
3.389 kelime · ~17 dk okuma
Wake up Neo. The Matrix has you. Fall of the White Rabbit. Nightmare gibi bir bölümle karşınızdayım. Kâbus demek yani. Ama bilmediğimiz şey, Mara isimli bir iblis yüzünden gece uyku felci yaşadığımız düşünülüyormuş. Bundan dolayı da Nightmare kelimesi ortaya çıkmış. Özellikle siz de içine girip nereden geldiğini öğrendiğinizde aklınızdan uçup gitmiyor kelimeler. İnsanların daha da Nightmare dediği bir şey söyleyeyim hatta ben size.
AI yani Artificial Intelligence. Yapay zekanın her zaman ele geçirecek bizi, hayatımız bitecek dedikleri ama asıl önemli şeyi kaçırdığımız İngilizcesi'ndeydi podcast bölümüne hoş geldiniz. Yapay zekaya tam bir nightmare olacak, bizim hayatımız bitecek demek yerine aslında bence yapmamız gereken şey perspective yani bakış işimizi değiştirmek. Biz buna kötü bir şey olarak yaklaşırsak avantajlarından da yararlanamayız bunun. Ace up your sleeve gibi davranmamız lazım. Yani bizi yönetecekse yönetecek, ele geçirecekse geçirecek. Ama ben yönetene kadar yapay zekayı sonuna kadar kullanacağım.
Ace up your sleeve bir şeyin gizli silahınız olması yani gizli kozunuz olması bunu avantajınıza kullanmanız yani. Have AI as your ace up your sleeve. Yani sizi öldürmeye şey güçlendirir diyerek bu kozu, bu gizli kozu sleeve yani kollularınızın altında tutun. Bu arada ben büyük bir Matrix hayranıyım. Gerçekten hayatımda herhalde daha güzel dediğim, ufkumu açan bir seri olmamıştır. O filmde de en sevdiğim sahnelerden biri, Trinity'nin Neo'ya dediği şu cümlelerdi.
Bu bölümün konusunu çoktan fark etmişsinizdir. AI 101. Yani Artificial Intelligence 101. 101 diyorum neden? Çünkü 101 İngilizce'de aslında alınan derslerdeki en başlangıç seviyesini anlatan bir kod. 101, 202, 303 diye gelişiyor. Ve aslında 404 yani 4 senelik bir üniversite eğitiminize yayabiliyorsunuz bunu.
Yapay zeka ve yapay zeka'ya bağlı kelimeler olsun, deyimler olsun, farklı şeyler olsun çoğunu bu bölümde size öğreteceğim. Bahsederken de acaba ele geçirilecek miyiz diye de konuşmadan geçemiyorum tabii. Aynı Matrix'te konuştukları gibi bizi aslında bu sorular yönlendiriyor. Hiç sorgulamadığım ben bir dünya hayal edemiyorum. Gerçekten her türlü şeyi sonuna kadar sorgulayıp kendi doğrularınızı bulmanız gerektiğinizi düşünüyorum.
Size gelip de AI driven yani AI tarafından yönlendirilen, harekete geçirilen olun demiyorum. Bu arada drive araba sürmek gibi kullanılsa da aynı zamanda driven by diye kullandığınızda yani drive değil de driven diye kullandığınızda işte aynı o bahsettiğim question that drives us gibi söylediğimizde yönlendirilmek anlamına geliyor. Matrix'te de bu reality yani gerçeklik kavramını sorguluyorlar. Bu gerçeklik kavramı onlar için sahte bir gerçeklik. Fakat bu sahte olan gerçeklikten uyanıp mavi ya da kırmızı haptan birini seçiyorlar.
