
2.049 kelime · ~10 dk okuma
Bir fikrin sadece aklınıza gelmesinden dahi mutluluk duyduğunuz oldu mu hiç? Kendi sırtınızı sıvazlamak istediğiniz bir düşünce geçti mi hiç aklınızdan? Der gülüklü Hegedanke-Leben anını yakaladığında Albert Einstein tam olarak böyle hissediyordu işte. Hayatımın en mutlu düşüncesi diye tanımlamıştı o anı.
Bu düşünce öyle genel geçer bir şey değildi tabii ki. Zira Albert'ın en mutlu düşüncem dediği şey Newton ve hatta ondan bile öncesinden bu yana doğru kabul edilen fizik temellerini çatırdatacak bir düşünce deneyiydi aslında. Şöyle bir deneydi bu da. Bir asansörde olduğunuzu düşünün. Her şey yolunda. Varmak istediğiniz kata doğru hareket ediyorsunuz sadece.
Albert da kendisine bunu sormuştu işte. Böyle bir durumda ne olur? Cevap basitti. Elbette ağırlığınızı hissetmez ve havalanırdınız. Tıpkı asansör gibi siz de dünyanın kütleçekim alanı içinde serbest kalıp aynı hızla düşmeye başlardınız. Şimdi sahneyi değiştirelim. Uzayda bir uzay mekiğinde olduğunuzu düşünün.
Normal şartlarda dünyanın kütle çekiminden çok ama çok uzak olduğunuz için tıpkı asansörde olduğu gibi burada da havalanır ayaklarınız yere basmazdı. Peki bu roket birden hareket etmeye başlarsa ne olur? İşte bu durumda roketin alt kısmı da hareket edeceği için yukarı doğru ilerlerken havada duran sizi de alıp götürürdü. Bir anda ayaklarınız roketin tabanına basardı. Bir anda. Tıpkı dünyada, kütleçekim alanındaymış gibi hissederdiniz.
İşte demin bahsettiğim asansör düşünce deneyi, Albert'ın bir şeyi merak etmesini sağlamıştı. Kütleçekim ve hızlanma. Aynı şeyler olamaz mıydı? uzayda hızlanan bir roketin içinde durmanızla, sağlam bir asansörün içinde kapıların açılmasını beklemeniz arasında bir fark yoktu sonuçta. Evet, kütleçekim ve hızlanma aynı şeylerdi. Einstein bunu söylediği dönemde bilim dünyası pek de üstünde durmamıştı bu teorinin. Ama işte bu deney sonucunda neyin ortaya çıkacağını da yine Albert görmüştü sadece.
Aslında bu deney devrimsel ve tamamen yenilenmiş bir kütleçekim teorisinin de temeliydi. Evet, Albert Einstein'ın tanrının düşünce biçimini öğrenmeye çalışırken yaşadıklarını ve aklından geçenleri anlamaya çalıştığımız serimizin üçüncü bölümüne hoş geldiniz. Eğer aramıza yeni katıldıysanız merak etmeyin. Her bölümü ayrı ayrı da dinleyebilirsiniz. Ama diğer bölümleri de dinlemenizi ısrarla tavsiye ediyorum tabii ki. Albert'in hikayesi insanlık tarihine de ışık tutuyor ne de olsa.
Neyse efendim hiçbir şey tesadüf değil de Albert'ın hikayesi devam ediyor. Tüm bu en mutlu düşünce anıları arasında tam anlamıyla Nirvana'da gibi hissediyordu Albert. Fakat her geçen gün daha da ihmal ettiği biri vardı. Eşi Mileva. Evlenirken tüm dünyaya karşı el ele veren bu çift bilim uğruna çalışacak bir ortaklık sözü vermişti birbirine.
Ama işte, Albert'ın öncelikleri zamanla değişmişti. Hatta bir noktada kendisi de bu durumu açık açık ifade etmişti. İnsanlarla aram iyi değil benim. Aile babası olamam ben. Tek ihtiyacım olan huzur. Yalnız bir birey olmanın değersizliğini her daim hissediyorum. Ama bu beni aynı zamanda mutlu da ediyor.
