Podcast

457: Saraçhane Direnişi: 10 Soru 10 Cevap - Part II

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde, dinleyicilerden gelen sorulara kaldığımız yerden devam ediyoruz. Saraçhane bir son mu, yoksa başlangıcın ilk halkası mıydı? Halk sokaktan neden ve nasıl çekilir? Gençlik hareketleri ne kadar sürer, maratonu kim koşar? Ve devrim kelebeği… O hiçbir zaman durmaz. Bir bakmışsınız boykottayız, bir bakmışsınız grevdeyiz.
Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız kaldığımız yerden devam edelim.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

2.475 kelime · ~12 dk okuma

Herkese merhaba. Saraçhane direnişi diyebilir miyiz buna bilmiyorum ama hadi öyle diyelim. Gerçi Saraçhane direnişi başladı ama Saraçhane süreci geride kaldı. Bence iyi de oldu. Başka bir bölümde neden iyi olduğunu uzun uzun konuşuruz. Önceki bölümde soruları yanıtlamaya başlamıştık ancak yarım kalmıştı. Hiç uzatmadan devam edelim. Evet gelsin sıradaki soru. Özgür Özel, Salı günü Saraçhane'de son kez toplanılacağını söyledi. Zaten sokaklara dökülmüş, itirazını güçlü bir şekilde ortaya koymuş bir halkı geri çekilmeye çağırmak ne anlama gelir? Demokrasiye sahip çıkan bir kitleyi durdurmanın mantığı nedir?

Saraçhane eylemini tamamlamak, halkı geri çekmek anlamına gelmiyor. Sürdürülebilir ve herkesin katılacağı eylem yollarına ihtiyaç var. Şu bir kabustur, Saraçhane'yi sürekli hale getirip, orayı sıkıcılaştırıp, bir süre sonra kitlenin azalmasını izlemek bir kabustur bakın. Şuna emin değilim. Benim en büyük korkum o zaten. Çevreme anlattığım endişe de o. Saraçhane'deki eylemler güzel, evet, iyi, hoş ama haftalarca, aylarca sürecek mi bu iş? Bir süre sonra orası artık düzenin kabul ettiği bir alışagelmiş bir şeye dönüşebilir. Bu tehlikeli, bu korkunç olur.

Devrim kelebeği yerinde durmaz. Uçar da uçar. Devrimciyseniz o kelebeği takip edin. Mesela şu sıralar tüketim boykotlarına doğru uçuyor. O halde orayı takip edin. Yarın kalkacak, grevlere uçacak. Belki sonra Taksim'e uçacak, bilmiyorum. Yani devrim kelebeğini havadayken tutmaya çalışmayın, onu takip edin. Bakın, koşun. Nerelere gidiyor acaba? Çatışa çatışa devam etmek de mümkündür, evet. Ama bunu sadece gençler sürdürebilir.

Transkriptin tamamını oku

Kaldı ki bununla sonuç alabilmek de neredeyse imkansızdır. Marjinalize olup çıkarız. Tecrübeyle sabittir ki gençlik hareketleri 100 metre koşucularına benzer. İçinden geliyorum, güvenmenizi dilerim. Çabuk parlayıp çabuk söner gençlik hareketleri. Biz maraton koşmalıyız. Halkın maratonu bu. CHP'ye kızmayın. Sevin ve güvenin demiyorum, yanlış anlamayın lütfen. Kızmayın diyorum. An itibariyle CHP'ye yaşanan taarruzla halka yaşanan taarruz, halk ile CHP'nin ortaklaşmasına neden oldu. Dolayısıyla bu bir ittifaktır. Bu ittifakı bozmaya bu kadar gönüllü olmayalım diyorum. Evet, belki günü gelir bu ittifak bozulabilir. Ama bu ittifakı bozmak için çok istekli olmayalım diyorum. Umarım anlatabilmişimdir.

Erdoğan, İmamoğlu'nu tutuklamanın böyle bir toplumsal direnişi tetikleyeceğini öngörmemiş olabilir mi? Yoksa öngördü ama buna rağmen mi harekete geçti? Bu hamle bir stratejik hesap mı? Yoksa bir güç gösterisinin kontrolsüz sonucu mu? Erdoğan'ın hak nezdindeki meşruiyeti bu gelişmeyle nasıl etkileniyor?

