
3.738 kelime · ~19 dk okuma
İlginç bir bölüm ama bence gerekli bir bölüm olacak gibi. Ben Atacan Yaşıyor'da, yani English with Atacan. Bugün size bazı kavramlardan bahsedeceğim ve çoğu zaman gece de değil, Türkiye'de de bu kavramların karşılığını kaçırdığımız oluyor bence. Öyle kavramlar var ki gerçekten herkes tarafından önemi unutuluyor. Demokrasi olsun, hukuk devleti olsun, kuvvetler ayrılıyor olsun. Hani çok uzakmış geliyor kulağa ama aslında hep burnumuzun dibindeler ve günlük hayatımızı daha da önemlisi geleceğimize etkiliyorlar. Hem ben, hem de bu podcast'ı dinleyenlerin arkadaşlarının anlatacağı gibi çok güzel bir şekilde herkesi bundan hatırlatma yapalım derim. Çünkü İngiliz olsun, Amerikan olsun ya da herhangi bir ırk olsun insan olmanız yeterli. Her şeyin daha iyi olduğu bir gelecek. Herkesin hakkı bence. Bu podcast'ı dinleyenlere teşekkür ederim. Burası bizim insan olarak öğrendiğimiz, geleceğimiz için öğrendiğimiz, daha iyisi için uğraştığımız İngilizce Sinead Podcast'ı ve yeni bölüme hoş geldiniz.
Söylemek isterim ki bu podcast'ta herhangi bir siyasi kuruluşa ya da herhangi bir ülkeye ya da herhangi bir devlete ya da herhangi bir kişiye ya da kuruluşa bir atıfta bulunmayacağım. Yani bir söz söylemeyeceğim. Kesinlikle tarafsız bir şekilde size belli başlı terimleri anlattığım ve belli başlı şeyleri önerdiğim bir podcast olacak. Bugün İngilizce'de kelimelerin biraz daha önemli olanlarıyla tanışacağız. Biraz ağır bir bölüm olacak ama oldukça hafifletmeye çalışacağım ben sizin için. Çok da zorlamayacağım. Hani merak etmeyin şimdi bu adam bana hukuk derimlerini tek tek mi anlatacak diye korkmayın. Democracy, rule of law, separation of powers gibi aslında olması gerekenler yani bulunması gereken ve aktif bir şekilde bunların uygulanması gereken şeyleri anlatacağım. Ama olması demek tabii ki doğru uygulandığı anlamına gelmiyor çoğu ülkede.
Türkçeleri, demokrasi, hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı. Ama sadece çeviri değil tabii ki meselemiz. Bu kelimeler ne anlama geliyor? Hani nerelerde karşımıza çıkıyor ve neden her gün önemli? Bunu konuşacağız aslında. İngilizcesi democracy, yani demokrasi olarak okunuyor. Democracy means ruled by the people. Yani halkın yönetimi. Halk tarafından yönetilmek anlamına geliyor. Ama tabii ki bu sadece oy kullanmak anlamına gelmiyor. It's about participation. konuşma kısmı ve yöneticilerini karşılayabilmek.
Yani bu tarz, halkın yönetime katıldığı ve fikirlerini özgürce söyleyebildiği şeylerden ibaret. To make your voice heard, özellikle. Yani sesini duyurmak. Ve gerçekten demokrasi her zaman en önemli şeydir bence toplumda. Özellikle bunu o İngilizce redeviyatında da okuduğum şeylerden söyleyebiliyorum. Şimdi gelelim şu çok havalı duran ama aslında hepimizin hayatının ortasında bir öneme sahip olan kavrama. Yani rule of law. Yani hukukun üstünlüğü.
