
4.198 kelime · ~21 dk okuma
Tüm süper kahramanların çıktığı ve tüm uzaylıların işgal ettiği yer. Amerika. American Dream yani Amerikan Rüyası. Beton minalların ve hayallerin gerçek olduğu yer. Büs büyük bir ülke. Bu rüya gerçek mi değil mi bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa o da bu podcast'ı dinliyorsanız hiçbir zaman bilinçsiz olmayacaksınız. İngilizce Sinaidi Podcast'ine hoş geldiniz.
Her şeyin mümkün olduğu bir yer olarak hayal ettiriliyor bize Amerika. Rocks to riches. Yani fakirlikten zenginliği anlamına geliyor İngilizce'de. 1920'lerde geçen The Great Gatsby romanı bunun en büyük örneği. Filmi de çekildi hatta izlemenizi tavsiye ederim. Leonardo DiCaprio ve Spiderman'deki Tobey oynuyor filmde. Orada bile oturdukları yeri de halkın yaşadığı yer arasında inanılmaz bir fark var.
ve fakirlikten gelen, zengin olmaya çalışan insanları anlatıyor. Bir taraf kömür işiyle uğraşırken, bir diğer taraf malikanelerde yaşıyor ve hayatın tadını çıkarıyor. Peki böyle bir merdiveni tırmanmak, yani climbing the ladder of success, böyle bir yükselme mümkün mü? Start up from the bottom now we're here derler, Şikago'da yaşayan bazı insanlar. Dipten gelenlerin hikayesidir, gerçek örnekleri de vardır ama sahte binlerce hikayede. Bakalım hangileri sahte, hangileri gerçek?
Hepimizin kafasında bu başta bahsettiğim be rags to riches hikayesi vardır. Yani parayı bulacağım abi deriz. Hollywood'un en sevdiği temalardan biri bu. Aslında neredeyse her yıl bir filmde bu tür bir hikaye karşımıza çıkıyor. Ve çoğu zaman zenginliğin ve başarının sadece şansa değil, mücadeleye ve inanca bağlı olduğu anlatılıyor. Ama gerçekten bu kadar kolay mı? Tabii ki değil. Hollywood'un sunduğu bu hikayeler çoğu zaman glorify ediliyor. Yani idealize ediliyor.
They are glorifying the idea of happiness. Yani mutluluğu idealize ediyorlar. Mesela The Pursuit of Happiness, yani Umudunu Kaybetme filmi, Will Smith'in oynadığı bir karakterin hikayesini anlatıyor. Adam sokaklarda yaşıyor, tüm zorluklara rağmen bir iş buluyor, sonunda büyük bir başarıya ulaşarak milyoner oluyor.
Ama gerçek hayatta bu kadar dramatik veya hızlı bir yükselme çok nadir. Tamam yani sıfırdan başlayıp zirveye çıkmak mümkün ama çoğu zaman yıllar alıyor ve pek çok fedakarlıklar gerektiriyor. Yapan var mıdır? Vardır. Ki illa da olacak. Bunlardan biri de olabilirsiniz bu arada ama her deneyen bunu başaramaz. Hollywood'un yansıttığının aksine.
Başarsa bunun anlamı olmazdı. Yani idealize edilmesi en güzel etkilerden biri ama exaggerate edilmesi, yani bizim dilimize de geçti bu, exagere yani abartılması çok kötü. Ve bu Rex Ritchie's hikayeleri Hollywood'un aslında bize verdiği büyük bir umut. Çünkü bazen hayatın içinde sıkışıp kaldığımızda o filmler bize belki ben de bunu yapabilirim dedirtiyor. Ancak Hollywood'un sunduğu, yani bize sunduğu bu hikayelerin gerisinde birçok zorluk, hayal kırıklığı ve karmaşık duygular var. The Pursuit of Happiness
Yani umudunu kaybetme filmi dediğim gibi. Pursuit aslında bir şeyin peşinde olmak, aramak demek. Happiness zaten mutluluk demek. Mutluluğun arayışı olarak tam çevriliyor ama Türkçe umudunu kaybetme olarak çevrilmiş. Bazıları başarılı buluyor, bazıları da sevmiyor. Ama ben sizin görüşünüzü de merak ediyorum. Bu yüzden filmi izlemediyseniz kesinlikle izleyin.
Aslına baktığımızda karakterin yaşadığı zor zamanları ve çabaları anlatıyor. Yani sıfırdan başlayıp büyük bir başarıya ulaşmanın sembolü oldu artık bu film. İnsanlar da bu filmi izleyip, bu tarz bir yükselme yaşarım belki diyerek umutlanıyor. Ki çok güzel bir şey bence bu. Ya da mesela bir örnek daha var aklımda. The Social Network filmi. Yani Sosyal'a. Mark Zuckerberg'ün hayatını anlatıyor. Yani Facebook'un kurucusu. Adam Harvard'ı bile bırakmış ve Facebook'u kurmuş. Bu adam böyle bir başarı yakaladıysa ben de yaparım diye düşünüyorsunuz. Bu tarz insanlara İngilizce'de girişimci, yani entrepreneur deniyor.
