Podcast

459: İrademizin İyimserliği

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

19 Mart’ta devreye sokulan taarruz, hedeflediği sonucu veremedi. Kayyumlar atanamadı, muhalefet dağılmadı, halk geri çekilmedi. Bu bölümde, sokaktan boykota, kurultaydan kampanyalara uzanan direnişi ve bu direnişi mümkün kılan halk iradesini konuşuyoruz.
Aklımız hâlâ kötümser olabilir, ama irademiz iyimser kaldıkça umut da var.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.566 kelime · ~18 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 8 Nisan 2025'te alıyoruz. Bir önceki bölümde aklımızın kötümserliğinden bahsetmiştik. Gerçekten de kötümser bir tabloyla, bir tür seçimsizlik tehdidiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Dahası aslında düşünmüyorum, iddia da ortaya koyalım, görüyorum.

Bu düşüncem bir varsayıma dayanıyor. An itibariyle içinde yaşadığımız sorun aslında hukukun değil, hukuk felsefesinin alanına giriyor. Derdimi izah etmeye çalışayım, şöyle biraz hayal kuralım. Öyle değil ama deyin ki İmamoğlu'na ve arkadaşlarına yöneltilen iddialar tümüyle doğru. Yargı aktivistçe bir tutum takınmıyor da tümüyle bağımsız hareket ediyor. Usulde de arıza var gerçi de hadi diyelim usule de uygun olsun.

Yani tümüyle bir paralel evren yaratıyorum, bir adalet düzeni tesis ediyorum, her şey yolunda, her şey düzen destekçilerinin iddia ettiği gibi. Diplomanın iptal edildiğinin ertesi gün adamı almalar falan hep tesadüf. Yani oralarda herhangi bir art niyette yok. Konunun İmamoğlu'nun muhalif bir lider olmasıyla falan zerre bir ilgisi yok iktidarın anlattığı gibi.

Transkriptin tamamını oku

Erdoğan'ın falan da haberi yok. Her şey bağımsız yargının işleri. Her şey normal. Bir bu muhalifler anormal. Onlar kötü, onlar vatanhaini falan. Kuruntu yapıyorlar. İsyan çıkarmak için bahane arıyorlar. Hukuk değil de, hukuk felsefesine işte burada giriyoruz.

Tamam, tüm muhalifler bir hainlik içinde. Ama, ama varlar işte. Yani tamam seçim kazanacak kadar çoklar mı emin değiliz ama az da değiller. Büyük bir çoğunluk demeyeyim de hadi büyük bir çokluk diyelim. Tüm bu anlatılanlara inanmıyor. Zaten anlatılanların da gerçekten dayanaksız olduğu ortada. Yok diyor o iş anlattığınız gibi olmadı. Biz zaten geçmişini de biliyoruz, Raip Bülent'ini biliyoruz, Deniz Yücel'i biliyoruz. Yani bu yargının aldığı kararların

Artık talimatla alındığını neredeyse biliyoruz, gözümüzle gördük. Buna da inanmıyoruz diyor. Biz bir önceki seçimde zaten bir aday travması yaşayan bir topluluğuz diyor. Sen şu anda kendi adayımızı belirleme hakkımızı gasp ediyorsun diyor. Hayır böyle acayip deliller sunsan ona da okey. Mesela bak daha önce Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar hakkında bir dolu soruşturma vardı. Gıkımız çıkmadı bak. Ona da okey. Ama onu da yapmıyorsun. Ameliyatta uyandık yani. Çırpınıyoruz şu anda. İşte hukuk felsefesi burada devreye giriyor. Deyin ki her şey hukuka uygun ama önemli bir çokluk, bunun hukuka uygun olmadığını düşünüyorsa, o şey hukuka gerçekten uygun mudur?

