
3.020 kelime · ~15 dk okuma
Bu bölümü kaydetmeden önce küçük bir panik yaşadım. Acaba bu bölüm ne konuşacağım? Ben bir sahtekar mıyım? Aslında podcastta saçma sapan konuşuyorum ve şimdi gerçek yüzümü görecekler. Yani o kadar... Şu an biraz abartarak söylüyorum da. Yani biraz evet, şey yaşadım gerçekten. Ne konuşacağımı bilememe, konuşacağım konuların hepsinin saçma gelmesi, dünyadaki her şeyin saçma gelmesi gibi şeyler. Ve bazen insan konuşmaktan da yoruluyor ya. Yani öyle bir şey de olabiliyor. O yüzden şey diye düşündüm. Acaba kaydı başlatıp
şey mi desem, 30 dakika boyunca şimdi susacağım desem ve gerçekten ama sussam hani mikrofonun önünde sonra da kapasam mı böyle mi diye düşündüm. Hatta şey yapabilirim diye düşündüm mesela bu video değil ya o yüzden şeyi anlayamazsınız diyelim sıfırla 15 dakika arasında hiç konuşmuyorum ama 15. dakikadan sonra iki cümle söylüyorum sonra 20. dakikadan Tekrar iki cümle söylüyorum. Hani 10 dakikada bir konuşsam, saçma sapan espriler yapsam, o esprilere ulaşması için insanların gerçekten 20 dakika, işte 15 dakika boyunca sessizliği dinlemesi gerekirdi. Ve enteresan bir tecrübe olabilirdi belki de. Böyle sarkastik bir meditasyon gibi. Ve benim de hiçbir şey yapmayacağımı bildiğiniz için belki siz de gerçekten sessizliği dinlerdiniz. Hani bazen insan yürüyüş yaparken dinliyor, bazen evi toplarken podcast dinliyor. Siz de benle beraber sessizlikten... Neyse öyle bir şey yapmamaya karar verdim. Ama belki ileride böyle bir şey deneriz. Sonra da 15. dakikada çok saçma espriler yapmaya başlarım. Evet. Sadece film izlemiyorum podcast'ın. Yeni bölümüne hoş geldin.
Bu bölümde alakasız son zamanlarda yaşadığım ve öğrendiğim şeylerden bahsedeceğim. Ama evet çok çok keyifli bir bölüm olacak. Kafanızda hiç karışmayacak ne konuştuğumla ilgili. O yüzden merak etmeyin. Geçen hafta bilim insanı Robert Sapolsky'nin ismi çok geçiyor bu podcast'e. Ve geçen hafta tekrar o adamın bir şeyini izliyordum. Gerçekten niye bu podcast'i dinliyorsunuz ki? Gidin yani Robert Sapolsky'nin podcast'lerini dinleyin. Hayır hayır.
Ben çok daha komiğim. Ama kendisi şeyden bahsediyordu, ilginç geldi. Bu podcast'da daha önce çekicilikle ilgili şeyler konuşmuştuk. Çekici insanlar çok büyük bir hack yani. Hackliyorlar bizi çünkü tanımadığımız çekici biri görünce uzaktan yani çok iyi, çok mükemmel bir insan gördüğümüzü düşünüyoruz. Ama aslında yani normal bir insan görüyoruz. Hani çok iyi de olabilirler, çok kötü de olabilirler. Tabii ki günümüzde farklı tiplerde çekicilikler var. Her insanın hitap ettiği çekicilik farklı, her insanın algıladığı çekicilik farklı. Çekicilik modası da sürekli değişiyor. Ama evet yani bize bir şey, biri çekici geldiğinde o kişinin de doğrudan iyi olabileceğini düşünüyoruz. Böyle bir problem var.
