Podcast

460: İnsanlaşma Davası

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölüm, yazmayı bırakanlardan susmak zorunda kalanlara, çamura batmayı göze alıp hâlâ konuşanlara dair. Nuray Mert’ten İsmail Saymaz’a, Mahir Polat’tan Fatih Altaylı’ya uzanan bir çizgide, basının ve toplumun vicdanını sorguluyoruz.
Gazeteciler teşhir eder. Mücadele sizindir.


Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.791 kelime · ~24 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 15 Nisan'da alıyoruz. 19 Mart'ın üzerinden neredeyse bir ay geçti. Liseliler ayakta. Gazetecilere dönük baskı tam gaz devam ediyor. Düzenin egemenleri yolunu arıyor. İktidar tabanı ise her geçen gün daralıyor.

AKP oylarının %20'lere kadar düştüğü söyleniyor. MHP ise %7-8'lik bloğu tutmuş görünüyor. İktidar bloğu ama çelik çekirdeğine doğru daralıyor. Ekonomik bunalım derinleşiyor. Merkez Bankası'nın rezervlerindeki erime 19 Mart'tan bu yana 50 milyar dolara yaklaştı. Bu hafta faiz belirleme haftası. Belki de faizler yeniden arttırılacak. Esnaflar için oldukça kötü bir haber.

Bilelim ki muhalif halk kesimlerinden daha büyük bir endişe bu düzenin egemenlerini sarmış durumda. Bakmayın kuyruğu dik tuttuklarına. Bu bölümde Türkiye'nin gazetecilerini ve yazarlarını konuşacağız ama. Tüm bu mücadelede onların yerini tespit edeceğiz çünkü bu dönemde onlar çok daha popülerler. Madem Trend Topik adlı bir seri yapıyoruz, trend olanları konuşmaya devam edelim.

Transkriptin tamamını oku

Uzun bir bölüm oldu. Girişi kısa kesiyorum. Ama bu lise mücadelesine ilişkin bir bölümü yine bu hafta hazırlamak niyetindeyim. Lütfen takipte kalın. Neyse uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Memleketin yazar-çizer tayfasının içinden geliyorum. Bu bölümde biraz bizi size anlatmak istedim. Tam da zamanı geldi diye düşünüyorum. Bu konulara ilişkin, bu yazar-çizerlere ilişkin, ilki Nuray Mert'e ilişkindir. Kendisinin medyaskopta yazdığı son yazısının başlığı, ''Veda ediyorum'' oldu. Yazısına Ahzap suresinden şu alıntıyla başlıyor Nuray Mert. ''Şüphesiz insan çok zalim ve çok cahildir.

Veda ediyorum başlığından da belliydi ki bu bir veda yazısıydı. Ben Nuray Mert'in her yazısını okumam ama belli ki bu son yazıydı, ilgiyle okudum. Yazı boyunca da vedanın gerekçeleri anlatılıyordu. Mart ayı başında, Ramazan'ın ilk günü, Akit TV'de bir programa davetliydi. Eşin dostunun uyarılarına kulak asmadım. Hangi mecra olursa olsun ayırt etmemek gerektiğini düşündüm. Programa katıldım. Program boyunca ısrarla Kürt meselesiyle ilgili görüşlerim, zamanında başıma iş açan eski görüntüler, çarpıtılmış konular gündeme geldi. Bir kez daha tüm samimiyetimle görüşlerimi izah etmeye çalıştım. Bundan hiç rahatsızlık duymadım. Ne büyük gaflet.

