
1.964 kelime · ~10 dk okuma
Yine ben daha kahvemi içmeden selamlar. İhtiyacı olan burada mı? Artık seri buluşuyoruz ve bu benim için çok muhteşem bir şey. Bunu olabildiğince aktif bir şekilde götürebilmek istiyorum. Olabildiğince sizinle bu küçük kahve sohbetlerini yapmak istiyorum. Kahvemi içmeden geldim. Bu sohbetimiz bittikten sonra ben de üstüne bir kahve içeceğim. Ama siz şanslısınız benimle birlikte kahvenizi içebilirsiniz.
Bugün neyden bahsedeceğim? Kafamı kurcalayan neyden bahsedeceğim? Geçicilikten bahsedeceğim. Bununla ilgili çok fazla düşünüyorum son zamanda. Hatta son zamanda araştırdığım ve yazdığım bir şeyden sonra daha da fazla düşündüğümü fark ettim. Aslında senelerdir düşündüğümü ama çok da üstüne gitmediğimi fark ettim. Geçicilik nedir? Bizim bu her şeyin geçici olduğu dünyada kılıcılık merakımız nedir? Bir şeylere sıkı tutunmamızın merakı nedir? Bununla nasıl baş edebiliriz? Bununla birlikte nasıl akabiliriz, yaşayabiliriz? Bunun gibi şeyler üstüne düşünüyorum. Bakalım ne çıkacak?
Bakalım ne düşüneceğiz beraber. Öncelikle geçicilik. Bu çok kötü bir şeymiş gibi geliyor. Hani geçici olan bir şey. Geçicilik duyduğumuzda bizi korkutuyor. Bir şeyin geçici olması, bir şeyin sonsuza dek burada olmayacak olması. Bu fikir bizi korkutuyor. Buna derinden bakmak bizi korkutuyor. Ama aslında bu hayatın bir kanunu. Hani değişmeyen tek şey değişimdir dediğimiz noktada aslında hiçbir şeyin kalıcı olmayacağını, kalsa da olduğu gibi kalmayacağını çok iyi biliyoruz.
Bir şekilde bundan korkuyoruz. Ama bence bu hem bir lütuf, hem bir lanet. Biz daha çok lanet tarafından bakıyoruz galiba. Bir şeyin bitecek olmasına. Ama hem bir lütuf, hem bir lanet. Bir acı çekerken bunun geçici olacağını bilmek bize lütuf gibi geliyor. Bugünler geçecek, bu his geçecek. Ama iyi bir şey hissederken, bir aşk hissederken, güzel bir mutluluk, bir haz yaşarken geçici olacak olması bize lanetmiş gibi geliyor.
Bu noktada bir şeylerin yolunda olmadığını zaten görebiliyoruz. Yani hem lütuf hem lanet. Bazen ne olur geçsin Tanrım, ne olur geçsin diyoruz. Bazen ne olur geçmesin diyoruz. E ne yapacağız bu noktada? Bu noktada geçicilikle ilgili nasıl bir duruş sergileyeceğim ki ben yalpalamayacağım ya da yorulmayacağım?
Bir kere, geçiciliği kabullenmek bana ciddi sinir veren bir şeydi. Mesela, sonsuza kadar sözler verememek, birinin sonsuza kadar bana sözler verememesi inanılmaz sinirlendiriyordu beni. Ve bunu kabul edecek olmak, hayatta kaybetmek gibi geliyordu bana. Bir şeyin bitebileceğini, geçebileceğini düşünmek, kaybetmektir diyordum ve buna baştan amin demek gibi geliyordu bana.
baştan kabullenmek gibi, bir sıfır yenilmek gibi. Ama sonra şöyle düşünmeye başladım. Bir şeyin geçiciliğini kabul etmek aslında bir son değil, bir başlangıç. Çünkü bence biz geçiciliğin tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Korkutucu olan bir şeyin geçici olması değil, bizim geçiciliğin tam olarak ne demek olduğunu bilmiyor olmamız. Ya da bunu korkmadan, dosdoğru görerek anlayamıyor olmamız.
Geçicilikte barışırsak eğer, anlam olarak korkularımızla doldurmaktan vazgeçersek, aslında bir lütuf olduğunu, belki de birçok şeyi güzel kılan şey olduğunu anlayabiliriz gibi gelmeye başladı bana. Hayatı, yaşamı bu kadar güzel kılan bir şey sonsuz olmaması mesela, ya da bir anı o kadar muhteşem kılan şey sonsuz olmaması. Orada bir şeyin tadına baktıktan, tadını aldıktan sonra ve çantamıza koyduktan sonra neden bu kadar geçici olacak olmasından ya da geçici olmasından bu kadar negatif etkileniyoruz? Bence geçiciliği doğru tanımlayamıyoruz biz. Geçicilik kimsenin aklında, acıları dışında, tasaları dışında çok pozitif gelmiyor bence.