Zira hukuk dediğiniz devletle toplum arasındaki bir sözleşme değil midir? Ya da daha doğrusu devleti yaratan bir sözleşme değil midir? Bu sözleşmenin taraflarının önemli bir kısmı bu sözleşmede yazan maddeleri kabul etmiyorsa o şey artık hukuk mudur? 1 Nisan 2014. Ben o zaman Ankara'dayım. Cebeci'den taksiye bindim. Önceki gün 31 Mart yerel seçimleri olmuş. Ankara'da işler çok karışmış. Bütün gece elektrik kesintileri yaşanmış. Bir ara Mansur Yavaş taraftarları seçimi kazandığını düşünürken Şaibeli kesintilerinin ardından Melih Gökçek az bir farkla seçimi kazandığını ilan etmiş. Kesintilere ilişkin Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın yorumu da büyük gündem olmuş. Bir trafa merkezine bir kedi girdi ve kısa devre yaptı. Yani bu yaklaşık 3,5 metreden, 4 metreden atlayan bir kedi bunu yapabiliyor. İşte o seçimden bir gün sonra Cebeci'den taksiye bindim, Kızılay'da ineceğim. Taksiciye sordum. Taksicilerin bir kısmı Gökçe'yi çok severdi, o tip biriydi anlaşılan. Taksiciye sordum, abi ne diyorsun bu işlere, oylar çalındı mı sence dedim. Cevabı hiç unutmam. Abi bizim başkan yaptı bir şeyler.

Yani bugün muhaliflerin anlatılan hikayeye inanmamasının baya geri bir evveliyatı var. Ankaralı on yıllarca Gökçek'le yaşadı. Ankaralı Gökçek'i bilir. Sadece muhalifi değil, biraz önce dinlediğiniz taksicisi gibi AK Partilisi de bilir. MHP'lisi de bilir.

Gökçe'nin bir kez karakola çağrılmadığı bir düzende Ekrem İmamoğlu'nun önce diplomasının iptal edilip sonra uyuşturucu tüccarı gibi hapse atılması hikayesinde anlatılana inanılmıyor. Yok diyor bağımsız yargı falan. Ben o dediğinize inanmıyorum diyor. E haklılar inanmayanlar da. Geri kalan inanıyor mu inanmıyor mu bak onu da bilemem. Ama memleketin önemli bir çokluğu buna inanmıyor.

Hatta AK Partililerin de bir kısmı ortada olanı görüyor da, bizim başkan yaptığı bir şeyler diyor. Tıpkı 2014'teki taksicideki gibi. E görünüyor yani tablo. E ne yapacağız şimdi? 19 Mart sabahı, İmamoğlu'nun gözaltına alındığı gün yayınlanan Tren Topik'te bu mücadelenin haysiyet mücadelesi olduğunu söylemiştim. İktidar mücadelesi değil, haysiyet mücadelesi. Şimdi de aynı görüşteyim.

Toplum kazanır veya kaybeder bilemem ama halkımız bir haysiyet mücadelesi ortaya koyuyor. Elbette hata yapıyor, yalpalıyor, morali bozuluyor, sonra toparlıyor, üzülüyor, seviniyor ama ne yapıyor? Şerefine, haysiyetine sahip çıkıyor. İnanmadığı bir hikayenin figüranı olmak istemiyor. Ben de varım, beni de katın bu hikayeye diyor.

Bu bölümde ben de varım diyenlerin iradesini konuşacağız. Aklımız kötümserdir ama ben de varım diyenlerin iradesi bizleri iyimser yapıyor. Öyleyse irademizin iyimserliğini konuşalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Bir önceki bölümde biraz moral bozmuştuk, mevcut düzenin nasıl bir yapısı olduğunu kavramaya çalışmıştık ve bu yapıyla karşı karşıya kaldığımızda tablo pek parlak değildi. O zaman bu bölümde parlak olan kısmı, irademizi konuşalım. Evvela 19 Mart'tan bu yana nereden nereye geldik onu bir konuşalım ki tabloyu daha net kavrayalım. 19 Mart sabahındayız. Elimizde 3 dava var. Biri yolsuzluk davası. İmamoğlu suç örgütü deniyor. İkincisi kent uzlaşısı davası. Muhalefet PKK'lı oluyor bu davayla. Bir de gezi davası. İsmail Saymaz'ı buradan gözaltına alıyorlar.

Bu üç dava aslında tüm kurumsal muhalefeti tasfiye etmeye yönelik büyük bir saldırıydı. Gezi davasından girilecek ve bu dava büyük bir torbaya dönüştürülecekti. CHP'ye dönük operasyon bu davayla genişletilecekti. 38. Kurultaj şaibelidir denerek CHP'ye kayyum atanacaktı. Kent uzlaşısı davasıyla İBB'ye kayyum atanmasının önü açılacaktı. Tüm bu esnada CHP'nin karışacağı tahmin ediliyordu.

Zaten Mansurcular ve Ekremciler kutuplaşmıştı. CHP içinde de Kılıçdaroğlucular gözünü tamamen karartmıştı. Zaten Esenyurt, Beşiktaş ve Beykoz'a doğru dürüst tepki dayı göstermemişti parti. Büyük darbe 19 Mart'ta vurulduğunda kurumsal muhalefet çil yavrusu gibi dağılacak, medya tepki veremeyecek bir şok tedavisiyle birkaç gün içinde konu kapatılacaktı.