Bunu duyunca insanın aklına hemen böyle mahkeme salonları falan geliyor ama aslında olay şu. Kim olursan ol, kural varsa, bir yasa varsa hepimiz ona uymak zorundayız. İstersen en üstte ol, herkesin uyuması gereken yasalar var ve yasa herkesten üstündür. Invincible dizisini izleyenler vardır belki. Onda da mesela süper kahraman olduğu için yasalardan ve orada bulunan insanlardan daha da üstün olduğunu düşünen biri var. O da çok güzel bir dizidir, kesinlikle izleyin. Yani aslında demek istediğim şey, abi hani o benim dayımın oğlu ya, bir şey olmaz falan gibi nepotizm, hani akraba kayırmacılık bir kafası varsa herkeste, bu tabii ki kişi belirtmeden, herhangi bir siyasi şey belirtmeden ya da kendi içimizde bulunduğumuz durumu belirtmeden söylüyorum. Gene olarak bir anlatım yapıyorum. O da rule of law'ın orada olmadığını gösteriyor. Yani yasal üstünlüğü orada yok demektir. İngilizcesi çok net anlatıyor bence. No one is above the law. Yani hiç kimse yasalın üstünde değildir.
Bu hiç kimseye hepimiz dahiliz. Yani ben de dahilim, sen de dahilsin, herkes dahil. İngilizce'de kuralları kendine göre eğip büyütmek demek to bend the rules ve gerçekten de kimse için kurallar esnetilmemeli. Ki çok görüyoruz bunu tarihte. Yani güce sahip olan en ufak kişi hemen kuralları genişletiyor ve kendini daha avantajlı bir konuma getiriyor. People in power often find ways to bend the rules. That's the opposite of justice.
Yani güç kazanan insanlar sıklıkla kuralları bükmenin bir yolunu buluyor. Bu da adaletin tam tersi demek oluyor. Rule of law varsa hepimize nefes aldırır, yoksa herkesin işini güçleştirir ve içini sıkıştırır gerçekten. Çünkü güçlü olanın zayıf olanı ezdiği durumlara geri döneriz. O da nedir mesela? The law of jungle. Yani orman kanunları aslında. Bunu çoğu kişiden duyduğum için İngilizcesini de bildiğinizi düşünüyorum.
Bu kuralların büküldüğü yerde, dediğim gibi, adalet yani justice olmaz. Ne olur peki? Injustice. Hatta injustice diye bir oyun da vardı, onu da anlatayım. O da aslında tamamen süper kahramanların birbirleriyle, birebir kapışmasıyla alakalı bir oyundu. Onda da bahsedilen şey aslında, bu vigilante olayındaki rule of law'ın kırılması. Yani gücü elinde tutan kişinin, o gücü sonuna kadar kullanması ve abuse etmesiydi. Yani abuse, kendi çıkarı için kullanması.
Çok güzel ve yeni çıkmış bir Netflix dizisinden de örnek vermek istiyorum. Adolescence, gençlik demek bu kelime. Kesinlikle reklam falan almadım ama kendim izleyip, gerçekten şu aralar izlediğim en iyi dizi olarak gördüğüm için önermek istedim. Bir gün bir ailenin evine İngiltere'de polis ekibi giriyor ve kapıyı kırıp herkesi yere yatırıyor.
Tüm evi polisler bastığında baba deliriyor ve ne oluyor diye bağırıyor falan. Tam o sırada üst katta 13 yaşında bir çocuğu tutukluyorlar. Bu dizi gerçekten benim hayatımda gördüğüm en iyi çekimlere sahip olan dizilerden biri olabilir. Çünkü her bölüm one shot. Yani tek çekim. Kamera başlıyor ve dizi bitene kadar durmuyor. Oyunculuklar devam ediyor. Yani en ufak hata yapılsa tekrar baştan çekmek zorunda kalıyorlar. Ama bu dizide hiçbir şekilde kat yani kesme yok. Hatta ben nasıl çekmişler diye merak ettiğimden tüm Behind the Scenes videolarını izledim.
Siz önce diziyi izleyin ama bence. Gerçekten çok ilginç. Polisler çocuğunuzu hiçbir şey demeden götürüyorlar. Ama sebebin cinayet yani murder olduğunu söylüyorlar. Bir anne babanın neler yaşadığını ve okulda yaşadıklarından neler neler olduğunu anlatan çok güzel bir diziydi. Ve inanılmaz gerilimliydi. Orada da yani ilginç, dikkatimi çeken kelimeler kullandılar bazıları. While yani dehersiz ve az olduğundan bahsettiler. V-İ-L-E olarak yazılıyor.