Bir aşk yaşıyorsun ve bu aşk geçici. Bunun denmesi bizi demoralize ediyor mesela ama bu yaşadığınız drap geçici. Bu acı gün ve gün azalacak ve geçecek dendiğinde rahatlıyoruz. Bence bizim bu geçicilikle bir barış anlaşması imzalamamız lazım. Onu doğru anlamamız lazım. Bence onu anlamadığımız için ondan korkuyoruz.
Bunu hissettimden beri diyorum, tamam, geçicilik. Ben seninle tanışacağım. Senin ne olduğunu öğreneceğim. Seni anlamaya çalışacağım. Bilmediğim ve görmediğim ve anlamadığım bir şeyden korkmak gibi... ...seni tanımaya çalışacağım. Ve o gün bugündür biraz daha iyi anlaşıyoruz. Çok iyi yol katettim mi? Hayır, kimseyi kandırmaya gerek yok. Ama daha iyi miyim? Evet, daha iyiyiz.
Bu noktada şunu düşünüyorum. Her şey bu kadar geçiciyken ne kalıcı olabilir? Mesela ne kalıcı? Eğer illa bir şeylerin kalıcı olmasına ihtiyaç duyuyorsam, kalıcılıkla ilgili bir tasam varsa, ne kalıcı diyorum mesela? Seçimlerim kalıcı. Seçimlerimiz kalıcı. İnsanlar üstünde, şeyler üstündeki etkilerimiz kalıcı. Birine hissettirdiğimiz anlık dahi olsa o şey kalıcı. Çünkü bunu onun kalbine, onun bedenine, onun zihnine işliyoruz.
yaşadığımız birçok şeyi unutabiliriz ama hissettirdikleri bir şekilde bizimle birlikte kalıyor ve bizim küçük o toplama ruhumuza bir tane çantik daha açıyor. Bu hani adını hatırlamıyorum ama örtüler vardır ya yama yama hani patchwork denir hatta böyle farklı kumaşlardan birleştire birleştirir çok güzel bir şey çıkarırsın ama hiçbir kumaş parçasının birbiriyle alakası yoktur. Tam onun gibi hissettiklerimiz, hissettirdiklerimiz, yaşadıklarımızı yaşattıklarımız, farklı kumaş parçalarını birbirine ekleyerek biz olmaya devam ediyoruz. O zaman ben karşıdaki birinin o küçük örtüsünde bir kumaş olarak kalıcıyım. O da benim örtümde kalıcı.
Demek ki evet, sonsuza dek o insanın bir şeyi olamam. Sonsuza dek o insan benim bir şeyim olamaz. Sonsuza dek o histe kalamam. Çünkü bu durgun su gibi. Ve durgun su, durgun his, hiç değişmeyen bir alan zaten bizi zehirler. Çok seviyorum bu sözü. William Blake'in sözü. ''Durgun sudan zehir bekle.'' Yani sürekli aynı tutunuşta ve duruşta olmak zaten bizi zehirleyecek. Ne kadar orada kalmak istesek de, saadetin fazlası da zehirler, üzüntünün fazlası gibi. Güzelliğin fazlası da zehirler. Kusursuzluğun fazlası da zehirler. O yüzden sonsuza dek sürsün dediğimiz şeylerde aslında ciddi değiliz. O yüzden küçük kumaş parçaları gibi birleştire birleştire bir yol alıyoruz. O zaman tamam, nasıl kalıcı olabilirim? Birinin kumaş parçası olabilirim ruhunda. Bu çok güzel bir şey. Etkilerim, seçimlerim, hissettirdiklerim, hikayem...
Hikayem kalıcı olabilir, hikayelerimiz kalıcı olabilir. Anlatmak, yazmak, yaşamak... Hayatımız zaten hepimizin anlatacağı bir hikaye. Hepimizin bir hikayesi var. Hikayeleri anlatmak, hikayelerimizi anlatmak bizi kalıcı kırabilir. Tamam, demek ki ben sahte bir ölümsüzlük, sahte bir kalıcılık yakalayabilirim. Ama bir yandan da geçiciliği kabul edebilirim. Bu bence çok iyi bir lüks.
Hepimiz çünkü geriye bırakacağımız mirasla, geriye bırakacağımız hisle, etkiyle bence en ilgilenmiyorum diyenimiz bile ilgileniyor. Ben gözlerimi yumduktan sonra, nefesimi durduktan sonra ne olacak? Bununla her ne kadar ilgilenmiyor gibi görünsek de hepimiz bir iz bırakmak istiyoruz. Çünkü gerçek ölüm fiziki ölümden çok başka. Artık hiç kimse seni hatırlamadığında, artık hiç kimse seni düşünmediğinde gerçekten ölürsün. Ve ben bu söze inanıyorum. Bu hatta beni en çok düşündüren şeylerden bir tanesi. Bir destanda, sanırım Odysseus'tu, çok seviyorum. Sanırım değil, gerçekten oydu. Savaştan dönerken evine döndüğü sırada, yolda, denizde kayboluyor ve bir adada sağ kalıyor. Çok iyi bakılıyor, çok iyi bir hizmet görüyor, seviliyor.