Bunun yanı sıra ama çok ilginç bir şey daha dönüyor, o da trailblazer. Yani bir yolda, bir alanda öncü, yani pioneer olan kimse. Pioneer de bu arada öncü demek. Yani bahsettiğimizde o alanda yolu açan, yani pave the way yapan bir kişiden bahsediyoruz trailblazer derken.
Ben mesela ilk izlediğimde hatırlıyorum bu filmi. İşte şöyle yapacağım, yazılıma gireceğim, şunu yapacağım diye heveslenmiştim gerçekten. Ama benim aslında yapmam gereken şey kendi yolumu ve kendi tutkumu bulmaktı. Başkalarının hayatına özenip öyle olmaya çalışmak değil, zaten bilinçli bir izleyici alacağını alır ve devam eder diye düşünüyorum. Peki Hollywood'da bu kadar ilginç olan şey ne?
Size tamamen break the mold'u öğretiyor. Yani kalıbı kırmak. Düzeni kıran olmayı öğretiyor. Ben her şeye boyun eğen biri olmaktan ve empoze edilen düşünceleri almaktansa misfit olup, yani uyumsuz biri olup kendi yolundan gitmeyi tercih ederim. Tabi bu asla anarşi yedir demek anlamına gelmiyor. Siz anladınız beni.
Geleneksel bir yapıyı izlemektense farklı olmayı öğretiyor aslında Hollywood filmleri. Çoğu filmde bu yapıyı subvert ediyor, yani tam tersini çeviriyor. Yani alışılmış düzeni bozuyor. Fakat bu glamour, yani parlak yüzeyin ardında bu hayalleri yaşayan insanların da çok ciddi zorluklarla karşılaştığını görmek gerekiyor. Hollywood'un sunduğu yaşamlar çoğu zaman sadece highlights, yani en parlak anlardan ibaret. İnsanların elle seçildiği ve sadece bir avuç olanların hikayesini anlatıyor Hollywood.
İzlemesi mükemmel ama bize öğrettiklerini teşvik olarak alıp kendi yapacaklarımızı kendi kulvarımıza çizmeliyiz bence. Bunu yapmanın hayatta kalmaya ve başarılı olma yolunda birçok insan için bir test olduğunu söyleyebiliriz aslında. Hollywood bu tür hikayelere bayılıyor dediğim gibi. Üniversiteden terk Facebook'u sıfırdan yaratmış ve bugünkü dünyanın en büyük sosyal medya platformunu kurmuş bir adam.
Mark Zuckerberg. Aslında bu tür hikayeler yalnızca başarılı bir iş kurmaya değil, aynı zamanda büyük riskler alarak yol almayı simgeliyor. Yani Zuckerberg'ün hikayesi bizim de bazen toplumun sunduğu kalıpları yıkıp kendi yolumuzu bulmamız gerektiğini gösteriyor. Yani neydi? Break the mold. Be different. Yani kalıpları kırın, farklı olun.
Bazen insanlar sıfırdan başlayarak büyük işlere girmenin hayalini kuruyor ve bunları başarmanın hayalini kuruyor. Ama gerçekten sıfırdan başlamak demek aslında gerçekten hani her şeyin temelden inşa edilmesi demek. From scratch dediğimiz olay yani baştan yapılması işlerin bence çok zor bir şey. İngilizcede from scratch bir şeyin baştan yani yepyeni bir sayfayı doldurarak baştan başlamak gibi.