Ve Robert Sapolsky bununla ilgili şöyle bir şey diyor. Biz insanların, bizim insanların iyi olup olmadığını etik ya da yani iyi insanlar olup olmadığını değerlendirme özelliğimiz yeni gelen bir güncellemeymiş. Yani güncelleme değil de aynen biri kod yazmış ve enter'e basıp güncellemiş. Ama beynimizin bu bölümü öbür bölümlerine göre yani çekiciliği algılama bölümüne göre daha yeni gelişmiş.
Ve bizim sıkıntımız bu güncellemeyi beynimiz çekicilik kısmına yapmış. Yani insanların çekici olmasıyla insanların iyi olup olmamasını beynimizin aynı yeri değerlendiriyormuş. O yüzden hani çekici birini görünce o kişinin iyi olduğunu düşünebiliyormuşuz. O zaman tam tersi de oluyor mu acaba? Robert Sapolsky Bey bununla ilgili konuşuyor muydu emin değilim de. Oluyor gerçi yani. Bir kişi iyiyse bize daha çekici geliyor mu? Geliyor. Neyse.
Ama yani çok kötü bir olay, çok zorlayıcı bir olay. Neden beynimiz bu şekilde saçmalamış, bu şekilde ilerlemiş? Neden birbirinden çok uzak yerlere koymamışlar çekicilik yeriyle, iyi olma yerine? Çekicilik yeri, ayağımızda iyi olma yeri, beynimizde uzak yerlerde olmalı.
Bu güncelleme, Evrim Ağacı Çağrı Mert Bakırcı Bey neden böyle oldu gerçekten komik yani. Ama düşününce çok mantıklı, o kadar çok şey açıklıyor ki belki de daha rahat hissedebilirsiniz kendinizle ilgili, neden saçmaladığınızla ilgili. Ama tabii ki insanın beyninin nasıl çalıştığını bilmesi de kendini daha iyi anlaması adına iyi bir şey. Ama beynimizin nasıl çalıştığını bilmemiz bizim davranışlarımızı değiştirmemizde ne kadar yardımcı oluyor açıkçası.
Bu konuda da emin değilim. Çünkü çoğumuz, bilmiyorum, şey podcastlerini ya da kitaplarını ya da YouTube videolarını ya da Instagram reel'lerini görüyorsunuzdur. Kişisel gelişim, erken kalkma, onu yapma, bunu yapma. Ama bazen insanlar bunları bilmelerine rağmen yapamıyorlar. Ve hepimiz büyük ihtimalle ideal bir günün nasıl geçirmemiz gerektiğini biliyoruzdur. Ama bazen geçirmiyoruz yani.
Evet, en azından buna gülebilmek de eğlenceli ama tabii ki insanın istediği gibi bir gün geçirebilmesi de eğlenceli çünkü bazen gün içinde uzun vadeli ödülleri değil de kısa vadede bizi mutlu edecek şeyleri yapıp sonra kendimizi üzebiliyoruz ve böyle şeylere girebiliyoruz. Neyse bu konuya şimdi girmeye gerek yok ama Robert Sapolsky'nin bu çekicilikle ilgili söylediği şey ilgimi çektiği için sizlerle paylaşmak istedim. Evet, şimdi konu değiştiriyorum. Bazen podcast'ta çünkü alakasız konudan konuya atlayınca ne olduğu anlaşılmıyor olabilir. Şimdi bu bölüm yaptığım her şeyi söyleyeceğim. Bahsetmek istediğim ikinci şey Conclave filmi. Bu film Oscar'a da adaydı. Gördünüz mü bilmiyorum. Ralph Fiennes de oynuyor. Voldemort'u oynayan yakışıklı adam. Ve bu film bir papa seçimini anlatıyor. Vatikan'da papa seçiyorlar. Önceki papa öldükten sonra. Ve papa seçimi... Papa da çok tatlı bir kelime. Papa, papa, papa.
