
1.793 kelime · ~9 dk okuma
Çok önemli bir ana tanık olmak üzereyiz. Aziz dostum Michel. Sen bir harikasın. Sonunda cevabı buldum. Neyin cevabı? Aynı anda gerçekleşen iki olayın eş zamanlı olduğu konusunda hemfikiriz değil mi? E yani tabii ki. Ne saçma bir soru bu Albert. Hayır sevgili dostum. Fena halde yanılıyorsun.
Gel bak, birlikte hayal edelim. Şimdi bir demir yolunun kenarında olduğumuzu düşün. İki tane de elektrik direği. Aralarındaki mesafeyi kolayca ölçebiliriz değil mi? Şimdi iki direğin tam ortasını bulup işaretleyelim. Tam ortasında da senin durduğunu varsayalım. Elinle bir ayna aldın diyelim. Sonra... İki direğe de aynı anda bir yıldırım düşsün.
Aynadan bakınca bu iki olayın da eş zamanlı olduğunu görürsün. Fakat... Şimdi de bu raylardan geçen bir trende olduğunu hayal etmişim. Elinde de iki tarafı gösteren bir ayna var yine elbette. Tren tam işaretlediğimiz noktaya gelince bu iki direğe yine birer yıldırım düşsün. Şimdi söyle bakalım bana sevgili dostum. Bu iki yıldırım yine aynı anda mı düşer? E yani... Evet... Hayır tabii ki.
Aynadan baktığında önce trenin gittiği yöndeki direğe düşen yıldırımı görürsün. Sonuçta ışığın direkten aynaya gitmesi zaman alacaktır. E tabi bu sırada tren biraz daha yol kat edeceği için arkadaki direkten gelen ışık da daha fazla yol kat edecek. Yani önce gözünle gördüğün direğe sonra da aynada yansıyan direğe düşen yıldırımı göreceksin.
Yani nereye varmak istiyorsun Albert? İşte yani trende giden birisi için bu yıldırımlar sanki aralarında bir gecikmeyle düşmüş gibi gözükecek. Ama rayın kenarındaki sabit bir insan için bu yıldırımlar aynı anda düşmüş gibi görünecek. Ama bu... Evet aziz dostum, zaman. Zaman görecelidir. Her
şey bir kıvılcıma bakar diyoruz ya hani. İşte kimi zaman insanın zihninde yanan bir kıvılcım, kocaman bir yangına dönüşebilir. Kimi zaman bu sadece seni değiştirir. Evet, o andan sonra sen artık eski sen değilsindir. Fakat kimi zamanda bu yangın tüm zihinlere yayılır. Kimse eskisi gibi değildir artık. Hatta dünya bile artık eskisi gibi değildir.
Albert Einstein'ın da kıvılcımı, yakın arkadaşı Michel Besso'ya anlattığı bu ünlü tren yolu düşünce deneyiydi. Her şeyi değiştiren o aydınlanma buydu esasında. Ve Albert'ın hikayesi tepeden tırnağa değişmişti. Evet, hiçbir şey tesadüf değil de Albert Einstein'ın hayatını ve Tanrı'nın düşünce biçimini anlama yolculuğunu konuşmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz. Şu an ikinci bölümdesiniz. Aramıza yeni katılanlardan biriyseniz telaş etmeyin. Bu bölümdeki hikaye de sizi tek başına memnun edecektir. Fakat ben ilk bölümü de dinlemenizi öneriyorum tabii ki.
Şimdi, Albert'ın aydınlanmasını sağlayan o tren yolu düşünce deneyi gibi fikirler çok basit duyuluyor değil mi? Hele de sonunda zamanın göreli olduğu çıkarımını yaptığınızda. Aslına bakarsanız bu durum Albert için de pek farklı değildi. Hatta kendisi de şöyle demişti bu konuyla ilgili. Burada sıra dışı, mantıksız ya da gizemli bir şey yok. Sadece zamanın hepimiz için farklı hızlarda aktığını ifade etmeye çalışıyorum.