Hukuk sisteminde çocuk 18 yaşı altında olduğundan detention center'a gönderebileceğinden bahsettiler. Yani islahi bir demek bu. Katilin defendant yani şüpheli olarak yargılandığı duruşmalar da olacak dizide. Spoiler vermek istemiyorum. Kesinlikle izleyin. Fair trial en önemli şeylerden biri bu dizide. Eğer bir kişiye fair trial yani adaletli yargılanma sağlanmıyorsa o zaman o kişinin hakkı da
yasanın üstünlüğü de ihlal edilmiş oluyor aslında. Ve de dizide guilty or not guilty kısmı var. Çoğu hukuk dizisinde bunu görürsünüz gerçekten. Gerçek hayatta da görürsünüz. Bu duruşmada aslında hakim size how do you plead diye sorduğunda yani suçlu musun suçlu değil misin diye soruyor aslında.
Siz de suçluyum ya da suçlu değilim diye cevap veriyorsunuz. Bu demek aslında. Guilty derseniz suçlu oluyorsunuz. Not guilty derseniz suçsuzum diyorsunuz. Siz de bunu öğrendikten sonra guilty ya da not guilty olarak kullanabilirsiniz. Ama umarım bunu hiçbir zaman bir suçlu olarak değil de bir avukat olarak kullanırsınız diyeyim.
Neyse, bu dizi beni çok etkiledi gerçekten. Çünkü o polislerin ve hukuk sisteminin nasıl işlediğini görünce aşırı şaşırdım ben. Özellikle bu kadar hassas bir konuda, hem de 18 yaşı altı biri varken bu kadar hassas davranılması gerçekten çok etkileyiciydi. Bu yüzden kesinlikle izleyin diyorum. Bir başka diziden örnek vermek istiyorum. Daredevil. İzleyenler bilir. O da aslında bir avukat dizisi diyebilirim. Ama çok daha başka.
Bir gün bir kimyasal sıçrıyor gözüne ve tamamen kör kalıyor Matt Murdock. Fakat kör kalması olay değil, kör kaldıktan sonra yaşananlar aslında olay. O da şöyle, tamamen kör kaldığı için diğer duyuları daha fazla gelişiyor ve aslında etrafındaki şeyleri çok net duyabiliyor. Olay sadece dövüş de değil bu arada, aslında en çok sessizlik var bence dizide. Çünkü o sessizlikle bir adam kendi içinde şu soruyla boğuşuyor.
Adalet nedir? Gündüz kravatlı, ceketli, mahkemede savunma yapan bir avukat. Geceleri ise bir sistemle savaşan vigilante. Yani kanunsuz. Vigilante, kanunsuz demek tam anlamıyla İngilizce'de. Ve bu dizide de aslında süper kahraman gibi olup gece dışarı çıkıp suçla savaşanlara vigilante diyorlar. Aynı şekilde Spiderman'e de vigilante dedikleri gibi.
Ve bu adamlar sistemin herkese eşit davranmadığını görüyor. Yani herkesin bir Fair Trial hakkı olduğunu biliyor ama bunun pratikte işlemediğini çok iyi biliyor. Dizideki çok büyük bir süreçte bunu anlatıyor aslında. Fair Trial mümkün mü? Mesela Punisher denilen bir adam var. Yani cezalandırıcı demek. Punish. Birini cezalandırmak zaten fiil olarak. En büyük felsefik savaş aslında bu ikisi arasında dönüyor. Yani Punisher ile Daredevil arasında.
Bu arada Daredevil de cesur demek, onu da söyleyeyim. Ve Daredevil, yani bu cesur arkadaşımız, no killing diyen, yani aslında birine zarar verip öldürmek istemeyen biri ama onları yakaladıktan sonra adalete teslim eden biri. Yani hem avukat olarak hem de vigilante olarak onları öldürmüyor ve adalete teslim ediyor. Fakat Punisher'ın en büyük kavga ettiği şey, aslında en büyük kafasındaki problem de şu, Punisher onları adalete teslim ettikten sonra onların tekrar geleceğini düşünüyor.
ve onların bir daha asla gelmemesini sağlamak istiyor. Tabi burada çok büyük bir sıkıntı var çünkü onlara bir adalet, bir redemption şansı vermiyorsunuz. Ve o anlarda yani suçlular mahkemeden elini kolunu sallayarak çıktığında kendine şu soruyu soruyor Panaşör. Yani bir yasa varsa ama o yasa güçlüleri koruyorsa hala adaletten söz edebilir miyiz?
