Podcast

Profesör Suçlunun Kim Olduğunu Sordu… Ama İngilizce!

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde, hayatınızı değiştirecek bir kararın eşiğinde olsaydınız ne yapardınız? Belirsizliğe atlamak mı, yoksa güvenli olanı seçmek mi? Kendi yolumu çizerken yaşadıklarımı anlatıyor, dil öğrenimi üzerine konuşuyorum.

 • Take a leap of faith – İnanç sıçraması (bilinmezliğe cesurca atılmak).
• YOLO (You only live once) – Sen yalnızca bir kez yaşarsın.
• Immersion – Yoğun maruz kalma.
• Language exposure – Dile maruz kalma.
• Wake-up call – Gerçekleri fark ettiren uyarı.
• Don’t fall into this trap – Bu tuzağa düşmeyin.
• Laid-back – Rahat, gevşek.
• Steep learning curve – Dik öğrenme eğrisi (öğrenmesi zor süreç).
• Prep year – Hazırlık yılı.
• Gap year – Üniversiteye başlamadan veya devam ederken verilen ara yıl.
• STEM (Science, Technology, Engineering, Math) – Fen, teknoloji, mühendislik ve matematik.
• Social sciences – Sosyal bilimler.
• Foreign language – Yabancı dil.
• Bilingual – İki dilli.
• Cultural mediator – Kültürel arabulucu.
• Cultural agent – Kültürel temsilci.
• Frequency illusion – Sıklık yanılsaması.
• Nurture vs. Nature – Çevre mi, genetik mi?.
• Know-how – Uzmanlık bilgisi, teknik bilgi.
• GPA (Grade Point Average) – Not ortalaması.
• Purgatory – Araf.
• Indecisive – Kararsız.
• Lockdown – Karantina, kapatma.
• (SWAT) Special Weapons and Tactics – Özel Silahlar ve Taktikler.
• Blank out – Beyni durmak, hiçbir şey hatırlayamamak.
• Syllabus – Müfredat, ders programı.
• Culprit – Suçlu.
• Fluency – Akıcılık.
• Accuracy – Doğruluk.
• Consistency – Tutarlılık.
• Accountable – Sorumlu.
• Carrot and a stick – Havuç ve sopa yöntemi (ödül-ceza yaklaşımı).
• Peace of mind – İç huzuru, gönül rahatlığı.
• Journaling – Günlük tutma.
• Nuance – Nüans.
• Jack of all trades, master of none – Her işi bilen ama hiçbirinde uzman olmayan kişi.
• Sponsorship – Sponsorluk.


Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir.
Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok.
ON Mobil'i İndir!

Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir.
Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!

Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.446 kelime · ~17 dk okuma

Yıllarca dizi izledin, film izledin ve oyun oynadın. İngilizceni iyi biliyorsun ama sırf toplumda senin adına karar verilen düzenden dolayı seçemiyorsun bazı şeyleri. Kendi yoluna karar veremiyorsun. Ben Hacettepe'de okumuş biri olarak ve dil seçen biri olarak size bu kararları neden verdim ve nasıl verdim anlatmak istiyorum.

Tabiri caizse, take a leap of faith dedim. Asyncrete'den öğrenmiştim ben bu oyunu. O da çok güzel bir oyundur. Orada da leap of faith olarak geçiyor, yani inanç atlayışı aslında. Hiç bilmeden bilinmezliğe ve düşeceği yeri görmeden atlıyor bir karakter ve hayatta kalıyor. Ben de kendi hayatımda o bilinmezliğe doğru atladım.

Ama bu bilinmese doğru atlamamın sebebi de tamamen indecisive. Yani hepimizi bitiren şu kararsızlıktı. Benim için karar vermek o zamanlarda çok zor olsa yine de karar verdikten sonra ve şu an geriye baktığımda aslında doğru kararlar aldığımı anlıyorum. Çünkü yolu diyorum. Yani you only live once. Bir kez hayata geliyoruz ve bu hayatı güzel kullanmak bizim elimizde. Bu seçimleri güzel kullanmak bizim elimizde.

