
3.109 kelime · ~16 dk okuma
Bütün duygularımızı paylaşmak zorunda mıyız? Aklımıza gelen her şeyi, o anda hissettiğimiz her şeyi karşımızdaki insanlara aktarmak zorunda mıyız? Bu bölümü kaydederken, daha doğrusu bu bölümü kaydetmeye karar verirken, kendimle biraz çelişerek buna girdiğimi düşündüm önce. Dedim ki, Gizem sen bütün podcastlerde sürekli açık olun, kendinizi ifade edin. Yakınlık kurmak için duygularınızı anlatın diyorsun. Şimdi bir bölüm kaydediyorsun ve diyorsun ki bütün duygularınızı paylaşmak zorunda değilsiniz. Bir düşünün bunun üzerine diyorsun.
E nasıl yani şimdi böyle bir şey olabilir mi? diye soruyorsanız çünkü ben kendime sordum siz de eğer bana soruyorsanız evet olabilir ve bu podcast'de neden bütün duygularımızı paylaşmak zorunda değiliz? Hangilerini paylaşmalıyız? Paylaşmasak ne olur? İlişkimizdeki yakınlık bütün duygularımızı paylaşmak üzerine mi kurulu? Bunlar üzerine konuşalım beraber. O yüzden hazırsanız başlayalım.
Şimdi aklıma ilk şu geliyor. Duyguları paylaşmak ilişkiler için ne anlama geliyor? Bir bunu konuşmak istiyorum ama öncesinde duyguları paylaşmak ne demek bunu tanımlayalım isterseniz. Çünkü yani düşününce her an bir sürü duygu hissediyoruz. Hissettiğimiz duyguların büyük bir kısmının farkında bile değiliz.
O anda dominant olan bir duygu olduğunda onu yakalayabiliyoruz. Bana hep şey gibi geliyor duygular. Böyle zihnimizde bir sürü dolanan böyle küçük baloncuk var ve ben birini çekiyorum. Çektiğim balonu tutuyorum ve ona bakıyorum, rengine, şekline. Ve o balonun üzerinde mesela bir duygu yazıyor, öfke yazıyor, kırgınlık yazıyor, haksızlığa uğramak yazıyor, neyse bir duygu yazıyor. Ve o duyguyu daha çok tanımlıyorum aslında. Bu da bizi başka bir önemli noktaya getiriyor. Çoğu zaman hissettiğimiz duyguların daha derinlikli duygularını bilemiyoruz. Mesela ben kızgınlık duygusunu
Aslında mesela farklı şekillerde de tanımlayabilirim. Yani ben şu anda mesela kızgın hissediyormuşum gibi bir kısa yolla anlatıyorum hissettiklerimi ama belki de sadece düşmanca hissediyorum karşımdaki insana. Ya da incinmiş hissediyorum ama bu kızgınlık olarak dışarı çıkıyor. Ya da aslında hissettiğim şey sadece kıskançlık ama yine ben bunu öfke diye betimleyebiliyorum. Altına inemediğim için duyguların çoğu zaman en kolay tanımlayabildiğime takılıyorum. İnemiyorum dedim ama bu beceriksizlikten mi kaynaklanıyor yoksa bilmemezlikten mi kaynaklanıyor yoksa farkına varamazlıktan mı kaynaklanıyor gibi
sorularım var çünkü bence cevabı bilmemezlik ve farkına varmamazlık yani aslında ben duygularımı oluşturan daha böyle o alt duyguları biraz daha iyi bilsem o zaman kendi duygumu da daha rahat tanımlayabilirim yani kızgınım demek yerine aslında ben çok incindim demem çok daha rahat olur ya da mesela neşeli hissetmek diye tanımladığım bir şeyin aslında mesela İyimser hissetmek olduğunu tanımlayabilmem daha kolay olur. Yani biraz daha alt kategoriden bir duyguyu seçebilsem kendimle daha iyi tanıyabilirim. Ama böyle de bakınca yani o duygular o kadar çabuk şekil değiştiriyorlar ki. Az önce o balon tanımlamasını yaparken yani ben elimi alıyorum zaten o balona bakarken hop o elimden uçuyor yeni bir balon geliyor. Hop o elimden uçuyor, yeni bir balon geliyor. Sadece ben bir balonu böyle sıkı sıkı tutup, hayır ben bunu bırakmak istemiyorum, bu benimle kalacak dediğim zaman o duygu ısrarla benimle kalmaya devam ediyor. Çünkü duygu ne demek? Bir de onu düşünelim. Ben bu podcastte ne kadar çok tanımı konuştukça yapıyorum, siz de fark etmişsinizdir.