Ben 19 Mart'ta uyandığımda manzaraya bakınca Yıldırım Savaşı terimi aklıma geldi. Almancı ifadesiyle Blitzkrieg. Nedir bu Blitzkrieg? Blitzkrieg ya da Yıldırım Savaşı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların temel savaş doktrinidir. Doktrinin amacı, hızlı ve ani saldırılarla düşmanın düzenli bir savunma kurmasını engelleyip sonra da hızlı bir şekilde yok etmektir.

19 Mart günü İsmail Saymaz'ın eşi Şeyda'yla konuşurken, Saymaz'ın içeriden çıkacağını hiç düşünmüyordum açıkçası. Gezi davası Ayşe Barım'ın ardından İsmail Saymaz'la derinleştiriliyordu. Saymaz'ın çıkacağını düşünmememin sebebi onun suçlu olduğunu inanmam değil. Ortada bir kumpas dava vardı ve kurbanlar gerekiyordu bu davaya.

saymaz da o kurbanlardan biri gibiydi. İmamoğlu'nun kent uzlaşısından da alınması İBB'ye kayyum atanacağının net bir göstergesiydi. Kayyumun kim olacağını konuşuyordu kulisler. Tüm bunlar yaşanırken CHP'ye de kayyum atanacaktı ve birkaç günlük saldırının sonunda muhalefet çil yavrusu gibi dağılacaktı.

Hatta belki CHP'nin başına yeniden Kemal Kılıçdaroğlu geçirilecek, Kılıçdaroğlu'nu gönderen CHP'liler bir tür şebeke gibi gösterilip hapse İmamoğlu'nun yanına atılacaktı. Sabah kalktığımda gördüğüm tablo oldukça netti ve bir o kadar da karamsardı. Bir Blitzkrieg'le karşı karşıyaydık ve yapabilecek tek şey sokaklarda olmaktı. Fakat kim bu düzende sokaklara çıkıp yapılanlara isyan edebilirdi ki? Bu noktada 19 Mart öğlen saatlerinde İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü'nde yaşananlar tüm toplumsal muhalefete çok küçük de olsa ama hayati olduğunu da unutmamak gerekir. Bir nebize umut olur.

İşte aklımızın kötümserliğinin, irademizin iyimserliğine dönüşebildiği o an. Her şey değişti mi? Hayır. Ama haysiyetimize sahip çıkmamız gerektiğini göstermiş oldu gençler. Kendi üniversitelerinin utanç verici diploma iptali kararına karşın İstanbul üniversiteliler okullarının haysiyetine sahip çıkmıştı. Bir blitzkrieg ile karşı karşıyaydık ve yapılacak pek az şey vardı.

10 Soru 10 Cevap bölümünde durumumuzu Dunkirk mucizesine benzetmemin nedeni de bu Blitzkrieg benzetmesiydi. Evet, Fransa işgal edilmişti ama öyle ya da böyle orduyu da kurtarmıştık. Esir alınmadık yani. Fakat bu bir zafer de değildi. Sadece savaşma azmimizi korumuştuk. Bu tarihsel anı atıfla şöyle demiştik. Mayıs 1940'da gibiyiz.

Artık mücadele etmekten başka bir çarenin olmadığı, saldırgan tarafın barış gibi bir niyetinin olmadığının anlaşıldığı bu yeni aşamaya 19 Mart 2025'te geçtik. Blitzkrieg'i durdurduk. Bu yıldırım taarruzuna karşı taarruz gücü arzu ettiği pozisyonda değil şu anda. Planlarına göre an itibariyle CHP'ye ve İBB'ye kayyum atamış, muhalefeti paramparça etmişlerdi. Ama beceremediler. Peki neden? Neden beceremediler? Onları ne durdurdu? Bu soruya türlü cevaplar verebilmek mümkündür ama bu cevapların tümünde konu, bu bölümün de konusu olan iradeye dayanır.

