynı zamanda dünyada olanlardan da haberdar olabilirsiniz. Ama bunu yapan insan sayısı istediğimiz kadar yüksek değil sanırım genel olarak. Böyle dikkat dağıtıcı ve kaçış olan şeyler insanı fazlaca içine çekebiliyor. Böyle bir problem var. Peki size bir şey katan bir içerik size ne katmalı? Burada büyük bir sıkıntı çıkıyor ortaya çünkü böyle düşünürseniz bazı insanlar o zaman neden roman okuyayım diyebiliyor ya da okudukları tüm romanlarda böyle yazar sanki onlardan daha akıllı ve onlara bir şey anlatması gerekiyormuş gibi düşünüyorlar.
Ve bence bu da bazen problemli olabiliyor. Tabii ki bir şey okurken yeni bir şeyler öğrenmek keyifli. Ama eğer illa bir şey çıkaracağım diye bakarsanız bazen de bir şey hissetmenize yardımcı oluyor okuduğunuz roman ya da izlediğiniz bir şey. Bence o da çok büyük bir şey. Çünkü bazen insan bir şey hissetmekte de zorlanıyor. Bir şeylerle empati kurmakta da zorlanıyor. Bu şekilde yardımcı olabiliyor kitaplar ve filmler. Ve tabii ki illa bir şey katsın diye düşündüğünüzde de o zaman şeye gidebiliyorsunuz. Roman değil de daha çok kişisel gelişim kitapları ya da business kitapları. Yani onlar da kimse tarafından okunmasın demiyorum. Ama bana okuduğum romanlar çok daha fazla şey kattı diyebilirim. İlla kişisel gelişimden de bakabileceksiniz. Çünkü duygularımı ve olayları daha iyi anlayabiliyorum ve kişisel gelişim... Ben de derim yani şunu yap, bunu yap. Zaten hepimiz biliyoruz ama bazı şeyleri yapamıyoruz.
Yoksa yani aşırı havalı bir hayat yaşamanın çoğu şeye çok kolay ulaşılabilir ve insanların kişisel gelişimin insanlara sanki sürekli tüketmeleri gereken bir şeymiş gibi sunulması da bence büyük bir sıkıntı. Ve ben bu Amazon eleştirisini yapan insana tabii ki her zaman herkesin farklı şeylere ihtiyacı olduğu için belki bu kişi bu kitabı okumaya ihtiyaç durmuyordur. Ama bana bu kitabı okumak şu an iyi geldi. Birincisi okuması aşırı basit bir kitaptı. Belki de yazar daha
yeni öğrendiği bir dil konuştuğu için, yani belki de son 10 yıl içinde de öğreniyordur ama sonuçta kendi dili olmayan bir dilde bir kitap yazmaya kalkışmış ve yazmış. Ama belki de bu yüzden daha basit bir dil kullanmış olabilir. Gerçi bundan önceki İngilizce kitabı da bayağı basit ve ulaşılabilir bir dile sahip. Ama bu kitabı aşırı rahat okudum ve bir süredir, bu ay hiç kitap okumamıştım. O açıdan böyle basit bir şey okuyabilmek hoşuma gitti ve aynı zamanda şey de hoşuma gitti.