1911'de ailecek Praga taşındıklarında Albert ve Mileva'nın arası da iyice bozulmuştu. İkinci oğulları Edward da bir yıl önce doğmuştu. Böylece Mileva tamamen evde iki çocukla ve ev işleriyle uğraşmak zorunda kalan bir insana dönüşmüştü maalesef. Albert ise emin adımlarla kariyer merdivenlerine tırmanıyordu bu esnada. Artık üniversitelerde profesör unvanıyla çalışmaya başlamıştı.
Mileva ise gençken kurduğu, erkek egemen bilim dünyasında güçlü bir kadın olma hayallerinden gittikçe uzaklaşıyordu. Öyle ki o dönem yaşadığı mutsuzluğu şöyle anlatıyordu. Albert'in başarısı beni çok mutlu ediyor. Bunu sonuna kadar hak etti. Fakat bu başarılarının ve kazandığı şöhretin onun insani yönüne zarar vermesinden de korkuyorum. Bana hiç vakit ayırmıyor. Kendimi bir insan gibi bile hissetmiyorum artık.
Sevgiden yoksun bırakıldım. Bunun için neredeyse bilimi lanetleyeceğim. Anlattıklarından ve Albert ile yazışmalarından anlaşıldığı üzere zamanla derin bir depresyona sürüklenmeye başlamıştı Mileva. Albert ise yine aynı kayıtsızlıkla yaklaşıyordu tüm bu olanlara. Gece gündüz düşünüyorum. Dolayısıyla sevgi dolu sohbetlere vakit ayıramıyorum.
Anlayacağınız ilişkilerinin geri dönüş şansı artık yoktu. Zira tek önceliği bilim olmuştu Albert'ın. Kütleçekim meselesi tüm düşüncelerini sarmalamıştı. Düşünce deneyini de geliştirmeye devam ediyordu bu dönemde.
Eğer kütleçekim ve hızlanma aynı şeylerse, hızlanma bize kütleçekim kuvvetiyle ilgili yeni neler öğretebilir?" diye soruyordu kendisine. Uzayda süzülen hayali roketine geri dönüp şunu düşünüyordu. Bir roket hızlanırken, pencereden giren bir ışık roketin diğer tarafında, daha aşağıda bir noktaya düşecektir. Kısacası roketin içindeki kişi bu ışığın büküldüğünü görür.
E madem hızlanma ışığı büküyor, e hız ve kütleçekimde aynı şeyse o halde kütleçekimde ışığı bükmeli. Evet, Albert'ın yakaladığı çok ama çok önemli bir ipucuydu. Hemen bunun üzerine fikirler üretmeye koyuldu. Zira görünüşe göre kütleçekim sadece elmanın yere düşmesini de sağlamıyordu. Prague'daki ofisinde bunları düşünürken iç çatışmalar da yaşıyordu bu arada.
bir akıl hastanesine bakan ofisinin bahçesinde gezinen akıl hastaları ile bir tutuyordu kendini. Hatta kendisini fizikle kafayı bozmuş bir akıl hastası olarak dahi değerlendiriyordu sık sık. Haksız da değildi aslında. Takip eden 5 yıl içerisinde büyük bir saplantı haline dönüşmüştü kütleçekim meselesi. Aynı anda ünü de büyüdükçe büyüyordu. 1911'de çok önemli bir davet almıştı Albany's.
Brüksel'de gerçekleşen ünlü Solvay Konferansı'na çağrılmıştı. Sadece dönemin en önemli bilim insanlarının davet edildiği bu konferansa çağrılan en genç bilim insanı ünvanına da ulaşmıştı böylece. Brüksel Üniversitesi'nin rektörünün kızı Gabriel Oppenheimer onu gördüğü günü şöyle anlatıyordu. Her yerde fizikçiler vardı. Çok büyük isimler. Ama eşim sadece genç bir adamı gösterdi bana.