Bunlar bir ameliyata giriştiler. Her türlü semptomu hesaba katmış olmalılar ama anestezi etkisini ameliyatta kaybetti. Ameliyat esnasında uyandık ve çırpınıyoruz. Hesaba bunu katmadılar. Yani ortada anesteziz bir ameliyata başladılar. Anestezi olmadan dandun neşteri vuruyorlar şu anda. Onlar da şu anda panik haldeler. Hemşireler doktora kızıyor. Allah senin belanı versin. Ne biçim iş yapıyorsun diyor şu anda. Ama

Ameliyata da devam etmek zorundalar. Yani giriştiler bir işe. İşte bu durum onların çelişkisi. Bizim çelişkimiz ise çırpınıyoruz yani, bağırıyoruz şu anda. Bundan sonra ama doktoru unutmayız yani. Hele ki bu ameliyat masasından kalkarsak, o zaman o doktorun canı çıkmış. Bize neler yaptığını gördük yani. Bunu metaforik olarak anlatıyorum tabii. Halk nezdindeki meşruiyeti onulmaz biçimde sarsıldı Erdoğan'ın.

Bana kalırsa siyasi hayatının en büyük hatasını yaptı. Bundan sonra halkla barışması imkansızdır. Çünkü niyetini belli etti. Bu hareketin kazanması güçtür ama aslında şimdiden de kazanmıştır bir yandan. Yani evet, eğer ki bu hareketin hedefi Erdoğan'ı göndermekse, ki evet hedefi öyledir, kazanması bu haliyle güçtür.

Ama başka şeylerde kazanmamış değildir yani yenilmiş de değildir. Bir kere Erdoğan'ın tarihe nasıl geçeceğini gösterdiği için kazandı. Tarih mahkemesine iddianamesini sundu halk. Bu saatten sonra Erdoğan ile geniş halk kesimleri arasında uzlaşmaz bir çelişki olduğu son derece ortadadır.

Fransızca konuşmayın. Şu anda ezilenlerin önemli bir kısmı Fransızca bilmiyor. Eğer halk hareketi Almanca konuşmayı öğrenebilir, egemenlerle ezilenlerin arasını açabilirse, o zaman bambaşka sonuçları olacağını görürüz bu hareketin. Onlara Fransızcayı Almanca dilinde anlatmak gibi bir görev var. Metaforik bir anlatım içinde bulunduğumuz koşulların zorluğundan kaynaklıdır. Anlayacağınızı umuyorum.

İmamoğlu içeride kalmaya devam ederse CHP nasıl bir yol izleyecek? Yeni bir aday çıkarılırsa bu kişi Mansur Yavaş mı olur? Yavaş'ın adaylığı nasıl bir etki yaratır? İmamoğlu gibi geniş kesimleri birleştirebilir mi? Özellikle de bu kadar kutuplaşmış bir atmosferde.

Bu soruyu bilmediğim gibi bilebilmek de mümkün değildir. Ama şu var, bu zamana dek Ekrem mi Mansur mu sorusunun cevabını Özgür Özel verecekti. Belki daha önceki bölümlerden hatırlarsınız. Vaftizci Yahya'ya benzetmiştik Özgür Özel'i. O İsa'yı belirleyen kişi gibi. Böyle bir metaforla anlatmıştık.

Ama bakın bundan sonra işler değişti. Ekrem İmamoğlu da farklı bir pozisyona evrildi. Şimdi bundan sonra Mansur mu, Özgür mü, başka birisi mi olacak sorusunun cevabını Ekrem verecek. Bundan sonra her kim Erdoğan'ın karşısına çıkacaksa İmamoğlu'nu önce bir ziyaret edecek, onun onayını alacak.

Erdoğan kendi eliyle ana muhalefetin Demirtaş'ını yarattı. Şöyle düşünün. Dem Parti, Kılıçdaroğlu'nu destekleyip desteklememekle kararsızdı Mayıs 2023'te. Belki hatırlarsınız. Bu düğüm nasıl ve kim tarafından çözüldü? Demirtaş tarafından çözüldü.

