Podcast

Son Perde | Albert Einstein’ın Hikayesi - Bölüm: 4

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Albert Einstein, Genel Görelilik'i yazmış, hemen ardından bu teorisini gözleme dayalı bir şekilde kanıtlamıştı. Evrenin şifrelerini çözecek bir noktaya gelmişti artık. Kağıt üzerindeki tüm tahminleri evrende sıfır sapmayla karşılık buluyordu. Tüm gözler onun üzerindeydi. Ama o bunlarla da yetinmeyecekti. Kendince son bir misyonu daha vardı... Bilimin kutsal kasesini, yani Her Şeyin Teorisini bulmak.



Hiçbir Şey Tesadüf Değil'deki Albert Einstein serimizin dördüncü ve son bölümünde bu hikayeye odaklanıyoruz. Einstein'ın son yıllarında yaşadıklarını ve Her Şeyin Teorisi'ni ararken başından geçenleri mercek altına alıyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.174 kelime · ~11 dk okuma

Yıl 1919. Dünya tarihinin en karanlık dönemlerinden biri yeni sona ermişti. Dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı'nın bilançosu yaşamını yitiren milyonlarca insandı. Arkada kalanlarınsa ellerinde hala kan izleri vardı. İnsanlık tarihinin o zamana dek geçirdiği en korkunç dönemdi bu.

Ama işte, Jules Verne'ün de söylediği gibi, yaşamın olduğu yerde umutta vardır. Savaşın bıraktığı enkaza rağmen, o karanlığın içinde de ışık arayanlar vardı tabii ki. Tıpkı Albert Einstein gibi. Albert, savaşın başlamasından bir yıl sonra tüm dünyaya, pardon bölüyorum ama evrenin yeni yasasını sunmama izin verin demiş ve genel görellilik teorisini tamamlamıştı. Fakat bu daha başlangıçtı Albert için.

Hemen ardından yüzlerce yıl çözülememiş bir şeyi keşfetmişti. Genel görelliği kullanarak Merkür'ün yörüngesindeki sapmayı sıfır hatayla açıklamıştı kendisi. Ama dedim ya, bunlar daha başlangıçtı onun için. 1919'da bu teorisi ilk kez gözleme dayalı bir şekilde kanıtlanacaktı mesela. Arthur Eddington bir güneş tutulması sırasında Albert'ın teorisini tekrar teste tabi tutmuştu.

Transkriptin tamamını oku

Işığın tam da onun tahmin ettiği şekilde büküldüğünü gözlemlemiş. Bu sayede uzay zamanın bükülmesini de kanıtlamıştı. Albert mı? O şöyle yorumluyordu bu deneyi. Artur'un bu deneyinde beklediğimden farklı bir sonuç çıksaydı da benim için bir şey değişmeyecekti. Çünkü benim teorim doğru. Bundan eminim. Aksi halde Tanrı için üzülürdüm. Hatta bir yerlerde hata yaptığını düşünürdüm.

özgüven mi dersiniz? Sanmıyorum. Başka bir şeydi Albert'ınkisi. Bu güneş tutulması deneyinin sonuçlarından bir başkası da onu bir gecede inanılmaz ünlü bir bilim insanı haline getirmesiydi bu arada. Biri çıkmış ve evrenle ilgili bildiklerinizi çöpe atın, onların hepsini değiştiriyorum demişti. İlk başlarda onu dikkate dahi almayanlar bile bu deney sonucunda ona hak vermişti.

Dahası Albert'ın esas başarısı bununla da son bulmayacaktı. Evet, hiçbir şey tesadüf değilin. Albert Einstein serisinde son perdeye geldik. bir pusulayla yola çıkan bir çocuğun evrenin şifrelerini nasıl çözdüğünü konuşuyoruz bu seride. Bir kez daha hatırlatayım. Bu bölümü öncekilerden bağımsız bir şekilde dinleyebilirsiniz tabii ki. Fakat önceki üç bölümü de dinlemenizi tavsiye ederim. Neyse efendim, biz devam edelim. Albert, evrenin şifrelerini çözecek bir noktaya gelmişti gelmesine. Ama bununla da yetinmeyecekti. Kendince son bir misyonu daha vardı.

bilimin kutsal kasesini yani her şeyin teorisini bulmak. Albert'ın kağıt üzerindeki tüm tahminleri evrende sıfır sapmayla karşılık buluyordu. Tüm gözler onun üzerindeydi artık. Ağzından çıkan her şeyi gazeteler manşetten vermeye başlamıştı. Fakat bu durum onun hiç hoşuna gitmiyordu. Hatta şu şekilde dile getiriyordu rahatsızlığını. Şöhret beni aptallaştırdı.