Ancak neden herkesin bu kadar basit olduğunu anlamamasını anlamakta epey bir zorlanıyorum." Albert bu çıkarımının üzerinden sadece beş hafta geçtikten sonra tüm kanıtlarını toplamış ve bir makale yazarak bunu kağıda dökmüştü. Vardığı sonucu ise özel görevlilik teorisi olarak biliyoruz hepimiz. En basit haliyle ne kadar hızlanırsanız zaman yerinde duran bir gözlemciye göre sizin için daha yavaş akacaktır anlamına geliyordu bu teori. Yazdığı makalede bunun yansımalarından da bahsetmişti. 1905'te şöyle bir örnekle açıklamıştı bu zamanın göreli olması meselesini. İki tane saat alın ve birini ekvatora diğerini de kutuplardan birine yerleştirin.
ekvatordaki saat kutuptakine göre daha yavaş akacaktır. Bunun en basit anlamı şuydu. Algılamak ne kadar zor olsa da işe gitmek için yoldayken geçirdiğiniz zaman iş yerinde masanızda oturduğunuzdan daha yavaş geçer. Tabi 100 km hızla giden bir araba için bu zamandaki değişim inanılmaz küçük olduğu için algılaması mümkün değildir.
Ama mesela işe giderken kullandığınız arabanız ya da bindiğiniz metrobüs ışık hızının %90'ına ulaşabilseydi işte o zaman çok garip şeyler gözlemlerdiniz. Mesela boyunuz yol kenarından bakan birine normalden %40 daha kısa görünürdü. Einstein'ın daha 15 yaşındayken sorduğu sorunun cevabı da tam olarak burada ortaya çıkıyordu. Bir ışık dalgasına binebilseydik ne olurdu diye sormuştu genç Albert.
Nihayet bulmuştu yanıtı. Cevap hiçbir şeydi. Evet, bir ışık dalgasına binebilseydik hiçbir şey olmazdı. Çünkü boyunuz tam bu hıza ulaşıldığında sıfırlanacak ve zamanda duracaktı. Bir şeyler olsa bile gözlemleyemezdiniz zaten. Tabii ki o zamanlar herkese çılgınca gelmişti Einstein'ın bu çıkarımı. Söyledikleri kanıtlanamaz birer deli saçması olarak nitelendiriliyordu.
Ama işte, her açıdan o kadar güzel bir teoriydi ki bu. Çalışıyordu, işe yarıyordu. Hem de Albert'ın tam olarak söylediği gibi. Haziran 1905'te, Albert henüz 26 yaşındayken bu teorisini Almanya'nın ünlü fizik dergisi Annalen der Fizike, hareketli cisimlerin elektrodinamiği üzerine başlığıyla gönderdi.
Ancak makalede önceki çalışmalara dair bir referans vermemiş ya da başka birilerinin bahsini geçirmemişti. Sadece yakın dostu Michel Besso'ya kendisini sabırla dinlediği için teşekkür ediyordu Albert. Her şeyin de ötesinde eşi Mileva'dan da hiçbir yerde hiçbir şekilde bahsetmemişti. Çoğu zaman araştırmacılar sadece sevgilerini ifade etmek için bile eşlerine ve ailelerine teşekkür ederler bu makalelerde.
Kaldı ki Mileva ile Einstein'in mektuplarından anlaşılacağı üzere aralarında ışık ve hareket problemleri konusunda fikir alışverişi yaptıkları da görülüyordu. O halde neden Mileva'dan bahsetmemişti Albert? Bazı kaynaklara göre Mileva'nın da bu teorilerdeki katkısı Besso ile aynıydı. Yani o da sadece bir dinleyiciydi. Einstein'ın söylediklerini anlayıp üzerine yorum yapsa da en nihayetinde sadece onu dinliyordu.
ki önceki bölümü dinleyenler de hatırlayacaktır. Bu tür entelektüel tartışmalara vakit ayıracak durumda da değildi Milawa. Bana sorarsanız Albert ne olursa olsun makalesinde eşinden de bahsetmeliydi. Ama işte Albert'ı az çok biliyorsunuz artık. Mevzubahis kişisel ilişkiler olduğunda bir miktar duygusuzdu kendisi. Fazla gerçekçi ve hisleri her daim gereksiz gören, aşırı hırslı bir karaktere sahipti.
