
3.360 kelime · ~17 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 25 Mart'ta alıyoruz. Bir önceki bölümde safları sıklaştırın çocuklar demiştik. Böyle gerçekten fal bakar gibi oldu. Benim bir buzlu camın ardında belli belirsiz görüp size anlattığım şeyi sanırım artık sizler de görüyorsunuz. Ve ne mutlu ki safları sıklaştırdınız. Bir haftadır tren topik hazırlamak için birden çok kez bilgisayarın başına oturdum. Fakat gündemin hızı karşısında sizlere derinlikli bir analiz sunabilecek imkanlardan mahrumdum.
Bu bir hafta boyunca Tren Topik konusu olabilecek onlarca başlık çıkardım. Hepsiyle ilgili yarımşar saatlik dosyalar hazırlamak mümkündü. Ama buna imkan yoktu. Bu bölümde daha önce yapmadığım bir teknikle ilerleyeceğim çünkü çok fazla konu var ortada. Etraftan sorular topladık. Hani internet sitelerinde sık sorulan sorular başlığı olur ya, canlı yardımı tıklayıp operatörü meşgul etmeyelim diye vardır o bölüm hani. Hah, işte ben de bu bölümde bir tür sık sorulan sorular derledim. 10 soru 10 cevap. Umarım ihtiyacı karşılar. Öyleyse uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Ekrem İmamoğlu'na yöneltilen yolsuzluk ve terör suçlamaların dayanağı nedir? Bu suçlamaların hukuki karşılığı neye dayanıyor? Delillerin içeriği nedir? İddialar ne kadar somut?
Şimdi bu soruya uzun bir cevap verelim. Şunu belirtmek gerekir. 21 Mart Cuma gününe dek yani ifadeler alınmaya başlanana kadar dosyadaki gizlilik kararı nedeniyle dosya içeriğinde neler var bilmiyorduk. Dosyada hala gizlilik kararı var ama ifadelerin alınmaya başlamasıyla beraber avukatlar dosyaları gördüler ve medyayla paylaştılar. Bu süreçte hatta daha öncesinde üzerine gizlilik kararı olan bu dosyada
Tıpkı geçmişte Fethullahçıların yaptığı gibi bir itibar suikasti düzenlendiğini dosyaları okuyunca daha net anladık. Operasyonun motivasyonu siyasiydi. Bu nedenle zaten haftalardır İmamoğlu'nu bir suçlu olarak resmettiler AK Parti tabanına. Zaten bu adam seçimi 2019'da kazandıktan sonra seçimi çaldığına ikna edebilecek bir algı operasyonuyla da karşı karşıya kalabiliyoruz. Bunu böyle düşünmek gerekir.
Ben dosya içeriğini 21 Mart'ta görebildim. Teröre dair dosya da 22 Mart'ta elimize geçti. Bu dosyalardan biri MASAK yani Mali Suçları Araştırma Kurulu raporudur. Rapor elime geçer geçmez incelemeye başladım. Burada size 58 sayfayı okuma imkanım yok ama kanaatimi söyleyeyim MASAK raporu bomboştur. Bomboş.
Masak raporunu benim gibi okuyan ve benim aklına fikrine güvendiğim gazetecilerin ne dediğine bakalım. Bunların başında Bahadır Özgür geliyor. Bahadır abi tanımayanlar olabilir. Daha önce kendisiyle Tren Topik Söyleşisi de yapmıştık. Onunla bu süreçte yine bir söyleşi yapacağız. Sadece tabii bu konuya ilişkin değil, meselenin ekonomi politik boyutunu tahlil etmeye çalışacağız. Oradan detayları da dinlersiniz ama Bahadır Özgür'ün Masak raporunu inceledikten sonraki tahlili şöyle.