Ne oldu? Dempark tabanı biraz kararsız gibiydi. Demirtaş, yürü Bay Kemal diyerek meseleyi çözdü. Neden? Çünkü Demirtaş bu hareketin silahsız önderi. Öyle düşünmek gerekir. Bu saatten sonra halk hareketi çok ama çok büyürse, bugünkünü aşar ve katlanırsa Ekrem'i serbest bırakabilirler.

Ne yaparlar? İstanbul Cumhuriyet Başsavcısını görevden alırlar. Başka birini atarlar. Ya biraz soğutalım derler. İşte aradan biraz zaman geçtikten sonra da işte ara mahkemele tahliye ederler falan. Belki. Ama bu, bu halk hareketinin çok ama çok ama çok büyümesine bağlı. An itibariyle değil. Çünkü an itibariyle halk hareketi meydanlarda toplanabildiğini gösterdi sadece. Bak küçümsemiyorum, yanlış anlamayın. Ama bu çok büyük bir şeydir ama sadece bunu gösterdi.

Peki başka neyi göstermeli? Çok ama çok kararlı olduğunu kanıtlamalı. Eve dönmeyeceğini, dönse bile çıkacağını, örgütlü hareket edeceğini, bedel ödemeyi de göze alacağını kanıtlamalı. Gençler gaz ve cop yediniz. Bilin ki ödediğiniz bu bedel büyük bir bedel değildir bakın. Gaz ve copu boş verin. Onlar geride kaldı. Bu bedeli gözünüzde büyütüp aklınızı öfkenize yedirmeyin. Öfke aklın katildir bana kalırsın.

Bu protesto hareketi Gezi'yle ne kadar benzeşiyor? Aralarında ne gibi farklar var? Katılımcı profili, siyasi iklim, talepler ve devletin tepkisi üzerinden karşılaştırıldığında bugünkü hareketin umudu büyütme ihtimali var mı? Gezi'den çok daha politik, Gezi'den çok daha umut vericidir. Arkadaşlar Gezi bir ilkti. Benim dar bir sosyal çevrem var. Yani 5-10 kişilik bir yakın arkadaş grubum var. Onlarla üniversite yıllarından beri beraberiz. Gezi hareketi başlamış yakın dostlarımdan biri. Öğrenci gençlik hareketinin önünde duran kişilerden biri. Kredi kartı borcu için para topladık biz buna. Zaten kredi kartıyla da dergi çıkarmıştık. Neyse. Gezi zamanı, bankalar arayıp duruyorlar bunun, borcunun vadesi gelmiş. Bu bir gün geldi bana, parayla maske almış. Ya dedi zaten devrim olacak dedi, biz bu parayla millete maske alalım. Devrim olacak falan sanmıştık yani.

O yüzden çok pervasızdık. Çok apolitiktik. Şerefine tayyipler falan filan. Bunlar apolitik şeyler. Değerim olacak falan sanmak bugün geçerli değil. Ama o gün geçerliydi. Çünkü ilk defa yaşıyorduk böyle bir şeyi. Ya nasıl olur lan dedik yani. Boğaz Köprüsü trafiğe kapandı, Kadıköy'den Taksim'e yürüdü ya millet. Kadıköy'den Taksim'e yürünür mü ya? Neyse.

Ama 19 Mart öğlen saatlerinde beyazıtlı öğrencilere baktım. Emin olun gözlerim doldu. Hüngür hüngür ağlayasım geldi. Böyle çok umutsuz bir anda ortaya çıktılar. Çok acayip bir şey bu. Gelecekte şiirler yazılmayı, şarkılar bestelenmeyi hak eden gençler onlar. Ardımızda ayı bağırıyor. Politik olmak zorundayız. Gezi yeterince politik değildi. Yeterince politik olsaydı kazanırdı. Ama bu hareket politik. Kazanmak zorunda olduğunu biliyor.

Ve kazandığını zannetmiyor, farkında. Biz Gezi'nin ilk günü, ikinci günü, ooo dedik gitti, konu kapandı, Erdoğan ne zaman gidiyor acaba? Böyle bir hisse kapıldık. Geçmişte kalmış ve günün sonunda kazanımı elde etmeyen hiçbir harekete öykünmemek gerekir. Gezi geçmişte kaldı ve kaybetti, maalesef kaybetti. Onurlu bir direnişti ama kaybetti. Diyelim ve bir araya gidelim.