Matt Murdock hem yasanın yanında çalışan biri olarak hem de bir vicilente olarak bunları sorguluyor. Ama tabii ki kendisinin daha güzel yöntemleri var. Punisher biraz sorgulamadan, sualsiz bir şekilde insanları kendi adaletine uğratıyor. Yani tabiri yerindeyse cezalandırıyor.
Fakat diziye baktığımızda House Kitchen denilen bir yerde geçiyor dizi. Ve Rule of Law'ın yani kuralların, yasaların üstünlüğü geçmediği bir yerde yaşıyorlar. Yani olabilecek en distopik yerlerden biri zaten burası. New York'ta geçiyor. Fakat New York'un bambaşka yerleri. Yasaların var olduğu ama uygulanmadığı bir yer. Kağıt üstünde herkes eşit duruyor. Ama gerçekte bazıları hep dokunulmaz.
Mesela şimdi yeni sezonda siyasiler ortaya çıkmaya başladı. Suç liderleri falan. Daha bir sürü kişi dokunulmaz bir şekilde duruyor. Mesela bazen bir suçlunun beraat ettiğini görüyoruz. Kanıtlar var, tanıklar var. Ama bir şeyler eksik. Yani bir legal loophole bulunmuş. Yani yasal bir açık bulunmuş. Ya da bir play deal yapılmış. Yani uzlaşma yapılmış. Sistem suçlu değil, prosedürü koruyor. Yani biri doğru şeyleri yaptığı için değil, doğru insanları tanıdığı için kurtuluyor bu dizide. Ve biz de izlerken ister istemez şu cümleyi kuruyoruz içimizden.
Bu işte bir adaletsizlik var. Matt de buna katlanamıyor, yani Daredevil. Çünkü o sadece yasa peşinde değil, o adaletin peşinde. Justice onun için bir ideal. Ama Law yani hukuk bazen sadece bir formülite oluyor onun içinde. Ve bu ikisinin aynı şey olmadığını defalarca görüyoruz bu dizide aslında. Yasa varsa adalet olur sanıyoruz. Ama bazen o yasa tam da adaleti engelleyen şey oluyor. Dizinin en çarpıcı taraflarından biri şu, Daredevil dediğim gibi kimseyi öldürmüyor. Çünkü inanıyor ki insanlar accountable olmalı. Yani yaptıklarından sorunlu olmalı ve aynı zamanda herkese bir şans, bir redemption yani günahlarından arınma hakkı verilmeli. Ama işte bu süreç bazen böyle işlemiyor. Çünkü polisler rüşvet alıyor, yargıçlar baskı altında karar veriyor, suçlular bağışıklık kazanıyor. Bazı insanlar hep cezasız kalıyor. Dizide de buna defalarca tanık oluruz. İmuniti kelimesini bilirsiniz belki. Tıbbi bir terim olarak da kullanılıyor. Yani barışıklık olarak anlatılıyor. Ama bu hikayede imuniti dediğinizde ya da başka bir anlam olarak kullanmak isterseniz, imuniti dokunulmazlık anlamına geliyor. Ve gerçekten de burada dokunulmazlığın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatabiliyorlar. Daredevil aslında özetle ben gözlerimi kaybettim ama siz de adaleti kaybetmişsiniz diyen bir adam. Ve biz de diziyi izlerken aslında hep bir soruyla baş başa kalıyoruz. O da şu. Adalet gerçekten uygulanıyor mu yoksa sadece bir kelime mi?
Çoğu insan artık şunu istiyor bence dünyada bazı yerlerde. Bazı davalarda ceza veriliyor ama bu cezalar yeterince punitive değil. Yani caydırıcı demek bu İngilizcede. Ve demek istediğim şu ki bazı cezalar yeterince caydırıcı, yeterince cezalandırıcı değil. Verilen sentanslar yani hükümler çok lenient yani hafif ya da procedural detaylarla düşürülüyor.