İnsan bazen aksiyeteli hissettiğinde günlük hayattaki basit şeylerin güzelliğini unutabiliyor ama aslında bu günlük hayattaki basit şeyler hayatımızın büyük bir parçası ya. Kahve yapmak ya da kaldırımda yürümek, biriyle yemek konuşmak, bir restorana gitmek, bir şeyler düşünmek. Eve çiçek almak falan yani insanlar bazen hayatlarında sürekli ulaşılması gereken bir nokta varmış gibi düşünüyor. Ki tabii ki eğer en basit ihtiyaçlarınız karşılanmıyorsa böyle düşünmeniz normal ama karşılanıyorsa ve sonrasında bunları görmeyi unutuyorsanız o zaman bu bir sıkıntı olabiliyor ve bu kitap bana aşırı basit ve sakinliğin ve sıkıcı gündelik görülen şeylerin de aslında tatlı olduğunu hatırlattı tekrar. ve içinde gerçekten güzel gözlemler vardı bazen böyle şey diye düşündüm tamam anladık her şeyi görüyorsun gözlem yapıyorsun tebrik ederim diye de düşündüm açıkçası çünkü iyi gözlemler yapıyordu ama sanki biraz flex yapıyormuş gibi hava atıyormuş gibiydi anlatabildim mi bilmiyorum
Şimdi kitapta ilginç bulduğum şeylere geçebiliriz belki. Bu bahsetmek istediğim bölüm Piazza'da geçiyor. Yani meydan. İtalya'da Küçük küçük bir sürü meydan var ve oralarda insanlar buluşuyor. Bazen ortasında çeşme oluyor ya da etrafını çevreleyen kafeler oluyor meydanın. Orada geçiyor ve bu kadın bir arkadaşının çocuğuyla buluşuyor. Ve ana karakter yaşı söylenmiyor ama biriyle beraber değil, çocuğu yok ve çocuğu olabilecek yaşta ve çocuğu olsa da lisede olabilecek yaşta. O yüzden 40-50-60 yaş. arasında olduğunu tahmin ediyoruz. Ve bu kişi daha 18-19 yaşında bir arkadaşının çocuğuyla buluşuyor. Arkadaşının çocuğu bu şehirde, kadının yaşadığı şehirde kalmaya karar vermiş. Ailesi de başka bir şehirde. Ve hikayenin başında kadın bu kızla, daha genç açtaki kızla buluşmayı bekliyor ve sonra kız geliyor bisiklete binerek.
Ve kadın kızı çok güzel, çok havalı ve çok çekici buluyor. Ve sonra kızla muhabbet ediyorlar. Kız konuştuğu erkeklerden bahsediyor, yaptığı ilginç aktivitelerden bahsediyor. Ve kadın bu sırada ben gençliğimde ne kadar sıkıcı biriydim, hiç böyle şeyler yapmıyordum diyor. Ve biraz üzülüyor ve aynı zamanda da kızı kıskanıyor açıkçası. Onun o özgürlüğünü ve kendinden emindiğini. Kendinin lisede ve üniversitede sadece kitap okuyup evden dışarı çıkmayan biriyken, bu kızın bu kadar genç yaşta bir sürü şeyin farkında olmasına ve aynı zamanda da bu kadar çekici olmasına değişik şeyler hissediyor bununla ilgili. Ama hikayenin sonunda, yani bu bölümün sonunda da şey oluyor. Kız ailesiyle yaşamamanın ona ne kadar iyi geldiğini anlatıyor. Çünkü ailesinin çok saçmaladığını, annesinin de babasının da ayrı şekilde saçmaladıklarını. Ve bizim ana karakter kadın gibi daha havalı biri olmak istediğini, daha bağımsız biri olmak istediğini söylüyor. Ve kadın da has siktir oluyor. Ben de bu kıza öyle havalı bir şekilde mi gözüküyorum diyor.
Bu hikaye bana tatlı geldi çünkü ben de bazen böyle düşünüyorum ve belki de çoğu insan böyle düşünüyor olabilir. Yani gençliğimde, gençliğimde değil de yani lisede bile daha farklı davranabilirmişim, üniversitede daha farklı davranabilirmişim tarzında şeyler düşünebiliyorsunuz. Ben mesela lisede ve üniversitede bazı açılardan daha gergindim ve çok rahat değildim. Şu an daha rahat bir insanım ve lise ve üniversitede daha rahat olsaymışım, daha fazla saçmalasaymışım diyorum ama bazen de...