Şu adamı görüyor musun? Buradaki tüm fizikçilerden çok daha büyük birisi olacak demişti. Evet bahsettiği o gelecek vaat eden genç bilim insanı Albert'tan başkası değildi. Patent ofisinden çıkan bu genç Marie Curie, Hendrik Lorenz ve Ernest Rutherford gibi dahilerle fikir alışverişi yapıyordu artık. İşte bu da Mileva'nın tüm korku ve endişelerini gerçek kalıyordu.
Albert gittikçe kendisinden uzaklaşıyordu. Mileva'nın istediği tek şey eşinin kendisini her anlamda partneri olarak görmesi, hayatına onu da dahil etmesiydi aslında. Fakat tüm bunlar Albert'a fazla geliyordu. O aksine kendisinden talepleri olmayan, sadece arkasını toplayacak bir kadın istiyordu esasında. Ve aradığını da en yakınında, kuzeni Elsa'da bulmuştu.
Bir süre Elsa ile yazıştıktan sonra bu yasak ilişkiye de zaman ayıramamış, bir ara vermiş ve ailesiyle birlikte Zürih'e dönmüştü. Mileva ile tanıştığı Zürih Politeknik de profesör olarak ders verecekti burada. Evet, çok da başarılı bir öğrenci olmadığı, hocalarıyla sürekli sorun yaşadığı o okula bir teorik-fizik profesör olarak geri dönmüştü Albert. Özel hayatı söz konusu olduğunda çok azımızın onaylayacağı bir insan olsa da profesyonel yaşamında her şey yolunda gidiyordu kendisinin. Nihayet külteşekin problemine tamamen odaklanabilecekti. Bu arada eskiden hocası olan ve ona tembel köpek lakabını takan Herman Minkowski ile de tekrar kesişmişti yolu.
Minkowski, Albert'ın 1905'te yazdığı özel görellilik makalesini okumuş ve ondan bunu hiç beklemezdim, bu sıra dışı bir şey diye düşünmüştü. Hatta bununla da kalmamış, görelliliği son derece karmaşık bir matematikle ifade etmişti. Öyle ki Albert bile kendi teorisini tanıyamamıştı. Ama işte bu karmaşık ifadede Albert'ın hikayesinde yeni bir pencere açacaktı.
Bunun da üzerine kısa bir aradan sonra konuşalım isterseniz. Kalp kırıklıkları, fizik teorileri derken bir de karmaşık matematiksel ifadelerle aklımızı yakmak istemeyiz değil mi? Evet, Minkowski, Albert'ın özel görellilik teorisini okumuş, anlamış, üzerine bir de matematiksel ifade getirmişti. Özetle şunu söylüyordu Minkowski, Uzay ve zaman aslında birdir ve dört boyutlu bir evren sunar bize. Bunu daha iyi anlatabilmek için birlikte hareket edelim isterseniz. Şimdi uçsuz bucaksız bomboş bir alan düşünün. Bu alanda dört sayıyla herhangi bir olayın tam konumunu kaydedebilirsiniz.
Örneğin sadece üç sayıyla burnunuzun ucundan en uzak galaksiye kadar herhangi bir cismin yerini belirleyebilirsiniz. Uzunluk, genişlik ve yükseklik. Üç sayı. Gayet yeterli. Şimdi buna zamanı da ekleyin.
İşte bunu yaptığınızda büyük patlamadan şu ana dek her nerede olduğunuzu, orada saatin kaç olduğunu ve hatta bu ana kadar olan herhangi bir olayı kayıt altına alabilirsiniz. Bir arkadaşınızla buluştuğunuzu düşünün mesela. Bir kafede oturuyorsunuz. İşte burası evrenin 3 sayıyla ifade edilebilen bir noktası. Şimdi bir de saatin 10-15 olduğunu düşünün.