Bu tür konularla ilgilenen gazeteciler çok masak raporu okumuştur. İmamoğlu ve çalışma arkadaşları için hazırlanan rapor kadar bomboş olanını hiç görmedim. İktidarın niyetini, aklını bilmesek, sanki dava çöksün diye bilerek yazmışlar bu raporu der insan. Bu rafor 58 sayfadan oluşuyor. Uzun uzun para transferleri, gayrimenkul alımları falan anlatılmış. Yani normalde normal olan ama neden suç olduğu anlaşılmayan bir takım transferler vs. var. Bunların arka planına da baktık bu arada. Yani öyle şey değil, yanlış anlamayın, anlamadık, ooo hiçbir şey yok, değil yani. Neden suç olduğuna ilişkin bir izahata girişilmemiş. Çiğdem Toker, biraz önce Bahadır Özgür'ün yorumunu alıntılamış, Bahadır Özgür'ün bu yorumunu alıntılarak şöyle demiş.
özellikle de son sayfadaki final bölümü. Suç geliri ve aklama konusunda somut bulgu olmadığını dolambaçlı cümlelerle anlatıp topu tamamen üzerinden savcılığa atmış. Gerçekten de öyle. Ne deniyor final bölümünde? Beraber bakalım. Rapor dili biraz zorlu, çok uzun cümlelerden oluşuyor. O yüzden sabır göstermenizi dilerim. Raporun son bölümü tüm MASAK raporlarında olduğu gibi değerlendirme ve sonuç başlığını taşıyor ve finalde şöyle deniyor.
Başkanlığımızca erişim sağlanan veriler tüm yılları kapsamadığından eksikte olabilmektedir. Bu sebeple, kesin ve doğru sonuca ulaşmak için gerekli bilgi ve belgelerin, asıl veri kaynağı kurumlardan doğrudan talep edilmesinin uygun olacağı, başkanlığımızca hazırlanan İşbu raporda ortaya konulan verilere ek olarak dosya kapsamındaki diğer bilgi, bulgu ve delillerle birlikte Benim anladığım Massak bir şey bulamayınca topuğu savcılığa atıyor. Gazetecileri geçelim. Direkt eski Massak başkan yardımcısı Ramazan Başak'ın yorumuna bakalım.
Yolsuzluk iddiaları ısrarla MASAK raporlarına dayandırılmaktadır. MASAK raporlarında kesinlikle böyle bir tespit yok. MASAK'ın böyle bir görevi de yok. İddia edenler açıkça suç işlemektedir. MASAK raporunda yolsuzluk tespiti yapılmıyor. Peki ifade tutanakları? İmamoğlu'nun ifadesi alındı, sorgulama tutanağında ona neler soruldu? Sevgili dostlar, buna izin verin kendi kişisel hikayemden yola çıkarak yanıt vereyim. Daha önce burada düşman ceza hukukundan bahsetmiştim. Bu hukuk düzeninde yargılayan tarafsız değil, yargılananın düşmanıdır. Bu düşmanlık, yargılanan kişinin bilinçli biçimde kriminalize edilmesi neden olur. Zaten yargılanan kişinin düşman olduğu belli olduğu için suçlu olduğu da kabul edilir. Suçlu olduğu kabulü üzerine bir yargılama başlar.
Basit bir örnek benim başıma geldi. 2011'de hapise girdiğimizde benim ve dostum Çağdaş'ın saçları daha uzundu. Hapiste saçlarımızı kestirdik. Arkadaşlarımız da bize moral olsun diye dışarıda saçlarını kestirip bize yani hapishaneye fotoğraflarını gönderdiler.
Biz içeri girdikten 15 gün sonra bizim arkadaşları da derdest ettiler, içeri aldılar. 5 ay sonra da iddianame hazırlandı. İddianame böyle yüklü, 180 sayfa. İddianameyi okurken şöyle bir ifade dikkatimi çekti.
Büyük bir komediydi bu. Saçlarını tanınmamak için kestiren insanlar cezaevine yeni kel hallerinin fotoğrafını gönderir mi? Yani tanınmamak için dışarıda saçlarınızı kestiriyorsunuz ama bu fotoğraflarınızı içerideki suç ortaklarınıza gönderiyorsunuz. İşte düşman ceza hakkı budur. İddia sahibi sana kara çalar. Seni tarafsız bir gözle yargılamaz. Senin suçlu olduğuna iman eder ve delilleri o gözle toplar.