Yayın boyunca, yani Akit TV'deki yayın boyunca, PKK sempatizanı olmakla suçlanıyor, provokatif sorulara maruz bırakılıyordu. Tahir Elçi'nin ölümüne neden olan şu meşhur PKK bir terör örgütü müdür gibi klişe bir soruya da yine o yayında muhatap oldu. Bugün aynı noktada mısınız? Mesela PKK terör örgütü değil demişsiniz. Bugün de der misiniz aynı şeyi mesela? Valla bize göre yani böyle sempatiler, antipatiler açısından değil, terminoloji açısından bakarsanız,

Onlar kendilerini nasıl ifade ediyorsa, biz onu esas alırız. Yani ona bakarsanız Hamas'a da terörördük. Ya devletin tanımı bizi ilgilendirmez mi diyorsunuz? E tabii ilgilendirmez. İşin ilginci, Akit TV'deki bu dinlediğiniz kısım, Duray Mert'in linç edilmesi için sosyal medyaya Oda TV'den servis edilmişti.

Nuray Mert zaten 2000'li yıllardaki AKP'ye yakın tavrı nedeniyle Atatürkçü kesimlerin nefretini bir mıknatıs gibi üzerine çeken bir isimdi. Akit TV'den Oda TV'ye, oradan ulusalcılara Nuray Mert'in PKK'lı olduğu her yerde yazılmaya başlanmıştı. Nitekim bu yayından iki hafta sonra, 2014'te, Suriye'nin Rojava bölgesindeki bir toplantıdaki konuşmaları üzerine PKK üyeliğinden kendisine dava açıldığını öğreniyor. 11 yıl önceki bir toplantının üzerine tırnak içindeki bağımsız yargı bugün gidiyor. Yazısının sonunda zorlu bir hastalıkla da mücadele ettiğini söylüyor ve bana müsaade diyor. Bu ortamda artık daha fazla yazı yazmanın, konuşmanın anlamı kalmadı diyor ve yazılarına son verdiğini söylüyor.

Ben Nuray Mert'in yazılarına son vermesine açıkçası üzüldüm. Veda yazısını alıntılayarak şunları yazdım. Bu tweetim 500 küsur bin kişi tarafından görüntülenmiş ve beklediğimin üzerinde tepki çekmişti. Gecenin köründe yazdığım bu tweetin ardından yüzlerce kişi benim aslında her ne demekse kripto AKP'li olduğumu yazdı. Nuray Mert geçmişte 2000'li yıllarda AKP'yi desteklemiş,

Cumhuriyetin Kürtler ve dindarlarla barışması gerektiğini söylemek gibi sinir ucu konularda çok da militan tavır takınmış, bu nedenle özellikle ulusalcı kesimlerin nefretini kazanmış biriydi. Şuna benzer mesajlar aldım. Yetmez ama evetçiler her konusu geçtikçe utandırılmalıdırlar. Bunun gereğini bile anlamıyorsanız Atatürkçü olduğunuzu falan sanmayın.

Bir kere ben Atatürk'ü pek severim, minnet duyarım ama ben hiç Atatürkçüyüm demiş biri değilim. Çünkü kendisine Atatürkçüyüm diyen meşhuuuur yazarların falan Atatürk'ü anladığını düşünmüyorum. Bu nedenle beni Atatürkçü saymayın. Her neyse. Benim bu ve benzeri mesajlarda takıldığım kısım şu oldu. Nuray Mert'i yetmez ama evetçi sanıyorduk ama Nuray Mert hayırcıydı. Hatırlıyorum. Hatta cesaret veren bir hayırcıydı.

Hem de çekimser bir hayırcı falan değildi yani. Sert bir hayırcıydı. Hatta onun hayırı pek çok hayırdan etkili olmuştu. Zira yetmez ama evetçilerin moralini en çok bozan hayır, Nuray Mert'in hayırıydı. Ankara Siyasalığı'nın nam-ı diğer mülkiyenin anayasa hukukçusu Murat Sevinç'in bu hafta Diken Komplere'de çıkan Nuray Mert'in veda yazısı ve Hali Pürmelalimiz üzerine başlıklı yazısı da bu konuyu ele alıyordu. Yani Nuray Mert'in hayırcılığını.