Transkriptin tamamını oku

Bu yüzden karar veremeyenler için, overthink yapanlar için ve İngilizceyi farklı şekilde öğrenirken anlatacağım şeyleri bu adam ne diyor ya demeden dinleyecekler için. İngilizce Sinaidi Podcastine hoş geldiniz. Immersion. Aslında burada size yaşatmaya çalıştığım şeyin bir kelimesi bu. Tam olarak tarif ediyor bence. Çünkü çevirisi dil banyosu. Yani bir şeye dahil olmak anlamına da geliyor bu arada immersion. Ama konteks dediğimiz bağlamdan bağlama değişiyor tabii bu kelimenin anlamı. Ama ben burada dil banyosu yapmak için yani sanki araya mayınlar döşer gibi kelime döşeceğim aslında. Yani language exposure tam karşılığı dile maruz kalmak.

Çok garip bir şey bence bu arada dil banyosu yani kendinizi bir şeye maruz bırakmak. Banyo yaparken de o sudan kaçamadığınız gibi bu dilden de kaçamazsınız aslında. Yani ben de bu podcastta aslında bunu yaratmaya çalışıyorum. Özellikle İngilizce gibi global bir dil olmuşken gerçekten her yerde olduğundan kesinlikle kaçamıyoruz. Yani bizim tek yapmamız gereken şey biraz daha izlemek, biraz daha okumak, biraz daha dahil olmak aslında ve bu podcastı dinlemek.

Lisede dil okumak gerçekten ilginç bir deneyimdi benim için. Ama dili bölümü okumayanlar varsa bu dili bölümünün rahatlığından bahsetmek istedim. Fakat bu rahatlık sizi de rahatlattığından sanki her zaman böyle gidecek sanıyorsunuz. Ve sonra iş dünyası diye karşınıza çıkınca zorlanıyorsunuz. Hatta iş dünyasından önce üniversite karşınıza çıkıyor. Zaten bence belli başlı bir zorlukları burada yaşıyorsunuz.

Bizim sınıfta mesela dil bölümünü sırf rahat olsunlar, çalışmasınlar diye seçen çok insan vardı. Çünkü hepsi laid back bir bölüm olduğunu düşünüyordu. Yani bu bölümün tam kelime anlamıyla arkalarına yaslanıp rahat rahat geçecekleri bir bölüm olduğunu düşünüyorlardı. Onlar da bir üniversite kazandı bu arada. Ama orada okuduklarından sonra neler yaşandı bilmiyorum. Çünkü onların kendi hayatları. Ama benim bahsedeceğim şey, dil bölümünün bu kadar laid back olunca yani çok rahat olunca insan gerçek hayata geçince bir şok yaşıyor.

Yani bu şok tam anlamıyla a wake up call oluyor. Yani bir hayat dönüp size artık uyan diyor ve siz de şok oluyorsunuz bunun karşısında. Çünkü mezun olunca iş dünyası sizi aniden yakalayabiliyor. Peki biz ne diyoruz bunlara? Don't fall into the trap. Yani bu tozağa düşmeyin. Hayatın neresinde olursanız olun, yani sadece bu dil bölümüne alakalı değil, kendinizi rahata asla alıştırmayın.

Bu arada trap demişken aklıma geldi. Trap diye bir film izledim. Aslında bence çok da profesyonel bir hikayesi yok ama ilk başta çok çekici gelmişti. Yani konsept olarak çok güzel bence. Gayet de geriyor ama film çok kısa bitti. Öyle diyeyim. Bir adam ve kızını anlatıyor. Adam seri katil ve polis tarafından aranıyor. Ama adamın polis neye benzediğini hiçbir şekilde bilmiyor. Sadece işte belli özelliklerini falan biliyor.

Ve adam çok akıllı gerçekten. Yani bu yüzden polisin zaten onu hiç bulamayacağını düşünüyor. Bir gün kızıyla kızının çok istediği bir sanatçıyı görmek için konsere gidiyorlar. Ve sonrasında adam yavaş yavaş güvenliklerin arttığını ve SWAT ekibinin etrafta beklediğini görüyor. Bir kez girdiklerinden de bu arada konserden çıkamıyorlar. Çünkü konseri aslında bir lockdown'a alıyorlar. Yani bir karantina altına alıyorlar. Adam da onu aradıklarını anlıyor ve kaçmaya çalışıyor. Ama aynı zamanda yanında kızı da var. Çok gerilimliydi gerçekten. Yani bunu da önermek istedim.