Asıl duygu bizim bir uyarana karşı hissettiğimiz tepki. Yani mesela ben şu anda bu podcastı kaydederken bir anda ekranımda bir ufak bir şey belirse, bir mesaj belirse, o mesaj bana aynı anda birçok duyguyu hissettirebilir. Ya da mesela ben bugün stüdyoya gelirken bir telefon konuşması yapmış olsam, sadece o telefon konuşmasının bana hissettirebileceği belki 15-20 farklı duygu olabilir. Hem bütün bu duygular benimle beraber, benim zihnimin içerisinde ve ben sürekli insanlarla interaksiyon içerisindeyim. Yani bugün mesela stüdyoya geldim, buradaki arkadaşlarımla karşılaştım. Bizim aramızdaki yakınlık, benim mesela yolda konuştuğum telefon konuşmasının bende yarattığı bütün duyguları veya o telefon konuşmasını burada aktarmamla ilişkili mi? Yoksa yani o telefon konuşması benim günlülük hayatımın parçası ve benim orada hissettiğim duyguları buraya getirmem gerekmiyor mu?
Çünkü bence ikincisi. Yani hepimizin hayatında her şeyi sürekli anlatma gereksinimi yok. Bazılarımızın buna daha çok ihtiyacı var. Bunu bir kabul edelim önce. Bazılarımız daha çok başımıza gelenleri ve onun bize yarattığı duyguları anlatmak istiyoruz.
Ama bazılarımız buna hiç hoşlanmıyor. Ve o duyguları zaten fark etmek, tanımlamak ve dışarıya aktarmak bu insanlar için zaten zor. Ve biz bu insanları duygularını sürekli paylaşmaya ittirdiğimizde aslında onların hiç güçlü olmayan bir kaslarını sürekli çalışmaya zorluyoruz. Böyle bir noktadan baktığımızda paylaşmak rahatlatır düşüncesi herkes için doğru olmak zorunda değil sanki değil mi? Yani paylaşmak belki beni rahatlatıyor ama duygularını konuşmayı çok da sevmeyen bir insanı rahatlatmak şöyle dursun belki daha da geriyor.
Belki mesela o insanın duygularını paylaşabileceği belli zamanlar, belli modlar var ve ben onun hiç hazır olmadığı bir zamanda ısrarla onun o duygusunu benimle paylaşmasını bekliyorum. Böyle zamanlarda aklıma hep şu geliyor. Artık beni bayağı iyi tanıyorsunuz podcastler sayesinde. Ben duygularını paylaşmayı çok seven bir insanım ve daha kaygılı bir yapım olduğu için de bir problemle karşılaştığım zaman o problemi hemen çözülsün istiyorum. Hemen o konu hakkında konuşalım ve halledelim ve geçelim istiyorum. Tabii ki bu gerçek hayatta çok da karşılığı olmayan bir davranış. Çünkü herhangi bir gerginlik yaşayan herkesin o anda benimle konuşması gerekmiyor.