2010 yılındaki meşhur halk oynamasında sert bir hayırcı olmasına, benden daha keskin hayır yazıları kaleme almasına karşın, neden yetmez ama evetçi olarak anıldığını ise o gün bugündür anlamış değilim. Herhalde o amorf torbaya uygun görüldüğü içindir. Murat Hoca'nın da dediği gibi, Nuray Mert, beni herkes sevsin ve okusun hastalığına hiç tutulmadı ve baş ağrısından da hiç korkmadı. Nuray Mert'in yazılarına katılıyor muydum? Yani. Bazen katıldığım olurdu ama çoğunlukla sinirlenirdim. Saçmaladığı da bana göre çok olmuştur. Bazen de çok hak verirdim. Öyle ya da böyle nevi şahsına münhasır bir tarzı vardı. Fakat benim Nuray Mert hakkında tüm bunları yazmamın nedeni başkadır. Nuray Mert benim nazarımda Nuray Hoca. İstanbul Üniversitesi'nde bir siyaset bilimcidir ve bizim gibi solcu, eylemci, başı beladan kurtulmayan arkadaşlara çok sahip çıkmıştır.

pek çok akademisyen bizle yan yana görünmekten korkarken hem de. O kadar ki sevgilisinden ayrılan bir arkadaşımızın davetli olduğu düğüne, yalnız kalmasın diye kavalyesi olarak katılacak kadar da mütevazidir. Kavalye dedim de yanlış ifade ettim herhalde. Neyse. Yumurtalı protestolar yapardık o zamanlar. Bir CNN Türk yayınında nazlılacak eylemleri eleştirince, sana mı soracak çocuklar nasıl eylem yapacağını da demiştir. Sene 2010.

Fakat Nuray Mert'in bu 9 köyden kovulmaya müsait dik başlılığı, olmadığı biri gibi anılmasına da neden oldu. Yetmez ama evetçiymiş. Öyle anılmaktan kurtulamadı. Halbuki onun fikri yolculuğu, 90'lardan günümüze gelene dek bir aydın kuşağının engebeli ve zorlu yolunda tarif eder. 90'lı yıllar, 12 Eylül'ün ve onun dayattığı Atatürkçülüğün reaksiyonel olarak tartışıldığı, Nadir Nadir'in falan ben Atatürkçü değilim diye çıkıştığı, 12 Eylül Atatürkçülüğünün bir tür Atatürk antipatisi yarattığı yıllardır. 1990'lı yıllarda geçmişte bir askeri darbe var. Askeri yönetimin sonrasında yeniden işte sivil siyasete geçiş ve Türkiye'nin bir daha demokratikleşmesi ufku arayışı söz konusuydu. Bu çok anlaşılabilir bir şey. Tam o esnada entelektüel dünyada cumhuriyetin demokrasiyle ilişkisi çok tartışılır hale gelmişti.

bundan dediğim gibi gayet anlaşılır ve önemli tartışmalardı fakat o dönemde öyle bir hava esti ki bu sefer eleştirel bakış fazlasıyla ağırlık kazandı ve cumhuriyetin kazanımlarından hiç bahseden kalmadı ardından 2000'ler, 2010'lar ve günümüz 2020'ler son 30 yıl düşünüldüğünde bir düşünen insanın çamura batmaması için hiçbir şey düşünmemesi ve söylememesi gerekir Hele şöyle bir bakın son 30 yıla. Kim temiz kalabilmiştir ki? Zaten temiz kalmayı da çok güzellememek gerekir. Fikri anlamda söylüyorum ki, kirlenmek güzeldir. Çünkü ancak düşünürseniz kirlenirsiniz. Hiç düşünmediğinizde tertemiz kalabilirsiniz. Benim nazarımda entelektüel çaba ve siyasi mücadele çamura batma riski doğuruyor.

Bu riski almadan fikir üretilemez ve mücadele edilemez. Bu risk yer yer çamura batırıyor sizi ve paçalarınız kirleniyor. Benim de paçalarımdan çamur akıyor. Siz tertemizseniz ne mutlu size. Tüm bu meseleyi Hz. İsa'nın herhalde insanlık tarihinin en çok bilinen metaforu çok iyi özetliyor. Benim çok sevdiğim Kazancak isim günahı son çağrı romanından aynı isimle uyarlanan filmden dinleyelim.