Bazı arkadaşlarım var, lisede ve üniversitede aşırı saçmalamışlar, aşırı eğlenmişler, bazen de saçmalamamışlar. Aynı zamanda da iyi çalışmışlar, bir şeyler yapmışlar ve şu an hayatlarında daha sakin, arada saçmaladıkları ama mutlu bir yerdeler. Ama bazen de bazı insanlarla tanışıyorum, lisede ve üniversitede o kadar saçmalamışlar ki şu an onları aşırı kötü etkiliyor demeyeyim de. Bunları yaşadıkları için de onlar da şey diyor, hani bunları yaşamayabilirmişim, biraz erken yaşamışım diyor. O yüzden bu arada da büyük bir denge var. Ben de aslında daha çok saçmalayabilirmişim diyorum. Ve bu bir his galiba. Yani illa bu hisin gerçek olması gerekmiyor. Ve şu an siz de hayatınızda iyi bir yerde olabilirsiniz ama bunu düşünmeden de edemiyorsunuz sanırım. Şu zaman böyle davransaydım, bu zaman böyle davransaydım diye başka insanları görünce. Bu bana 25 yaşındayken bile oluyordu yani. Ben de erken yaşta işsel anlamda başarılı oldum ve bazen benden daha genç ve başarılı insanlarla tanışınca vibe ediyordum. Ya da insanlara sanki siz hayatınızda yapabileceğiniz her şeyi yapmış ve artık emekliliğinizi yaşıyormuşsunuz gibi vibe veren insanlar olur ya, bizim zamanımızdan geçti artık gibi. Ya da hayattan bir şey beklemediği çok belli olan insanlar. Bu 25-30 yaşında bile olabiliyor.
ve sonra gençlere bakıp onları kıskanırlar. Ama aslında bu onların kişilikleri olmuştur. Yani kendileri de, insan 30 yaşında da yeni bir şey yapmaya karar verip hayatını değiştirebilir. Tabii ki bu yaş aldıkça biraz daha zorlaşıyor ama bu yapamayacağınız anlamına gelmiyor. Benim etrafımda da böyle büyük değişiklikler yapan 30 yaşlarında bir sürü insan var. Evet, bu hikaye beni bu açılardan düşündürdü ve bu hissi güzel yakaladığını hissettim. İkinci kitapta
bağlantı kurabildiğim duygu da şeydi ve bu da çok konuşulan bir şey mi emin değilim insanlar arasında o yüzden hoşuma gitti bu kadının başka bir kadın arkadaşı var ve o kadın arkadaşının bir eşi var bunların çocuğu da var bu ailenin ve bu kadın aynı mahallede yaşadıkları için arkadaşının eşini sürekli görüyor Niyeyse kadınla, esas arkadaşı olan insanla o kadar fazla karşılaşmıyor ama mahalle içinde o arkadaşının eşiyle sürekli karşılaşıyorlar ve işte bazen yürüyüş yapıyorlar, bazen kahve içiyorlar. Ve Cunfaleyri burada şey diyor, yani ana karakter şey diyor, biz bu adamla aslında beraber olabilirdik. Hatta şu anda bile saçmalamak istesek beraber olabiliriz ama aramızda bunun olmayacağını kabul eden küçük bir sessizlik var gibi bir şey diyor. Ve belki bu size de olmuştur, bilmiyorum. Bazen biriyle sadece arkadaş oluyorsunuz ve ikiniz de isteseniz aslında beraber olabileceğinizi biliyorsunuz ve sonra belki de birinin sevgilisi oluyor. Ya da ikinizin de aynı anda sevgilisi oluyor. Ya da... Ve tüm bunlar yaşanırken aslında böyle bir karar vermiş olsanız o kişiyle beraber olabileceğinizi biliyorsunuz. Ve bunu sadece kötü ve kıskançlık ve birinin arkasından bir şey yapma hissi olarak da söylemiyorum.