Bu gerçekten büyük bir sabır ve çok çalışmayı ve üstüne sürekli bir şeyleri denemeyi gerektiriyor. Hollywood'un bu tür hikayeleri bize hayalet, yarat, başar dedikçe ve bunu iki saatte falan anlatınca çok kolay hissediyoruz ama aslında çok daha fazla çaba gerektiren, sıkıntılı ve sıkıcı bir süreçle karşılaşıyoruz. Mesela bir startup diye bir dizi var, kesinlikle bakmanızı öneririm. Hani baştan sonra bir startup'ın nasıl kurulduğu, tabi olaylar çok farklılaşıyor ama ne kadar zorluklar çekildiği çok güzel gösteriliyor. Gerçekten başarılı olanlar ise genellikle yalnızca bir noktada şanslı oluyorlar ama sıfırdan başlamak demek, aynı zamanda tüm o engelleri ve zorlukları göze almak demek. Peki ben ne gördüm Amerika'da? Yani söylenenler doğru mu, değil mi? Bakalım beraber. Amerika'da yaşayan biri olarak daha yeni gelmişken burada size Amerika'yı eleştirmeyeceğim ya da övmeyeceğim. Çünkü hiç objektif olmaz. Ama size belli başta öğrendiğim şeylerden ve konseptlerden bahsedebilirim. Ben buraya geleli yaklaşık 5 ay oldu ve ilk başta gerçekten Amerika'nın en derin, en republican, yani cumhuriyetçi olan Trump yanlısı olan bir yere geldim. Wyoming ve Montana. Bunlar çok yakın eyaletler birbirine. Etraf tamamen yeşillik ve dağ. Her yerde hayatınızda hiç göremeyeceğiniz hayvanlar var. Gerçekten de hayatımdaki en iyi yazı geçirdim. Ve storylerime falan bakarsanız da resmen kovboy hayatı yaşadım. İlk başta Amerika dendiğinde akla New York, Los Angeles gibi yerler geliyor. Ama bu yerlerin değeri hiç bilinmiyor bence. Mesela garip bir şekilde Amerika'ya gidiyorum dediğimde arkadaşlarımın hepsi New York'a mı gidiyorsun, Los Angeles'a mı gidiyorsun diye sormuştu. Hollywood'un bunda etkisi çok büyük. Mesela insanlar Hollywood yapımı olan hangi film izlese Amerika'dan ya New York var ya da Los Angeles. Toplam 50 eyalet var Amerika'da. Düşünün yani hepsi çok farklı. Eyalet, state demek bu arada. Ben bu düşündüğünüz Amerikan hayalinden bambaşka bir Amerikan hayali yaşadım. Yellowstone'da biz onların önünde ya da farklı
Hayvanların önünde sürekli onlarla beraber iç içe bir şekilde yaşadım. Ve sonrasında Chicago'ya geldim. Gördüklerim düşüncelerimi de etkiledi. Her konuştuğum kişide farklı slangler yani argolar ve farklı kalıplar fark ettim. Chicago biraz daha böyle ghetto tarzının ve rap kültürünün varlığını sürdüğü bir yer. Tabii yer yer değişiyor bu. Çok zengin bir kültürü var gerçekten.
Mesela Chicago Bulls olsun, Michael Jordan olsun, jazz müziği olsun, daha neler neler. Yani mesela Amerikan rüyasını yaymak aslında çok kolay bir şey değil. İnsanlara istedikleri şeyi ve bunun ne kadar kolay olabileceğini gösteriyorsunuz aslında. Ama bu alet bir sürü şeyi değiştirdi tabii. Bunların başında dil de geliyor. Dili değiştirdi. Mesela bir dizide bir kelime kullanmaya başladılar diye hemen İngilizce konuşmayanlar bile bu kelimeyi adapt ediyor. Yani ödünç alıp kullanmaya başlıyor.
Kimseyi suçlamıyorum bu arada, ben de yapıyorum aynısını. Bunları anlatırken birini suçlamam imkansız çünkü bundan bir insan olarak, bir birey olarak kaçmamız çok zor. Benim en çok şaşırdığım yer ise bu tarz kelimeleri Hollywood, mükemmel Amerikan insanlarının adını almıyor. Göçmenlerden alıyor. Mesela cookie kelimesi bile, yani kurabiye demek, Hollandadan gelmiş.
Bunun gibi bir sürü şey var. Afrika'dan göç eden insanların o Afrika kültüründeki güzellikleri Amerikan kültürüne yansıtması bu Amerikan toplumunu sanki böyle farklı yapbozların birleşimi gibi bir şey haline getiriyor. Burası gerçekten bir göçmen ülkesi bu arada ve İngilizce'de melting pot dediğimiz yani aslında kaynayan kazan olarak çevriliyor. Farklı malzemelerin olduğu kaynayan bir kazan gibi Amerika. Tüm ülkeler bir arada yaşamaya çalışıyor. Bu yüzden de melting pot deniyor aslında.
Benim bile şu an bulunduğum yerde Amerikalı diye hitap edilen, ki aslında gerçek Amerikalı yok, bir sürü göçmen var. Costco diye bir market var mesela. Sürekli oradan alışveriş yapıyor buradaki insanlar. Çünkü her şeyin bulk halde bulunduğu bir yer. Bulk, İngilizce'de toplu demek. Toplu bir halde satıyorlar yani. Mesela bir şampuan alamıyorsunuz Costco'da. 10 tane şampuan alabiliyorsunuz ve çok ucuza geliyor. Ve oraya gittiğimde bile Amerika'nın nasıl çeşitli ürklere ev sahibi yaptığını görebiliyorum. Hatta son zamanlarda Trump gelince kaçakları deport etmeye başladılar. Ama neler olacak bakalım.