Bu aslında birkaç sene önce kendi kendime, kendi bir davranışımın arkasından fark ettiğim bir şey oldu. Kardeşimle bir tartışma içerisindeydik ve böyle gerilim yaşıyoruz. O bir şey söylüyor, ben bir şey söylüyorum. Sonra ikimiz de o konuşmayı daha fazla sürdüremeyeceğimizi fark ettik. İkimiz de odalarımıza çekildik. Ama sonra ben kendi içimde kendimi dolduruşa getirdim, getirdim, getirdim tabii ki. Size de podcastlerde anlattığım teknikleri daha bilmiyordum ve yapamıyordum. Sonra gerçekten bendeki o bütün duyguların zihnimde olgunlaştığını fark ettim ve böyle şöyle bir hissim vardı. Şimdi gideceğim ve kardeşime bütün aklımdaki duyguları anlatacağım, bana hissettirdiklerini ve bu arada yanlış anlamanızı istemem. Hani böyle gidip anlatmak istediğim duygular ona ne kadar kızgın olduğum, kırgın olduğumdan ziyade
işte sen benim kardeşimsin ben seni çok seviyorum işte bunları yaşamamamız lazım böyle söylediğinde ben çok inciniyorum bu ara farkındaysanız ne kadar suçlayıcı da bir şey geçiyormuş aklımdan bunları söyleyeceğim ve ben duygularımı böyle ifade ettiğimde o inanılmaz etkilenecek bir anda işte beni anlayacak ve biz barışacağız gibi bir hayal içerisinde böyle kalktım odamdan hızlı onun odasına gittim işte kapıyı çaldım açtım Ve onun tepkisini hiç beklemeden ya da idrak etmeden demeliyim sanırım. Kendi duygularım hakkında konuşmaya başladım. Ve konuşmanın orta yerini de şey farkettim. Ama o hiç hazır değil ki. Yani onun üzerine ben şu an bütün duygularımı dump ediyorum. Yani böyle bırakıyorum resmen ve yani o...
O anda benim duygularımı duymak istemiyor. O anda kendi duygularını konuşmak istemiyor. O anda hiçbir şey yapmak istemiyor. Onun o anda bütün ihtiyacı olan zaman ve sindirebilmek. Ama ben hiç buna saygı duymuyorum o esnada. Böyle o idrak almanın o kadar net hatırlıyorum ki şu an size anlatırken bile gözünün önünde böyle bir anda kaldım konuşmanın ortasında ya özür dilerim hani seni bırakıyorum ben deyip çıktım ve o günden beri bu konuda biraz daha iyi olmaya çalışıyorum. hem ona karşı hem de diğer duygularımı paylaşmam gereken insanlara karşı. Çünkü benim duygularımı paylaşma isteğimle karşımdaki insanın isteğinin aynı olmaması aslında mutlaka benim seçtiğim yolla çözülmesi gereken bir mesele değil. Bunu sık sık yapıyoruz. Yani ben duygularımı konuşmak istiyorum, o benimle konuşmak istemiyor ama onun konuşmayı öğrenmesi lazım. O yüzden mutlaka orta yolda buluşmalıyız. Orta yol ne? E tamam ben belki biraz daha az konuşayım ama o da konuşsun.
Ama o hiç konuşmak istemiyor belki. Ya da o hiç bizim istediğimiz zamanda konuşmak istemiyor. Bu da mümkün. Çünkü bu da bizi aslında stres tepkilerine getiriyor. Yani çünküyle başladım, öyle bitireyim. Hatırlarsanız bu podcastlerle daha önce mesela insanları aşırı memnun etme davranışının üzerine odaklanmıştık ve anlatmıştım size bu bir stres tepkisi diye. Başka bir stres tepkisi de don. Yani bazılarımız yoğun stres anlarında donuyoruz.
hiçbir şey yapmak, hiçbir şey konuşmak, hiçbir tepki vermek istemiyoruz veya zaten beceremiyoruz. Yani o anda o durumun bizde yarattığı ağır yük bizi bir süre yerimize kalmaya itiyor. Gerçekten bizim biraz, yani şey gibi düşünün, donmuş et gibi düşünün, çözülmek için zamana ihtiyacımız var. Yani orada bütün düşünceler, duygular, sözcükler, tepkiler, Her şey donuyor ve bilmiyoruz. Yani şu anda nasıl hissediyoruz bilmiyoruz. Şu anda ne tepki vermeliyiz bilmiyoruz. Buradan nasıl çıkacağız bilmiyoruz. O anda zaten o kadar donuyoruz ki okulun üzerine düşünmek ya da konuşmak mümkün değil. Yani pratik olarak da mümkün değil. O yüzden benim gerçekten onu çözebilmesi için biraz zamana ihtiyacım var. Hazmetmem gerekiyor. Yani ben ne aldım bünyeme, bununla karşı ne hissettim bunu fark etmek için zamana ihtiyacım var.