Sadece bunu hissediyorsunuz ve karşı tarafında bildiğini biliyorsunuz. Bence bu da bayağı ilginç. Benim de böyle bir arkadaşım ya da bir iki arkadaşım olabilir. Yani detaylarına girmeme gerek yok sanırım. Hatta bir kere bunu bir arkadaşımla konuşmuştuk da ikimizin de böyle hissettiğini. Sonra hiçbir şey yapmamıştık bununla ilgili. O da bayağı ilginç. Sonra arkadaşlığımıza tatlı bir şekilde de devam ettik. Çünkü ne bileyim her şeyin illa romantik bir şeye çevrilmesi de gerekmiyor belki.
Ve insanların bunları konuşabilmesi de baya tatlı ve eğlenceli şeyler gibi geliyor. Bunu konuşmadığımda bir tane arkadaşım var. Ama ikimizin de bildiğini bildiğim ama orada da konuşmamıza gerek yok gibi hissediyorum. Çünkü zaten her... Aynen. Tatlı bir şey bence, his.
Kitapta benim daha önce düşünmediğim ve biraz bu konu hakkında düşünmeme sebep olan başka bir şey de ana karakterin annesi ve babasıyla olan ilişkisiydi. Ana karakter babasıyla daha okey bir ilişkiye sahip, annesiyle daha çok çatışıyor. Ama kitapta şöyle bir şey anlatıyor. Ana karakter annesiyle tüm bu çatışmaları yaşarken, küçükken babası sanki bu olaylarla alakası yokmuş gibi davranıyormuş. Hani bu sizin ikinizin problemi, senle annenin arasında bir problem ve bunu sen çöz diyormuş.
Ama kitapta da belirttiği şey şuydu. Lan, lan baba sen annemle beni yaptın yani ve sonra diyorsun ki bu sizin aranızda bir problem. Nasıl yani? Nasıl böyle bir şey olabilir? Nasıl bu kadar kaçabilirsin bir şeylerle yüzleşmekten diyor ve çok haklı. Ben bunu daha önce ne kadar düşündüğüme emin değilim ama gerçekten bir çift yapıyor yani çocuğu ve sonra problemli biriyle, problemli olduğunu düşündüğünüz biriyle bir çocuk yapıyorsanız sonra o problemli olduğunu düşündüğünüz kişiye o çocuğu bırakamazsınız.
O çocuğun annesi ya da babasıyla olan iletişimi de biraz sizin sorumluluğunuzda. Tabii ki bir şeyleri çok fazla değiştiremezsiniz ama o kişiye elinizden gelebildiğince yardımcı olmanız gerek. Ve bunu ben görüyorum yani. Sanki ilişkide her zaman bir taraf toksik, bir taraf sorumluymuş gibi bu böyle aile dinamiklerinde olabiliyor. Ve şey deniyor işte, o öyle konuşuyor, sen ona cevap verme, onu bırak. Ama yani bir çocuk nasıl öyle bir şey yapsın? Yani nasıl kendisine toksikler arınıldığında kötü bir şey hissetmesin ve tıpkı ailesindeki bir üyenin yaptığı gibi bunu görmezden gelmeye çalışsın. Bu da çocuğun üstüne bırakılması için biraz fazla bir yük gerçekten ve eğer size de böyle bir yük bırakılmışsa ve bununla uğraşıyorsanız, bilmiyorum, sizi sevdiğimi ve tebrik ettiğimi söylemek isterim çünkü insanlar zorlanabiliyor gerçekten bu açıdan. Evet.
Neyse, kitabın bölümlerinin parçalarından birinde kadın Güneş'in doğumunu izlemek için çatıya çıkıyor. Ve sonra Güneş'in doğumu çok güzel geliyor ona. Bunu sürekli neden yapmadığını düşünüyor. Ama sonra bunu sürekli yapamayacağını düşünüyor. Neden? Bunu da şöyle açıklıyor. Hem enerji doluyorum hem de enerjim yok oluyor gibi hissediyorum. Ve sonra da kitap başka bir yazarın sözlerine yer veriyor burada. O da, diğer yazar da şöyle diyor. Güneşin altında kaldıktan bir süre sonra kaçmam gerekiyormuş gibi hissediyorum ve kaçıyorum. Çok korkuyorum ve o ateşin altından gölgelere kaçıyorum. Çünkü sanki o güneşin ateşi beni tüketip beni dünyada daha önemsiz bir şeye çevirecekmiş gibi hissediyorum. Mesela bir bitki ya da bir worm, yani kurt gibi. Ama şey kurt, hani böcek kurt gibi.