Bazı Amerikalılar da bunlar Amerikalı değil, atın bunları ülkeden diyor. Ama aslında tamamen kendi geçmişlerini bilmedikleri için böyle diyorlar. Bu tarz insanlar tamamen zaten white supremacy, yani beyazın üstünlüğünü savunuyor. Ve bunlar insan ayırmaktan başka bir şey yapmıyor.
Amerikalı dediğimizde genellikle beyaz, İngilizce konuşan ve Avrupa kökenli birini hayal ediyoruz. Ama gerçek Amerikalı aslında bu tanımın çok daha ötesinde. Bu ülkede yaşayan insanların çoğu göçmenlerden geliyor. En ilginç olan ise bence Amerika'daki bu cultural diversity yani kültürel çeşitlilik Kelimeleri ve dili de doğrudan şekillendiriyor. Amerika tarihsel olarak baktığımızda dünya genelinden gelen göçmenlerle şekilleniyor. Yani Pioneers of America. Başta söylemiştim pioneerinin ne olduğunu. Amerika'nın öncüleri. İlk gelenler de aslında bu göçmenlerdi. İngiltere'de yaşanan bir olay çok fazla şeye yol açtı. Ben ilk dinlediğimde çok şaşırmıştım.
İngilizler sürekli savaştığı için, o zamanlarda deli gibi savaşlar olduğu için inanılmaz borca giriyorlar. Ve bu borcu sizce kime yansıtmak istiyorlar? Tabii ki halka ve kolonileri. İnsanlar kafayı yedi ama gerçekten diyorum, düşünsenize hem İngiltere sizi koloni olarak sömürüyor, atıyorum madenlerinizi alıyor ya da ne bileyim farklı şeyleri alıyor ve kullanıyor.
Hem de size söz hakkı vermiyor. Bunlar da no taxation without representation. Yani temsil edilmeden vergi koyamazsın diyor. Ve buna kadar gidiyor. Representation, önceden de bahsettiğim gibi temsil demek. Ama nasıl vergi koydular anlatamam yani. Okudukları gazeteye kadar vergi koydular. Girdikleri şekere kadar.
Her şeye vergi koydular. Ama bardağa taşıran en son damla çaya koydukları vergi oldu. Ben de bir çay sevdalısı olarak bunu kaldıramazdım. Böyle bir vergi etsem herhalde o zamanlarda yaşasam dayanamazdım gerçekten. Çay yani bu çok ciddi bir şey bence. Bunun sonucunda ise gizli bir grup 1773 yılında Amerika'ya doğru yola çıkıyor. Çay yüklü bir gemiye baskın yapıyor.
Tüm bulunan çaylar bir anda denize dökülüyor, gemi batırılıyor, ortalık tamamen çay oluyor ve tonlarca çay suyu zarara uğruyor. Buna Boston Tea Party olayı deniyor. Bu olaydan sonra Amerika'daki koloniler, yani Boston falan ya da oradaki farklı koloniler, biz neden koloniyiz ve neden baskı altındayız diye sorgulamaya başlıyorlar. Hatta ilk defa özgürlük gibi kavramlar, yani freedom gibi kavramlar konuşulmaya başlanıyor. Ondan önce bildiğiniz slave gibi her şeyinden, etinden, budundan yararlanarak İngiltere bunları kullanıyordu.
Ve sonra göç yeri haline geldi. Özellikle İngiltere'nin İllanda'ya baskı yapması, Avrupa olsun, Çin olsun, Latin Amerika olsun dünyanın dört bir yanından gelen insanlar Amerikan toplumunun temellerini atıyor. Tabii bunun sonucunda şu an bazı kişiler Avrupa'nın bile nerede olduğunu bilmeyen bir konuma geliyorlar. Ki bilenler var, şaka yapıyorum. Ama bu göçmenler kültürlerini ve dillerini de getirdiler. Mesela Amerika'da duyduğumuz birçok kelime ve deyim İspanyolca, Fransızca, Afrika kökenli dil gruplarından ve diğer etnik gruplardan alınmış derinler.
Ama anlaşılmayan şey ise hala Amerikalıların kendini göçmen sanmayıp göçmenleri buradan çıkartalım demesi. Neyse konuyu çok dağıtmayayım. Amerikan rüyasını yaşamak isteyen her yeni gelen göçmen grubu kendi kültürünü ve dilini yaymaya başladığı için bu kadar farklı çeşitlilik oluyor. Bu da Hollywood'a yayılıyor ve doğal olarak Hollywood'dan da dünyaya yayılıyor. Peki bu yayılma neden zararlı olabilir?