Peki siz dil bölümü mü? Sayısal mı? Sözel mi? Eşit aralık mı? Ne seçeceksiniz? Ve bunu nasıl kararlaştıracaksınız? Ben nasıl kararlaştırdım? Bizim gibi bölüm seçmeli bir sistem Amerika'da yok mesela. İngiltere'de de yok diyebiliyorum. Onlarda A-level denilen bir sistem var hatta. Burada da yanlış hatırlamıyorsam SAT olması lazım.

Ama mesela sayısal bölümler İngilizce'de genelde science olarak geçiyor. Yani sistem alanlarına yönelmek isteyen kişiler science alanını seçiyor. Sistemin açılımı bu arada STM olarak yani science, technology, engineering, math. Yani bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik olarak geçiyor. Sözel bölümlerde social sciences olarak geçiyor. Dile ilgim olduğunu da bu arada izlediğim dizilerden anladım ben.

Yani herkesin böyle bir yol izlemesine gerek yok. Ama ben mesela konuşma isteğimi durduramıyordum resmen. Yani sürekli biriyle konuşma isteğim vardı ve İngilizceyi hani konuşacak insan bulamıyordum diyebilirim. Hatta S.W.A.T. 4 diye bir oyun vardı. O oyunda da silah alıyorsunuz. S.W.A.T. ekibi gibi davranıyorsunuz. Bu arada S.W.A.T.'ın açılımı Special Weapons and Tactics. Yani özel silahlar ve taktikler gibi tam çevirisi var.

Ben o oyuna girip silah alıyordum ve lobilere girip oradaki insanlarla beraber ekip oluyorduk. Telsizden falan konuşuyorduk hatta. Ben de İngilizce sesli konuşup sürekli komut veriyordum. Affirmative sir falan diye onaylıyordum hatta böyle. Affirmative, olumlu demek. Yani sir de efendim demek. Bayağı ilginçti. Çok oyun oynadığımdan bayağı da eleştirilmiştim aslında küçükken ama çocukluk da olsa bu beni bayağı geliştirdi. Bütün bunları düşündüğüm bir an oldu işte. Yani bu yaşadığım şeyleri, bu küçüklüğümde aslında ilgimle olduğu şeyleri düşündüğüm bir an oldu. Ve gerçekten zor bir karardı benim için. Yani o zamanlar hatırlıyorum ne kadar zorlandığımı. Çünkü o zamanlar size bu tarz kararların hayatınızın tamamını etkileyeceğini anlatan insanlar oluyor. Ben bu konuda şanslıydım. Annem babam bana dönüp sen ne yapacağını en iyi bilirsin dedi. Ve asla da zorlamadılar. Herkesin bu kadar şanslı olmadığını biliyorum. Ama beni dinleyen genç kardeşlerime buradan söylemek istediğim şey, sakin olun çünkü bu hayatın sonu değil. Tabi bizim bu sınav sisteminde yaşadığımız stres çok büyük. Hani bunu dinleyen küçük arkadaşlarım ya da bunu yaşamış insanlar bunu biliyordur ve hissetmiştir ya da hissedecektir. Yani dürüst olayım dil seçtiğinizde ise bu his biraz daha azalıyor. Ama tabi asla ortadan kalkmıyor. Yani İngilizce sınava girmek hiç kolay değil bence. Çok stresliydi.

Ama her türlü sınav artık bana stresli geliyor. Çünkü ilk başta böyle hatta hatırlıyorum yani ilk denemeler geldiğinde blank out oluyordum. Yani bomboş bir şekilde böyle sınav kağıdına bakıyordum. Çünkü o kadar geriliyordum ki deneme çözdükçe böyle sanki yapılmayacakmış gibi hissi geliyordu. Fakat tabii ilerledikçe bu his ortadan kalkmaya başladı. Şu an bile mesela bazen IELTS ya da TOEFL sınavlarına girince içimden diyorum ki hala mı İngilizce kanıtlamam gerekiyor? Ya yeter artık falan diyorum. Çünkü yurt dışında falan böyle bir şeyler yapmak istiyorsanız İngilizcenizi sürekli kanıtlamanız gerekebiliyor.