İrade. Halk iradesi ve kurumsal muhalefet son derece büyük bir uyum içinde iradesini açığa çıkarırken iktidar iradesi zayıf düştü. Bir kere çok açık ki bu saldırı AKP içinde de tam destek bulamamıştı. Bu bir önceki bölümde anlattığımız düzenin yapısal sorunuydu. Beştepe'den alınan kararlar parti merkezinde kesin biçimde sahiplenilmiyordu. Böyle anlarda parti merkezi Beştepe'nin aldığı kararların halkla ilişkiler sorumluluğunu üstlenmekten kaçınıyordu. Milletvekilleri suskundu. Televizyonlarda birkaç fanatik yorumcu dışında AKP yetkilileri net tavır göstermiyordu.

Kimi bakanların, mesela Mehmet Şimşek'in, yine aynı ekoleden Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın operasyona karşı olduğu neredeyse ortaya çıkmıştı. Neredeyse hiçbir ses çıkmıyordu bu ikiliden. Bu durum, halk iradesinin iktidar iradesinden daha güçlü olduğunu hissettirmesiyle gerçekleşti. Ve iktidar, makro arzularından geri çekilmek zorunda kaldı.

İmamoğlu'nu tutukladı ama muhalefeti öldüremedi. Burada bir alkışı hak eden isim de bana kalırsa Özgür Özel'di. Bütün darbeler seçilmişe karşı seçilmemişi getirmek üzere yapılır. 19 Mart darbe girişimi de seçilmiş İstanbul'un Büyükşehir Belediye Başkanı'na karşı onu yenememiş, hazımsız bir darbecinin atadığı bir kayyımı getirmek içindi.

hesaba katamadıkları 10 milyonlara İstanbul'un iradesine sahip çıktıkları ve darbeyi püskürttükleri için yürekten teşekkür ediyoruz. Bu sürecin işaret fişeğini İstanbul Üniversiteliler çaktıysa da, CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in bu süreci mümkün olan en az hatayla götürdüğünü de söylemek gerekir. CHP'ye kayyum geleceğini gören Özel, partisini 6 Nisan'da olağanüstü kurultuya götürerek doğru bir karar aldı. Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınmasının ardından 23 Mart'ta dayanışma sandıkları kurmasıyla doğru bir karar aldı ve iradesini bu yönde kullandı.

Bugün 15 milyon insanın adaylaştırdığı bir kişiye dönüştü Ekrem İmamoğlu ki bu durum iktidar için gerçekten kabus senaryosudur. Bir kabus senaryosu gerçekleşti iktidar için. Bu süreçte sokak hareketiyle kurduğu değil de takdiri hak ediyordu Özgür Özel'in. Hadi bakalım görmeyin. Hadi penguen göstermeye devam edin kesinin ilk iki günü üç gün olduğu gibi. Hadi.

Bana diyor çok telefon geliyormuş yukarıdan. Aşağıdan telefon getireceğim size aşağıdan. Milyonlardan, on milyonlardan. Bu podcast serisini dinleyenler, Özgür Özel'i ve Ekrem Emoğlu'nu ne kadar acımasızca eleştirdiğimi geçmişten bilirler. Bu haliyle ama şunu söylemek şarttır. Özgür Özel bu süreçte yapması gereken tek şeyin direnmek olduğunu, direnişin hayati önemde olduğunu fark etti ve kendi stilinde bir liderlik ortaya koydu. Benim hoşuma giden de, yani övgüye mazhar olduğunu düşünmemin nedeni de bu stildi. Bu stil oldukça pervasızdı bakın. hazırlıksızdı hatta deliceydi diyebilirim. Normal zamanlarda olsak gerçekten eleştiriyi hak eden bir stildi bu. Ama zamanın ruhuna uyan da tam da buydu. Evet pervasız olmak gerekiyordu çünkü pervasız bir saldırı altındaydık. Özgür Özel de tam da gerektiği gibi pervasızlaşmıştı. Müzik değişmişti, dans da değişiyordu. Espresso lap boykotu mesela. Boğaziçi'ni gençler istemişti diye oldu. Bildiğimden söylüyorum, hakikaten öyle oldu.

Dün bize ulaşmaya çalıştılar, dedikleri şu, görüşelim, ne yapmamız gerekiyorsa anlaşalım. Onlara cevabımız şu, yolladım. Nereye yolladım? Gençlere. Eğer üniversite kampüslerindeki gençlerin gönlünü yaparsa, oradan çekilirse

Bu aynı zamanda toplumsal muhalefete inanılmaz da bir güç vermekti. Bakın, Boğaziçi'nde bir kantinin espressolap olmasına karşı isyan eden birkaç öğrenci, hatta birkaç yüz öğrenci diyelim, haftalardır orada bir direniş tutturuyor. Şu anda espressolabı neredeyse batıracak güçteler. Bu inanılmaz bir güç değil mi? Bu pervasızlık, iktidar cephesinin iradesinin kırılmasına da son derece etkili oldu. Akılcı hareket ediyor gibi değildi Özgür Özel. Tümüyle pervasızdı bakın.