Papa seçimi sırasında, biliyor musunuz bilmiyorum, tüm artık o yetkililerin adını unuttum da, din yetkililerini üst, patron din yetkililerini, onlardan çok yok yani, kapalı bir alana koyuyorlar ve yeni papa seçilene kadar bu insanlar dışarıyla iletişimleri olmadan takılıyorlar. O yüzden Conclave filmi bir papa seçimini anlattığı için ve böyle gergin dışarıyla etkileşim olmayan bir ortam. Ve herkes yeni papa için oy veriyor. Tam böyle hani politik gerilim, kimin ne yaptığı belli değil, kim kimin arkasından ne iş çeviriyor, dedikodu. Tam öyle bir film. Ama bu film aynı zamanda beklemeyeceğiniz kadar progresif. Yani yenilikçi mi diyelim.
Filmin başında Ralph Fiennes karakteri kendisi şey, yeni papa seçiminin seçimdeki meclis başkanı gibi düşünebilirsiniz. Açılış konuşmasını yapıyor yeni papayı seçeceğiz diyor. Sonra da insanları organize eden kişi yani orada. Çünkü ölen papa onu seçmiş sanırım ya da doğal görevi oymuş. Öyle bir karakteri anlatıyor ve bu karakter başta şey anlatıyor. Biz şimdi yeni papayı seçeceğiz. Ve bunu yaparken şunu unutmamamız lazım. Biz uncertain olmalıyız diyor. Yani bir şeye karar verirken kesin karar vermemeliyiz. Biraz şüpheye açık olmalıyız diyor. Belirsizliğe açık olmalıyız diyor. Ve kendi dini inançlarının da belirsizlik üstüne kurulu olduğunu söylüyor. Çünkü şey diyor.
adı üstünde inanç diyor. Yani %100 emin olamıyoruz ama inanıyoruz dine. O yüzden her şeye de bu şekilde belirsizlik üstünden yaklaşmalıyız gibi şeyler söylüyor. Ve günümüzde bence insanların aşırı net cevaplar vermesi her şeye çok büyük bir sorun. Hem politikada hem de günlük insan hayatlarında her şeyin net cevaplar veriliyor. Yani mesela Donald Trump Amerika'daki fakir insanlara diyor ki sizin sıkıntınız göçmenler.
Ya da sizin sıkıntınız Amerika'nın diğer ülkelere çok fazla para veriyor olması. Ben bunları düzelteceğim, diyor. Ya da şey diyor, sizin sıkıntınız işte LGBT haklarını savunan insanlar. Yoksa Amerika çok daha iyi olur, diyor. Ve çok net cevaplar veriyor. Direkt yani şunlar yüzünden böyle kötü diyor. Ama aslında düşünürseniz Donald Trump Amerika'nın problemi yani. Donald Trump gibi insanlar, aşırı zengin insanları sömüren insanlar problem. Ama çok komik bir şekilde insanlar Donald Trump'ın problem olduğunu düşünmeden direkt Trump'a oy veriyorlar.
Neden? Çünkü Donald Trump çok basit cevaplar veriyor. Ya da mesela erkeklerin daha radikalleşmesine ya da böyle saçma yollara gidebilmesine sebep olan Andrew Tate gibi insanlar var. Bilmiyorsanız YouTube'da, Instagram'da bir sürü erkeklerin problemlerinin yeterince erkek olmamak olduğunu söyleyen ama tabii ki erkek kelimesi herkes için farklı anlamlar içerdiği için bu Andrew Tate gibi insanlar erkekliği Kadınları domine etme ve saçma sapan şeyler üstünden anlatıyorlar. Yani dinlerseniz biraz konuşmalarını. Kadınları insan gibi görmüyor neredeyse Andrew Tate gibi insanlar. Ve erkeklere basit cevaplar veriyorlar. Yalnız hissediyorsanız yeterince çalışmadığınız için, spora gitmediğiniz için. Ve bunlar çok basit cevaplar yani.