Buradaki soru şu. Bu gerçekliğe adım atacak kadar cesaretli misiniz? Yoksa sahte ama rahat olduğunuz dünyada kalmak mı istiyorsunuz? Hazır gelmişken kavramlardan da bahsedeyim. Virtual Reality. Augmented Reality. Bu iki kavram şöyle anlatabilirim. Sanal gerçeklik, VR yani Virtual Reality, sizi tamamen dijital bir dünyaya sokuyor. VR gözlüğünü taktığınızda gerçek dünyaya kayboluyor. Yerine tamamen bilgisayar tarafından oluşturulmuş bir ortam geliyor.
Oyunlardan eğitim simülasyonlarına kadar birçok alanda kullanılıyor bu. Peki artırılmış gerçeklik yani AR dediğimizde ne demek istiyoruz? O da şu, gerçek dünyayı dijital öğlerle birleştirmek. Yani mesela hatırlarsanız Pokemon Go diye bir oyun çıkmıştı ve bu oyunla beraber telefon ekranından baktığınızda kendi gerçek dünyanızda Pokemon'ları görebiliyordunuz.
Ya da mesela Ikea'nın mobilya yerleştirme uygulaması falan bunlara hep bir örnek. Özetle VR tamamen sizi bir sanal dünyaya sokarken AR yani Augmented Reality gerçek dünyayı dijital olarak zenginleştiriyor. Bu iki kavram benim gibi Tech Savvy olanların yani teknoloji meraklısı olan insanlar için çok önemli gerçekten. Çünkü ileride yaşayacağımız geleceğin de tasviri. Tasvir, Portrayal.
Benim için önemli olan ve tabii ki bu podcastı dinleyen İngilizce öğrenmek isteyenler için veya öğrenmiş de geliştirmek isteyenler için önemli olan noktası ne peki? O da şu. It is the Silicon Valley of Language Learning. Yani dil öğrenmenin silikon valisi. Tam olarak en önünde gelen ve şu an en en en yararınızda kullanabileceğiniz bir uygulama bence. Bana sorarsanız AI uygulamaları, yani yapay zeka uygulamaları ki özellikle ChatJPT bence bu işin en önünde ve bunu harika yapıyor.
Özellikle bu yapay zekanın konuşma özelliği çok gelişmiş olduğu için yani şu an çok gelişmiş demek aslında doğru olmaz daha da gelişecek ama yani önceye baktığımızda çok gelişmiş duruyor gerçekten ve programa girdiğinizde sohbetteki sağdaki sesi tıkladığınızda rahatça nasıl bir ses istediğinizi seçip karşınızdakine istediğinizi soruyorsunuz. Ben genelde şöyle öneriyorum. Önce kendi durumumu anlatıp seviyemi söylüyorum mesela ve İngilizce öğrenmenin amaç olduğunu söylüyorum. Tabii bunları Türkçe anlatıyorum ve onunla konuşurken bana öğrettiği İngilizce şeylerin hepsini aynı zamanda Türkçe olarak da vermesini istiyorum. Hemen arkasından da söyle bunu diyorum.