Doğru yapıyor, yanlış yapıyor bunları geçtim. Mitingde kitle ülker, ülker, ülker diye bağırınca ülkeri de boykot listesine alacak kadar pervasıydı. Gençler diyor ki ülker, ülker, ülker diyor. Bu da gençlerin talebidir.

Ama şu var, normal zamanda yapılsa bunlar eleştirilir de bu pervasızlık iktidarın pervasızlığının antikoru gibiydi. Madem pervasızca bir saldırı altındaydık, biz de pervasızlaşmalıydık. Bu taktik Özgür Özel'in stiliyle uyum gösterdi. 2 Nisan'da da aynı pervasızlıkla genel tüketim boykotuna yönelindi. Bu fikrinde nasıl çıktığını anlatayım sizlere ama önce bir kısa ara verelim.

An itibariyle bir satranç maçı izlemiyoruz. Yani bir hamle iktidar, bir hamle muhalefet yapmıyor. Hayır, bir satranç maçı değil. Step by step gitmiyor bu iş. Bir devinim içindeyiz. Hiçbir şey kolay öngörülebilir değil. Bildiğimiz tek şey var, 19 Mart'ta operasyonu yürütenler an itibariyle arzu ettikleri pozisyonda değiller. Böyle olacağını öngörmemişlerdi.

30 Mart'ta Maltepe'de milyonu aşkın bir kalabalığın toplanacağını ben de öngörememiştim mesela. Bir mitinge kaç kişi gelirdi ki? 100-200 bin kişilik bir miting olsa bile iyidir derdim. Fakat Maltepe, halk iradesinin gövde gösterisine dönüştü. Miting alanı dolmaya devam ederken, Halk TV'de siyaset bilimci Onur Alp Yılmaz, boykotlara ilişkin bir soruya şu cevabı veriyordu. Kırmızıistan'da o yüzden o örneği verdim. Orada yapılan şey daha ziyade şu. Birkaç gün hayatı durduruyorlar yani şu anlamda. Hiç kimse hiçbir şey tüketmiyor. Temel tüketim malzemeleri haricinde hiçbir tüketim yok. Bugün Türkiye'ye geldiğimiz noktada hani hep iktidara yakın isimlerin söylediği bir şey var ya, ekonomik kriz varsa bu kafeler neden doğuyor? O kafeler neden dolu? Çünkü insanlar tasarruf etse de ev alamayacaklarını, araba alamayacaklarını bildikleri için en azından arkadaşlarımla sosyalleşeyim diyorlar. Çünkü ömür durumunda ne ev alabiliyorlar, ne araba alabiliyorlar, ne arkadaşlarıyla sosyalleşebiliyorlar. İşte bu alanda bu tüketimi belli günler sıfıra yaklaştırmak iktidar açısından daha caydırıcı olacaktır. Onur Alp Yılmaz, karşılaştırmalı siyasetçi, bir akademisyen, Sırbistan'daki boykot örneklerini anlatıyor ve konuyu buraya getiriyor. İktidar cephesi de büyük bir salaklık yaparak Onur Alp'i hedef göstermeye başlıyor. Onur Alp Yılmaz'a dönük bir sosyal medya linci yaşanıyor ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Onur Alp Yılmaz'a halkı, kim ve düşmanlığa tahrik suçunu işlemekten resen soruşturma başlatıyor.

Fakat tüm bunlar halkın kulağına kar suyu kaçmasına neden oluyor bir kere. Çünkü siz tüm bunları yaparken aynı zamanda bir genel tüketim boykotu fikrinin de ne kadar yıkıcı olabileceğini insanlara anlatmış oluyorsunuz. 31 Mart'ta genel tüketim boykotu sosyal medyada organize edilmeye başlıyor gençler tarafından. 1 Nisan akşamı bu genel boykot fikri o kadar tutuyor ki bir günlük uyarı boykotu çağrısını toplumun hemen her kesiminden insan duyurmaya başlıyor.