Ya da çok saçma şeylerden, yani mesela Good Conduct Abatement yani iyi ahal indiriminden çok rahat bir şekilde insanlar az ceza alıp kaçabiliyor. Ve bunlar çok kötü cezaları tabii oluyor. Gerçekten de kötü durumlar yaşanabiliyor. Dizide de bunu görüyoruz aslında. Peki diyelim ki böyle bir durum oldu ve tutuklandınız. Ya da bir arkadaşınıza ya da bir Amerikan'a falan İngilizce'de yargılanma sürecindeyim demek istiyorsunuz. Nasıl söyleyebilirsiniz? Şöyle diyebilirsiniz. I'm in due process. Yani şu an dava sürecindeyim demek bu.
Bir davanın, bir yargı sürecinin kurallara uygun şekilde yürütülmesi anlamına da geliyor aslında. Her aşamanın şeffaf olması, tarafsız olması ve sizin haklarınızın korunması anlamına da geliyor. Ne olduğunu anlamadan ceza veriliyorsa, bu due process olmuyor. Diyelim ki süreç ilerledi, mahkemeye çıktınız. Salon kalabalık, avukatınız yanınızda. Karşınızda da prosecution ekibi var.
Yani sizi suçlayan taraf savcılık. Ve siz artık resmi olarak defendant'sınız. Yani sanıksınız ve şüphelisiniz. Bu da önemli. Suçlu değilsiniz. Çünkü defendant sadece suçlanmış biri demek. Çünkü sistemde bir ilke vardır. O da şu. Presumption of innocence. Yani şu demek, suçunuz kanıtlanana kadar masumsunuz. Innocent. Masum demek. Şöyle bir örnek vereyim mesela, mahkemede bir tanık çağrılıyor diyelim. Bunu nasıl anlatırsınız? Mesela biri çıkıyor, bir ifadede bulunuyor. Buna testimony deniyor. Yani ifade ve tanıklık anlamına geliyor. Anonymous witness de olabiliyor bu. Bazı duruşmalarda yani gizli tanık kullanılabiliyor ya da normal tanık kullanılabiliyor, hiç fark etmiyor. They pulled up an anonymous witness on his case. Yani onun davasına gizli tanık getirdiler diyebilirsiniz mesela.
Birden fazla hearing olur bazen yani duruşmalar olur. Bazen haftalarca sürüyor bazen aylarca ve sonunda hakim kararını veriyor. Bu kararın adı yani sonunda verilen suçluya da suçsuz kararına verdict deniyor. Bazen hıpızlık kararı veriyorlar tabii. O da expedited trial oluyor İngilizcede. Eğer suçlu bulunursanız bir sentence açıklanıyor. Yani cezanız iki yıl hapis de olabilir, para cezası da olabilir. Şöyle anlatabilirsiniz mesela. He has been sentenced to two years of prison. Yani iki yıl hapis cezasından çarptırıldı demek.
Ya da direkt detay vermeden, he has been found guilty. Yani suçlu bulundu diyebilirsiniz. Bu cezaları peki hukuk açısından nasıl anlatabiliriz? Az önce bahsetmiştim aslında. He had a weak punishment demeyelim. Şöyle diyelim. Bazen cezalar lenient olur dediğim gibi, yani hafif. Bazen de çok harsh olur, sert. Yani şöyle diyebilirsiniz. It was a harsh sentence. Ya da it was a lenient sentence.
Böyle diyebilirsiniz. Ya da daha ilginci, it was an unfair sentence. Yani adil olmayan bir karardı, bir cezaydı diyebilirsiniz. Ama iş burada bitmiyor tabii, hukukta bir sürü yol var. Diyelim ki siz ya da avukatınız bu karara katılmıyorsunuz. O zaman şöyle yapılabilir, appeal edilir. Yani temmiz başvurusu yapılır. Kararın tekrar değerlendirilmesi bir üst merciden istenir. We appealed to the sentence. Yani karara itiraz ettik.