Çok ilginç bir olay var benim okuduğum. Radio is a tool of globalization derler. Yani radyo küreselleşmenin bir aracıdır diyorlar. Tabi bunu eskiden söylüyorlar çünkü artık radyo dinleyen de kalmadı. İnsanlara bilgi dünyanın dört bir yanından gitmeye başlamış. Yani en ufak köy bile hiçbir şekilde haberdar olmazken radyo ile küresel bilgiye maruz kalmış. Fakat radyo tek alet değil. Dünyada farklı aletler var bunu yapan ve zaman geçtikçe sürekli gelişen alet bu.
Mesela çok ilginç bir olay bence. Cambridge Üniversitesi tüm dünyada her yerde olan McDonald's fast food zincirini kampüse almamakla övünüyormuş. Tabii sonunda boynu elemek zorunda kalmışlar. Yani şöyle diyebiliriz buna da, örnek olsun diye söylüyorum. Cambridge University initially refused to allow McDonald's on campus. But in the end, they gave in. Gave in bu arada boyun eğmek demek. To give in yani. Ben geçmiş halini kullandım. Peki neden bu kadar büyük bir olay oldu sizce? Neden İngilizler ve Cambridge gibi bir üniversite, Macdonalds kampüsü de yok diye seviniyordu? Çünkü tamamen koloniyozm, yani sömürgecilik. Başkasının fikri ülkesine girsin istemiyor İngiltere. Macdonalds aynı Coca-Cola gibi çok ilginç bir alet. Macdonalization ve Coca-colonization diye iki terim var hatta. Bunların ikisi de
toplumu kontrol etmek için aletler. Bunlardan kasıt aslında Amerika'nın ürünü olan, kapitalizmi ilerleten, McDonald's ve Coca-Cola gibi mass production yani büyük üretim ürünleri olan ürünleri kültürlerine alınmak. Çünkü biliyorlar ki Amerika'daki fikirler ve düşünceler bu tarz aletlerle ufak ufak kültürlerini asimile edecek. Bu arada assimilation 2S ile yazılıyor. Asimile olmak zaten anlamı, biliyorsunuz assimilation. Cambridge bile buna boyun eğmemiş. Hollywood da aslında bu bahsettiğim aletlerden biri. Bollywood diye bir karşılığını yapılmasının sebebi de bu aslında. Kendi kültürünü tanıtmak, kendi kültürünü karşı tarafa edinmek ve ilgi çeker hale getirmek.
Bu yüzden ana noktam aslında bizim bunu kendi layığımızda kullanmamız olacak. İzlediğimiz filmleri consciously yani bilinçli bir şekilde izlememiz lazım. Bence bu gerçekten çok önemli bu arada. Hollywood'dan aldığımız etkiyi kolonize etmek yani sömürgeye uğramaktan ziyade kendi yararımıza kullanmalıyız. Hollywood'un üretmiş olduğu içerikler düşüncelerimizi etkiliyor ve şekillendiriyor. Bu yüzden de aslında bunu anlatıyorum. Bence en tehlikeli şey de bu zaten. Medya ve sinema bizim gündelik yaşamımızı direkt etki ediyor. Çoğu zaman farkında olmadan etki ediyor. Hollywood'un dilde yarattığı en ufak değişiklik bile sosyal medya ve genel kültürde bambaşka bir biçimde yankı buluyor. Bir terim, bir cümle, çok kısa bir argo yani slang bile bir anda dünya çapında anlam kazanabiliyor. Bunun tehlikeli olmasının sebebi farkında olmamamız aslında.
Hani bilinçli olsak bu konuda bir sıkıntı yok ama bilinçli olmadığımız için empoze olmamak kaçınılmaz bir hale geliyor. Yoksa size film öneren biri olarak asla izlemeyin demiyorum. Peki Amerika'da ben neler yaşadım? Mesela ben buraya geldiğimden beri bende oluşan bir duyguyu bahsedeceğim. İngiltere'deyken de bunu yaşıyordum aslında. İngilizceyi konuşanlar bunu çok kullanıyor. I have FOMO.
Yani bu biraz Amerikan rivasıyla ya da fırsatlarla alakalı bence. Genel olarak hayatta yaşadığımız bir şey. Peki FOMO'nun açılımı ne yani? F-O-M-O. İlla bu arada Amerika'da olmanıza gerek yok ya da farklı bir yurt dışında olmanıza gerek yok. Dünyanın her yerinde hissedebiliyorsunuz bunu. Fear of missing out.