İddianı emi görür görmez konuyu gazeteci Pınar Övünç'e yazmıştım o zamanlar. Fotoğrafları da gönderdim, gazetelere konu oldu, manşetelere taşındı, toplumsal bir infiyat oluştu. O zamanlar Sırrı Süreyya Ünder'in kendisine sataşan kel bir vekiyle sataşması gündem olmuştu. Tıraş oldum, evet. Çünkü saçını kesmeyi örgüt üyeliğine delil sayan bir absürt.
İnsanlar böyle saç kesme eylemleri falan yaptılar. Böyle yaratıcı şeyler buldular. Bu çaba, yani kriminalize etme çabası, İmamoğlu'nun sorgus tanığında da kendini açık ediyor. Bir kere delil yok bakın. Delil denilen şey gizli tanık ifadeleri.
Fakat hukuken sorun şu, gizli tanıklar yorum yapmaz, ifadeleri delil oluşturmaz. Gizli tanıkların işlevi nedir? Onlar delil gösterir. Der ki, kardeşim bak silah var orada, oraya gidin. Bak orada para sakladılar, oraya gidin. Ben adımı açık edemiyorum çünkü ben bunları tanıyorum, bunlar beni vururlar. Gizli tanık denilen şeyin nedeni budur yani.
Siz, Yürgen Meşe Pavamut diye üç tane adam uydurmuşsunuz, bu adamların yorumlarını karşı tarafa soruyorsunuz. Adam da diyor ki, ben bunu ciddiye almıyorum, muhatap almıyorum. Sonra da iktidar medyasına deniyor ki, İmamoğlu hiçbir soruya cevap veremedi. Ulan adamın karşısındaki iddia makamı, iddia sahibinin kim olduğu bile belli değil ki, delil yok. Neyse. Bakın, hukuken hasmınızın ifadesi bile delil olamaz.
hasımlık ilişkiniz var diyelim ki, o hasmınız aleyhinizde konuşuyor. Delil sayılamaz. Hapse girdiniz diyelim ki, sizden ilk ne soruyorlar biliyor musunuz? Bu hapishanede hasmın var mı diye soruyorlar. Sen de diyorsun ki kardeşim, C15 koğuşunda şöyle şöyle şöyle bir adam yapıyor, beni oraya koymayın diyorsun. Yani böyle bir şey hukuk, neyse. İmamoğlu'na ve diğer hukuklara sorulanlar gizli sanat ifadelerinden ibaret.
Gizli tanık ifadelerin dışındaki deliller HTS kayıtlarından oluşuyor. Yani iletişim kurmuşsun deniyor. Bununla iletişim kurmuşsun falan. Nasıl mesela? Örneğin deniyor ki, terör kaydı olan 138 kişiyle görüşmeniz var 2019'dan bugüne.
ya da terör iltisaklı olan X şirketine şu kadar ödeme yapılmış gibi. Burada düşman ceza hukuku yöntemleriyle kriminalize etme çabası var. Bu sayede medyaya malzeme verilmeye çalışılıyor. Örneğin İmamoğlu benimle telefonda konuşsa terör kaydı olan biriyle konuşmuş olur. Hadi ben vatan hainiyim. Hadi onu öyle kabul edelim. Beni geçin. İlker Başbuğ ile telefonda konuşsa terör kaydı olan biriyle konuşmuş olur. Daha da ileri gideyim. Daha da ileri gideyim bakın.
İtibar cellatları bunu böyle söylemiyorlar. İmamoğlu, Nedim Şener'le telefonda konuşmuş olsa, terör kaydı olan biriyle konuşmuş olur. Bakın, tablo bu kadar nettir. 138 tane terör kaydı olan kişiyle konuşmuşsun diye bir delil olamaz. Neyse. İBB'den ihale alan şirketlerden birinin ortağı, Dem Partili ve terör kaydı var.
Terör kaydı. Gözaltına alınmanız yeterlidir bakın, terör kaydı oluşması için. Adam dışarıda ama bu ihaleden edililen para, iktidar medyasında Ekrem'den PKK'ya milyonluk bağış şeklinde servis ediliyor. Yani terör kaydı olan, ortağı terör kaydı olan bir şirketle İBB arasında bir ihale ilişkisi var.