Öyle ki bu hırsını yürüttüğü çalışmalardan ve yaptığı çalışmalara gösterdiği ilgiden de görebiliyoruz. Evet teorileri onun her şeyiydi artık. Hatta kimi zaman ailesinden de öte bir bağlılık duyuyordu onlara. Ve bir noktada ipin ucunu da kaçırmıştı Albert. Anus Mirabilis yani mucize yıl olarak bildiğimiz 1905'te kontrolü tamamen kaybetmişti.
Tam da bu noktada bir mola verelim derim. Zira Einstein'in yarattığı mucizeler bizim de kontrolden çıkmamıza sebep olabilir. Kendimizi hazırlasak iyi olacak. Evet, hazırsak 1905'e yani mucize yıla gidelim hep beraber. Ve görelim bakalım Albert nasıl tavşanlar çıkarmış şapkadan.
Einstein bu dönemde kuantum teorisi, ışığın parçacık özelliği ve atomun varlığıyla ilgili çığır açacak fikirler ortaya atıyordu. Evet, henüz atomun varlığından bile şüphe edilen bir dönemden bahsediyoruz. Bilim karşıtlığının bugüne kıyasla çok daha güçlü olduğu zamanlardı. Buna aldırış etmeden arka arkaya yeni fikirler geliyordu Albert'ten.
İşte tam bu süreçte özel görevliliği, kütle ve enerjiyi uygulayarak tarihin en önemli formüllerinden birini ortaya çıkarmıştı. Evet, E eşittir MC²'den bahsediyorum. Şöyle izah edeyim bu formülü size. Bir cisimde mevcut enerji miktarı ışık hızının karesiyle kütlesinin çarpımını eşitti. Ama daha da basit bir şekilde anlatayım size bunu. Bu çılgın bir sayıya tekabül ediyordu.
Albert ise şöyle anlatmıştı bu formülü. Bir gramlık bir maddede inanılmaz miktarda enerji bulunur. Ama bu enerji serbest kalmadığı sürece bunu gözlemleyemezsiniz. Şöyle örneklendireyim bunu. İnanılmaz zengin bir insanı düşünün. Bu adam sıradan giyiniyor ve hiç para harcamıyorsa herhangi biri içinde sıradan bir insan gibi görünür. Ne kadar parası yani enerjisi olduğunu bilemezsiniz.
Evet, 26 yaşında bir patent ofisi çalışanı olan Albert artık kendi boynuda aşıyor. Ünü yavaş yavaş yayılmaya başlıyordu. Ve evet, yazdığı teorileri için bir ödeme almadığından hala ofisteki işine de devam etmek zorundaydı. Bir taraftan da özel ders veriyordu genç Albert. Bu sırada hiç alışık olmadığı şeyler de gerçekleşiyordu hayatında.
Çevre üniversitelerden profesörler bu genç fizikçiyi görmek için patent ofisine geliyor. Albert ile görüşmek istediklerini söylüyorlardı mesela. Mezun olduktan sonra asistanlık için başvurduğu ancak cevap bile alamadığı profesörlerdi bunlar. Kendisi de olan bitenin pek farkında değildi aslında. Bu teorilerin tam olarak nereye varacağını kestiremiyordu. Tek yaptığı şey kendine ve düşüncelerine meydan okumaktı.
Mucize yılda yayımlanan makaleleriyle edindiği başarıların tadını çıkarmak, övünmek ve biraz dinlenmek yerine ilk iş ne yapmıştı peki? Teorisinin yetersizliğini fark etmişti. Evet, mükemmel bir teoride özel görevlilik. Harika çalışıyordu. Fakat 1907'de bir başka fizik dergisi için bu teoriyi yeniden yorumlarken aniden bir şey fark etti ve bıraktı yazmayı.
Teorisi neredeyse o zamanki fiziğin tamamını kapsıyor. Birçok şeyi hatasız bir şekilde ifade edebiliyordu. Sadece tek bir şeyi açıklayamamıştı. Kütleçekimi. Bu noktadan sonra Einstein'ın yaptıklarına çok az insan cesaret edebilirdi. Zira normal şartlarda kütleçekim fikri bilim dünyasında yerleşmişti artık. Çok iyi çalışıyordu. Yani bir iki ufak pürüz dışında desek daha doğru olur.
ki her şeyi değiştirecek şeyler de o pürüzlerdi. Normalde tartının bir tarafına bir kilo demir, diğer tarafına ise bir kilo pamuk koyarsanız tartı dengeye gelir. Çünkü dünyanın kütle çekimi iki maddeyi eşit ölçüde çeker. Bahsettiğim pürüz de tam olarak buradaydı işte. Dünya bunu nasıl yapıyordu ki? Yani demir ya da pamuk dünyanın bu gücünü nasıl hissediyordu?