Hep öyle değil midir zaten? Ancak bunu da çok ciddiye almak lazım. Tıpkı Charlie Chaplin'in yaptığı gibi. Evet, bir Charlie Chaplin hayranıydı Albert. Dönemin yıldızları arasında bir tek onunla tanışmak istiyordu. 1931'de Chaplin'in efsane filmi City Lights'ın gala gecesinde de bu isteğine kavuşmuştu. Hatta aralarındaki şu sohbet tarihe dahi geçmişti.

Sizin sanatınızda en çok takdir ettiğim şey evrensel olması. Tek kelime bile etmiyorsunuz ama tüm dünya sizi anlıyor. Bu doğru. Ama sizin ihtişamınız daha yüce sevgili Einstein. Çok az kişi sizi anlasa da tüm dünya size hayranlık duyuyor. Bir noktada haklıydı Chaplin. Evet, genel görellilik çok az kişinin anlamını kavrayabildiği bir konuydu.

Fakat bu teoriyi anlamaya ve anlatmaya çalışan insan sayısı hiç de az değildi. Mesela 1919'da Betty Boop isimli animasyonun yaratıcısı Max Fleischer o dönemdeki imkanları kullanarak genel görellilik teorisini insanlara bir animasyonla anlatmayı denemişti. Herkes Albert'ı konuşuyordu derken işte bundan bahsediyorum. Bilim dünyası kadar sanat camiası da onun çalışmalarını merakla takip ediyordu anlayacağınız.

Ancak cevaplanması gereken bir soru daha vardı burada. Elbette Albert çok çok önemliydi. Fakat tarihin en iyi bilimcisi o muydu? Hep bunun cevabını arayıp duruyoruz sonuçta değil mi? En iyisi kim sorusunu sorup duruyoruz birbirimize her konuda. Aslına bakarsanız konu özellikle bilim olduğunda net bir cevabı yok bunun. Zira bilimde böyle bir durum söz konusu değil.

Yani bir birincilik savaşı yaşanmıyor bu dünyada. Tarih her döneminde en iyileri çıkarmıştı. Fakat bugün dahi yapılan birçok çalışma binlerce yıl önce bu inşaata bir taş koyan büyük isimlerin çabalarının ekosunu da taşıyor. Yani bilim kolektif bir çalışmadır. Ve Albert da önemli bir karakterdir bu takımda.

Fakat başta da bahsettiğim gibi insanlık çok karanlık bir dönemden geçmişti. Albert ve onun gibiler bir nevi umudun simgesi haline gelmişti dünya için. Çalışmalarının ne kadar devrimsel olduğu bir tarafa, insanlık artık başka şeyler konuşmak, duymak, başka şeylerle ilgilenmek istiyordu. Bizim gibi değil mi? Hiçbir şey tesadüf değil çatısı altında toplanan bizler de öyle değil miyiz?

Başka şeyler konuşmak istiyoruz artık. Evimizin dağınıklığına odaklanmak istemiyoruz. Orada bir yerlerde keşfedilmeyi bekleyen bir şeyler var. Ve biz tüm siyasi çekişmelerden, bugün yaşanan tüm ahmaklıklardan, kavgalardan sıyrılıp bu keşifleri konuşmak, hatta o keşifleri bizzat biz yapmak istiyoruz. Her sıkıntılı dönem bizim gibi bir insan grubunu ortaya çıkarır.

Bunu da söylemeden geçmek istemedim. Sizler karanlığı aydınlatan meşalelersiniz. Tıpkı Albert gibi. Evet, o en iyilerden birisiydi. Fakat ondan önceki devler olmasaydı, Albert da Albert olmazdı. Peki sonra ne oldu? Şimdi onu konuşalım.

Genel görellilik sonrasında her şey bambaşka olacaktı. Albert Einstein fiziği baştan aşağı değiştirmiş, evrenin yasalarının yeniden yazılmasına vesile olmuştu. Her gün onun keşifleri üzerine koyan başka bilim insanlarının çabalarıyla bir aydınlanma çağı başlamıştı artık. E yani hikayenin sonu muydu bu? Yaşam kitabında Albert Einstein'ın bölümü sona mı ermişti? Alakası bile yok.