Özgür Özel yine aynı stiliyle gençler başlattı, biz de destek veriyoruz diyor ve Türkiye tarihinde bildiğim kadarıyla ilk kez bir genel tüketim boykotu yaşanıyor. Boykotun sonuçları ne oldu? Bu konuya ilişkin verileri henüz değerleyebilecek durumda değiliz çünkü veriler açıklanmış değil. İktidar acımadı ki modunda, bana kalırsa öyle değil, çok tedirgin etti.

Biliyorsunuz bir süredir AKP'lilerle diyalog halindeyim. Kendi çapında bir örneklem havuzum var diyebilirim. İçişleri Bakanı'na atılan bir tweet, AKP'lilerin duygu durumunun önemli bir kısmını temsil ediyor diyebilirim. Sayın Bakanım, siz bu muhaliflerdeki öfkeyi bilmiyorsunuz. Bunlar aylarca hiçbir şey yemez, içmez sırf bize olan kinlerinden. Lütfen bir çare bulun.

İktidar bir günlük uyarı boykotunu görmezden gelse, tepi göstermese, gelip geçecek bir gündü 2 Nisan. Ama öyle yapmadı. Boykot çağrısı yapan sanatçıların üzerine gitti. Bunlar için de TRT'de çalışılan Aybüke Pusat'ı teşkilat dizisinden attılar. Ardından boykot kararını paylaşan sanatçıları bir sabah baskınıyla gözaltına aldılar. Gözaltından çıkan Şakir Paşa Ailesi dizisinin başrol oyuncusu Cem Yiğit Üzümoğlu kararlı tutumunu sürdürmeye devam etti.

iradesi kırılmamıştı. İktidar sürekli biçimde irademizi test ediyor ve sürekli biçimde bu testi geçiyorduk. Aklımız kötümserdi ama irademiz açığa çıktıkça iyimselleşiyorduk. Korkmamıştık, pısmamıştık, haysiyetimize sahip çıkıyorduk. Hele ki yüzlerce gencin hapiste olması irademize güç katıyordu.

Çünkü 19-22 yaş arasındaki gencecik insanlar dahi hapisteyken, geri kalanlar korkmaya utanıyordu. Evet, korkmak, çekinmek, utanılacak bir şey olmuştu. Hapisse hapis ne olur yani? Bir günde bizim evimiz basılır, birkaç ayda biz yatarız ulan. Mücadele azmini kazanmak, bedel ödemeyi göze almayı gerektiriyordu. Halk kesimleri de artık buraya kadar demişti. Kamu vicdanını ayakta tutan bir diğer gelişme de Mahir Polat olayında yaşandı. Kalp hastası Mahir Polat'ın dosyası, kelimenin gerçek anlamıyla bomboştu. Zaten yolsuzluktan da değil, kent uzlaşısından tutuklanmıştı. Hapse girmeden bir hafta önce bir kalp operasyonu geçirmiş, yüksek tansiyon hastası bu kişiye yapılan gerçek bir zulme dönüşmüştü.

Böylece kamu vicdanı, Mahir Polat'a özgürlük diyerek irade koymaya başladı. Kamuoyu bu namuslu kişiyi ve perspektifini dinledikçe, tüm bu operasyonun yaratmaya çalıştığı algı da kırılıyordu. Mahir Polat, politik kimliğiyle bu mücadelenin simgelerinden biri oluverdi. Gençseniz ya da çalışıyorsanız, yoksunsanız, bir şekilde bu şehri yaşamak, bu şehrin parçası olmak, bu şehirde hakkınızda olduğunuz hissi nereden alacaksınız? belediyelerin ve kamunun bu ayıbı ortadan kaldırması lazım. bu ülkede yaşayan insanlar, bu şehir benim diyebileceği bir pas veremiyoruz onlara. hangi kapıdan içeri girebiliyorsunuz, hangi kapı açık? bizim kültür merkezlerimiz bile resmi devlet dairesidir, beşten sonra kapalı. zaten yaşamın akacağı saatler onlar. buradaki temel tavır şu, halkın daha fazla, daha fazla üstünde çatısı olan mekanı kullanma hakkı vardır. ne yapacağı kendisine kalmış.

Herkes de kültürlü olsun. Yok, yaşıyoruz. Bu kadar kültürlü olmaya ihtiyacımız bile yoktur belki. İnsanla buluşmaya ihtiyacımız vardır. Oturmaya ihtiyacımız vardır. Dışarısı çok soğukken kliması olan bir mekan bulmaya ihtiyacımız vardır. Bu kadar. Bununla beraber medeniyet gelecek. Medeniyete kaybımız bizim insanlarımızın eksikliğinden değil, ortak alanlarımızın eksikliğinden. Birbirini tanımayan insanlar karşı mahallelerden birbirlerine top atışı yapıyorlar. Oturup bir masanın başında bir çay içtikleri ya da denk geldikleri yok.