Hele de ben böyle hissederken karşımdaki insan bana daha da çok duygularını yolluyorsa benim için gerçekten kabus senaryosu gibi. Benim gerçekten durmaya ihtiyacım var. Şimdi böyle de insanlar olduğunda aslında şunu düşünmek lazım. Ben sürekli kendi duygularımı ifade ettiğimde belki de onların sınırlarını ilerlediyorum aslında.
Dahası, duygular bu kadar gelip geçeceği iken ben bütün duygularımı konuşmaya çalıştığımda belki de aslında hiçbir önemi olmayan bir duyguyu, hiçbir kalıcılığı olmayan, hiçbir şeyi değiştirmeyecek bir duyguyu gündeme getiriyorum. Alıyorum onunla oynuyorum. Onu ilişkimiz için önemli bir mesele haline getiriyorum. Ama aslında ben o duyguyu belki yani bir saat sonra hissetmeyeceğim bile. Ertesi gün hatırlamayacağım bile. Gerçekten her şeyi hakkında konuşmak zorunda mıyız? Bir de buradan şuraya da geçmek istiyorum. Bazılarımız için özel konular hakkında konuşmak daha rahat. Yani mesela ben podcastlerde duyuyorsunuz işte birçok kendi hayatımda yaşadığım problemden örnek verebiliyorum. Benim için hiç sorun değil çünkü ben hep kendim bilim bileli kendimle ilgili rahat konuşabilen bir insanım. Ama başka insanlar için böyle değil. Başka insanlar mesela kardeşleriyle yaşadığı bir tartışmayı burada anlatamayabilirler. Bunun da bir sakıncası yok. Yani bunu kendilerine saklamak istiyorum.
ve belki mesela bir tartışma istediklerinden bahsederler ama detayına inmek istemezler. Bu da şey getiriyor bizi, ilişkilerde birbirimizi bir konu hakkında konuşmaya zorlama çabamızda oluyor ya, mesela eski ilişkiler bir örnek. Daha önce ne yaşadın? Hadi bana anlat. Yani bunu illa şey gibi düşünmek zorunda değilsiniz, kıskanç bir yerden sormak gibi düşünmek zorunda değilsiniz. Ben karşımdaki insanı tanımak adına onun geçmişte yaşadığı deneyimleri bilmek istiyorum.
Ama belki karşımdaki insan eski ilişkileri hakkında konuşmak ve daha önemlisi eski ilişkileri hakkında düşünmek istemiyor. Eski ilişkilerin onda yarattığı duyguları benimle paylaşmak istemiyor veya o duyguları tekrar canlandırmak bile istemiyor. Ben bu soruları sorup onu konuşmaya zorladığımda ona iyilik mi yapıyorum gerçekten? Ya da ilişkimize iyilik mi yapıyorum gerçekten? Tam tersi karşımdaki insana
Onu hiç gözetmediğim, önemsemediğim mesajını veriyor olabilir miyim? Onun ben bunu istemiyorum demesine rağmen onu buna zorladığımda. Başka bir örnek de şu olabilir. Mesela bir olay olduğunda, o olayla ilgili ben belli bir miktar üzüntü hissediyorum ve bunun hakkında konuşuyorum. Aklıma şey geldi. Bu da yakınlarda yaşadığımız bir örnek olduğu için.