İmamoğlu'nun tutuklanmasının uluslararası yansımaları neler? Türkiye'nin demokratik imajı bu gelişmelerden nasıl etkileniyor? Avrupa'dan ve ABD'den gelen açıklamalar ne anlama geliyor? Bu durum dış ilişkiler üzerinde baskı yaratır mı?

Trump 2.0 döneminde insan hakları ve demokrasi ihlalleri nedeniyle batıdan tepki beklemek yanlış. Yani arkadaşlar batı, ooo zaten bambaşka bir yerde duruyor artık. Ama şunu da bilelim, emperyalizm tek ata oynamaz. Eğer Erdoğan rıza üretme kabiliyetini kaybederse, dünyadan gelen sesler de değişebilir.

Ama an itibariyle Batı'dan bir tazlik beklemek doğru değil. Nafiledir zaten. Gelişmeleri izlemek kaydıyla söylüyorum tabii bunu. Fakat Batı'nın yanı sıra bizim Rusya'yla da ilişkilerimiz artık çok tunturaklı bir boyut kazanmış durumda. Artık orayı da gözlemek gerekir. Fakat tabii bir de bu yeni çözüm süreci işi var. Devlet CHP'nin Kürt'le temasını koparıyor bak şu anda. Kent uzlaşısı operasyonuyla CHP'ye Dem partiyle temasını kopar diyor.

Ha, de ki koparmadan ok teması ben zaten koparırım, diyor. Kent uzasının bir tarafında CHP var, bir tarafında DEM parti var. DEM partiye bir şey olmuyor ama CHP'ye bir şey oluyor. Ben bunu şöyle okuyorum, haa, diyorum. Demek ki CHP'nin DEM'le temas kurmasını istemiyorlar.

CHP'nin DEM'le temasını kopartırsanız eğer siz, CHP ne olur? CHP ulusalca bir parti olur. Kimi dinleyicilerimiz bu hoşuna gidebilir ama bu işin şöyle bir boyutu var bakın. An itibariyle DEM Parti tabanının birkaç yıldır ikinci partisidir CHP. Bu durumun değişmesi, DEM Parti'yi de Erdoğan'a muhtaç bırakacaktır. Yani eğer ki DEM Parti tabanının ikinci partisi olmaktan çıkarsa CHP,

Erdoğan'ın eli bu anlamda çok rahatlar, çünkü Dem Parti bu haliyle Erdoğan'a içeride muhtaç kalır. Fakat şu var, Kürt meselesi artık sadece bir iç mesele değil, bir dış mesele aynı zamanda, bir bölgesel mesele de daha doğrusu. Kürt hareketi içeride Erdoğan'a muhtaç bırakılırsa, çareyi dışarıda aramaya başlar. ABD, İsrail gibi ortaklarıyla ilişkilerini güçlendirmeye çalışır. Bunu da ekleyelim yani. O yüzden bence CHP'nin Dem Parti ile ilişkisinin kopmaması halkın çıkarınadır. Bu nedenle Mansur Başkan'ın bu süreçteki tavrı bana kalırsa müthişti. Süperdi. On numara gitti. Ama o potu kırmasaydı iyiydi yani. Sadece orada böyle bir ekşime var ağzımda. Ama yine de iyidir yani. Real politik düşündüğümü de belirteyim. Sevgili dostlar,

tümüyle çıkarlarımız üzerinden düşünmek zorunda kaldığımız bir dayatmayla karşı karşıyayız, politik doğruları bir tarafa bırakalım, an itibariyle acil çıkarlarımız etrafında birleşelim, benim dediğim bu. Ve son soruya geçelim. Bunu öngörmek çok zor ama buna da metaforik bir anlatımla cevap vereyim. Dinamo operasyonu hiç duydunuz mu? Duymadıysanız belki Dunkirk'ü duymuşsunuzdur. Onu da hiç duymadıysanız izin verin anlatayım. 1940 yılının Mayıs ayı, Nazi Almanya'sı Avrupa'yı bir yıldırım gibi ele geçirirken Fransa'da konuşulanmış, İngiliz ve Fransız birlikleri hızla kuşatılıyor. Alman ordusu Fransa'daki Dunkirk kıyılarına doğru ilerlerken yaklaşık 400 bin müttefik askeri Denizli düşman arasında kuşatılıyor. Bakın inanılmaz zorlu bir durum var burada. Umutsuz bir bekleyiş böylece başlıyor. Yarım milyona yakın asker Nazi orduları tarafından imha edilmeyi bekliyor. Günlerini sayıyorlar. İnanılmaz da bir filmi var. Belki izlemişsinizdir Dunkirk. Hatta çok popüler bir film yani. Muhakkak izlemişsinizdir. Aslında bu bir geri çekimi, bir ricat.