Mahir Polat sosyalist düşünceli bir insandır. Ailesi de öyledir. Mahir adı da bu geleneğin içinden gelir. Mahirdir. Tasavvufa meraklı bir sanat tarihçisidir. Yoksullukla geçmiş bir çocukluk ve gençlik. Annesi kalpten gitmiş. Babası yine aynı illetten felç kalmış. Yurtsever bir ailenin mütevazı bir evladı. Daha önceki bölümlerde devrin kelebeği yakalanmaz demiştim. Çünkü bu kelebeği yakalarsanız uçamaz.

Devrim kelebeği takip edilir. Devrim kelebeği uçurulamaz. O zaten uçar gider, onu siz sadece takip edebilirsiniz. O bazen sokaklardadır, oraya konar. Bazen tüketim boykotlarındadır, bazen dayanışma sandıklarında. Nereye uçacağına zamanın ruhu karar verir.

Tüm bu esnada hiç yapılmaması gereken hatalar da yapmadı değil halk hareketi. Bir kere kimi kesimler devrim kelebeğini takip etmek yerine onu tutup kendileri uçurmaya çalıştı. CHP'yi hain ilan etmek, mitingleri beğenmemek, boykotu küçümseyip grev yapmak lazım demek. Bunların hepsi doğrudur ama iletişimini doğru kurmazsanız devrim kelebeğini yakalamış olursunuz.

Bunların hepsi kelebeği kovalamak yerine onu yakalamaya çalışmaktır bana kalırsa. Bırakın kelebeğimiz uçsun, bırakın sizin kontrolünüzde uçmasın. Uçmayı bırakırsa korkun, uçuyorsa takip edin. Gazeteci yazar Rıza Zeryut şöyle yazmış 6 Nisan'da. Plan belli. 1. İmamoğlu hukuk oyunuyla devre dışı bırakıldı. 2. Mansur Bey CHP'li değil diye elenecek. 3. 2027'deki erken seçimde Özgür Özel cumhurbaşkanı adayı olacak. 4. Erdoğan onu yenip yine cumhurbaşkanı seçilecek. 5. Özgür Özel bu yüzden parlatılıyor. 6. Yeni bir Kılıçdaroğlu vakası istemiyoruz.

En baştan söyleyelim. Özgür Özel cumhurbaşkanı adayı olmamalıdır. Asla olmamalıdır. Kata olmamalıdır. Bunu isteyenler varsa da yanlış yapıyor. Bunun iler tutar bir yanı yoktur. Özgür Özel daha önce dediğim gibi vaftizci Yahya'dır, Mesih değildir. Ama şunu da söyleyeyim. Özgür Özel işini yaparken parlıyor diye paniklemek de yanlış. Ne yapsın adam? Ya hiçbir şey yapmasa pasif diyeceğiz, ezik diyeceğiz.

Süreci öncülük etse, liderlik etse, vay hain demek cumhurbaşkanı adayı olacak yolunu yapıyor diyoruz. Her şey bir planın parçası, her şey bir oyun, herkes sarayın adamı gibi bir dil aydına yakışmaz. Çünkü bu tip bir dil halk iradesini hiçe sayar. Bizim şu anda tek yaslandığımız şey var, halk iradesi. Dolayısıyla halk iradesini bu şekilde hiçe saymak aydın tavrına yakışmaz. Yalçın Küçüğün aydın tanımı bence kulağımıza küpe olsun. Ben Aydın'ı şuna benzetirim. Yazılıdır bu. Mahallenin delikanlısıdır. Mahallenin kızı Ayşe'ye dört serseri saldırdığı zaman o oradaysa dayak yiyeceğini bile bile o işe müdahale eden adamdır Aydın.

Böyle dönemlerde hepimize düşen mahallenin abisi olmaktır. Ayşe'ye sahip çıkmak gerekir. Ona sahip çıkmazsak hepimizin haysiyeti şerefi yere düşer. Evi bedeli olur bu işin ama varsın olsun demek aydın bir tavırdır. Böyle dönemlerde her şey bir oyunun parçası, zaten Özgür Özel de sarayın adamı, bak işte cumhurbaşkan adayı olmak istiyor falan. Bunlarla halkın iradesini yumuşatmamak gerekir.