O zamanlarda hissettiğim şey İngilizceyi biliyorum ama daha da bilmem lazımdı. Hatta daha zoru bence bu sefer sınava odaklı bilmem gerekiyordu. Yani konuşmak zaten yok. Ki çok garip bence. Ona da değineceğim bu arada. Yani çok büyük bir şekilde İngilizcenizi ölçen bir sınavda speaking denilen bir şey yok. Yani gerçekten bence eksik bir kısım bu. Yine de benim stresim bence sayısallarkaya kadar değildi mesela. Çünkü orada belli bir müfredatta gitmeniz gerekiyor. Ama ben İngilizce'de çoğu zaman bu ilk bölümlerde bahsettiğim kulak aşinalığıyla devam edebiliyordum. Edmen arkadaşlarım ve buna sahip olmayan arkadaşlarım da vardı. Onlar da o kadar size sormadı yine. Çünkü zamanla kazanmaya başladılar bunu. Eğitiminiz iyiyse ve sınava odaklıysanız denemelerde sürekli bir artış görüyorsunuz zaten. Ama her şey günlük güneşlik değil tabii. Belli bir müfredata yani syllabus'a uymanız gerekiyor. Ve sınavın ilk kısmı da sizi öne geçirecek kısım oluyor.

En azından bizde böyleydi. Çünkü herkes onu ikinci sınıfın sonunda ya da sınava girmeye hazırlanırken İngilizceyi halletmiş ve belli bir seviyede net yapıyor oluyor. Ama asıl sizi öne atan şey Türkçe matematik ve sosyal tarzlı şeyler oluyor. Yani ilk başta gireceğiniz sınav oluyor. Benim nasıl geçti peki? Eğlenceliydi gerçekten ama her ergenlik yılında olan şeyleri yaşadım işte. Pek tatlı değildi o kısımları. Ama onun dışında harikaydı diyebilirim.

Hadi biraz seçecekseniz ve aklınızda bu varsa ve bu olan farklı bir dilde ise yani İngilizce dilindeyse mesela emin olun ki o dili çok geliştirmeniz lazım. Mesela benim bilmediğim bir kelime vardı. Carpet. Gerçekten çok şaşırdım bir anda benim mesela bu. Carpet kelimesi bir anda sınavda karşıma çıktı ve ben de içimden diyorum ki hani dersi de dinliyorum, her şeyi not alıyorum ama bu kelimeyi bilmiyorum yani ne alaka? Hani hiç bahsedilmemiş bir kelime. Çok da basit bir soru bu arada.

Who is the culprit in the novel? Yani romandaki culprit kim? Düşün düşün yazamadım yani kafadan isim salladım. Bu arada bu kelimelerin hepsi podcast'ın açıklamalarında var. Yani böyle söylüyorum nasıl yazılıyor anlatmıyorsun falan demeyin. Kesinlikle açıklamalarına bakın podcast'ın. Orada bütün kelimelerin listesi oluyor.

Neyse ben düşün düşün yazamadım yani. Kafadan bir isim salladım geçtim çünkü who diyor. Kim olduğunu soruyor bana. Carpet'in kim olduğunu soruyor. Ne bileyim Carpet kim diye düşünüyorum yani. Ben de Carpet kim ki diye yani kaç saat düşündüm hatta sınavda. Meğersem hocanın sormak istediği şey romandaki suçlu, zanlı kim? Yani Carpet suçlu ya da zanlı demekmiş. Aslında çok basit bir soru yani. İnanılmaz basit. Hoca aslında bize bir kıyak geçmiş. Fakat ben Carpet kelimesini bilmediğim için