Önceki bölümleri dinleyenler Mileva'yı hatırlarlar. Albert'ın hiçbir şekilde ilgi göstermediği eşiydi kendisi. Mutsuzlukla süren ve sonu boşanmayla biten evliliği. Albert, Mileva'dan boşanarak kendisine Nobel ödülünden kazanacağı parayı vereceğine dair bir söz vermişti.

Fakat büyük teorisini kovalarken inanılmaz derecede yorulmuş ve fiziken çökmüştü kendisi. Birkaç yıl içinde sağlığı ciddi düzeyde bozulmuş ve hatta ölümün kıyısından bile dönmüştü. Bunda da kuzeni Elsa'nın rolü büyüktü. El bebek gül bebek ilgilenmiş ve tekrar ayağı kaldırmıştı onu. İlerleyen süreçte 1919'da evlendiler. Mutlu bir evlilik miydi? Maalesef.

Albert yine Albert'lığını yapıyordu. Ayrı odalarda yatıyorlar, Elsa'nın çalışma odasına girmesine izin dahi vermiyordu. Konu ilişkiler olduğunda başarısızdı Albert. Bu konularda tam bir hayal kırıklığıydı hatta. Kendisi de zaten kabul ediyordu bunu.

Tüm evlilikler hüsranla sonuçlanacak başarısız bir çabadır diyordu ve ekliyordu. İnsanlığı sevebiliyorum, onda sorun yok. Fakat bireysel olarak birine bağlanmak benim için çok güç. Her zamanki gibi tek başınaydı. Fakat bir sebeple bu yalnızlığını ihlal etmek durumunda kalmıştı. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'da Yahudi karşıtlığı artık gittikçe artıyordu.

bazı Alman bilim insanları Einstein'in teorilerini Yahudi bilimi olarak yaftalıyor ve onu dışlıyorlardı. Buna karşın Albert öne çıkarak kendisini Yahudi olarak tanımlamaya başlamıştı. Aslına bakarsanız onun çok da önemsediği bir konu değildi bu. Hatta bir konuşmasında şöyle söylemişti. Burada kendimi bir Avrupalı ve bir Yahudi olarak ifade etme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyorum.

Ben gerekliliklerini yerine getirmesem de bir Yahudi olarak doğdum. Küçükken çok inançlıydım aslında. Okul yolunda yüksek sesle dualar ederdim. Daha sonra ilk birim kitabımı okudum. Zamanla her şeyin temelinde kısmen algılayabildiğimiz bir düzen olduğunu fark ettim. Bu düzeni anlamaya adadım kendime. Buna inanç diyorsanız, evet ben inançlı bir insanım.

Bu düzeni anlamaya çalışırken ışığın doğasını sorgulamıştı Albert. Özel görelliğe giden yol da kendine göre var olan bu düzeni anlamaktan geçmişti zaten. Sonra uzay zaman ortaya çıkmış ve kendince evrenin dişlilerinin bir kısmının nasıl döndüğünü, o her şeyin ardındaki düzeni görmüştü. Ta ki 1927'ye kadar.

Bu yıl Albert için bir yol ayrımıydı aslında. Ve bundan sonra bildiği her şey sarsılacak, yeni arayışlara koyulacaktı. Bunları da anlatacağım size. Fakat burada kısa bir ara verelim. Albert'in hikayesindeki kırılma noktasından önce soluklansak iyi olur. Evet, 1927'de Albert için işler değişecekti. Kafasındaki düzen anlayışına inen bir darbe gibiydi yaşayacakları.

Üstelik çok ama çok büyüleyici bir yerde olmuştu bu. Birçoğumuzun orada bulunmak için çok şey feda edebileceği bir toplantıda. 1927 Solvay Konferansı'nda yaşanmıştı o büyük kırılma anı. Albert genel görevlilik teorisiyle makro evrenin fotoğrafını çekip duvarına asmıştı adeta. Her şey o fotoğrafa uyuyordu. Çok güzel bir manzaraydı bu.

Fakat az önce de söylediğim gibi. Her dönem birileri çıkar. 1920'lerde de çıkmıştı birileri. Ve Albert'ın da katkıda bulunduğu ışığın doğasına dair teorilerin en derinine inmişlerdi. Hatta Albert'ın fotoğrafının yanına yeni bir çerçeve asmaya dahi göz dikmişti. Bunların başında Niels Bohr geliyordu.