Geçtiğimiz günlerde ufak bir kaza yaptık arabayla. Bize hiçbir şey olmadı. Çok şükür arabamız biraz zarar gördü. Kazadan sonra ben bir ton duygu hissettim. Ve o bir ton duyguyu konuşmak ihtiyacı hissettim. Konuştum, konuştum, konuştum, konuştum, konuştum. Eşim hiçbir şey söylemedi neredeyse. Yani o anda tutanak tutulması, işte ne bileyim, arabanın tamire götürülmesinin organize edilmesi gibi şeylerle uğraştı. Ve sadece bunlar hakkında konuştu. Daha sonra, olayın üzerinden biraz zaman geçtikten sonra, ben bu konuyla ilgili hiçbir şey hissetmedim mi gerçekten diye sorduğumda, hissettim ama ben bunları konuşmak istemiyorum ki dedi. Ya da başka bir noktada da mesela şöyle bir şey söylemişler, hissettim ama ben bu duygularımı
Senin kadar iyi artiküle edemiyorum zaten anlatamıyorum ve yani benim için onlar sana anlatabileceğim kadar zihnimde berrak da değiller. Genel bir olumsuzluk hissi var ama böyle şöyle hissediyorum da böyle oldu böyle olunca da böyle hissettiğim gibi bir şey benim aklıma gelmiyor ve öyle olunca seninle ben bunu paylaşamıyorum. Şimdi, o bunu paylaşmadığında ben onun bu durumla ilgili daha az olumsuz duygu hissettiğini düşünüyorum. Bazen onu umursamaz olmakla zihnimde suçlayabiliyorum. Ama bu çok büyük haksızlık değil mi? Yani Happy Topu o hissettiği duyguları benim gibi paylaşmadığı için duygusuz bir insan olmak zorunda mı? Bu daha önce kaçınganlıkla ilgili çok konuştuğumuz bir şey bu arada. Biz kaçıngan insanları genel olarak duygusuz, umursamaz, ilgisiz, zaten hiçbir şey hissetmiyorlar diye suçlayabiliyoruz. Ama o kadar büyük bir yanılgı ki bu. Bununla ilgili gerçekten laboratuvarlarda yapılmış çalışmalar var. Bu insanlar dışarıya olumsuz duygularını söylemeseler de veya davranışlarıyla belli etmeseler de
fizyolojik ölçümler onların işte nabızlarının ya da tansiyonlarının diğer insanlar kadar stres tepkisi gösterdiğini gösteriyor. E o zaman biz sadece onların nasıl davrandığına bakarak nasıl hissettiklerini nereden çıkartıyoruz? Şimdi izninizle kaçıngan insanları savunma sürecimde bir ara verelim ve biraz sonra duygularımızı paylaşma konusunda konuşmaya devam edelim. Geldim. Şimdi, aklıma şu geliyor. Duygularını konuşmak konusu bence bizim kültürümüzde bir de şöyle bir tarafta. Sanki sadece kadınlar duyguları hakkında konuşur. İşte zaten hisseder ve konuşur. Erkeklerse konuşmazlar. Zaten o duygularını böyle derine gömerler. Bu cinsiyet farklılığı bir miktar doğru tabii ki ama önemli bir kısmı kültürel unsurlarla ilişkili. Yani nasıl yetiştirildiğimizle ilişkili. Zaten çocukken duygularına anlamı ve yaşama fırsatı vermediğimiz
Erkeklerin yetişkinliklerinde kendi duygularını çok iyi tanımalarını, anlamalarını ve aktarmalarını beklememiz hatalı olur. Ama tabii ki bu konuda kendisini çok geliştiren, kendisine fark yaratan da çok fazla insan var. Ama bu duygu hissetmedikleri anlamına gelmiyor. Sadece o duygularını paylaşmadıkları ya da paylaşamadıkları anlamına geliyor. Duygularını paylaşmayan insanları ya da duygularını paylaşmayı çok sevmeyen insanları donuk ve duygusuz olarak tanımlamamız gerektiğini konusunda bence hep beraber anlaşmış durumdayız. Şimdi şöyle bir sorun var. İçimizi atmak bizi hasta eder mi? Yani duygularımızı içimize atmak bizi hasta eder mi? Çünkü duygularını paylaşmayan insanların duygularını bastırdığını düşünmemeliyiz.