Ve tabii ki insanın spora gitmesi, çalışması kötü şeyler değil. Ama hayat yani sadece böyle basit cevaplarla sürdürülebilecek bir şey de değil ve büyük ihtimalle Andrew Tate'in tavsiyelerini dinleyerek yaşamaya çalışırsanız içinden çıkamayacağınız bir depresyona gireceksiniz. Şöyle olacak yani büyük ihtimalle zaten çok iyi hissetmediğiniz için Andrew Tate'in size verdiği basit cevaplar iyi gelecek ve siz bunları uygulamaya başlayacaksınız. Ve böylece duygularınızı daha da bastıracaksınız ve sonrasında daha da kötü hissedeceksiniz. Evet Conclave'de de Ralph Fiennes karakterinin yaptığı belirsizlik üstüne konuşma hoşuma gitti. Ve film şeyi de gösteriyor.
Böyle Ralph Fiennes'in karakteri başta artist artist konuşuyor. İşte şöyle iyi olmalıyız, böyle iyi olmalıyız. Bizim kilisemizin de sorunları var. Hani dindar olabilirsiniz veya olmayabilirsiniz ama adam gerçekten aşırı katılacağım, benim veya bu podcastı büyük ihtimalle dinleyen insanların da katılacağı şeyler söylüyor. Ama tabii ki bir konuşmak var, bir de sonra gerçekten o konuştuklarınızı yapmak var. Gerçekten belirsiz bir durumla karşı karşıya kalmak var ve o zaman
sizin bir seçim yapmanız gerektiğinde kendi konuşmalarınızı destekleyebilecek seçimler yapmanız gerektiği anlar var. Çünkü eğer bir şey söyleyip sonra o şeyi yapmıyorsanız yani sadece konuşmuş oluyorsunuz ve film Ralph Fiennes'in karakterini bu şekilde zorluyor bazı yerlerde. Özellikle sonunda ve bu benim bayağı hoşuma gitti. O yüzden spoiler'a girmeden bu filmi de izlemenizi öneririm. Özellikle sonunda Ralph Fiennes'in karşı karşıya kaldığı durum bu konuşma üstünden hoşuma gitti. Evet. Çünkü bu film başta şey gibi duruyor olabilir işte, kilisede yeni birini seçiyorlar. Hani tamam politik gerilim ama büyük ihtimalle gördüm mürdüm. Ama biraz gerçekten yenilikçi bir film, ilginç bir film.
Merhaba ben Cem Başak, 27 yaşındayım ve şu an podcast'ın konusu... Ay 28 yaşındayım ve şu an podcast'ın konusunu Conclave filminden I'm Still Here isimli filme değiştiriyorum ve sizde kesinlikle kafanız karışmıyor. Başka bir konu konuşmaya başladığım için. Evet, geçen hafta I'm Still Here diye bir film izledim.
Bu filmi City's Nişantaşı'nda izledim ve bununla ilgili City's Nişantaşı'yla ilgili türlerimi ürperten bir anım var. Daha önce birkaç sene önce Spencer filmini izliyordum City's Nişantaşı'nda ve arı oldu filmin ve sonra aradan sonra film devam etti ve senkron kaymıştı. Sesle görüntü arasındaki senkron yarım saniye gibi bir şey kaymıştı ama filmde diyalog olduğu için bayağı bir... Bunu fark etmek zor değildi sanırım.
Ama çoğu insan fark etmedi yani. Zaten sinemada 10 kişi vardı galiba. Ya da ettiler ve umursamadılar. Neyse ben bunu anlamam biraz vakit aldı. Çünkü anlamama rağmen şey yapmak istedim. Hani herhalde kaymamıştır Senkron. Canım ben saçmalıyorumdur diye düşündüm. Ama sonra vakit geçti, geçti, geçti. Sinemadan çıkıp görevliye gittim ve şey dedim hani Senkron kaymış. O da geldi baktı. Aa evet kaymış dedi. Sonra durdurdular filmi ve şey yapmak zorunda kaldılar.