Cevaplayamadım. Yani bazen aslında dilin üst seviyelerini kullanan hocalar doğal olarak oluyor. Çoğu hocanız bazı şeyleri çoktan bildiğinizi varsayıyor. Ama bu engel mi? Tabii ki değil. Sizin yapmak istediğiniz şeye bağlı. Bu arada şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Culpert kelimesi sınavda çıktıktan ve aklıma takıldıktan sonra

benim kafamda bir şeyler istemeden buna odaklandı. Yani bilinçaltıma mı girdi, ne oldu bilmiyorum. Yani o soru 20 puan falandı ve benim bilinçaltıma girdi bu kelime. Sonrasında okuduğum ve karşılaştığım çoğu şeyde yani böyle saçma sapan Instagram postlarının altında bile culprit yazdığını gördüm. Ufak bir bilgi geçeyim bu arada. Bu podcasti dinleyenler böyle ortaya karışık bilgiler öğreniyor desinler. Buna frequency illusion deniyor. Yani sıklık yanılgısı. Bir şey hakkında düşündüğünüzde veya fark ettiğinizde bunu tekrar tekrar fark etmeniz aslında.

Yani tamamen bu şeyin zihninizin ön planında yer almasından ibaret. Aniden bu şeyi her yerde fark etmeye başlarsınız. Mesela televizyonu açarsınız karşınızda corporate kelimesi çıkar ve dersiniz ki nasıl ya dersiniz hani nasıl bu kadar denk gelebilir dersiniz. Aslında bu şeyin sıklığında bir artış yok. Sadece siz onu fark etmeye başlıyorsunuz. Beyniniz bir şeyin daha sık meydana geldiğini düşünmenize neden oluyor ve sizi yanıltıyor. Mesela buna çok güzel bir film örneği vereyim. Çünkü kendimi durduramıyorum. Kesinlikle film önermem lazım.

Number 23. Yani 23 numara. Jim Carrey oynuyor bu filmde. Bu adam komedyen değil miydi yani ne alaka falan diyeceksiniz. Ama size şöyle bir şey söyleyeyim ben. Yıllarca izlediğim bu tecrübeyle ve gördüğüm kadarıyla insanları güldüren insanlar korku ve gerilim filmlerini en üst seviyede oynuyor. Bunun bir örneği Jim Carrey.

Diğer örneği Jordan Peele. Mükemmel. Başka örneklerde bulunabilir tabii. Aslında adamların yaptığının tam tersi ama işte mükemmel bir performans sergiliyorlar. Bu filmde de adam bir gün kitap okuyor ve orada 23 sayısından bahsediliyor. Sonra hayatına devam ediyor fakat yavaş yavaş her yerde 23 sayısını görmeye başlıyor.

Atıyorum su içiyor, suyun üstündeki paketteki ambalaja bakıyor ve 23 sayısını görüyor. Oturduğu apartmanın sayısına bakıyor, 23 sayısını görüyor. Arabasının plakasındaki sayıların toplamına bakıyor, 23 sayısını görüyor. Saate bakıyor o an, 23 sayısını görüyor. Yani yavaş yavaş kafayı yemeye başlıyor. Benim izlediğim en iyi filmlerdendi bu arada.

Buna benzer çok güzel bir film daha var. Daha çok gerilim olarak değil ama drama gibi. O da Eye Origins. Bir adam markete giriyor ve alacağı şey 11.11 dolar tutuyor. Filmde de izledikçe siz de her yerde 11 sayısını görüyorsunuz. Hatta tren geçiyor ve orada bile 11 sayısını görüyor. Aldığı bilete bakıyor 11.11 yazdığını görüyor. Otobüs geliyor ve kapıları açılıyor. 11 Broadway yazdığını görüyor. Ve sonra aslında aradığı gözleri buluyor.

Ve adam otobüse biniyor ve götürdüğü yerde çok ilginç şeyler yaşıyor. Adam da göz fotoğrafçısı bu arada ve bilim adamı. Bir kadınla tanışıyor ve hayatı değişiyor. Spoiler vermek istemiyorum. Gerçekten harika bir filmdi. Benim yine en sevdiğim drama filmlerinden biri. Çok şaşıracağınıza eminim. İşte benim anlattıklarım tam da bu. Sıklık yanılgısı.

Baader-Meinhof fenomeni olarak da geçiyor bu. Selektif olmak yani seçici olmaktan geçiyor. Zinhimizdeki önde bulunan şeyler ve kafamıza takılan şeyleri seçip ayıklıyoruz aslında hayatta. Yani bunu mesela tesadüf diyoruz ya da arka arkaya denk geldi diyoruz ama aslında olay benim bahsettiğim şeyden ibaret. Ve ben de bunu yaşadım aslında culprit kelimesiyle. Yani bazen içimden diyorum yani hayatımdan ne zaman gidecek bu kelime sürekli görüyorum falan demeye başlamıştım. Çok ilginç bir andı benim için.