Biraz zor buluyorum bu arada ben Chat GPT'yi yani aslında tutamıyorum kendimi ama bazı şeyleri doğru yaptırmak ve işte bu nightmare olacak bizim için, AI tarafından ele geçireceğiz değil de kardeşim ben yöneteceğim seni demek için ve kendi çıkarınızı kullanmak için bunu yapmamız gerekiyor. Hatta belki bu adam abartıyor diyeceksiniz ama, I'm using this in every way possible. Yani dertleşmek mi dersin? Dertleşirim. Fotoğrafını çekip bir şey mi yollarsın? Sorarım yani. Hani en ufak şey olsa bile, mesela kafana takılan bir şey olsa bile. En önemlisi de bu bence. Hani yapıldıysa kullan, öne geç. Tabii bu benim görüşüm ve benim kadar bunu kullanmak zorunda değilsiniz. Yani sadece İngilizce için kullanabilirsiniz. Mesela bazen de yani şöyle diyorum içimden, You could do this with your eyes closed. Yani gözlerin kapalı bile bunu yaparsın diyorum. Yani çünkü düşüneceğin şeyler zaten bunlar. Yani AI'ye sorup kendini ona bırakıp tembelliğe alıştırmaman gerekiyor. Çünkü bu bahsettiğim şey aslında genelde tavsiye konusunda mantıklı şeyler söyler mi bilmiyorum. Ama genelde gördüğüm şekilde 7.24 kullanabildiğiniz ve durmadan istediğinizi sorabileceğiniz ve bir kere de neden soruyorsun bunu demeyen bir şey. Mesela
biz 7.24 deriz bu arada ama İngilizce'de 24-7 yani 24 bölü 7 olarak ifade ediliyor. Bunun da sebebi aslında 24 saat bir gün. 7 gün bir hafta. Yani bu tarz şeyleri küçük birimi önce, sonra büyük birimi koyduklarından sıralanıyor. Yani 24 saatte bir gün. Ama mesela ben bile söylerken sonrasına koyuyorum. İngilizce'de tabi bu değişiyor. Çoğu zaman tabii ki bu tarz uygulamaları kullanırken sorun ya da tıkanmalar yaşanabiliyor. Ama benim deneyimim mesela çoğu zaman pürüzsüz geçiyor. It was smooth and there was no glitch in the system. Yani havalı söylemekten ziyade sistemde bir aksaklık yoktu. Şimdi böyle havalı havalı glitch demişken aklıma Tron söylesi geldi.
Tron benim en sevdiğim filmlerden biri ve ne kadar anlasam az. O hani dijital dünyası olsun, neon ışıkları olsun, futuristik motosikletler olsun, hepsi inanılmaz bir estetiğe sahip. İlk film 1982'de çıktı. CGI'nin daha bebek adımları attığı bir dönemde. Ama o dönem için bile çığır açıcıydı gerçekten. Sonra Tron Legacy, yani Tron Efsanesi olarak geldi. 2010 yılında yanlış hatırlamıyorsam.
ve gerçekten müzikleriyle olsun, atmosferiyle olsun bambaşka bir seviyeye taşıdı seriyi. Daft Punk'ın yaptığı soundtrackler, benim hala playlistimde durur mesela, o kadar güzeldi. Dijital dünya ve gerçeklik arasındaki o ince çizgiyi anlatıyor Tron ve sanal evrenin içinde sıkışıp kalma fikrini veriyor. Bu fikir de beni çok etkiliyor gerçekten çünkü hiç düşünmediğim distopik bir evren. Bazen de aslında bana şöyle düşündürüyor. Aslında hepimiz bir şekilde kendi yarattığımız dijital kimliklerin içinde sıkışmadık mı? Böyle sosyal medya olsun. Hepimiz aslında kendi ve bir nevi kurduğumuz Tron'un içindeyiz gibi hissettiriyor.
Neyse bunları konuşacağız ama önce çok ilginç bir konuya değinmek istiyorum. Data mı yoksa dayta mı? Veri demek bu ama okunuşu çok dert oluyor. Ben şöyle bir şey söyleyeyim size. Data, data ikisi de doğru arkadaşlar. Çoğu zaman Amerika'da data diyorlar. İngiltere'de data diyorlar. Ama hiç dert etmeyin. Genel olarak AI de böyle işliyor. Hani kafanızı karıştırabiliyor bazen ama genel olarak garbage in garbage out dedikleri yani çöp data girersen data ya da çöp sonuç alırsın gibi bir şey oluyor.
Tabii AI sistemlerinde şu anki durumda bu tarz şeyler çok karşılaşılmıyor. Yani yanlış yapma oranı her gün geçtikçe azaltılmaya çalışılıyor. AI sistemlerinde bu Machine Learning denilen yani makine öğrenmesi aslında çok iyi gelişiyor. Ve sizin girdiğiniz data ya da datalardan öğreniyor. Verilerden öğreniyor yani.