Bazı durumlarda bu karar overturned olur yani bozulur. Ama bazı davalarda her şey aynı kalır. Çünkü bazı kararlar binding olur yani bağlayıcı olur ve değişmez. Yani dediğim gibi eğer sentans yerseniz ya da appeal ederseniz yani karara itiraz ederseniz overturned olabilir, kabul edilebilir. Ama bazen hakim dönüp der ki
binding sentence, it's a binding sentence der. Yani bağlayıcı, değişmeyecek bir karar der. O zaman değişmez. Mesela siyasetler hakkında dava açmak istediğinde immunity oluyor, yani dokunulmazlık. Bu kişi suç işlemiş olsa bile yargılanamıyor. Yasal her ülkede oluyor ama integrity yani bütünlüğün olması gerekiyor. Yani bu immunity konusu da gerçekten çok insanların abuse edebildiği, insanın çıkarını kullanabildiği bir şey.
Genelde dizilerden, filmlerden gidiyorum ve yine öyle yapacağım çünkü çok etkileyici şeyler önerip aynı zamanda sizin hukukçu tarafınızı da ortaya çıkarmak istiyorum. How to get away with murder. Yani bir cinayetten nasıl paçayı sıyırırsın. Ben demiyorum, dizinin adı bu ama öyle sıradan bir dizi değil. Hem hukuk fakültesi ortamı var, hem cinayet var, hem entrika var, hem dava süreci var, hem de karakterlerin kendi iç çatışmaları var. Dizi anlık bir suçun değil, suçun arkasındaki hukuki stratejinin bir hikayesi aslında.
Yani olay sadece kim yaptı değil, nasıl yaptı da yakalanmadı olmuyor. Yani İngilizcesiyle, how to get away with something. Bu da çok güzel bir kalıp bence. Bir şeyden yırtmak, bir şeyden ceza almadan kurtulmak anlamına geliyor. Başroldeki Annalise Keating, hem profesör hem de avukat ve hem girdiği odayı tamamen sessizleştiren biri. Girdiği yerde kuralları o koyuyor, o bozuyor, aynı zamanda tekrar yeniden yazıyor.
Ya da biraz şöyle de anlatabilirim bence bu karakteri. Kesin çizgileri olan bir karakter değil. Ama o commanding presence dediğimiz o etki tam anlamıyla bu kadında var. Yani sınıfa girdiğinde konuşmasa bile insanlar susuyor ve hem profesör hem avukat bambaşka şeyler yaşanıyor. Neyse daha fazla ben spoiler vermeyeyim bu konu hakkında. Ama onun karakteri üzerinden çok fazla şeyi sorguluyorsunuz. Bir mahkeme kararı binding olabilir dedik ama adil midir onu bilemeyiz.
Bir sanık acquitted olabilir, yani beraat edebilir ama gerçekten suçsuz mudur, onu da bilemeyiz. Ve dizide en sevdiğim sahnelerden biri benim, öğrencilerin sınıfta birbirini sorguya çektiği anlar, cross examination deniyor buna, gerçek duruşma provusa gibi, yani benim hukuki alana ilgimi sağlayan şeylerden biriydi. Ve bu diziyi izlediğinizde gerçekten bir hukuk öğrencisi olmayı istiyorsunuz. Mahkemede haklı olmak ayrı ama mahkemede haklı görünmek ayrı bir mesele. Ve gerçekten bazen davayı kazanan en çok haklı olan değil en iyi oynayan oluyor. Ve buna örnek bir ilginiz varsa yine hukuk dizilerine falan Suits dizisini izleyebilirsiniz. Yani takımlar takım elbiseler anlamına geliyor. Bu da aslında avukatları anlatan bir dizi. Better Call Saul da çok güzel bir dizi. Ama tabii Legal Loophole anlatmak için bu. Tamamen yani açıkları bulmak için yapılmış bir dizi gibi. O yüzden ona da bakabilirsiniz.
Örnekleri bitirdikten sonra demokrasiye tekrar dönelim çünkü üstünde durmasam edemem. Demokrasi kulağa çok büyük bir kelime gibi geliyor ki öyle de olmalı bence ama politikacıların konuşmalarında süs gibi duran bir kavram oluyor neredeyse. Ve bence demokrasiyi demokrasi şey yapan ise halk. İlginçtir ki aslında demokrasi büyük düşünmekten ziyade çok daha küçük alanlarda başlıyor. Mesela bir sınıf arkadaşının fikrine saygı duymakta, bir iş arkadaşının fikrine, bir insanın fikrine saygı duymakta ya da bir kafede otururken karşı masanın konuşmasına karışmamayı bilmemekte, sıranın önüne geçmemekte ya da birinin senden farklı düşündüğünde ona aptal dememekte başlıyor.