Ama bu da doğru değil. Çünkü duygu bastırmak, daha çok duygularını fark etmemek ve duygularını hiçbir şekilde davranışa dökmemek olarak tanımlanır. Yani bir insan mesela öfkesinin farkındaysa ve öfkesini bir şekilde bir tepkiye döküyorsa, bu oturup kendi kendine üç beş satır yazıp kendini rahatlatmaya çalışmak da olabilir, kapıyı çarpıp çıkmak da olabilir, ne bileyim, Kendisini sokağa atıp sokakta hızlı hızlı yürüyüş yapmak da olabilir. Gördüğünüz gibi bunların hiçbirinde duygularını sessiz bir şekilde dile getirmek, paylaşmak yok. Bu hala sağlıksız bir tepki değil. Yani burada bu insan duygularının farkında ve duygularını bir tepkiye dönüştürmüş durumda. Sağlıksız olan duygularını hiç fark etmemek ve duygusunun tepkisini hiç vermemek. Bu arada bununla da ilgili minik bir not düşünmek istiyordum. Geçtiğimiz günlerde yani çok yakında bir araştırma yayınlandı. Kaygılarla ilgili yapılan bir araştırma. Orada da şöyle bir şeye bakılıyor. Kaygılarımızı yok sayarsak bu işimize mi gelir yoksa tam tersi kaygılarımızı arttırır mı gibi bir çalışma.
Ve bu çalışma özelinde kaygılarını yok sayan insanların zaman içerisinde o kaygıyı daha az hissettikleri bulunmuş. Bunu şöyle yorumlamak isterim. Bütün duygularımızı aşırı önem vermek zorunda hissetmek durumunda değiliz bence. Bazı kaygılarımız, bazı olumsuz duygularımız orada olabilir. Biz onların farkına varıp, tamam yani bakalım ne kadar kalacaklar, bakalım beni ne kadar rahatsız edecekler diye birazcık
beklemede kalabiliriz. İlla her duygumuzu eşer eşer önemseyip gündeme getirmek zorunda değiliz. Şimdi bir de şunu konuşmak istiyorum. Bir şey paylaşmadığımızda karşımızdaki insanın aklımızı okuma ihtimalini artırıyor muyuz? Bazılarımız akıl okumaya, ipucu okumaya, karşımızdaki insanın davranışlarını anlam çıkarmaya daha meyilliyiz.
Bir de burada biraz kadınlara gelmek istiyorum. Kadınların duygusal ipuçlarını okuma yetenekleri evrimsi olarak erkeklerden daha iyi. Ve öyle olunca karşımızdaki insanın olumsuz bir duygu halinde olduğunu daha kolay fark edebiliyoruz. Böyle olunca mesela karşımızdaki insan kendini iyi hissetmiyorsa, üzerine gidip ne hissediyorsun, ne oldu, neden kötüsün gibi soruları daha çok sorabiliyoruz. Bunda bir sakınca yok. Yani karşımızdaki insanın duygusunu fark edip bununla ilgili soru sormamın bir sakıncası yok.
Ama karşımızdaki insan hala olumsuz hissetse de bunu dile getirmek istemeyebilir, bununla ilgili konuşmak istemeyebilir ya da bununla ilgili o anda konuşmak istemeyebilir. Bunu ayırt edebilmek istiyorum sadece. Çünkü bazı insanlar da şunu yaşıyorlar, duygularını anlattıkları zaman karşısındaki insan o duyguya çok büyük bir anlam yükleyebiliyor ya da bizi yanlış anlayabiliyor ya da bir duyguyu anlattığımız zaman o duygunun sorumluluğunu almak zorunda kalıyoruz. Belki de her duygu sorumluluğunu almak zorunda olduğumuz kadar önemli değil. Bunun bence bir boyutu daha var. O da herkesle her şeyi paylaşmak zorunda mıyız? Ya ben mesela bütün duygularımı herkese anlatmak zorunda mıyım? Yoksa bazı duygularım biraz daha sınırlı sayıda insana aktarılmak için saklanmalı mı? Ki bence ikincisi. Çünkü her şeyi herkese anlattığım zaman bundan pişman olma olasılığım çok daha yüksek. Ve beni daha iyi tanıyan, duygularımı daha iyi bağlama oturtabilecek olan ve kendileriyle duygularım hakkında daha detaylı konuşabileceğim insanların duygularımı anlatmak benim için çok daha faydalı. O yüzden de duygularımı anlatmak için belli insanları tercih edebilirim.