Bu yüzden I'm an Autopilot deyip hayatınızın her sekmesini yazmamakta ve kendi bilincinizi unutmamakta fayda var. Çünkü unuttuğunuzda Cyberpunk 2077 gibi hayatınızın Cyberpunk temalı bir film olmasını istemiyorsanız ki çok da güzel çekici geliyor ama tamamen böyle teknolojileşmiş ve benliğinizi kaybetmiş bir şekilde teknolojiye kendinizi vermek istemiyorsanız dikkat etmeniz lazım. Peki nedir bu Cyberpunk? Cyberpunk temalı film önerisi falan bunu yazan insanlar çok oluyor. Belki oradan fark etmişsinizdir. Ve kendi kendinize sormuşsunuzdur. Cyberpunk ne demek? Karanlık ve baskıcı gelecek tasvir aslında. Yani genelde neon ışıklarla dolu mega şirketler hükümetlerden güçlü olur. Hackerlar da sistemin içinde kaybolmuş bir şekilde portre edilir. Cyberpunk 2077 oyunu da aslında tam buna aktaran bir oyun. Hani ben o yüzden mesela ilk olarak onu örnek verdim.
Onun dışında böyle mor ışık vuran ve Ryan Gosling'in burnunda bir bant olan oynadığı film var. Blade Runner. O film de tam aktarıyor aslında. Cyberpunk karakterleri asi ve havalı konuşur hatta. Böyle stay off the grid. Yani sistemin dışında kal. Yani böyle hacker jargonuyla konuşur. Çünkü artık her şey elektronik grid sistemde olan şeylerdir. Normalde bu arada grid, ızgara demek. Fotoğraflıkta falan da kullanılır. Ya da bildiğiniz normal ızgarayı anlatır. Ya da mesela şöyle derler. Jack in. Sisteme bağlan demek aslında bu. Cyberpunk filmlerinde falan duyabilirsiniz bunu. Ama aslında aynı gitar jack'ını takmalarından geçiyor. Ya da bir kabloyu bir yere takmaktan geçiyor jack'in sisteme bağlanmak. Peki biz endişelenirsek ne olur? Yani insanlar olarak ileride ne olacağını merak ediyoruz. Bu konuda endişeleniyoruz. Ne olacak? Öncelikle scaremongering yapmamak lazım. Peki nedir bu scaremongering? O da şu.
A.I. dünyamızı ele geçirecek işte, kölesi edecek bizi, her şey bitecek, dünya mahvolacak. İngilizce'de, scaremongering, endişeye, paniğe, yer vermemek demek. Yani aslında benim söylediğim, scaremongering yapmamak lazım, yer vermemek demek. Scaremongering'i tek başına kullanırsanız, endişeye, paniğe, yer vermek anlamına geliyor. Distopya deniyor bunlara. Bunun üzerine konuşacaksak, distopyaları anlatmamız lazım. İngilizcede distopya, karanlık ve her şeyin kötü olduğu bir durum aslında. Geleceği de anlatabiliyor, geçmişi de. Tam tersi olan durum, çok bilindik bir şey aslında. Herkesin de çoğu zaman kullandığı bir şey. Ütopya, yani Ütopya. Her şeyin güzel olduğu, polyanalike dediğimiz bir evren ve durum. Çok da güzel hayal ettirebilirim mesela size.
Karanlık bir tünelde uyandığınızı düşünün. Havanın içinde yanık devre kokusu var. Damarlarınızda bir şeyin aktığını hissediyorsunuz ama kan değil bu. Daha pürüzsüz, daha soğuk. Bileğinize gömülü küçük bir ekran titriyor. Mesaj gelmiş.