O 10 dakikayı baştan izlemek zorunda kaldık doğru senkronla. Kaldığı yerden devam ettiremediler ve film de çok manyak bir film değildi. O yüzden bilmiyorum böyle garip bir şey oldu. Sonrası daha da sıkıntılı bir şey oldu. Northmen diye bir film var ve bu film çok diyaloglu değil. Bu filme gittim City's Nişantaşı'nda. İlk yarısını da normal izledik ve sonra yarı oldu bitti. Filmin ikinci yarısı başladı.
Ve bu sefer bu film çok diyaloglu değildi. O yüzden ne olduğuna emin olamadım. Senkron kaymış gibi geliyordu ama böyle zaten filmde 10 yılda bir konuştukları için doğrulayamıyordum senkronun kaydığını ve doğrulayamayarak o kadar çok vakit geçirdim ki yani zaten 20 dakika geçti ve Artık yine de çok emin olmayarak gidip şey yapmak istemedim. Hani görevliye konuşup filmin senkronu kayıyor demek istemedim. Ama tüm filmin ikinci yarısını filmin senkronu kaymış bir şekilde izlediğime eminim. Film bittikten sonra bir yerde böyle bir aksiyon sahnesi vardı. Yumrukların sesleri senkronlu değildi yani. Ve çok ilginç bir his.
Ve I'm Still Here filmini izlerken City's Nişantaşı'nda ikinci yarı başladı ve ben başta izlemeye devam ediyordum ama sonra bir anda böyle içimde bir his oluştu. Ya filmin senkronu kaydıysa diye. Ve çok kötü hissettim. Kendime inandırdım mı, kendimi inandırdım mı ne oldu emin değilim ama sürekli sesle şeyin senkronuna, görüntünün senkronuna dikkat etmeye başladım. Bir de film Portekizce yani Brezilya'da geçiyor. Bilmediğim bir dil konuştukları için anlamam daha zor yani. İngilizce konuşurken insanlar biraz daha anlayabiliyorum daha hakim olduğum için senkron kaymasına. Ama ya da kendimi bu şekilde inandırdım senkronun kaymış olduğuna ama benim buna emin olamadığıma. Ve sanki işte dünyada her şey yolunda gitmiyormuş, bir sıkıntı varmış. Anladınız mı o hissi? Yani sadece filmle alakalı değil de böyle genel büyük bir his yani. Hiçbir şey hissettiğiniz gibi değil. Hiçbir şey yolunda gitmiyor. Yolunda giden, gözüken şeyler de yolunda gitmiyor falan gibi. Neyse ama I'm Still Here filminde biraz daha vakit geçtikten sonra böyle bir 10 dakikalık panik atak sonrası filmin senkronunun kayık olmadığını fark ettim. Ve galiba I'm Still Here'da böyle bir endişelenmemin sebebi de filmin çok iyi olmasıydı. Hani ilk yarı o kadar iyiydi ki ikinci yarı başladığında şey diye düşündüm sanırım. Hani senkron kayıksa ben buna bakarak vakit geçirmek istemiyorum. Hani bana filmi izletin. Cities, Nişantaşı diye düşündüm. Ama izletmişler.
Birkaç senedir de o senkron problemini yaşamadım. Ama evet, I'm Still Here filmi Brezilya'da diktatörlük sırasında hangi yıllarda geçtiğini unuttum. Ama geçmişi de geçiyor. 50'ler, 60'lar ya da 70'ler de geçiyor sanırım. Ya da 80'ler. Ya da 90'lar da geçmediğine eminim. O sırada diktatörlük sırasında işte rastgele insanlar tutuklanıyor. İnsanlar ülkeden kaçsak mı, kaçmasak mı diyor. Kalanlar var, gidenler var. Politik bir kaos var. Ve filmin sonunda bayağı ağladım. Harika bir filmdi.
Çok iyi bir filmdi. Galiba geçen sene izlediğim en iyi film olabilir. Anora'ya öyle demiştim ama I'm Still Here biraz daha iyi mi emin değilim. Oscar'a adaydı bu arada bu film. Brezilya filmi olmasına rağmen en iyi filme aday oldu. Bu çok genelde olan bir şey değil. Ve zaten en iyi İngilizce olmayan işte uluslararası film ödülünü de kazandı. Ve çok üzücüydü gerçekten.