Tamam, bu ihale ilişkisinin neticesinde PKK'ya yardım. Hani o ihale neden verildi? Çünkü PKK'ya yardım edildi falan gibi. Mesela Yeni Şafak gazetesi eski genel yayın yönetmeni İbrahim Karagül şöyle yazıyor. Ekrem, Kent Uzlaşısı adlı yeni terör örgütü kurmak için İBB'den PKK'ya tam 100 milyon dolar göndermiş. Para, kripto olarak Remzi Kartal'a transfer edilmiş. Bunun 20 milyon doları, Başak Demirtaş'ın adaylığını geri çekme karşılığı için verilmiş.
Mesela bu ve buna benzer binlerce haber vesaire külliyen yalan. Yani dosyalarda hiç böyle iddialar yok. Yani gözümüzle gördük kardeşim. Dosyalarda böyle bir şey yok mesela. Remzi Kartal'a transfer edilmiş, PKK'ya 100 milyon dolar... Yok lan, tümüyle yalan.
Kuru iftira. Bunlar İmamoğlu'na sorulmuyor bile bakın. Savcı bunu mu sormuyor bile. Ya Remzi Kartal'a transferi... Onlar yok yok. Tam bir itibar cellatlığı. İktidar medyasının panik olunca çamura bulanmasından ibaret. 28 Şubat medyasından falan bahseder bir de bunlar. 28 Şubat medyası da kirliydi de, bunlar 28 Şubatçılara gerçekten rahmet okutur.
560 milyar tl'lik yolsuzluk oldu iddiası mesela. Tutar külliyen yalan ya. İnsanın aklı hayali almıyor. Nasıl haber yapılıyor ya bu? Yani hiç mi hakikate hiç mi sadık değilsiniz? Hiç mi meslek onurunuz, haysiyetiniz yok? 560 milyar tl'lik soygun diye nasıl haber yapabilirsiniz ya siz? Ben haberleri merak ettim. Ya dedim neye dayandırıyorlar acaba? 560 milyar tl. Kardeşim büyük para bu. Yeni Şafak'ın haberinden takip edelim.
Haberde uzun uzun 560 milyar TL'lik soygun yapıldı. Bu taa Hüseyin Karagöz mü ne, o da böyle anlatıyor. 560 milyar TL ile aslında neler yapılabileceği. Su faturalarının fazlalığının bu 560 milyar TL olduğu falan yazılığı çiziliyor. Böyle milletin hafızasına 560 milyar TL'yi eklemişler. Hırsları da 128 milyar dolardır ha bakın. Yani oradaki, arka plandaki hırs da o. Biraz böyle dikleyince, 128 milyarı da siz uyduruyordunuz diyorlar. Böyle tuhaf. Kafayı yiyeceğiniz bir didişme. Neyse. Ama bir gazete kardeşim bunu yazmış. O 128 milyar doların delili vardı. Merkez Bankası bilançosunda görüyorduk. Eksilmiş 128 milyar dolar. Muhalefette soruyordu. 128 milyar dolar nerede diye. Şimdi onun bir delili var.
Burada tümüyle uydurma 560 milyar TL'lik bir iddia var. Milletim de canı burnunda. Vay diyor bizim parayı çalmışlar demek ki. Zaten yoksullukla baş başayız. Peki dayanağı ne bu 560 milyar TL'lik soygunun? Bakın, Yeni Şafak'taki haberin dayanağını beraber dinleyelim. Sosyal medyada kısa süre içinde gündem olan ve 2 saatte 50 bin paylaşımı geçen iddialara göre İmamoğlu ve ekibinin İstanbullulardan çaldığı meblağı tam 560 milyar lira.
Haysiyet cellatlığını görüyorsunuz değil mi? Bunlar şerefinize kastediyorlar. Sosyal medyada uyduruk bir laf dolaştırılıyor. Zaten bu uydurmaya inanmaya hazır bir kitle de var. Sonra bu uydurmalara yeni şafak, sabah, yeni akit ve bilimum haber merkezleri eliyle itibar bahşediliyor.