Yani fırsatlar var ama ben kaçırıyorum gibi hissediyorsunuz. Tam çevirisi de o zaten. Bir şeyleri kaçırmanın korkusu. Dediğim gibi Londra'dayken ben yaşamıştım bunu. Bir sene kalacaktım orada ve sürekli bir fırsat var ama sanki ben sürekli kaçırıyorum gibi hissediyordum. Sonradan fark ettim ki sadece bir yerlere gittiğinde değil, tamamen benimle alakalı bir şey aslında bu. Yani filmler eğer işiniz olmuşsa ya da Amerikan rüyasını düşünüyorsanız ya da farklı bir şekilde en basit inilen bir hedefiniz varsa düşeceğiniz durum bu. Kesinlikle bu yoldan geçiyorsunuz. Çok korkunç, mutsuz oluyorsunuz gerçekten. Yani sürekli bu fear of missing out ile beraber geride kalmış hissediyorsunuz. Ama aslında çok şey başarmışsınız. Yani kendinizi eziyet ediyorsunuz. You're torturing yourself. Mesela influencer işi de böyle. Amerika'daki influencerlara bakıyorum ve diyorum ki baksana nasıl davet almışlar, neler yapıyorlar, harika diyorum. Ama ben de kendime neden gidemedim, neden bu kadar başarılı olamadım deyip eziyet ediyorum. Ama her fırsata yetişmem zaten imkansız. Yani benden 5 tane falan olması lazım, o da yetmez. Greedy olmayı bırakmamız lazım. Yani açgözlü olmayı bırakıp kendi mutluluğumuza odaklanmamız lazım. Dediğim gibi, we have to stop torturing ourselves. We are tormented. Bu iki kelime bu arada en çok sevdiğim kelimelerden biri benim. İlk İngilizce öğrenirken nedense eziyet etmek kelimesinin anlamını falan görüp sürekli karıştırıyordum. Tormented, işkence görmüş demek. Torture, fiil olarak işkence etmek demek. Yani you have to stop torturing yourself derken kendinize işkence etmeyi bırakın diyorum.
Bu arada bu anlattığım aletler artık sosyal medyaya evrildi. Yani tamamen evimizin içine giren ve her şeyden haber aldığımız alet diye düşündüğümüzde şu an o elimizdeki telefonu gösteriyoruz. İnsanlar sosyal medya üzerinden veya Hollywood'da dayatılan Amerikan rüyasındaki insanların sürekli hayatını izleyerek kendi hayatlarının eksik olduğunu hissediyor. Hiç unutmuyorum, diyordum keşke hani hesabım 100 bin olsa ne kadar güzel olur, çok kişiye hitap ederim, bir sürü insan beni dinler diyordum. Ama sonrasında fark ettim ki bu olay bitmiyor. Yani 100 bin dedik, 200 bin oldu. 500 bin dedik, 600 oldu. 1 milyon oldu falan filan. İnsanların kendi mutluluğunu böyle yüzeysel şeylere bağlamaması lazım. Yani don't base your happiness on superficial things. Superficial, yüzeysel demek. Bunun bize yayılmasının en büyük nedeni influencer kültürü bu arada. Bir influencer olarak bunu söyleyebiliyorum gerçekten. Sinemada verilen ideal insan konseptinin aynısı sosyal medyada da var. Sadece Hollywood'tan yani McDonald's'tan olmuyor bu durum. İnsanlar sosyal medyadan yaşamaya başlıyor bunu ve uzun süreden beri devam eden bir durum.
Peki biraz ciddi olmayan bir şeyler anlatayım size. Çok ciddi şeyler anlattım. Social media language. Yani sosyal medya dil. Böyle bir şey oluştu bu arada. Bilmekte fayda var. Asla kötü demiyorum ama dikkat etmek de lazım. Slang. Yani argo kelimeler de var bunun içinde. Meme culture. Yani bu dediğimiz eni nasıl Türkçe'ye çevrilir düşünüyorum ama bir şey bulamadım. Komik videolar belki. İnsanların eni bu tarz kullandığı çok kelime var. Mesela Amerika'da insanlar lit kelimesini kullanıyor. L-İ-T.
Lit. Sosyal medyayla beraber mesela bir şeyi çok sevdiğinizde, çok beğendiğinizde söyleyebiliyorsunuz. Mesela şöyle dersiniz. This song is lit. Yani bu şarkı çok fena, yanıyor. Yani o anlamına geliyor. Slay kelimesi de mesela öyle. Slay kesmek demek normalde. Ama sosyal medyayla beraber, this outfit is slay. Your outfit is slay. Yani üstündeki kıyafetler yakıyor anlamına geliyor.
TBH var bir de bu arada. TBH yani to be honest. Bunu cümlenin sonlarında falan ya da başlarında görebiliyorsunuz. Yani dürüst olmak gerekirse diyor aslında. Çoğu zaman yabancıların yazdığını görüyorsunuz bunu. Hani yorumları falan okuyorsanız kesinlikle fark etmiş ve merak etmişsinizdir belki. That ass var mesela bu arada. That ass değil bu arada. Yanlış anlamayın. That ass yani ölü kıç tam çevresi. Çok saçma. Ama cidden mi diye soruyorsunuz yani bunu kullanınca insana. Şöyle mesela bir şey konusunda size ciddi olup olmadığınızı sormak istiyorlar. Bunda da
DERES? diye soruyorlar. Are you DERES? diyorlar mesela. Gerçekten ciddi misin anlamına geliyor. Dediğim gibi ama bu argo sakın kullanmayın. Hani resmi bir ortamda tabii. İmhovar. İ-M-H-O mesela. In my honest opinion demek.