Tamamen küçük çapta bir cenneti yaşıyor o adada. Ama çok mutsuz. Hep mutsuz. Çünkü aklından şöyle bir şey geçiyor. Eğer yolda ülkeme dönerken, evime dönerken ölseydim, savaştan dönerken öldü, bu da anıtıdır deyip beni bir yere gömeceklerdi ya da bir yerde hatırlayacaklardı. Savaşta ölseydim, kahramanca savaşırken öldü diyeceklerdi ve beni hatırlayacaklardı.
Ama şu an nerede olduğum, başıma ne geldiği belli değil. Sağım ama aslında sağ değilim. Unutuluyorum. Yani fiziken kurtulmuş olması, fiziken orada kalıcı olması, akıllardaki, kalplerdeki geçiciliği sebebiyle onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. İlk başta bu ne kadar saçma diyordum. Kurtulmuşsun işte. Yediğin önünde, yemediğin arkanda falan. Böyle düşünüyordum.
Ama hayır, evindeki insanlar onun olduğunu bilmeyecek. Kazandığı bir savaştan sonra kimse onun zaferini yad edemeyecek ya da onun için yapılmış bir anıta, bir mezara, bir çakılmış bir taşa, sopaya gidip onu anamayacak. Ve bu onu daha çok yaralıyordu. Ve şimdi bunu daha iyi anlıyorum. Fiziksel olarak var olmak mı? Fiziksel olarak kalıcı olmak mı? Yoksa zihinlerde kalıcı olmak mı? Bu noktada zaten hayatın geçiciliği, gidiciliği, şeylerin geçiciliği... Biz onları ruhumuza işledikten sonra... Ya da sevdiklerimizin ruhuna işledikten sonra... Zaten bizden sonra da yaşamaya devam edecek.
Biz varlığımızı sürdürdükçe, etkilediğimiz insanlar, hikayemize emanet ettiğimiz insanlar, nefes almayı sürdürdükçe ve onlardan sevdiklerine ve çevresindekilere geçtikçe biz zaten yaşamaya ve kalıcı olmaya devam edeceğiz. O zaman bu geçicilik kaygısı niye? Bir şeylerin bitmesi kaygısı niye? Tam olarak içimizde zaten bitmeyecekken ve dönüşecekken neden bu kaygı? Neden bir şeyin bitmesinden bu kadar korkuyoruz? Mesela iyi olmak pahasına bile bazen çekilen bir acıya tutunmak, bir şeye karşı hissedilen hissi kaybetmekten korkmaya benziyor. Ben eğer acı çekmeyi kesersem, kalıcı olmasını istediğim bu son şeyle aramdaki son bağ da kesmiş olacağım.
Ama ben acı çekmeyi sürdürürsem, onun için çabalamayı ve çırpınmayı sürdürürsem, o hiçbir zaman bitmeyecek, geçmeyecek. Bazen bunun için de acı çekmeye tutunuyoruz. Bazen bunun için de yasımızı uzatıyoruz. Bazen bunun için öfkemizi uzatıyoruz. Sadece bir şeyler geçici olmasın diye ızdırabımızı uzatıyoruz.
Ve bence bunun tek sebebi geçicilikle anlam olarak asla barışmıyor olmamız. Geçiciliğin ne demek olduğunu bilmiyor olmamız. Hep bizi korkutacak, unutulmakla alakalı, artık bir şeyin üstünde etkimiz olmamasıyla, var olmamamızla alakalı bir şeymiş gibi geliyor ve ödümüz kopuyor. Halbuki böyle değil ki. Şu an sürmeyen tonlarca şey var. Şu an yüzünü her gün görmediğim tonlarca insan var. Şu an belki hayatımda sadece üç gün var olmuş ve sonra geçip gitmiş şeyler var. Ama onların hepsi benim bir parçam ve emin olun siz de birilerinde öyle olarak kalmaya ve yaşamaya devam ediyorsunuz.