Askeri literatürde bu kadar büyük bir ordunun kuşatma altında geri çekilip kurtulması neredeyse imkansız. Tek çare var. Nazilerle iş birliği yapmak biat ettik. Zaten İngiltere'de de hükümet içinde böyle bir kanat var. Yani belli ki kaybedeceğiz kardeşim. 400 bin askeri telef edeceğimize barışa gidelim. Nazilere biat edelim. Yani her ne istiyorlarsa verelim gibi bir tavır var İngiltere'nin içinde.

Fakat burada biat etmek de hani Hitler'i durdurmayacak o da belli. Yani artık adamın gözünü hırs bürümüş başka bir şey de var ortada. İşte tarihe Dunkirk mucizesi olarak geçecek olan şey tam da bu noktada gerçekleşiyor. Churchill, Dinamo Operasyonu adıyla tarihin en büyük tahliye operasyonunu başlatıyor. Amaç, binlerce askeri kurtarıp Britanya adasına çıkarmak. Savaş gemileri yetmez. Zira kıyı oldukça sığ. Savaş gemileriyle yürütülecek bir tahliye operasyonunda maksimum 30-40 bin asker kurtarılabilir. Halbuki 400 küsür bin asker var. Böylece bir seferberlik ilan ediliyor. Halka çağrı yapılıyor.

Balıkçı tekneleri, yolcu vapurları, özel yatlar. Yüzlerce sivil tekne İngiliz kanalından Fransa'ya geçerek askerleri tahliye etmeye başlıyor. 27 Mayıs'tan 4 Haziran'a kadar sürekli mekik dokuyorlar. Git, gel, git, gel, git, gel. Halk yapıyor bu işi. İşte halkın 338 bin askeri o limandan kurtarmasına Dunkirk mucizesi deniyor. Halkımız an itibariyle bizi Dunkirk'ten kurtardı. Allah razı olsun. Müthiş bir işti.

Fakat, Dunkirk başarılı bir ricat manevrasından başka bir şey de değildir. Bu aslında bir zafer değildir çünkü toprak kaybedilmiştir. Ama bir moral zaferidir. İngiltere'nin savaş azmini, direncini ve halkın savaşma kararlılığını gösterir Dunkirk mucizesi. Böyle anlarda liderlikler hayatı önem taşır. Moral zaferler bazen halk tarafından gerçeğin görülmesine engel olabilir. Zafer sarhoşluğu denilen şey moral zaferlerin ardından yaşanır. An itibariyle bir moral zafer yaşıyor olabiliriz. Dikkat edin, zafer demiyorum, bir moral zaferidir bu. Churchill, Dunkirk mucizesinin ardından İngiliz halkının moral zaferle zaferi karıştırdığını fark eder. Yüksek morali, mücadele kararlılığına dönüştürme kararısındadır.

Çünkü böyle anlarda moralin yükselmesi mücadele kararlılığını aşağı çekebilir. O nedenle ham hakikati gözeten tarihi bir konuşma yapar avam kamerasında. Konuşmanın başlığı tarihe We Shall Fight on the Beaches diye geçer. Sahillerde savaşacağız, sahillerde savaşmalıyız dedi. Sonuna kadar gideceğiz. Fransa'da savaşacağız. Denizlerde ve okyanuslarda savaşacağız. Artan güvenle ve artan güçle havada savaşacağız.

Adamızı savunacağız. Ne pahasına olursa olsun sahillerde savaşacağız. Tarlalarda ve sokaklarda ve dağlarda asla teslim olmayacağız. An itibariyle 1940'ın ayısında gibiyiz. Aynı tarih tekrar eder mi bilmiyorum. Bu bizim mücadele kararlılığımıza bağlı. Ya mücadele kararlılığını terk edecek, şerefimizi ayaklar altına alıp, bu bozuk düzene zihniyetimizi teslim edeceğiz, biat edeceğiz. Ya da mücadele edeceğiz, ikisinden biri. AK Partililere anlatacağız. Ahlaki çelişkiyi açığa çıkaracağız.