Düzgün düşünemiyorum. Her şey anlamsız geliyor. Hayat çok basit geliyor. Kimse benimle ilgili düşünüyormuş, umurumda olmuyor. Kimse bana bir şey yazacakmış ya da yazmayacakmış, umursamıyorum." diyor. Burada kurtlara ve bitkilere laf etmesi büyük bir terbiyesizliktir. Kendinde alt bir tür olarak görmesi. Şaka yapıyorum ama bu his de güzel.
Yani ben hiç güneşin altında böyle düşündüm mü bilmiyorum ama insan gerçekten güneşin altındayken hem o sıcaklığı hem de bazen ansiyete gibi bir şey oluyor ya aşırı sıcaklıktan gelen. Hem çok güzel geliyor hem de böyle geliyor işte bunu da güzel anlatmış diye düşündüm. Ama belki de kendi çevirmem ya da kitabı okurken kendi hissettiğimi size anlatmam şu an size ne kadar iyi gelmiştir emin değilim. Bunu da DM'ye yazıp bana söyleyebilirsiniz.
Tamam, kitapla ilgili son sevdiğim şeyi söylemek istiyorum. Bence bu çok komik. Size de oluyor mu bilmiyorum ama bazen kendinizi bir şeyi aşırı dikkatli bir şekilde yaparken buluyorsunuz ve o zamana kadar ne kadar komik olduğunuzu fark etmemiş oluyorsunuz ve sonra bir anda fark ediyorsunuz ya, burada da kadın taşınacak bir ara. ve taşınmadan önce evini temizlemeye sonraki gelecek kişi için başka bir arkadaşına verecek evi evini temizlemeye başlıyor ve şey diyor işte kendimden hiçbir iz bırakmak istemediğim için evdeki tüm izlerimi siliyordum falan diyor ve sonra evle ilgili normalde yapmak istemediği şeyleri yapıyor mesela bir çaydanlık gibi bir şey var porselen ve o kırılmış Normalde evde yaşarken bu, bu unuttuğu bir şey ve evle ilgili bıraktığı bir şey. Herkesin öyle bir şey vardır. Anca o şeyi kaybettikten ya da o yerden taşınması gerekince tekrar aklına gelir. O da şey diyor, ben bunu yapıştırayım bir Uhu'a alıp diyor. Sonra gidiyor ve... bir yerden uhu alıyor, aşırı yapıştırıcı uhu ve porseleni yapıştırıyor. Sonra porselen elinden kayıyor. Sonra saatlerce bunu elinden çıkarmaya çalışıp uğraşıyor falan ve sonra bir anda aynada kendini görüp gülüyor. Ben şu an kendimden böyle yaşadığım bir şeye ne örnek verebilirim emin değilim ama böyle şeyler yaşıyorum ve insanın kendini ne kadar
çırpındığını ve komik hareketler yaptığını ve çaresiz olduğunu bir anda fark edip buna gülmesi aşırı eğlenceli bir şey. Çünkü insanın kendini güldürebilmesi yani mükemmel. Evet, çok çok keyifli. Evet, bu bölüm Jumpa Larry'nin Olduğum Yer kitabındaki sevdiğim parçaları bu şekilde anlatmak istedim ve bunlar dışında da size üç farklı ilginç şey anlattım. Birincisi benim yaşadığım rezillik. İkincisi alkolle ilgili bir araştırma. Üçüncüsü de Alzheimer ve beyincikle alakalı. Gerçekten her yerden her yere atlayan çok keyifli bir bölüm oldu ve dinlediğiniz için gerçekten çok teşekkür ederim. Haftaya görüşürüz. Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.