Zaten haberin içine alıp okuyan yok. Herkes o Twitter başlığa bakıyor. Zaten bir de TikTok'u, Instagram'ı falan var bunun. Düşünün yani işte o işi. Hakikati merak eden yok. Haberin içine bakıyorsunuz. Sosyal medyadaki iddialara göre diyorlar. Ya ne utanmaz insanlar ya. Neyse. Tek soruya çok fazla zaman ayırdım ama bu soru önemliydi. Çünkü hukukla siyasetin birbirinden ayrı kulvarlarda yürüdüğünü zanneden insanlara ulaşmaya çalıştım bunu yaparak.
Yok arkadaşlar, hiçbir zaman böyle olmaz zaten. Hukukla siyaset yan yana değildir, ayrı ayrı değildir, birliktedir, bir aradadır. Bundan sonraki cevaplar daha politik içerikte olacak ama önce kısa bir ara. İmamoğlu'nun tutuklanması toplumun farklı kesimlerinde nasıl karşılandı? AKP seçmeni bu duruma nasıl yaklaşıyor? CHP ve diğer muhalif seçmenler ne düşünüyor?
Kısa cevap vereyim. Üniversiteden bir tanıdık. Mezun olduktan sonra beş yıl kadar bu kişi iş bulamadı. Sonra torpille bir bakanlığa uzman olarak girdi ama bu süreçte muhtemelen böyle bir... O zaman da görüşemedik falan. Unuttuk gittik yani. Ama tanıyan bir dostum var. Her yolu varmış. İçki, kumar, uyuşturucu. Kurumda da toplanıp alemlere gidiyorlar. Anlatıyor falan böyle. İğrenç şeyler. Böyle kadın düşmanı, cinsiyetçi şeyler de var işin içinde. Böyle cinsel fantezilerini anlatıyorlar birbirlerine.
Uzaktan tanıdığımız insan. Müslüman falan da değiller ama kesin oruç moruç tutuyormuş gibi de yapıyorlardır yani. Bunu, bu Duman'ın Kufi şarkısı var ya, o şarkıyı anımsatan bir manyaklık içinde bir grup bu. Öyle düşünün.
Şimdi bu herifin sosyal medyadaki paylaşımlarına bakıyorum. Kadının biri biber gazından perişan olmuş, ağlıyor. Bizimki yazıyor. Ağlayacaksanız oynamayalım. Şimdi bu kesimler, yani bu bozuk düzenden menfaat elde eden kesimler son derece mutlular, ben size söyleyeyim. Hatta daha doğrusu mutlu demeyeyim de, yani oh dediler ya şu şerefsiz herif gitti, hapise attık, reis çok iyi, süper, harika falan diyorlar yani. Ama bu kesimler zaten menfaat perestir.
şerefleri satılıktır bunların. İtibarlarına düşkündürler ama şerefsizdirler. Bunlar çürük bir toplumsal kesimdir. Yani bunlarla konuşulmaz da, bunlara kızılır, bunlar aşağılanır, bunlar bence bedel ödemesi gereken kesimlerdir. Onları geçelim lütfen. Bu düzenden hiçbir menfaati olmamasına rağmen, gariban emekçi olmasına rağmen Erdoğancı olan kalabalıklar. Ya onlara öyle üzülüyorum ki. Bunlar başta çok mutluydu bak. Ama gün geçtikçe ahlaki bir çelişki içinde olduklarını görüyorlar. Emin olun görüyorlar. Ben yıllardır bu kesimlerle temas kuruyorum, diyalog kuruyorum. Ahlaki bir çelişki içindeler şu anda ve farkındalar bakın. Melih Gökçek'in karakola çağrılmadığı bir düzende Cumhurbaşkanı adayının uyuşturucu taciri gibi hapse atılmasının çelişkili olduğunu farkındalar.
Üstelik bu tavrın kendilerine ekonomik olarak da yansıyacağını biliyorlar. Ya millet yoksulluktan kırılıyor arkadaşlar. Onlarla konuşunca sokak eylemlerinden yakınıyorlar. Ya taş maş atmasınlar falan deniyor. Taş atmak mı lazım deniyor. Ama emin olun içten içe yanıyor o mahalle. Ekonomik yoksulluk ise bu yangını besliyor. Yani anlatması kolay bir operasyon değil bu yaptıkları.