Melih Gökçek'in karakola çağrılmadığı bir bozuk düzende, Cumhurbaşkanı adayının gizli tanık ifadeleriyle bir uyuşturucu tüccarı gibi hapse atılmasını kabul etmeyeceğiz. Ezilenlerle egemenlerin arasını açacağız. Ezilenlerle barışacağız. Ezilenlerin yanında onları arkamıza alarak mücadele edeceğiz. Çünkü herkes farkında ki bu taarruzu kabul edersek yenilmiş olacağız.

Ham hakikat o ki bu düzen rakipsizleşmek, oy kaygısını yok etmek istiyor. Rakipsizleştiğinde, oy kaygısını yok ettiğinde daha sağlıklı bir toplum mu olacağız? Hayır. Biz bir ulus mu olacağız? Ona da hayır. Başımızda bir patron devlet olacak. Patron devlet değil, cumhuriyet için direneceğiz.

Bu düzenin oy kaygısı olmazsa tüm yurttaşlık güvencelerimiz bir bir elimizden gidecek. Böyle onursuz biçimde yaşayacağımıza işsiz kalmayı, hapse girmeyi göze alacağız. Biber gazı ve jop bunlar basit meseledir. Yarın işler daha da büyürse bilin ki kurşun da sıkarlar.

Bakın, biber gazı, cop yemek vs. Bunları bedel zannetmeyelim. Öksürür geçer. Bir şey olmaz. Ama sinirimizi bozuyorlar. Dert odur. Ama bir tane memleketimiz var. Bu vatanda özgür yaşayacağız. Biz bir ulus. 85 milyondan oluşuyoruz. Öyle 45 milyon, 55 milyon değil. 85 milyondan oluşuyoruz biz. Bunun bir bedel gerektirdiği ortada. Bu bedel, biber gazı yemek falan değil. Bu bedel, AK Parti'yle ezilenlerle, emekçilerle buluşabilmeye çalışmaktır.

Onlar dinlemez, onlar şöyle, onlar böyle. Kardeşim başka çaremiz yok. Anlatabildim mi? Başka çaremiz yok. Mesele basitçe seçim kaygısı değil. Ezilenlerin kanını emerek hayatta kalan vampirleri aç bırakmaktır. Bu ezilenler bu vampirlerin arkasından çekilsin, emin olun bu vampirler kuş kadar kalırlar. Güçsüzler, zayıflar. Bunların hepi topu birkaç bin kişidir ya. Birkaç bin kişidir ha. Neyse. Cumhuriyet yüzüncü yaşını geride bırakırken tarih bu bedeli bizim kuşağımızın sırtına yükledi. Turan Emeksiz. Tanır mısınız? Adını duydunuz mu bilmem. 28 Nisan 1960 sabahı ölen bir gençtir Turan Emeksiz. O günün önemi, Demokrat Parti iktidarının tahkikat komisyonu teklifinin mecliste onaylanmasıdır.

Öğrenciler tıpkı bugünkü gibi öfkelidir. Turan da öfkelidir diğerleri gibi. O gün hayatının son günü olur Turan'ın, ham meyvayı koparırlar dalından. Enver Gökçe, büyük şair, Turan emeksize yazdığı şiirde şöyle yazar. Bir oğul çıktı Malatya'dan, anası Yılmaz çağırırdı. Haram süt emmemişti anadan ve Beyazıt derler bir büyük alan. Beyazıtlı öğrenciler, İstanbul Üniversiteli öğrenciler,

Bilin ki siz sadece üniversitenizin yere çalınan haysiyetini ayağa kaldırmadınız. Sadece üniversitenizin değil, bu memleketin haysiyetini kurtardınız. Turan Emeksiz'in yoldaşları oldunuz. Hepinize selam ederim. Tren Topi'yi Poppy Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar haysiyetinizden, şerefinizden başka kaybedecek bir şey olmadığını bilin. Şerefinize sahip çıkın, hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)