Ağı bozuldu, hemen tahliye et. Sana tanıdık gelen bir ton ama sesi çıkaramıyorsun. Çünkü ses derlerin hala bunalık. Herkes sesini çoktan dijitalleştirmişken, sen hala fiziksel, yani geleneksel kalmışsın. Yavaşça yürümeye başlıyorsun ve duvarlarda grafiseler görüyorsun. No God, no data. Abla oturursa olur. Sokakta birkaç kişi var. Yüzeriyor, hepsi maske takmıyor ve yüzlerini silmişler. Sadece gözlerinin yerinde mavi ışıklar var.
Işıklar yanıp sönüyor. Birinin yanına yaklaşıyorsun, yüzünü dönüp sana bakıyor. Bir şey soracak gibi oluyor ve sonra cümleyi tam olarak tamamlıyor. You are from here, right? O an anlıyorsun ki bu şehir, bu network sana ait değil. Sen tamamen içinde bulunan bir parasızsın. Bilinçli ama sistem dışı. Bir kioskun önünden geçiyorsun, reklam parasında chat cpt'yi görüyorsun, seni tanıyor. Hello, how can I help you today? Hafifçe gülümsüyorsun. Yıllar öncesinden kalmış bir teknoloji. Ona o soruları sorduğun günü hatırlıyorsun. Beraber İngilizce çalıştığın günü hatırlıyorsun. Artık tüm anıların dışarıdan yüklenmiş. Çocukluk anıların, favori şarkıların, hatta acıların bile bir paket halinde yüklenmiş. Ama bir şeyler ters gitmiş. Bir dosya. Bozmuş harç. Bir glitch. Sen de o glitch'sin işte. Sistemin açıklayamadığı ve anlayamadığı.
Arkandan birileri koşturuyor ve ''He's unplugged, he's off the grid.'' diye bağırdığını duyuyorsun. Koşuyorsun ama ayaklarının altındaki asfalt bile sattı. Bastıkça mavi bir şekilde neon oluyor. Gördüğün her şey, sen bu gözünde var. Köşeye döndüğünde bir kapı görüyorsun ve üzerinde tek bir cümle yazıyor. O da şöyle ''Reality ends here.''
İçeri giriyorsun ve her şey sessiz. Ama bu sessizliğin en gürültülü hali. Peki bu kapıdan geçtiniz diyelim. Reality ends here dediğiniz yerden geçtiniz. Artık gerçeklik bitti. Boş bir odadasınız ve sanki hiçbir şey render edilmemiş. Ama tam ortada havada nasıl duran bir nesne var. Bir küre. İçinde dönen kot parçaları, parlayan semboller var. Bir ses duyuluyor. Ne erkek, ne kadın. Ne insan, ne makine.
Küre sana doğru dönüyor, ışık yüzüne vuruyor ve seni tarıyor. Organic trace detected. Manual override necessary. Organik iz tespit edildi, manuel olarak geçersiz kılmak gerekli. Yani sistem seni tanımıyor ama hala bir şansın var, elle müdahale etmek. İşte burası olayın kırıldığı yer. Çünkü herkes protokolü takip ediyor ama sen hariç.
Peki, AI nasıl çalışıyor? Burada aslında iki temel konsept var. O da şu. Algoritm, yani algoritma. Bir problemi çözmek için adım adım yazılmış talimatlar aslında en basit şekilde anlatımı. Ve ilk başta bahsettiğim gibi, Machine Learning, yani makine öğrenmesi. Bilgisayarın insan yardımı olmadan öğrenmesini sağlayan bir teknoloji. Yapay zekanın öğrenebilmesi için ona bir veri seti veriliyor. Ve İngilizce'de buna Dataset deniyor. Ya da Dataset.