Yani hikayeye zaman boyutunu da ekleyin. Şimdi aynı yerde, aynı masada oturmaya devam ediyorsunuz. Ve bir saniye geçiyor. Sonra bir saniye daha. Konumsal sayılarınız sabit kalırken siz sabit değilsiniz aslında. Zaman boyutunda hareket etmeye devam ediyorsunuz. Yaşlanıyorsunuz çünkü. İşte Minkowski bu buluşma olayını matematiksel bir resim olarak ifade edebileceğini fark etmişti.
Evet, bu fikir Minkowski'ye aitti. Einstein'ın fikirlerini alıp o kadar güzel yorumlamıştı ki. Fakat bir eksiği vardı. Bunu da kim fark edecekti biliyor musunuz? Evet, doğru bildiniz. Albert. Bu çok güzel uzay zaman fotoğrafı sabit olamazdı ona göre. Bir noktada bükülmeliydi. İşte o noktada sıçrama noktası olacaktı.
Bu muhteşem uzay zaman kumaşı bükülseydi ne olurdu? Sorular büyümüş. Basit bir asansörden buraya kadar gelmişti artık Albert. Evet uzay zaman bükülüyordu. Ve bu bükülme bizim bildiğimiz kütle çekimden başka bir şey değildi. Müthiş bir fikirdi bu. Uzay zamandaki bükülmeyi de sadece ve sadece madde ve enerji gerçekleştiriyordu.
Bir göle taş attığınızda çıkan dalgaları düşünün. Bu dalgaların sebebi attığınız taşın varlığıdır. O taştır her şeyi başlatan. Uzay zamanda da bükülmeyi yani kütle çekimi de oluşturan bir cismin varlığıdır haliyle. Bir cisim olmadığında uzay zaman sadece düzdür. Bir yıldız eklediğinizde mesela durduğu yerde bir ağırlığı olur. Dolayısıyla da düzlüğü büker.
neden olduğu bükülmeye yaklaşan ya da bu alan içinde oluşan herhangi bir şeyde bu bükülmeyi takip etmeye başlar. Evet, binlerce yıllık sorunun cevabı ortadaydı artık. Dünyayı, güneşi, galaksileri, galaksi kümelerini bir arada tutan, birbirlerinin yarattığı bükülmeleri takip etmesiydi. Genel görevlilik olarak da bildiğimiz bu kütleçekim teorisinin ilk versiyonunu aslında Einstein 1913 yılında yayımlamıştı. Henüz tamamlanmamıştı aslında, eksikleri vardı. Fakat bu kadarı bile asıl önemli kişileri etkilemeye yetmişti. İlk fark eden kimdi peki? Önceki bölümü dinleyenler hemen tahmin edecektir.
Albert'a kütleçekime bulaşma, işin içinden çıkamazsın, büyük bir kumar oynuyorsun diyen Max Planck tabii ki. Albert'ın başardığını, kumarı kazandığını gören Max Planck hemen Zürich'e gitmiş ve Albert'a dönemin teorik fizik merkezi olarak bilinen Berlin'de çalışmayı teklif etmişti. Albert bu reddedilemez teklifi hemen kabul etmişti haliyle. Ardından Mileva ve iki çocuğuyla soluğu Berlin'de almıştı. Ama az önce de dediğim gibi Mileva ile ipler tamamen kopmuştu. Aradan 3 ay bile geçmeden Mileva artık yeter demiş ve iki oğlunu da alarak Zürih'e geri dönmüştü. Çocuklarından kopmak bir miktar üzse de işi Naslı rahatlamıştı aldık. Ki kendisi de iyi bir eş ve baba olamadığını kabul ediyordu.
çok geçmeden kuzeni Elsa ile tekrar görüşmeye başlamıştı zaten. Talepkar olmayacak bir eş olabileceğini düşünüyordu onun. Özel hayatındaki bu karmaşa sürerken üstüne 1914'te Birinci Dünya Savaşı da patlak vermişti. Aralarında Max Planck'ın da bulunduğu 93 bilim insanı Almanya'nın lehine bir manifesto yayımlarken Albert savaşa tamamen karşı çıkan bir kampanya başlatmıştı.
ama ne yazık ki toplamda sadece 3 imza toplayabilmişti. Bunun üzerine de şunları söylemişti kendisi. Avrupa büyük bir çılgınlığın içinde. İnsanlar aklını tümden kaybetmiş gibi. Bu kadar ahmak, yozlaşmış bir türe ait olmaktan utanç duyuyorum. Adına vatanseverlik dedikleri vahşetten ve şiddetten mutluluk ve gurur duyan bu türe ait olduğum için utanıyorum.