Yani dürüst olmak gerekirse demek. Yani bu tarz şeyler sosyal medyada kullanılır hale geldi. Bence daha doğal influencerların ya da daha doğal hayatlara sahip olan insanların daha fazla izlenmesinin sebebi bu. Yani tamamen takdir ediyorum bu arada insanları. Hani sahteyi izlemektense hayatın gerçeklerindeki insanları izliyorlar. Mesela ben de konsol oyunu izliyorum sürekli. Gerçekten hayatın gerçeklerindeki bir insanı izliyoruz gibi hissettiriyor. Sinemada da dilde de bunu yapmalıyız aslında. Hani ne kadar lügatımızı aldığımız kelimeler empoze edilmeye çalışılan şeylerden arınırsa o kadar iyi olur diye düşünüyorum.
Bir de influencerlar demişken aklıma cancel culture geldi. Cancel culture garip bir şey. Ben daha cancellanmadım ama bakalım ne zaman cancellanacağız. Cancel culture, iptal kültürü demek. Yani tamamen bir insanı iptal etmek. Yani onun yanlışını gördüğünüzde insanların arasında ayıplamak anlamına geliyor. Canceled sadece ünlüler arasında değil, insanlar arasında da kullanılıyor artık. Mesela birini arkadaş grubundan çıkardıklarında falan canceled diyorlar yani düşünün. O da çok garip. Neyse benim burada Amerika'da gördüğüm, duyduğum çok saçma. Asla gençlerin söyleyemeyeceği bir kullanım gördüm. Garip, resmi ortamlarda falan da geçiyor bu. What, with. Yani what'ın ne demek olduğunu biliyorsunuz. Ne demek, yani gerçekten. With de ile demek. Ben hayatımda ne duydum ne gördüm bunu. Ama mesela geçenlerde öğrendim bunu. Bir şeyler yüzünden veya onlardan dolayı gibi bir anlamı var aslında. Mesela yağmur ve trafik nedeniyle geç kaldım demek istiyorsunuz. Şöyle dedi mesela biri bir gün bana. Orada öğrendim. Tam cümle bu değil ama çok şaşırdım.
What with the rain and traffic? I was late. What with ne abi? Ne alaka? İngilizcede ne kadar gelişirseniz gelişin kafayı yiyorsunuz böyle durumlarda. Ne alaka diyorsun yani? Ben o kadar öğreniyorum ama biri gelip what with diyor. Ama demek ki şunu öğrendim buradan da. Öğrenmenin sonu yok gerçekten. What with diye bir kalıp varmış. Bu da size ufak bir bilge. Bundan dolayı, şundan dolayı, onlardan dolayı demek. Ayrıca bu podcastta anlattığım tarzda başarıya ulaşmaya çalışan arkadaşlara ve bu podcastı dinleyen insanlara birkaç sözüm var.
Self-made man olun. Ya da self-made woman olun. Kendiniz başarılı olun yani. Self-made, kendinizin yaptığı bir şeyi anlatmakla kullanılıyor İngilizce'de. Kendinize önem verin. Yani başkasından yardım alarak geldiğiniz bir noktada hep eksik kaldığınızı fark edersiniz. Bu yüzden bilgiyi alın, gelişin ve gelişmeye devam edin.
İngilizce'de çoğu zaman bu tarz olayları konuşurken benim belli başlı kullandığım kelimeler oluyor. Ambition, yani hırs. Mesela hırslı olmanın tanımı. Hollywood'da gösterilen bu 1,5-2 saatlik şey aslında tüm hayat boyu ambition'a sahip olmaktan geçiyor. Yani tüm hayat boyu hırslı olmaktan geçiyor. Success is not just about luck. It's the combination of ambition, grit and the willingness of fight for what you want. Yani başarı sadece şans değildir diyoruz. Hırs, dayanıklılık ve istediğin şey için savaşmanın birleşimidir. Diğer taraftan baktığımızda The American Dream incentivize people to work become richer and richer. Yani insanların sürekli daha zengin olması için çalışmayı teşvik ediyor. Incentive, teşvik demek. Fiil olarak da kullanılabiliyor. Peki gerçekten böyle bir rüya var mı?