Newton bu kuvvetin güneş sistemini de yönettiğini söylemişti. Gök cisimlerinin de uyduğu bir yasaydı yani bu. Ama Newton bile kütleçekimin evrenin tamamında nasıl etkili olduğunu ve bu gücün nasıl tüm evreni kontrol ettiğini açıklayamamıştı. İşin gizemi de burada saklıydı aslında. Tüm gezegenler nasıl belirli bir rutayı takip ediyordu? Evrendeki bu tür bir düzeni sağlayan şey neydi?
Bunun cevabını bulmayı kafaya takmıştı Einstein. Ne demiştik? Tanrının düşünce biçimini öğrenmek istiyordu çılgın dahimiz. Öyle ki Max Planck bir keresinde hayatının en büyük kumarını oynuyorsun demişti Albert'a. Kütle çekimine dokunma diyordu özetle. Çözemezsin, çözsen bile kimse inanmaz. Çok karmaşık, çok zor bir problem bu.
Yüzyıllardır kimse cesaret bile edemedi buna. Uzak dur diyerek uyarıyordu meslektaşını. Aslına bakarsanız Albert da ne denli bir yükün altına girdiğinin farkındaydı. Bu cevap arayışının çok zor bir yolculuk olacağını biliyordu. Hatta özel görellilik aslında çocuk oyuncağıymış. Kafam patlayacak gibi. Hiç bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum dahi demişti o dönemde.
En büyük problemse şuydu. Kütleçekim evrendeki en demokratik olguydu. Evet, her türlü nesne, her türlü cisim, siz, ben, bir sinek, bir nötron yıldızı ya da bir galaksi. Her şey aynıydı kütleçekim için. Malzemesi ne olursa olsun, ne kadar büyük olursa olsun, her şeye eşit davranıyordu. Yani Albert'in ele alabileceği, başlangıç noktası yapabileceği bir istisna yoktu ortada.
Ne yaparsa yapsın bu probleme nasıl yaklaşacağını bilmiyordu. Ta ki o ana dek. Der glückliche gedanke meines Lebens, demişti Albert buna, yani hayatımın en mutlu düşüncesi. Bir anda her şey beliri vermişti zihninde. Tanrı'nın düşünce biçimine yepyeni bir pencereden bakabileceği bir düşünce deneyiyle cevap da ortaya çıkmıştı kendiliğinden.
Bir modern fizik tarihçisi ve The Collected Papers of Albert Einstein kitabının editörü Martin C.S.Klein şöyle bir şey söylemişti Albert için. Geçmişe gidip Albert Einstein'e bir soru sorabilseydim şunu sorardım. Teorilerini dayandırdığın ilkelerden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Görelelik yasasının bu kadar evrensel olduğunu nasıl anlayabildin?
evrenin kumaşının her bir noktasında bu şekilde çalıştığından nasıl emin olabiliyorsun? Evet, gerçekten de öyleydi. Kendisine göre bir anda ortaya çıkan teoriler değildi bunlar. 4-5 yaşında babasının hediye ettiği pusuladan beri zihninde sürekli dönüp duran, üzerine düşündüğü problemler de hepsi aslında.
düşünmekten hiç vazgeçmediği ve yaşadığı o aydınlanma anı da on yıllarca süren zihinsel çalışmaların bir sonucuydu aslında. Ve zamanında herkes ona şüpheyle yaklaşırken Einstein'ın emin olduğu tüm çözümler üzerinden yüz yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen kusursuz bir şekilde çalışmaya devam ediyor. Ama tabii ki onun cevap arayışı da bitmiyordu burada. Daha uzun uzadıya Albert'ın hayatının en mutlu düşüncesinden bahsetmemiz gerekiyor. Evet, Albert'ın hikayesi devam ediyor.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.