Öyleyse egemenlerle ezilenlerin arasını açmak için bir fırsat var. Egemenler bir yana, ezilenler bir yana. Bakın, halk düşmanları ezilenlerin arasını açmak için didişir. Biz egemenlerle ezilenlerin arasını açmalıyız. Egemenleri şöyle bir ayırmalıyız kenara. Hele siz şöyle bir kenara durun, biz ezilenler bir aramızda konuşacağız, sonra size sıra gelecek demeliyiz.
Mahir Çağan'ın, büyük devrimci biliyorsunuz, geçmiş 68 kuşağından, bir sözü yerli yersiz, ona da atıf yapılmadan çok paylaşılıyor bu sıralar. Ne dönüyor o sözde? Aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere. Aynalar aynı yere geldiğinde, ayrılar ayrı yere düştüğünde devrimci bir süreç başlar. Şu an bu durumda mıyız? Hayır, bu durumda değiliz. Çünkü tıpkı bizler gibi emekçi kesimler, bu düzenden menfaat elde etmeyen garibanlar, halk kesimlerinin kafası karışıktır. Bu kesimler evet AK Partilidir, garibandır, nefret doludur, sizi bizi sevmezler çünkü egemenler aramızı açtılar. Ama kafaları karışıktır. Çünkü ahlaki bir çelişki içinde yaşamaktadırlar. Halkımızı bu bozuk düzenin egemenlerinin yanından koparmak gerekir.
İşte bunu başarırsak, aynılar aynı yere düşer, ayrılar ayrı yere düşer. O gün, o gün onları Allah kurtarsın. Ben size diyeyim. O gün, belki Fransızca konuşulur, bilmiyorum. O güne dek disiplinli biçimde Almanca konuşmak gerekir.
Bu haliyle polisle çatışmaya istekli olmayı apolitik buluyorum açıkçası. Polis müdahalelerine direnmek ayrıdır. Onu demiyorum. Hani bulunduğunuz yerde kararlılığınızı göstermek falan, o ayrı, onu demiyorum. Ama böyle gözlediğim kadarıyla polisle çatışmayı isteyen bir grup var. Hadi artık kardeşim, hadi yürüyelim falan filan. Öyle bir kararlılığı apolitik buluyorum ben açıkçası. Fransızca değil, Almanca konuşmalıyız. Çünkü ezilenler Fransızca öğrenmediler henüz.
Bu metaforik anlatımı bilmeyenler araştırırsa ne dediğimi daha iyi anlayacaktır. Sondan başlayayım. Bu hareketin başarılı sayılması için Erdoğan'ın gitmesi lazım. Çok açık. Bu hareket direkt Erdoğan'ı hedef alıyor. Bu çok ama çok zor ama bakın. Neredeyse imkansız. Yani neredeyse imkansız. Çünkü Erdoğan devlet düzeninin tümünü elinde tutuyor. Erdoğan'ın gitmesi demek devletin çökmesi anlamına geliyor. Tuhaf bir çelişkiyle karşı karşıyayız.
Sevgili dostlar, daha önce de birkaç defa söylemiştim. An itibariyle devletin adının Türkiye Cumhuriyeti olması, bu devletin bildiğiniz devlet olduğu anlamına gelmez. Son 10 yıldır son derece apolitik bir dönem yaşadık bak. Bu 10 yıl, Türkiye'nin düzenini yanlış kavramımıza neden oldu.
CHP'nin de kusurları vardır. CHP'li aydınların da kusurları vardır. Ama bu devlet bildiğiniz devlet değildir. Zaten bildiğiniz devlet bile olsa devlet dediğin şeye bu kadar tapılınmaz. Yani bu kadar kutsal sayılmaz. Neyse. Düzen değişti yani. Bunu geçmişteki yargılamalarla kıyaslayınca FETÖ'cü yargı iması evet işlevseldir ama o da hakikati ıskalar.