Dil seçen insanları ya da dil seçmek isteyen insanları ya da kariyerinde başa dönüp farklı şeyler yapmak isteyen insanları uyarmalıyım. Neden uyarmalıyım? O da şöyle, İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu olup sonrasında başka bir kariyere yönelmek istediğinizde bu tamamen sizin çabınızla oluyor. Yani mesela diğer türlü bu bölümü okuyup çevirmenliğe ya da formasyon olup öğretmenliğe ya da İngiliz Dili ve Edebiyatı'nda üniversitede kalıp akademisyen olabiliyorsunuz ama bazı farklı şeyler yapmak istediğinizde tamamen kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. Yani bu bölümde aslında kısıtlanmak ve kısıtlanmamak sizin elinizde.

Peki dil okumak için gerçekten yetenekli olmak gerekiyor mu? Bence gerekmiyor. Yani hele dil okumak için bence yetenek falan değil bu. Yani bu beynimizi tamamen nasıl eğittiğimizle alakalı. Perception yani algılama biçimi. Sayısal ve sözel algıların bu kadar farklılaşmasının sebebi de bu zaten. O alanda beynimizin o yarısını o kadar eğitmediğimiz için aslında. Hatta bir konuda başarılı olmak için o konuda doğuştan yetenekli olmanız gerektiğinizi savunuyorlar. Hatta çok büyük bir tartışma bu. Nurture vs. Nature.

Yani çevre mi, genetik mi? Hani nereden geliyor bu başarın ya da yeteneğin kaynağı? Ve bence büyük oranda nurture, yani çevreyle şekilleniyor. Ben dil öğrenirken de bunu fark ettim. Yetenekli değilim yani eğitildim. Gerçekten kendimi eğittim. Hani o yüzden birisi bana senin kulağın çok iyi ya, sen çok yeteneklisin, o yüzden İngilizce'yi kaptın dediğinde gerçekten gülüyorum. Çünkü benim yaptığım şey doğuştan gelen bir şey değil. Benim babam annem İngilizce konuşmaz.

Mesela. Ama o dil banyosu dediğimiz şey ve benim kendimi İngilizce'ye boğmam gerçekten insanı çok geliştiren bir şey. Zorlandım bu arada. İnanılmaz zorlandım. Ama dediğim gibi, exposure is everything. Yani maruz kalmak her şeydir. Mesela benim gördüğüm dili öğrenirken herkes gramer kitabını gümlüyor ama farkında değiller. Çünkü fluency, akıcılık demek.

Accuracy, doğruluk demek. Ve bu yüzden gramere takılı kalırsan her şeyi kaçırıyorsun aslında. Bir dili hızlı ve akıcı konuşabilmek ve aynı zamanda gramerde hatasız olmak aslında iki elmanın yarısı gibi. Mesela ben gramer konusunu çok fazla takmamıştım başta. I prioritize fluency over accuracy. Yani ben doğruluktan çok akıcılığı önceliklendirdim. Bunun avantajı, dili çok hızlı öğreniyorsunuz. Ama dezavantajı, dil bilgisi hatalarınız oluyor. Ve onu da ileride düzeltmek zorunda kaldım. Yani bunu da söyleyeyim.

O yüzden dil önerirken insanlar bence şuna karar vermeli. Do you want to be perfect or do you want to be understood? Yani mükemmel mi olmak istiyorsun yoksa sadece anlaşılmak mı istiyorsun? Ben anlaşılmayı seçtim başta ama sonra tabi akademik çalışmalar yaptıkça aslında mükemmelliyeti kazanmam gerektiğini fark ettim. Fakat mesela normal bir insan için, akademik bir çalışma yapmak istemeyen bir insan için çok rahat bir şekilde anlaşılmak bence çok güzel bir seçim. Baktım ki native speaker'lar bile grammar atası yapıyor.