Fakat koca bir dünya savaşı bile onu ideallerinden geri koymamıştı. Savaşın merkezinde bir pasifist olan Albert, kaçışı da yine teorilerinde bulmuştu. Önünde son bir engel vardı. Geliştirdiği bükülen uzay zaman teorisinin matematiksel olarak ifade edilmesi gerekiyordu. Tam üç yıl boyunca gecesini gündüzüne katmış, bu problemin çözümü üzerine çalışmıştı.
Evet, hayatının en mutlu düşüncesi ona bir başlangıç noktası vermişti. Fakat tarihin en başarılı teorilerinden biri öyle bir anda ortaya çıkmayacaktı elbette. Tam işin içinden çıkılmayacak hale gelmişken eski arkadaşı Marcel Grossman çıktı sahneye. Albert'ın yardımına yetişmiş ve ona cevabı söylemese de nereye bakması gerektiğini göstermişti.
Bu sayede 3 yıllık hummalı bir çalışmanın sonunda Albert'ın dahi anlayana kadar başını ağrıtacak genel görellilik teorisi çıkmıştı ortaya. Hemen ardından 1915'in sonbaharında bu teorisini test etmeye gelmişti sıra. Newton fiziği özellikle de Merkür'ün yörüngesindeki sapmayı açıklayamıyordu. Kimse de açıklayamamıştı o zamana kadar.
İşte bu tamamen kağıt üzerindeki inanılmaz kapsamlı genel görellik teorisinin gerçek hayattaki ilk sınavıydı. Dikkat edin sadece kağıt üzerindeki bir teoriydi bu. Herhangi bir deneye dayanmıyordu. Peki evrende açıklanamayan bir şeyi açıklayabilecek miydi? İçinden bir ses Albert'a, Merkür'ün gün beri noktasına yani güneşe en yakın olduğu noktaya bakıp formülünü uygularsa sonucu göreceğini söylüyor.
Öyle de yapmıştı. Sonuç? Sıfır sapma. Merkür'ün tüm hareketleri tam da kağıt üzerinde tahmin ettiği gibiydi. Evet, evren bükülüyordu ve cisimler bu bükülmeye harfiyen uyuyordu. Işık bile. Bu birçok insan için yaratılışın bilimsel hikayesiydi.
Büyük patlama, genişleyen evren modeli, galaksilerin yapısı ve modern kozmolojinin neredeyse tamamı tek bir formülde karşımızda duruyordu. Solda uzay ve zaman, sağda madde ve enerji. Karşınızda Albert Einstein ve onun muhteşem genel görellilik teorisi. Her şeyi değiştiren bir şeydi bu. Bir kıvılcımla tüm karanlığı aydınlatan büyük bir aydınlık.
Albert mı? Onun hikayesi de burada bitiyor gibi gelebilir size. Aslında öyle de olmalıydı. Bu bir insanın ömrüne sığdırabileceğinden çok daha fazlasıydı sonuçta. Ama işte Albert Einstein'dan söz ediyoruz. Kabına sığmayan, yetinmeyi bilmeyen birisiydi o. Ve yapacak bir işi daha vardı. Kendince ufak bir işti bu. Her şeyin teorisini yazmak.
Bir pusulayla dünyası değişen bu çocuk. Tanrı'nın düşünce biçimine ufak bir pencereden bakabilen bir yetişkindi artık. Ama yetinmeyecek. Dahasını da isteyecekti. Fakat bu hiç ama hiç kolay olmayacaktı. Yani anlayacağınız Albert'in hikayesinde konuşacak bir perdemiz daha var hala.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.