FETÖ'cü yargı iktidardan, devletin kurumsal kapasitesinden özerk bir yapıya sahip. Bazen kontrolden çıkabiliyordu. Ama burada bizzat devletin kurumsal kapasitesi içinde şekillenmiş, otonom değil, bizzat devletin elinde bir yargı düzeniyle karşı karşıyayız. Yani devlet operasyonudur bu. Bakın tuhaf bir çelişki. Devlet ayrı, hükümet ayrı falan onları geçiyorum artık.
devlet ayrı, hükümet ayrı olmalıdır diyene saygım sonsuz. Bakın o ayrı konu. Ama an itibariyle devlet, hükümet bunlar tam olarak bir aradadır. Erdoğan'ın gitmesi tek bir koşula bağlı. Yani bu hareketin başarıya ulaşması tek bir koşula bağlı. MHP'nin Erdoğan'ın arkasından çekilmesine. Çünkü şu anda devlet dediğiniz şey büyük oranda MHP kontrolünde. Real politik bir şey söylüyorum yani. Bakın AK Parti'nin şu andaki fonksiyonu saraydaki karar alıcıların halkla ilişkiler faaliyetini sürdürmektir.
AK Parti'de bu mesele çok tartışılıyor ve karşı çıkanlar var. Ama karşı çıkanın karar alıcı pozisyonda olmadığını söylemeliyim. Yani bu düzende, bu rejimde AK Parti, Erdoğan'ın halkla ilişkiler faaliyetini yürüten bir örgüttür. Karar alıcı değildir, AK Parti karar almaz.
AK Parti sarayda alınan kararları halka izah etmekle sorumludur. Şimdi dolayısıyla orada MHP'nin Erdoğan'ın arkasından çekilmesi halinde bu düzen çok sert şekilde sarsılabilir. Eğer Erdoğan ama rıza üretme kapasitesini kaybederse ki bu mümkün, Yani bu hareket o kapasiteyi çok zorluyor şu anda. Bu durumda Erdoğan'ın ortaklılarının tavır değiştirdiğini görebiliriz. Bu nedenle bence ümit var bir tabloda da karşı karşıyayız. Yani MHP'yi gözlemek gerekir. Daha doğrusu MHP'yi gözlemek demeyelim de, muhalefetin oraya dönük hamleler yapması gerekir, biraz oyun kurması gerekir. Artık oralar muhalefetin bileceği iş. Ama bu uzun ve meşakkatli sürecin sonunda yaşanabilir ancak. Yani böyle 2-3 gün içinde yaşanmaz.
Eylem biçimi toplumsal direnç açısından ne kadar sürdürülebilir? Polis şiddetinin giderek arttığı bu süreçte siyasetçilerin ve milletvekillerinin sahada olmaması halkın kendini yalnız hissetmesine mi yol açıyor? Bu durum eylemin niteliğini nasıl etkiliyor? Barışçıl kalması mümkün mü? Eğer eylemler sertleşirse ya da provokasyonlar artarsa ne olur?
Sevgili dostlar, ben şöyle düşünüyorum. CHP'li vekillere kızmayın. Bunu şu yüzden söylüyorum. An itibariyle CHP'nin merkezinde yer almasının daha faydalı olduğu bir mücadele yürüyor. Yani halkın çıkarına daha uygun CHP'nin merkezde olması an itibariyle bakın. Bu her zaman böyledir demiyorum. Ben çok ama çok uzun süredir siyaseti çıkar ilişkileri üzerinden gözlemliyorum. Yani bir siyasi konuşma doğru mu yanlış mı değil, kimin çıkarına hizmet ediyor diye tahlil etmeye çalışıyorum.
Bunların hepsi çıkarcıdır. Bakın, siyasetçi tayfasının hepsi çıkarcıdır. Hele siyaset elitler. Hepsinin kendi çıkarları vardır. Ama size ilginç bir şey söyleyeyim bakın. Bu normaldir. Normal olmayan, bizim çıkarımızın peşinden koşmayışımızdır. Politik doğuruculuğu sevmediğimi biliyorsunuz. Siyasetçilerin hepsi çıkarlarının peşindeyse, apolitik politik doğurucu tavır nedir biliyor musunuz? Ya bunlar çıkarının peşinde demektir.