Onunla birlikte Werner Heisenberg, Irving Schrödinger gibi genç dehalarda bu yepyeni fotoğrafı şekillendiriyorlardı. Evrenin en temeline inerek, ölçeyi küçülterek doğanın yasalarını yeniden yazıyorlardı. Evet, kuantum mekaniği doğuyordu. 1927 Solvay Konferansı'nda da bu gençlerin öncülüğünde bir savaş başlamıştı.

Enerji ve maddenin temelinde yatan atom ve atom altı parçacıkların evrenindeki belirsizlik ve rastgelelikten bahsediyorlardı. Hani Albert düzeni çözmeye çalışıyordu ya? Heh, tam da bu düzene karşı çıkıyorlardı aslında. İşte bu konferans esnasında Niels Bohr ile şöyle ciddi bir tartışmaya tutuşmuştu bizim Albert. Maalesef Albert. Senin gördüğünü zannettiğin düzen aslında Kars'ın içindeki bir yanılsama.

Üzgünüm. Fakat Tanrı'ya ne yapacağını söylemeyi bırak. Kuantum mekaniğinin çok başarılı olduğunu kabul ediyorum Niels. Fakat belirsizlik... Yok. Bu belirsizliğin temelinde de bir şeyler olmalı. Mutlaka bir açıklamasını yapmalıyız. Tanrı zarartmaz. Albert'ın özgüveni burada da ortaya çıkıyordu aslında. Tanrı zarartmaz derken kendinden çok emindi. Hiçbir şüphesi yoktu bu söylediğinden.

Fakat bunu kanıtlayamamak onu çileden çıkarıyordu. Çünkü ne yaparsa yapsın Bohr bir şekilde haklı çıkıyordu. Fakat Albert tabii ki boş durmuyordu. Dediği gibi kuantum mekaniği başarılıydı. Fakat insanlar büyük resmi görmüyorlardı. Albert da onun peşindeydi. Kendine olan güveni sayesinde o resmi ilk görecek tek kişinin de yine kendisi olduğuna inanıyordu.

Harıl harıl o teoriyi arıyordu. Her şeyi bir potada eritecek. Makro ile mikroyu aynı anda açıklayabilecek. Ayrı kuvvetleri birleştirecek o teoriyi. Yani her şeyin teorisine. Aslına bakarsanız kuantum mekaniğini de kurtaracak bir teoriydi bu. Hayatının kalanını da buna adayacaktı. Fakat bu hiç de kolay olmayacaktı.

Her şeyin teorisini aramak zaten başlı başına imkansız bir görevdi. Üstüne bir de 1920'lerin sonlarında Almanya'da Nazi partisi büyük bir güce ulaşmaya başlamıştı. Takvimler 1932'yi gösterdiğinde Hitler Almanya'nın diktatörü olmak üzereydi. Ve kimse güvende değildi. Özellikle de o dönemin dünya üzerinde yaşayan en ünlü Yahudisi. Evet, Albert ölüm tehditleri alıyordu.

tüm yaşadıklarının sonucunda tıpkı gençken yaptığı gibi bir kez daha Almanya'dan kaçması gerekiyordu. Aslında gitmek çok da sorun değildi onun için. Bunu şu sözlerinden anlayabiliriz rahatlıkla. Hayatım boyunca kendimi bir ülkeye ait hissetmedim. Hatta arkadaşlarıma ve aileme bile. Aslında yıllar geçtikçe daha da kendi içime çekildim. Evet bu kadar izole olmak hiç hoş değil. Fakat bir an bile pişman olmadım bundan.

Başkalarının anlayışı ve sempatisine ihtiyacım olmadı. Bu sayede onların fikirlerinden ve ön yargılarından sıyrılma özgürlüğüne kavuştum. 1933'te Albert, eşi Elsa ile birlikte Amerika'ya yelken açtı. Kendi başına kalma isteği üzerine Princeton'da bir üniversitede profesör olarak görev yapmaya başladı. Mercer Caddesi'ndeki sessiz ve sakin evinden yürüyüşlere çıkıyordu.

Asla araba kullanmayı öğrenmedi hayatı boyunca. Vatandaşlık başvurusuna uykudan kalktığı gibi gidiyor. Toplumun tüm kurallarından kendini soyutluyordu. Ve maalesef işler kendisi için daha da kötüye gidecekti. Onu ayakta tutan Elsa 1936'da hayatını kaybetti önce. İlk eşi Milewai ise 1949'da ölene dek bir daha hiç görmemişti.