Bunu ben kendim de sorguluyorum açıkçası. Buradaki insanlar eskiden bu rüyanın gerçek olduğunu söylüyor ama artık rüyanın olmadığını söylüyor. Ev fiyatları olsun, farklı fiyatları olsun insanlar şikayetçi aslında. Ben ise diyorum ki hiçbir şekilde size yardım eden bir ülke falan olmamalı zaten. Kendiniz her şeyi yapabilecek güçte olmalısınız. İsterse rüya olsun, isterse her şey zor olsun yine de devam etmemiz lazım diye düşünüyorum ben. Dayatılan fikirler, bunu yaparsan başarılı olursun veya bizim kültürde de olan
Bak doktor ol, başarılı olursun tarzı şeyler olmamalı. Kendimiz yolumuzu bulmalıyız. Peki nelerden bahsettik kelime olarak? Be cautious and conscious. Yani dikkatli olun, bilinçli olun dedik. IMDB puanına bakıp bir anda kötü olup bir şeyleri izlemekten vazgeçmeyin. Kendi yorumunuzu yapın. Deli bilinçli kullanın. Filmleri izlerken altta yatan mesajı unutmayın. Wrecks to riches. Fakirlikten zenginliğe. Wreck aslında paçavra demek bu arada. Yani kıyafet yani bildiğiniz. Sanki paçavra giyimden zengin giyime geçer gibi düşünün. Wrecks to riches. The Great Gatsby'den bahsettik. Wrecks to riches'ten bahsettim. Tam uyuyor aslında bu kavrama. Kesinlikle izleyin.
Kitabını da okuyun bu arada. Climbing the ladder of success dedik. Başarının merdivenlerini tırmanmak. Start from the bottom, now we're here dedik. Yani Rex Ritchie's'ın havalı söylenişi ama Argo söylenişi aslında. Dipten geldik şimdi üstteyiz gibi bir anlamı var. Glorify. Yüceltmek, bir şeyi göklere çıkarmak yani. Hollywood bu tarz hikayeleri idealize ederek, yani glorify ederek yapıyor. Trailblazer, bir alanda yolu açan, öncü olan kişilere denen bir isim. Pioneer de aynı şekilde öncü demek. Pave the way, yolu açmak demek. Break the mold, Hollywood'un bize öğrettiklerinden biri aslında. Kalıp dışı biri olmak, kalıpları kırmak ya da misfit olmak. Bu arada misfits olarak çoğunluğu kullanabilirsiniz. Uyumsuzlar anlamına geliyor. Peki bu geleneksel, traditional şeyleri deviren ve tepe takla eden
Nasıl deriz yani bunu? Subword. Bir fiil aslında. Devirmek ve yıkmak anlamına geliyor. Tepe takla etmek anlamına geliyor. Cazbe ve çekicilik anlamı için de kullandığımız bir kelime vardı. O da glamour. Çok cazbeli değil ama her şey. Anlattığım gibi. Highlights. En önemli anlar aslında. Yani sporlarda da olur bu arada bu.
Bizim kontekste, yani bizim bağlamda highlights'ı sadece başarılı olan insanların başarılı anlarını veren ve diğer zorlukları kolayca atlayan Hollywood'dan bahsettik. Book, Costco'daki ürünler. Yani Amerika'da bolk halinde satılıyor, bildiğin toplu halde yani. Cultural diversity, kültürel çeşitlilik demek. Amerika ve Londra gibi böyle başkentlerinde olan yerlerde aslında bu melting pot gibi kaynayan kazan, yani çeşitlilik bir nevi. Colonialism, sömürgecilik demek. McDonaldization, Coca-Colonization, zaten ismini anlarsınız.
Assimilation, yani bir milleti ya da birine kendi düşüncelerini özümsetmek. Consciously dedik. Bilinçli bir şekilde yapmak dedik, yani consciously bir şekilde. Fear of missing out dedik, yani FOMO, bir şeyleri kaçırmanın korkusu. Tormented, Torture. İkisi de işkence görmek ve işkence etmek anlamında. Slang, Argo demek. Lit, Slay, To be honest, yani TBH, That ass gibi sözler Argo ama sosyal medya yazgı işte. Cancel culture, influencerların en büyük korkusu dedik. Yani aslında halk tarafından hor görülmek. Fall into contempt derler hatta hukukta. Ben de dedim ki self-made man ya da woman olun. Yani kendinizin başarısını yapın ve kendim geldim deyin. Ambition, hırs demek. Incentive, teşvik demek. Bir de saçma sapan what with var. Onu bir yerde görebilirsiniz.
Den dolayı demek aslında. Benim anlatacaklarım bu kadardı bu bölüm. İngilizcesi neydi podcast bölümünün sonuna geldik. Aylar geçtikçe buradaki hayattan da daha güzel örnekler vereceğim. Kelimeleri bu arada tekrar etmeyi ve kelime not defteri yapmayı unutmayın. Podcast açıklamasında da olacak bu arada. İstediğiniz zaman bana mesajlarınızı ve feedbacklarınızı iletebilirsiniz. Özellikle dikkate alacağım. Seviliyorsunuz. Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.