Ben de dedim ki, if native speakers make mistakes, why can't we? Yani anadili İngilizce olanlar bile hata yapıyorsa, biz neden hata yapmayalım? Ve bende bu çok büyük bir farkındalık ve rahatlama yarattı. Dile öğrenirken önemli şey, bu yüzden consistency, yani tutarlılık. Çünkü dil çok unutuluyor ve çok kolay vazgeçiliyor.

Aynı benim sürekli fitness'a gideceğim deyip asla devam edememem gibi. Yani bir hafta ara ver hemen düşüşe geçiyorsun. O yüzden hep kendime accountable yani sorumlu tutacak şeyler yaptım. Mesela kendime ödül şikalası koydum. En basit zevklerimi bile koşullandırdım. Sürekli film dizi izlemeyi seviyorsun dedim. Tamam o zaman şu kalıbı ve şu kelimeyi öğren. Birine de bir cümleyi de kullan. Ve ondan sonra o filmi izlersin dedim. Yani bildiğin carrot and a stick var ya. Yani bir sopanın ucunda havuç var.

Ve tavşan bağlanıyordu galiba onda, emin değilim. Eşek de olabilir. O eşek o sürekli havucu almak için yürüyor. Ama asla alamıyor çünkü zaten sırtına bağlı yani önünde kalıyor. Ben de aslında kendime böyle davrandım. Bazı duygular İngilizce'de yok. Yani bizim anlatmaya çalıştığımız bazı şeyler İngilizce'de yok. Ya olanlar da var ama bana saçma geliyordu mesela. Mesela gönül rahatlığı diye bir şey İngilizce'de tam çevrilmiyor bence. Peace of mind deniyor tamam. Biliyoruz gönül rahatlığı demek. Ama aynı his değil yani. İş dünyasına girince fark ettim ki bu arada, dil bilmek sadece yetenek değil, bence bir superpower, yani süper bir güç. Çünkü bilingual olan insanlar, yani cultural mediators dediğimiz, hem Türkiye'yi hem de dünyayı anlayan bir insan oluyorsun. Bu yüzden mesela çoğu uluslararası şirket iş ilanlarında, we are looking for bilingual candidates der. İki dil ya da daha fazlasını bilen adaylar arıyoruz diyor.

Çünkü language is the bridge between markets. Yani dil, pazarlar arasında bir köprüdür. Bu da ben İngiltere'de işe girerken söylenen şeylerden biriydi. Gerçekten çok şaşırmıştım.

Eski dünyasında bu arada farkettiğim bir şey daha var. Konuşmak yetmiyor, yazmak da gerçekten gerekiyor. Çok kişi İngilizce konuşmayı öğretiyor ama yazma da çok kötü gerçekten. O yüzden ben yazımı geliştirmek için journal'ın, yani günlük tutma taktiğini kullandım. İngilizce'de günlük yazmaya başladım. İlk gerçekten çok kötüydü ama zamanla gelişti. Hem kendi günlüğümü anlatıyordum hem kendi günlerimi anlatıyordum. Hem de aynı zamanda kelime defteri gibi böyle kelimeler yapıyordum. Farklı kelimeler kullanmaya çalışıyordum o journalda. Sonuç olarak dili öğrenmek hayat boyu süren bir süreç ve her yeni dil yeni bir pencere açıyor gerçekten. Ben bu yüzden Nike'nin, orada Nike demiyorlar burada Nike diyorlar, Just Do It dediği sloganı söylüyorum size. Bence her türlü düşündüğünüz şeyde kararsızsanız yapın geçin abi. Gerçekten yapın geçin. Hangi yabancı dili seçmelisiniz peki? Bence bu çok kişisel bir soru ama bence yapılması gereken şey hangi kültüre ilgi duyduğunuza bakmak.

Kültürü öğrendikçe dili de öğrenirsiniz geliyor çünkü. O dil ile kültür ile iç içe olduğundan kendinize aslında kattığınız şey aynı zamanda bir kültür oluyor. Cultural mediator demiştik hatta. Cultural agent de derler. Yani bunları tabi iş ilanlarında söylemezler ama bu insanlar aslında budur. Yani iki kültür arasında bir köprü görevi görürsünüz.