Oğlu Edward şizofren tanısı almış ve 1966'da ölene kadar İsviçre'de bir akıl hastanesinde geçirmişti ömrünü. Diğer oğlu Hans Albert ise Kaliforniya'da profesör olmuştu. Babasıyla çok nadir görüşüyordu. Peki Albert tüm bunlar olurken ne yapıyordu dersiniz? Evet yine o teoriyi arıyordu. Ama işte bulamadı.

Birçok insan Albert'ın hayatının son 30 yılını boşa geçirdiğini düşünebilir. Fakat bu çabası bile büyük bir mirastı aslında. Birçok konuda bilime katkı sağlamıştı bu dönemde. Kuantum mekaniğinde bulmaya çalıştığı ve müthiş argümanlarla desteklediği açıkları vardı. Kuantum fiziğinin bugünkü haline gelmesini sağlaması bir yana, herkese neyi araması gerektiğini göstermişti bu açıklamaları.

Bugün bile birçok insan onun çizdiği haritayı takip ediyor. Yani birleştirmeyi. Tüm yasaları, tüm formülleri, tüm kuvvetleri bir başlık altında toparlamayı. Her şeyin teorisini bulmayı. Bugün dahi devam eden çok büyük bir arayış bu. İşte bunun fitilini ateşlemişti Albert. İkinci Dünya Savaşı'nın yaşandığı yıllarda genellikle sessizdi Albert.

Öne çıktığı tek an dönemin Amerika Başkanı Roosevelt'e gönderdiği bir mektuptu. Nükleer araştırmaların hızlandırılması gerektiğini, Almanya'nın bu işi daha önce başarması durumunda yaşanabilecek vahim olayları söylüyordu dünyaya. Fakat genel kanının aksine atom bombasının üretiminde doğrudan hiçbir katkısı olmamıştı. Savaş sonrasındaysa birçok insan farklı konularda fikrini almak için aradı Albert'i.

Hatta bir keresinde Mercer caddesinde İsrail'den yetkililer onu ziyaret etmiş ve İsrail devlet başkanı olmasını dahi teklif etmişlerdi. Bunu Albert Einstein karakterindeki bir insanın kabul etmesi mümkün dahi değildi elbette. Ne olursa olsun hala bilim onun önceliğiydi. Ne yaparsa yapsın bir türlü şekillenmeyen o büyük teori Albert'ın da son çabası olacaktı.

1955'in ilk baharında kalbi zayıflamıştı artık. Sağlığı gittikçe bozuluyordu. Hastaneye yaptıktan kısa bir süre sonra, 17 Nisan'da sekreterini aradı Albert. Kalemini, gözlüklerini, yarım bıraktığı notlarını getirmesini istedi. Aslında durumunun farkındaydı. Çok zamanının kalmadığını gayet iyi biliyordu. Oturdu ve hesaplamaya başladı. Bu nedense beni her duyduğumda çok etkiliyor.

O notlardan, o hesaplamalardan ne çıkacaktı ki? Kim bilir, belki de her şeyin teorisini bulacaktı Albert. Hesaplamalarından çıkacak sonuç, dünyayı değiştirecekti belki de. Onun bu değişimin nasıl cereyan edeceğini görmesi neredeyse imkansızdı. Fakat önemsizdi onun için böyle şeyler. Son anlarında bile hayatı boyunca yaşadığı şey uğruna savaşmak istiyordu.

Belki de bir insana ölümsüz kalan şey tam da budur. Ne olursa olsun, yarını göremeyeceğini bilsen dahi çabalamak. Ki Albert da o günün ertesini görememişti. Gece yarasını henüz geçmişti ki, 18 Nisan 1955 tarihinde, 76 yaşındayken yaşamını kaybetti Einstein.

Babasının verdiği pusulayla gözleri parlayan o çocuk, insanlık tarihinin en önemli teorilerine imza atmış. Savaşların ortasında, bakın evrenin nasıl çalıştığını buldum diye bağıran o insan, göçüp gitmişti. Ama galiba ancak bu kadar anlamlı olabilirdi bir gidiş. Ölümsüzlüğe en yakın noktada, adını tarihe yazarak, asıl önemli olanın, anlam arayışının peşinde bir gidişti bu.

Bir çocuk. Her çocuk gibi meraklı. Sınırsız bir hayal gücüne sahip o da. Sayısız sorusu olan, sürekli sorular soran bir çocuk. Her çocuk gibi dünyayı değiştirme potansiyeli vardı onun da. Ama işte bu çocuk dünyayı değiştirecekti. O çocuğun adı Albert. Albert Einstein'dı.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)