İyi de bunlar çıkarının peşinde deyince biz ne kazanıyoruz? Asıl böyle sormak gerekir. Yani bunlar çıkarının peşinde denildiği zaman şu cevabı almalıyız. E herhalde yani çıkarının peşinde. Doğru olan politik tavır ya da olması gereken tavır bence bambaşka. Bu dediğimi düşünün lütfen. Herkes çıkarının peşinde mi? Evet öyle. O halde halk da çıkarının peşinde olacak. Siz politik doğurucular. CHP çıkarının peşinde, halkı satacak diyorsunuz.
Bu tavır anlamsız ve apolitiktir. CHP halkı satabilir olabilir bu evet. Ama bunu ankisiyete atağına çevirerek halkın çıkarlarına aykırı davranmak doğru değil. Madem herkes çıkarcıdır, halk hareketi de çıkarcı olacak. Doğrusu da budur. İşte o zaman halkın siyaseti görünür olur. CHP'ye ve CHP'li vekillere kızmayı anlamsız buluyor. Herkes çıkarını kolluyor. Kızmak yerine onları halkın çıkarına yaklaştırmak gerekir.
Kimsenin halkı sallamadığı, her şeyin siyasi elitlerin kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarıyla yürüdüğü bir bozuk düzende halkımız çok ama çok zor bir iş yaptı bakın ve bir özne olduğunu, bu masada kendisinin de olduğunu göstererek meydanlara indi. E o zaman bir özne olduysa o da çıkarının peşinden koşacak. İşte gerçek siyaset odur zaten. Halk da çıkarının peşinden koşacak. An itibariyle halk ile CHP'nin arasının açılması benim gördüğüm halkın çıkanı değildir. CHP halkın ittifakı gibidir şu anda. Ha bu ittifak bizi satar mı satmaz mı ama bu ittifakı koparmaya bu kadar meraklı olmayalım diyorum sadece. Tekrar edeyim. Halk ile CHP'nin arasının açılması halkın çıkarına değildir. O yüzden milleti bu ittifakı bozmaya tahrik etmemek gerekir. Halkın çıkarının peşinden gidelim. Çünkü halkın çıkarıyla CHP'nin çıkarı an itibariyle ortaktır. Yani halk kaybederse CHP de kaybedecek. Bunu bilelim yani. İşte halkın siyaseti.
Sevgili dostlar, sorular bitmedi ama bölüm çok uzadı. Burada birinci bölümü sonlandıralım. Günler çok uzun artık. Düşünün ki henüz bir hafta önce İmamoğlu gözaltına alındı. Ne uzun bir haftaydı değil mi? Bu bir günlük sürede ülke gündemini değiştirecek boyda bir şey olmamasını dilerim. çarşamba günü yani bu bölümün yayınlandığı gün İstanbul Büyükşehir Belediyesi yeni başkanını seçecek. Şimdilik İBB'ye kayyum tehlikesi bertaraf edilmiş görünüyor ama bu sefer de CHP'ye kayyum gelebilir. Evet, CHP'ye kayyum atandığı bir sabaha hiç uyanmak istemezdim açıkçası. Önceki bölümde de söylemiştim. Ben CHP'li biri değilim ama bugünlerde CHP'li dostlarımızın morale ihtiyacı var. Hepsine direnme gücü dilerim. Farkındayım ki partiniz büyük bir taarruz altında arkadaşlar.
Sizlerin büyük bir aile olduğunuzu da biliyorum. Büyük bir sınavdan geçiyorsunuz. Bir partiden çok daha fazlasısınız. Yüzünüz yere düşmesin. Bu ülkenin emekçi insanlarısınız. Hepinize
güneşli güzel bir gün dilerim. Güneşli güzel günler için omuz omuza. Hoşçakalın. Çocuklar inanın, inanın çocuklar Güzel günler göreceğiz, güneşli günler Motorları, mavilikleri süreceğiz Güzel günler göreceğiz, güneşli günler
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.