Dili bölümü okurken sadece dil mi öğreneceğiz yoksa içine kültür ya da edebiyat ya da tarih giriyor mu? Edebiyat seçiyorsanız giriyor. Çeviri bilim ya da o tarz bölümlerdeyseniz teorik olarak giriyor. Ama aynı zamanda teknik olarak da odaklanıyorsunuz. Kelimelerin nuance yani küçük anlam farkları çok önemli. O yüzden mesela benim de anlatmaya çalıştığım şey ve ilgili olduğum şey ve diğer bölümlerde aslında bahsettiğim şey de bu.

Okullarda öğretilen her şey yeterli mi? Kesinlikle hayır. Hangi okul olursa olsun. Çünkü sistem ve bazı bölümlerdeki öğretim şekli bizi jack of all trades, master of none yapıyor. Yani her şeyden biraz bilen ama hiçbir şeyde uzman olmayan biri haline getiriyor. Ve gerçekten üzücü bu. Çünkü gerçek dünyada uzmanlık çok önemli. Özellikle böyle sponsorship gibi bir şey, yani sponsorluk arıyorsanız, yurt dışına gitmeyi planlıyorsanız falan

çok ilginç oluyor. O yüzden asıl öğrenme süreci bence okuldan sonra başlıyor. Ben bunu fark ettiğimde self-education yani kendini kendime öğrenme sürecime başladım. Kitaplar okudum, online kurslar aldım, YouTube'da dersler izledim. Sadece ingilizce için de yapmadım bunu. Her şey için yaptım. Çünkü modern dünyada

Tamam, hani degrees matter, yani diplomaları önemli ama skills matter more, yani beceriler daha önemli. Çünkü know-how'u öğrenmek, yani know-how bilgi demek, bilmek ve nasıl sözcüklerinin araya tire koyularak yazılmış bir şekilde know-how, bir alanda bir uzmanlığa sahip olmak da denilebilir aslında. Bu know-how benim için çok da önemliydi mesela. Özellikle Türkiye'de bir iş doktorunu oynamak dışında, ki oradayken de gerekiyor, ama yurt dışına çıkıp orada kendi becerilerinizi geliştirmek istiyorsanız kesinlikle gerekiyor.

En büyük şeylerden biri de aslında bu hata olarak adlandırabileceğim şeylerden biri. İsterseniz üniversitenizin ismi olmasın ama yurt dışında okumak istiyorsanız, yüksek lisans falan orada yapmak istiyorsanız, o lisans zamanı GPA, yani not ortalamanızı Prioritize etmeniz gerekiyor. Öncelik vermeniz lazım. Ama Türkiye'deki bir sektör oyuncaksınız. İsmi olan bir üniversiteye gitmesi tabii çok daha mantıklı olabiliyor bazen. Dediğim gibi, genel olarak bahsettiğimde dil bölümünü seçmek çok güzel. Fakat hayatınızda yapacaklara sadece siz karar verebilirsiniz.

indecisive olmak yerine, yani Araf'ta kalıp kararsız olmak yerine karar vermek her zaman daha iyidir. Bu arada şimdi çok saçma bir şekilde aklıma da geldi. Araf ne demek mesela? Araf, purgatory demek. Ama gerçekten Araf anlamında yani, purgatory. Ama Araf'ta kalmak falan derseniz, heni mecazi anlamda kullanırsanız, indecisive bence tam karşılığı oluyor. Neyse, çok güzel bir filmden, çok sevdiğim bir kodla, yani bir alıntıyla bitirmek istiyorum bu bölümü.

It is not our abilities that show what we truly are. It is our choices. Harry Potter sırları odasında geçiyor bu. Çocuk filmi falan demeyin. Gerçekten Harry Potter'da öğrendiğiniz şeylerin sınırı yok. İngilizce açısından da çok güzel bir seri bence. İngilizce öğrenirken insana çok şey öğretebilirim. Yani bu alıntıda bizim kim olduğumuzu yeteneklerimiz değil, seçimlerimiz gösterir diyor.

Bunu sakın unutmayın. Ve podcast bölümünün daha sonuna geldik. İngilizce'si Neydi Podcast'inin diğer bölümlerini dinlemeyi unutmayın. Hepinize çok güzel günler dilerim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)