Deyin ki her şey planın parçasıdır. E ama bir de halk var işte değil mi? Halkın iradesi var. O irade de mi bir planın parçası? O yüzden bırakalım da bu iradeyi zayıflatacak söylenmeler içinde olmayalım. Biraz imsersek o iradenin sayesindedir çünkü. Halkın iradesinin sayesinde. Saflarımızdaki bir başka hatalı eğilim de tekfirciliktir.

Tekfir etmek, Müslüman olduğunu söyleyen bir kişinin Müslüman olmadığını iddia etmektir. Ama bu tekfircilik ifadesi siyaset jargonunda da kullanılır. Bu süreçte halk iradesini kıran büyük hatalardan biri bana kalırsa tekfircilik. Gizli AKP'li, sarayın adamı gibi laflar elde ciddi delil yoksa rahatlıkla söylenmemelidir.

Çin devriminin lideri Mao Zedong'un şu ifadesi, bu dönemde rehber olmalı. Tekfircilik kendi cephemizin küçülmesi neden oluyor. Hayır, bu dönemde tam tersine Mevlana gibi olmak gerekir. Gel ne olursan ol gel. Vampiri kansız bırak, zorbayı silahsız bırak. Bu süreç Gezi'ye benzeyerek başladı. Ama Gezi gibi devam etmemeliydi. Ben 10 Soru 10 Cevap'ta da söyledim. Gezi'den çok daha politik ve potansiyeli Gezi'nin kat be kat üzerinde bu hareket.

Bu iş nereye gidiyor diye sorarsanız, bu işten muhalefet için de, iktidar için de tek çıkış yolu var. O da sandık. İktidar da bu işten ancak sandıkla kurtulabilir. Eğer halk iradesi eğilip bükülmezse, bu sürecin yıllarca sürdürülebilmesi mümkün değil. Bakın şartı söylüyorum ama, halk iradesi eğilip bükülmezse diyorum. Benim öngörüm bir seçim sandığı değil de bir referandum sandığı şeklinde.

Erdoğan bir anayasayı önümüze koymaya hazırlanıyor olabilir. 2026 bu haliyle bir referandum yılı olabilir. Belli de olmaz, halk iradesinin gücüne bağlı bu iş. Çok daha büyük bir gövde koyar, işler değişir. Daralır, dağılır, o zaman da işler değişir. Ama bu haliyle giderse, bu yıpratma savaşına devam ederse halk hareketi, o zaman önümüzde bir referandum sandığı gelebilir.

Öyleyse daha şimdiden AKP tabanına ulaşabilmenin yollarını aramalıyız. Öyle ya da böyle, tevazuuyla, bugün AKP tabanı haline gelmiş ama bu düzenden bir menfaati olmayan kesimlerle diyalog kurmalıyız. Bana kalırsa mücadelemizin eksik kalan kısmı da burasıdır. Bu düzeni parasız bırakmayı akıl ettik ve iyi yaptık.

Ama tabansız bırakmayı, insansız bırakmayı hayal dahi edemiyoruz. Halbuki AKP tabanının daralmasından daha korkunç bir şey yok bu düzenine gemenleri için. Olmaz, dinlemezler vs. diye sızlanmayı bırakın da derdinizi onlara anlatmaya çalışın derim. Onları da dinleyin tabii. Söz, düşünce ve eylemdir. Diyalog tevazu gerektirir.

hele ki bir referandum yaklaşıyorsa. Bundan başka çaremiz yoktur dostlarım. Bu sıkışmayı ya zorla çözecekler ya da önümüze bir sandık koyacaklar. Eğer bu sandık önümüze gelirse ya boykot edecek ya da hayır diyeceğiz. Şili'de 1988'de Pinochet benzer bir referandumu dayatmıştı halka.

ömür boyu başkanlığı da içeren bir referanduma Şili halkı hayır demeyi başarmıştı. 2017'de 16 Nisan referandumu öncesinde çok etkin bir hayır kampanyası örgütlenmiş, o süreçte de 1988 Şili referandumu örnek olmuştu. Şili'de Pinochet'e karşı kampanyanın şarkısı 2017'de çok popülerdi. Bence önümüzdeki günlerde de yine popüler olacak bu şarkı.

Şarkı söylüyor. Tren Topi pod bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek iradenizi iyimser tutun. Cesarete ihtiyacınız var çünkü aklınız olması gerektiği gibi kötümser. Aklınız iyimserse zaten yandık. Enseyi karartmayın. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)