Bu veri seti yüzbinlerce fotoğraf, yazı, konuşma kaydı olabilir. Her şey olabilir aslında. Mesela birisinin tanıma AI'yi düşünün ve ona bin tane kedi fotoğrafı verirseniz o artık o kediyi tanımayı öğreniyor. Ve bu yüzden de aslında bilgiyi işlemek için karmaşık algoritmalar kullanıyor. Complex algorithms. Peki bilgiyi işlemeyi nasıl deriz? O da şöyle söyleriz. To process information. Yani AI systems use complex algorithms to process information. yapay zeka sistemleri bilgiyi işlemek için karmaşık algoritmalar kullanır. Bunu mesela bir çocuğun bisiklet binmeyi öğrenmesine benzetebiliriz. Machine Learning sayesinde bilgisayarlar da hatalarından ders alarak gelişiyor. Yani ChatGPT'yi ilk başlarda kullandıysanız fark etmişsinizdir. Çok hata yapan bir yapay zeka programıydı ve şimdi daha da az hata yapmaya başladı. Bu daha da ilerliyor tabii.
İşte burada overfitting diye bir kavram ortaya çıkıyor. Overfitting, eğin sadece ezberlemesi, genelleştirememesi demek. Yani mesela sadece siyah kedileri gördüyse, beyaz bir kediyi gördüğünde bu ne ya diye reddedebilir. Overfitting'in Türkçesi şöyle, aşırı uyum demek. Peki bütün bu öğrenen şeyin adı ne? Yani asıl aslında başta başlamamız gereken şey bu bence. O da model, yani moral.
AI dünyasında model, yani model, aslında sistemin beynidir diyebiliriz. Yani mesela ChatJPT bir dil modeli. İnsan gibi yazabilmesi için eğitilmiş diye bir model. Ve gerçekten çok büyük. Ve şu anda sürekli veri seti işlenerek daha da fazla bilgisine bilgi katıyor. Mesela eğitim biter, model hazırlanır ve sistem cevap verir. Ama bu cevap tahmine dayılır.
İngilizce olarak buna prediction deriz, tahmin. Mesela, chat.gpt bana İngilizce öğret dediniz. Ya da mesela ben, chat.gpt'yi ben İngilizce öğreniyorum. Bana 100 günlük plan çıkar, nereden çalışacağımı söyle falan. Ya da bana kaynak oluştur, sen benim kaynağımsın dediniz. Bütün bu yazdıklarınıza verilen isim ise, prompt. Tetikleyici demek aslında, prompt. Yani trigger gibi işliyor. Trigger da tetikleyici demek.
Yazdığınız şey de zaten tam olarak cevap üretiyor ve tetikleniyor. Her şey tamamlandıktan sonra ise bize verdiği şey, yani input girdiniz, yani bir giriş girdiniz, yani mesela prompt, tetiklediniz ve output aldınız. O da çıkış, yani çıktı, yani size verdikleri bir yazı, ses, resim, herhangi bir şey, bir cevap. Eskiden İngilizce öğrenmek için klasik yöntemler kullanıyorduk. Mesela kitaplardan dil bilgisi çalışılması, grammar çalışılması yani. Kelime kartlarıyla ezber yapmak, kurslara giderek öğretmenlerden eğitim almak gibi. Ama bu yöntemlerin en büyük eksiği herkes için aynı şekilde uygulanmasıydı. Yani mesela bir öğrencinin ihtiyacı okuma becerilerini geliştirmek olabilirken diğerinin konuşma pratiğine ihtiyacı olabiliyor.
Ama siz her şeyi tek bir sınıfa koyduğunuzda, o insanlar ihtiyacının karşılığını göremiyor. İşte burada Adaptive Learning dediğimiz, yani uyarlanabilir öğrenme devreye giriyor. Adaptive Learning, öğrencinin eksiklerini analiz eden ve ona özel bir öğrenme planı çıkaran bir yapay zekanın yaptığı ve yapabildiği bir şey. Örneğin, eğer bir öğrenci sürekli aynı dili bilgisayar taslımını yapıyorsa, AI bunu fark edip o konu üzerine ek alıştırmalar sunabiliyor. Mesela sürekli I am agree diyorsanız, yapay zeka bu hatayı analiz edip, agree fiilinin be fiili ile kullanılmadığını söyler ve gösterir. Size de farklı bir şekilde, eğlenceli bir şekilde bunu aktarabilir.