O yüzden belki bu geçiciliği kabul edebilmek, biraz da geçiciliğin gerçekten ne olduğunu anlayabilmekle alakalı ve ben kendime bu iyiliği yapmak istiyorum. Nasıl beklentilerimizle birbirimizi cezalandıramayız, kendimizi cezalandıramayız dedik, kalıcılık kaygısıyla da kendimize hayatı, başkalarına hayatı zindan edemeyiz, ölmüş çiçekleri sulayamayız mesela, sırf o çiçek orada durmaya devam etsin diye. Bazen bir şeylerle zamanda vedalaşabilmek, geçici olmasından bu kadar korkmamak, Belki onu daha da kalıcı kılacak. Ne gerçekten geçiyor? Onu da geçtim. Hiçbir şekilde kalıcı olmayan bir hayatta, hiçbir şekilde nihai olmayan bir yerde, nihai sözler vermek, nihai hisleri aramak. Bunlar çok büyüleyici. Ama şunu görmüyoruz. Bu sonsuza kadar sürsün diyorum. Ve 35 yaşındayım mesela. Bu kendime de yaptığım bir haksızlık. Çünkü bu bana şey demek. Sen 35 yaşında yaşamayı sürdürmeyeceksin.
Sen yaşamayı bırakıyorsun ve bugün hissettiğin şey sana yetiyor. İleride sana hiçbir şeye bir şey katmayacak, seni değiştirmeyecek, dönüştürmeyecek ve sen sırf bu geçici olmasın dediğin şeyle birlikte yıllanacaksın demek. Haksızlık değil mi bu? Kendimize haksızlık değil mi bir şeylerin kalıcı olmasını istemek? Kendi kabuğumu kırmama yemin etmek gibi bir şey değil mi bu? Ben kalıcı olsun istiyorum ve o zaman ben de kalıcı olmak zorundayım.
Hiçbir yola çıkmamak zorundayım. Hiç gelişmemek zorundayım. Mesela bundan 10 yıl önce bir şeyin kalıcı olmasını istiyordum. Şimdi olsa ben o değilim ki. Yani onun kalıcı olmasının, o günkü büyünün, o günkü hissin, o günkü ihtiyacın bende şu an hiçbir yeri yok ki. Tanımıyorum, hatırlamıyorum kendimi.
Bu benim kendime de yaptığım bir haksızlık. O yüzden hiçbir zaman kalıcı olamayacak ve nihayet olamayacak bir düzlemde ve dünyada bir yerde bence bu lütfu çok yanlış tanıyoruz. Geçicilikten korkmamalıyız. Geçiciliğin ne demek olduğunu anlamalıyız. Ve anladığımız zaman zaten ister istemez kalıcı olmayı da öğreneceğiz. Ama anarak kalıcı olmayı. Yani kendimize engelleyerek, özgürlüğümüzü kısıtlayarak ya da özgürlükleri kısıtlayarak değil.
Hikayelerimizle, mirasımızla, etkilerimizle, akıllarda, kalplerde bıraktığımız hislerle... Zaten hiçbir zaman olaylar, şeyler, kişiler, deneyimlediğimiz andaki gibi kalmayacak. Anılar da değişir. İnsanlar değişir. Geçmişe belki de bundan tutunuyoruz. Gelecek belirsiz, bugün belirsiz. Geçmiş kesin gibi geliyor ya bize. Başlamış bir şey daha kolay geliyor ya bize.
Kalıcılık hissi daha kolay geliyor ya ama hayır. Hiçbir zaman o deneyimlediğimiz gündeki gibi kalmayacak ki. Hiçbir zaman öyle olmayacak. Anılar da değişir, o zamandaki tecrübe de değişir. Bir kere anılaştığı zaman ve sen onu her hatırladığında, her hatırlama yeni. Her hatırlamak başka bir senle tekrar o performansı, o tecrübeyi, o hissi tekrar hatırlamak gibi. Aslında bir daha hiç gelmiyor.
Ama ne oluyor? O his bizle birlikte büyüyor, gelişiyor, belki geriliyor, üzülüyor, seviniyor. Ama dediğim gibi örtüye bir parça kumaş gibi. Ve bizim örtümüz ne kadar genişlerse, bizim örtümüz ne kadar değişirse, ne kadar renklenirse, orada bir yerde bizi biz yapmaya devam ediyor ve yerini alıyor.
Yani demem o ki, gerçekten ıyı geçmesin ya da hah geçsin dediğimiz noktada geçiciliğin ne demek olduğunu biliyor muyuz? Gerçekten geçicilik ne demek biliyor musunuz? Çünkü birinin bana bunu söylemesine ihtiyacım vardı, ben bilmiyorum. Ben geçicilikten korkuyorum ama aslında bazı zamanlar ne kadar sığınıyorum ve bazı zamanlar ne kadar istiyorum. Bir çifte standart var. Geçicilik ne demek? Kalıcılık ne demek? Bunları sanırım tekrar tekrar öğrenmemiz gerekiyor. Benim buna ihtiyacım vardı. Umarım omzunuza dokunabilmişimdir. Umarım size sarılabilmişimdir. Bir sonraki kahvede buluşalım olur mu? Çok öptüm.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.