Yani demokrasi sadece seçim demek değil. Çünkü sesini duyurabilmek için önce sesini çıkarma hakkının olması gerekiyor. Yani ifade özgürlüğü olmadan demokrasi olmuyor. Basın özgürlüğü olmadan da demokrasi olmuyor. Freedom of the press yani. Basın, press demek. Özgürlük, freedom demek.
Bazen insanlar şöyle diyor ama oy veriyoruz işte demokrasi var falan ama sorun olan ve bizim bilmemiz gereken şey şu ki demokrasi herkesin kendini güvende hissettiği ortamdır. İnsan ayırt etmeden herkesin sesini çıkarabildiği özgürce yorum yapabildiği bir ortam olarak geçiyor. Ve asıl soru şu sadece bir hak olarak mı görüyoruz demokrasiyi yoksa bir sorumluluk olarak mı? Çünkü sadece sahip olmak yetmez kullanmak ve korumak gerekir. Demokrasi sadece onu kullanan insanlar varsa vardır yani halk varsa vardır yoksa sadece kağıtta kalan bir şeydir.
V for Vendetta filmi tabii bu demokrasi denilince çok akla gelen filmlerden biri. Yani ben bu film hakkında ne kadar yorum yapsam bilemiyorum. Çünkü benim aslında daha çok sevdiğim filmler var. Ama şöyle diyebilirim, filmin ana konusu bu filmde demokrasinin olmadığı bir yeri anlatıyor. Ve daha doğrusu var olan ama aslında yok edilen bir demokrasiden bahsediliyor. Bir halkın olduğundan ve konuşamadıklarından, televizyonun olduğundan ama televizyonun yalan söylediğinden, seçimin olduğundan ama seçeneğin olmadığından bahsediyor.
Yani aslında anlatmak istediği özetle konuşmanın bedeli olduğu ve suskunluk içinde birinin ortaya çıktığı. Ben filmlerden örnek vermeden duramıyorum gördüğünüz gibi. Yani gerçekten çünkü hayatı temsil eden şeyler var. Yanlış olanı düzeltmenin cesareti olarak anlatılıyor bu filmde de zaten. Film boyunca şunu görüyoruz. Eğer insanlar konuşmazsa özgürlük yavaş yavaş değil, sessizce yok olur.
Yani hiçbir zaman biri sizin bir anda özgürlüğünüzü almayacak zaten. Yani bu yüzden özgürlük için konuşmak, kendi haklarınızı sürekli korumak ve hatırlatmanız gerekiyor. Mesela başka biri sizin hakkınıza, başka biri sizin sözünüze saygı duymadı, ona bunu hatırlatmak en doğal hakkınız. Yoksa hiçbir zaman bir sabah uyandığımızda dediğim gibi artık haklarımız bir anda gitti, bir şeyler oldu, özgürlüğüm uçtu falan gibi bir durum yaşamıyoruz. Ama yavaş yavaş bunun farkında olmadan alınabilen bir yapıda film anlatılıyor.
Çünkü bu filmde de aslında gitmiş hissettirmiyor, alışılmış hissettiriliyor. Yani bu yüzden demokrasiye sahip çıkılması gereken bir şey olarak anlatılıyor. Sessiz kalmamak, sorgulamak ve unutmamak gerekiyor diyor. Çünkü tıpkı filmdeki gibi adaletsizlik çoğu zaman alkışlarda değil, sessizlikle güçleniyor diyor. Bu yüzden V for Vendetta bu demokrasi konusunda çok öne çıkan bir film oluyor. Çünkü çok önemli bir sözü de var burada. Fikirler kurşun geçirmezdir diyor. Demokrasi de öyle. Eğer gerçekten yaşarsa ve yaşatılırsa. Yani aslında bahsetmek istediği şey demokrasinin ne kadar önemli bir şey olduğu.