Tabi bunun eğlenceli olması ya da olmaması tamamen size kalmış. İnanılmaz sert bir şekilde mizacı da yapabilirsiniz. Ya da çok yumuşak bir şekilde davranmasını da isteyebilirsiniz. Ya da size her şeyi bana film üzerinden örnek vererek anlat diyebilirsiniz. Bunu da yapabilir. Eğer tabi bu size tembellik katmıyorsa ve bir şey öğretiyorsa sömürün sömürebildiğiniz kadar. Drain that AI. Gerçekten ciddiyim. Drain bir şeyi sömürmek. Drain the blood derler vampirin için. Onlar da kan sömürdüğü için bunu derler. Ama siz de AI'yi sonuna kadar sömürün.
Çünkü bu tarz AI'lar hep tehlikeli olmakla gündeme geliyor. Eskiden mesela context awareness dedikleri yani bağlam farkındalığı dedikleri bir şey yoktu. Önceden yazdığınız şeyleri falan hatırlayamıyordu. Ama şimdi sizin hakkınızda çoğu şeyi hatırlıyor. Yani sizin yazdığınız her şeyi hatırlıyor diyebilirim aslında. Ve sizin İngilizce öğreniminizle beraber o da öğreniyor. Yine de ne olursa olsun fact check yaptırmak lazım. Yani fact doğru demek, check kontrol etmek demek. Yani doğruyu kontrol etmeniz lazım.
Verdiğim birkaç film önerisine ek olarak bu arada, Tron falan dedik, Matrix dedik. Bunların dışında da size güzel bir filmler önerip bu podcastı bitirmek istiyorum aslında. Ex Machina. 2014 yılında çıkmış bu film. Yapay zeka ne kadar insan olabilir diye anlatıyor aslında. Bir yazılım şirketinde çalıştığınızı düşünün mesela. Bir gün siyonist tarafından özel bir experiment, yani deney için seçiliyorsunuz.
şirketin gizli laboratuvarına vardığınızda karşınızda gelişmiş bir humanoid AI var. Yani insansı, yapay zeka, ismi AVA. Ama o sıradan bir robot değil. Çünkü self-awareness dedikleri öz farkındalığı gelişmiş. İlk başta sadece bir Turing test, yani bir AI'ın insan gibi düşünüp düşünemediğini anlamaya yönelik olan bir test uygulayacağını düşünüyorsunuz. Ancak zamanla AVA'nın human-like behavior yani insan benzeri davranış sergilediğini fark ediyorsunuz. Konuşmalar ilerledikçe AVA'nın
deception yani aldatma yeteneğine sahip olduğunu ve hatta sizi manipulation manipülasyon ile etkileyebileceğini sanıyorsunuz. Ve sonunda filmin şu soruyla baş başa kalıyorsunuz aslında. Gerçekten bilinç kazanan bir artificial intelligence yani yapay zeka özgürlüğü için yani freedom için ne yapar? Çok güzel bir filmdi benim için. Hatta şöyle yani Avan'ın insan benzeri davranışları bir robot ile gerçek insan arasındaki farklı galaksilerden sorgulatıyordu. Bunun dışında daha böyle duygusal bir film istiyorsanız Her filmi var.
Yani 2013'te çıkan bir film bu ve bir yapay zekaya aşık olan bir adamı anlatıyor. Ve ilk başta sadece bir virtual assistant yani sanal asistan gibi görünüyor. E-postalarınızı okuyor, günlük işlerinizi organize ediyor. Ancak fark ediyorsunuz ki zamanla Samantha, yani bu yapay zekanın ismi, deep learning dedikleri derin öğrenme sayesinde sizin hakkınızda daha fazla şey öğreniyor.