Şimdi buradan şöyle bir noktaya gelmek istiyorum. Sanki duygulardan bahsederken hep olumsuz duyguları anlatmaktan bahsetmişim gibi hissettim ama bu benim yanılgım da olabilir. Çünkü amacım o değildi aslında. Siz nasıl anladınız emin olmadığım için burayı bir böyle vurgulamak istiyorum. Çünkü bazılarımızın şununla ilgili ciddi olarak zorlandığını biliyorum. Bazen karşımızdaki insanlar olumlu duygularını da bizimle paylaşmıyorlar. Mesela sevgisini hiç paylaşmayan bir insanla birlikte olmak bizi zorlayabilir. Karşımızdaki insanın ağzından hiç seni seviyorum cümlesini duymuyorsak ve bizim böyle bir ihtiyacımız varsa bu zor olabilir. Burada aslında biraz bireysel ihtiyaçları konuşmak lazım. Çünkü bazı insanlar sevgilerini sözel olarak dile getirmeyi zor bulsalar da davranışlarıyla, eylemleriyle o kadar güzel hissettirirler ki sevgilerini illa ağızlarından seni seviyorumu duymasak da olur.
Ama bazı insanlar o eylemleri bile bizim görmediğimiz şekilde ya da böyle fark etmediğimiz şekilde yapabilirler. Bunu konuşurken aklıma çok tipik bir örnek olarak şey geldi. Hani böyle dizilerde veya filmlerde, Türk filmlerinde filan böyle portre edilen babalar işte asla seni seviyorum demiyor çocuğuna. Özellikle iyi davranmıyor. Genel olarak umursamaz gözüküyor ama çocuk uyuduktan sonra gidip kafasına okşuyor, onu öpüyor, seni seviyorum filan diyor. Çocuğun hiç haberi olamıyor.
Ya da sırf çocuk fark etsin diye uyanık kalıyor filan. Bunlar geldi aklıma. Çünkü var böyle örnekler gerçekten. Tabii ki böyle durumlar çok zor. Böyle durumlarda biraz yüzleşmek lazım gibi geliyor bana partnerimizle ya da işte ilişkide olduğumuz insanla. Arada sırada beni sevdiğini duymak gerçekten bana iyi gelebilirdi. Ya da ben bunu duymayı gerçekten çok seviyorum. Benim fark edebileceğim zamanlarda söylersen gerçekten çok iyi olabilir gibi şeyler söyleyebiliriz aslında. İlla
onun tarzını korumak zorunda değiliz. Daha doğrusu, onun tarzını korurken hala kendi ihtiyacımızla söyleyebiliriz ve orta bir yol bulmaya çalışabiliriz aslında. Çünkü biraz da şey var ya, sevdiğini söylemenin, olumlu duyguları göstermenin zayıflık olduğunu düşünen insanlar da olabiliyor. Bu tabii ki haklı veya doğru bir düşünce değil. Ama eğer bir insana öyle öğretildiyse özellikle çocukluk deneyimleri bu şekilde onu şekillendirdiyse bunu kırmak kolay olmayabilir. Böyle durumlarda sanırım şu da önemli. İlla seni seviyorum cümlesiyle sınırlamak zorunda değiliz bence. Bazen bir insan bize çok bambaşka bir cümle söyler ama o cümlenin seni seviyorum anlamına geldiğini biliriz biz. Aynı şey özürlerim için de geçerli. Bazen özürlerimi hiç duymayız. Ama o insan öyle bir şey söyler, öyle bir şey yapar ki onun gerçekten pişman, gerçekten üzgün olduğunu biliriz ve özürlerim çok gereksiz kalır. Şarkısı var ya, More Than Words diye bir şarkı vardır. Seni seviyorum aslında kelimelerin çok ötesinde bir şey olduğu için illa kelimelerle sınırlandırmak zorunda değiliz bence. O yüzden bunu hissedip hissetmemekle ilişkilendirelim ve böyle bir noktada itirazımızı yapalım derim. Umarım bu duygu paylaşımıyla ilgili podcast iyi gelmiştir size. Çok farklı yerlerden aldım. Bir sürü farklı konuya girdim çıktım. Umarım derli toplu bir şekilde zihninizde oturur. Sorularınız olursa her zaman yazabilirsiniz. Başka bir bölüm daha kaydedebilirim bununla ilgili. Hepinize çok teşekkür ederim. Güzel bir hafta diliyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.