Ve geçen hafta bir arkadaşımla yani denk geldik ve bu filmi ne kadar sevdiğimi söyledim. O da bu film yeni bir şey anlatmıyordu dedi. Yeni bir şey yapmıyordu dedi ve ben de dedim ki evet, evet. Çünkü hala yani bu filmde olan şeyler oluyor ve bu film yeni ne yapsın? Hani anlatabildim mi bilmiyorum. Yani dünya uzun süredir var ve bazen gelişiyor, bazen ters. Benim için. Çok iyi olmayan yerlere gidiyor. Teşekkürler tüm faşistler. Elon Musk.
ve sürekli bir tekrar halindeyiz ve hani insanlar aslında her dönem kendilerine aynı şeyleri söylüyorlar, aynı sıkıntıları yaşıyorlar, aynı şeylerden bahsediyorlar ve yani yeni bir şey söyleniyor mu ona da emin değilim ama insan kendi duygularını dürüst bir şekilde anlatıyorsa bence bu yeterli yani illa yeni bir şey. Çünkü yeni bir şey olması için yeni bir medium ya da form olması da gerekiyor bence. Mesela şu an internette reel'ler var orada Artık yeni bir şey yapabilir misiniz bilmiyorum. Herkes her şeyi yapmış olabilir de. Sinema çıkınca yeni bir şey deneyebiliyor insanlar. Sonra o şey duruyor. Şu an mesela kitapta yeni bir şey yapabilir misiniz bilmiyorum roman yazarak. Çok ilginç bir şey yapabilirsiniz ama büyük ihtimalle yapacağınız şey çok büyük ihtimalle başka bir tarafından yapıldı.
Müziği bilmiyorum, müzikle ilgili konuşmak istemiyorum. Sinemada da yapılan şeyler yavaş yavaş belli bir yere geldi yani. Çok uzun süredir film formu olduğu için artık seyirciler neyin ne olduğunu biliyor. Özellikle çocuk değilseniz, biraz büyüdükçe illa film izleme alışkanlığım devam etsin demenize de gerek yok. İlla klişe Hollywood filmlerini zaten biliyorsunuz. O yüzden izlemeniz gerekmiyor.
Bilmiyorum şu an, evet yani o yüzden I'm Still Here'in yeni bir şey yapmaması, şu an arkadaşıma o 3 dakikalık karşılaşmamızda söylemediğim şeyleri söylüyorum, keşke ona söyleseydim. Ama öyle bir yerde değildik yani, başka bir film galasındaydık ve ayaküstü konuştuk. Ama evet, yani çok üzücü. Yani, I'm Still Here'ı izlerken ne kadar üzüldüğümü size anlatamam. Bu yaşanan politik olaylardan. Ve film, of yani. Gerçekten. Şeyi de çok iyi veriyordu. Hani görüyoruz ya sürekli haberlerde, bir yerde bir şey olmuş, birileri tutuklanıyor. Bu filmde işte Brezilya'da geçen böyle bir şeyi anlatıyor ve hani sürekli insanların tutuklandığı ya da öldüğü haberleri geliyor ya ve insan yani bunları haberlerde gördüğü için
o insanların ne kadar, bir insanın hayatının ne kadar değerli olduğunu unutabiliyor. Unutamıyor aslında, yani unutmuyor aslında ama internette bilgilerin paylaşım biçimi de, Instagram'da mesela arkadaşınızın tatildeki postuyla bir post kaydırıyorsunuz, birinin öldüğü haberini görüyorsunuz ya da işte 100 kişinin, aynı yeri kaplıyorlar. Ve evet, bu yüzden üzüntümüzü yaşayamayabiliyoruz bununla ilgili. Yani ne kadar saçma bir dünyada yaşadığımız üzüntüsünü yaşayamayabiliyoruz ve bence bir şeylerin farkında olmamız ve üzüntümüzü yaşayabilmemiz çok önemli. Çünkü tabii ki insan yani aşırı üzülüp hiçbir şey yapmayacak şeye de gelebilir ama