Samantha'nın speech recognition, yani konuşma tanıma yetenekleri o kadar gelişmiş ki onun böyle makine olduğunu unutuyorsunuz. Yani hiçbir zaman böyle AI hissine veren bir konuşma yaratmıyor. Gün geçtikçe onunla konuşmak size gerçek bir insanla konuşuyor musunuz gibi hissettirmeye başlıyor. Ama kendinize şu soruyu sormadan edemiyorsunuz. Can AI truly love someone? Yani bir yapay zeka birini gerçekten sevebilir. Samantha'nın duygusal zekası onu bir insandan bile gerçekten gerçek hissettiriyor.
Bu bölümde öğrendiklerimiz nelerdi peki? Chat GPT ile konuşun dedik. Follow the white rabbit dedik. Beyaz tavşanı takip et dedik. Nightmare dedik. Kabus. Mayor'dan geliyor. AI. Artificial Intelligence. Yani yapay zeka. Perspective. Bakış açısı dedik. Ace up your sleeve. Yani kolunuzun altında bir gizli kozunuz daha olsun dedik. Ona da yapay zeka dedik. It is the question that drives us dedik. Bizi harekete geçiren soru budur dedik. Driven by. Bir şey tarafından yönlendirilen dedik.
Reality, gerçeklik. Virtual reality, sanal gerçeklik. Tech savvy, teknoloji meraklısı, teknolojiye yatkın. Portrayal, tasvir, betimleme. It is the Silicon Valley of language learning, dedik. Dili öğrenmenin silikon vadisi. I'm using it in every way possible, dedim. Her şekilde kullanıyorum. Gerçekten de kullanıyorum.
You could do this with your eyes closed. Yani gözlerin kapalı bile yaparsın bunu dedik. 24x7 dedik. 7 gün 24 saat. There was no glitch in the system dedik. Sistem sorunsuzdu. Hata yoktu dedik. Data, data, veri. Garbage in, garbage out dedik. Yani ne verirsen onu alırsın. Çöp veri verirsen çöp sonuç alırsın. O anlamda kullanılan bir şey. Autopilot, otomatik pilot dedik. Cyberpunk temasından bahsettik. Stay off the grid dedik. Sistemin dışında kal.
Mission-oriented dedik, görev odaklı. Scare-mongering dedik, paniğe yer vermek. Distopya ve ütopya dedik, bu ikisi de birbirine ters. Çünkü distopya kötüyü anlatır, ütopya mükemmel olan bir yeri anlatır. Analog, yani dijital olmayan dedik. Prompt, tetikleyici metin. Input, output, girdi, çıktı demek. Manual override, manual elle demek zaten. Override, müdahale etmek. Prediction tahmin. Dataset, veri seti.
Machine Learning, makine öğrenmesi. Algorithm, algoritma. Overfitting, aşırı uyum. Yani gerçekten ezberleyip genelleyememe. Bios, önyargı. Adaptive learning, uyarlanabilir öğrenme. Overreliance, aşırı bağımlılık. Context awareness, bağlam farkındalığı. Fact check, yani gerçeklik kontrolü.
Gılıç, hata, arıza. Humanoid AI yani insansı yapay zekalar ne zaman çıkacak? Chat GPT ile ulaşılmak istenen bu zaten. Deception dedik, aldatma. Gerçekten AI benim için konuşması çok güzel konulardan biriydi. Özellikle ileride değeri daha da artacak.
Ve AI aslında dünyada kullanılan bir şey. Ve şu an her türlü işe entegre olmuş bir şekilde. Her türlü işe entegre olmuşken, dünyaya entegre olmuşken, bilgisayarı telefonu açtığımızda karşımıza çıkan AI, yapay zeka ile yapılıyorsa, yani illa ChatJPT bir dil modeli kullanmanıza gerek yok. Her şey aslında AI'den geçiyor. Bu durum böyleyken, biz neden bunu yararımıza kullanmayalım dediğimiz, İngilizce Sinyali Podcast'inin sonuna geldik. Bir sonraki bölümde görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.