İngilizcesi neydi? Podcast'inin sonuna geldik ve bu bölümde neler öğrendik? Tek tek vereyim bence ben size. Demokrasi dedik yani demokrasi. To make your voice heard dedik. Sesini duyurmak. Rule of law dedik. Hukukun üstünlüğü. No one is above the law dedik. Yani hiç kimse yasanın üstünde değildir dedik. To bend the rules dedik. Kuralları eğip bükmek. Love of the jungle dedik. Orman kanunu. Justice dedik. Adalet. Peki bunun tam tersi neydi? Injustice. Adaletsizlik. Vigilante dedik. Kanunsuz adalet arayıcısı. Yani kendi adaletini sağlayan kişi dedik. Tabi bunlar
Ne kadar doğru, ne kadar mantıklı, ne kadar şey? Dizide de aslında bu sorgulanıyor Daredevil'da. Adolescence diye bir diziden bahsettik. Adolescence'ın da aslında kendi anlamı var İngilizcede. O da ergenlik, gençlik dönemi demek. Murder dedik, cinayet. Wild dedik...
Aslında az, değersiz demek. Detention center dedik, islah evi. Defendant dedik, sanık yani şüpheli. Mesela hakim sordu dedik, how do you plead? Guilty ya da not guilty diye cevap verebilirsiniz. Yani suçunu kabul ediyor musun? Suçluyum ya da suçsuzum diyebilirsiniz. Due process, adil yargılanma süreci. Prosecution, savcılık.
''Presumption of Innocence'' hatta böyle bir dizi vardı bu arada sanki ''Masumiyet Karinesi'' yani aslında bir suçu kanıtlanana kadar masumdur. ''Testimony'' dedik, tanıklık ve ifade vermek. ''Hearing'' dedik, duruşma. ''Verdict'' dedik, hüküm yani karar. ''Expedited Trial'' dedik, hızlandırılmış yargılama. ''Sentence'' dedik, ceza. Yani aslında size verilen şey ceza, sentence oluyor. Peki bu cezaların boyutu var. ''Lenient'' yani hafif bir ceza. ''Harsh'' sert bir ceza.
Peki biri iyi hal indiriminden dışarı çıkmıştır, onu nasıl söylersiniz? O da şöyle, good conduct abatement. Appeal dedik, yani temiz. Bu da aslında verilen karara itiraz etmek için bir üst tarafa gitmeniz demek. Peki bu karar onaylanırsa yani bozulursa ne olur? O da şöyle, overturned. Yani bozuyorlar o kararı ve sizin dediğiniz şeyi onarlıyorlar. Peki hakim dedi ki bu karar bağlayıcı kardeşim, bu karar değişmez. O da şu anlamına geliyor. Binding. It's a binding decision. It's a binding sentence. Normalde barışıklık olarak biliniyor ama aslında siyasilere falan gelince dokunulmazlık olarak da bir anlamı var. Immunity. Integrity dedik. Bütünlük. How to get away with something diye bir kalıps öğrettim. O da bir şeyi yapıp bir şeyden yırtmak aslında. Acquitted dedik. O da beraat etmek anlamına geliyor. Cross-examination dedik. Çapraz sorgu. Legal loophole dedik. Yasal boşluk. Better call Saul'dan bahsettim.
Fair trial dedik. Adil yargılanma. Due process ile aslında aynı şey. Freedom of speech dedik. İfade özgürlüğü. Freedom of the press dedik. Basın özgürlüğü. Punitive dedik. Yani bu cezaların yeterince caydırıcı olmamasından bahsettik. Punitive. Bütün bu kelimeler İngilizcesi Neydi Podcast'inin hukuk özel bölümünün kelimeleriydi. Buraya kadar dinlediğiniz için teşekkür ederim. Umarım bu bölümü sadece bir hukukçu olacak bir şekilde değil, aynı zamanda herkesin bilmesi gereken, yani toplumda yaşayan bir bireyin bilmesi gereken şeyler olduğunu düşünerek dinlemişsinizdir. Çünkü bu hepimizin hakkı ve bunu bilmemiz gerekiyor. Bu yüzden kendinize çok iyi bakın, görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.