Bazı insanlar da kendilerini bunlara o kadar kapayıp hiçbir şekilde üzülmüyorlar ki o insanlarla iletişim kurmak zor oluyor ve yani o insanlar da gerçekten ne yapıyor ben de bilmiyorum. Bilmiyorum. I'm Still Here filmi beni derinden etkiledi arkadaşlar. Evet. Ve şeyi de düşünüyorum günümüzde dünya gerçekten ikiye bölünmüş gibi yani özellikle sosyal medyada ve insanlar o kadar birbirlerinden uzak bir şekilde büyüyorlar ki bunu belki sonraki bölümde gerçekten uzun açığa açığa konuşabilirim. Bununla ilgili enteresan kitaplar var ya da
Yani sosyal medya sebebiyle yalnızlaşmamızla alakalı konuşabiliriz. İnsanlar özellikle lisede yani küçükken böyle aşırı insanlara empati duymayan şekilde büyüdüklerinde sonrasında bunun geri kazanılması da zor oluyor. Geçen bir partide bir kadınla konuşuyordum ve işte kendisi üniversiteye gitmeden önce kendiyle farklı görüşlerde olan insanlarla tanışmaya açık olduğunu, kendi görüşlerini anlatmaya açık olduğunu anlatıyordu ve işte İnsanlarla tanışırım, kendi düşüncelerimi söylerim ve böylece düşünceler konuşulmuş olur diyordu. Ama sonra üniversiteye gittiğinde şeyi fark etmiş yani bazı erkekler o kadar tuhafmış ki eğer onlarla iletişime geçerse hani kendine kötü bir şey olabileceğini düşünmüş ya da yani o insanların ne yapacağını tahmin edememiş.
onlarla iletişime geçip kendi görüşlerini söylerse hani tuhaf davranışlar olabilir, okulda onu dışlamak olabilir, belki takip etmek, öyle şeyler olabilir. O yüzden de o insanlarla konuşmadığını söylüyor, konuşamadığını söylüyor yani ve bu da baya üzücü bir şey. Birilerinden aşırı uzaklaşmak. İşte o zamanda insanlara şey gerekiyor, o insanların daha rahat konuşabilecekleri yani mesela benim bir arkadaşım var kendisi aşırı alternatif görüşlere sahip ama çok düz bir şekilde giyiniyor ve düz bir erkek gibi giyiniyor ki insanlar öbür yani belki de radikal saçma görüşlere sahip olan erkekler o konuştuğunda onu yargılamasın mesela her yerinde dövme olsa onu yargılarlar ve işte belki dinlemezler ama Anladınız dediğimi. Yani birileri bastırılırken, bastırılan kişilerin kendilerini bastırmaya çalışan insanlarla iletişime geçmeleri zor. Ama eğer siz bastırılmayan insanlardansanız ve kolayca iletişime geçebiliyorsanız bastıran insanlarla, o yüzden kendi iletişime geçip onlara, hey kanka,
Belki de insanlara iyi davranmak kötü değildir falan diyebilirsiniz bilmiyorum. Burada da erkeklere gerçekten bir rol düşüyor gibi. Ya da tabii ki her herkese kendi aralarında rol düşüyor ama evet. O yüzden erkekler erkek arkadaşlarını arayıp nasılsın dostum desinler ve ben de şimdi telefonumu kapıyı tüm tüm herkese arayacağım. Evet, bu bölümü dinlediğiniz için teşekkürler. İnanılmaz bir bölüm oldu. Podcast'ın en iyi bölümüydü. Lütfen Spotify'dan 12 yıldız vermeyi unutmayın podcast'ta. Ve gerçekten tekrar dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.