Çekil oradan! Defol git! Çekil dedim! Bu işe karışma! Sen de mi taşlamak istiyorsun? Ne dediğini duymadın Ubudala? Çekil! Hayır. Bunu istemiyorum. Şuna da bakın hele. İstemiyormuş. Ama biz istiyoruz. Neden? Sana açıklamak zorunda değiliz. Genel evde çalışıyor. Ama o bir Yahudi. Şabat günü de çalışıyor. Romalılarla yatıyor. Musa'nın emirlerine karşı geldi ve ölecek. Günah işleme yeriniz var mı? Var mı?

Aranızda günah işlememiş olan kim? Her kimse buraya gelsin ve bu taşları o atsın. İlk taşı günahsız olanınız atsın. Nuray Mert'in pek günahkar olduğunu kabul ediyorum ama İsa da Magdalalı Meryem'i, yani bir fahişeyi bu sözlerle savundu. Edebiyatla aramızın pek iyi olmadığı ortada. Roman okumak neye yarar ki? Geçen yıllarda önüme Emrah Sefagürkan'ın bir konuşması düşmüştü. aradım buldum. bakın roman şuna yarıyor. alt yapıya da yatırım yapmak istiyorsan, 10 sene sonrasına da bir şey katmak istiyorsan, abi kitap okuyacaksın. kitap hayal gücüyle alakalı. özellikle hep daha önce söyledim, roman okuyan insanlar mutlak iyilerle, mutlak kötülere inanmazlar. hayattaki grileri görürler, ahlaki dilemaları anlarlar. ve o zaman hakem pozisyonuna, tanrı modeline geçerler. tamam mı? sen hayatın üstünde kendini konumlandırıp hakem rolüne geçmek istiyorsan, gerizekalıca çarpışmalarda ömrünü yitirmek istemiyorsan, aptalca tartışmaların dışına çıkıp, kendi hayatının direksiyonunu eline almak istiyorsan, ahlaki dilemeleri bileceksin. insanların karakterinin geliştiklerini öğreniyorsun. bunun içine sadece romandan öğreniyorsun. bunu anlatmak zorunda olduğum için de Allah benim belamı versin. çok utanıyorum. yazıklar olsun. yani şu yaşada yazmayın. bu 30 saniyelik konuşmanın tamamındaki mesaj gayet yerinde. hayat anlaşılması zannettiğimizden daha zor bir mevhum.

türlü ahlaki çelişkiler barındırır ki pek nadiren insan türlü ahlaksızlıklar içinde dahi olsa ahlaksız olduğunu kendisine itiraf etmez. Gerekçeler bulur. Ama bu 30 saniyelik konuşmada benim önemsediğim yer hayata bir hakem pozisyonundan ya da bir tanrı pozisyonundan bakabilmenin övülmesidir. Evet, biraz yukarıdan bakın şöyle bir hayata.

Bunu yapmanızın yolu da edebiyattan geçiyor. Burada pek sık tekrar ettiğim halka kızılmaz diskurunu da bu ifade açıklıyor sanırım. Bu üstenci ukala bir tutum değil, tam tersine. Bir tür anlama çabasını da barındırıyor. Mutlak iyilerin ve mutlak kötülerin dünyasında yaşamıyoruz. Siyahlar ve beyazlar çok az. Hayatın kendisi green'in tonlarından oluşuyor. Hepimiz kirliyiz bir miktar.

19 Mart'tan bu yana herhalde göğsümü siper ederek en çok savunduğum isim Mahir Polat oldu. Kefil oldum kendisine. Now TV'de hafta sonları haberleri sunarken Mahir Polat'a neredeyse kefil olunca bir izleyicimiz şöyle bir mesaj atmıştı bana. Ozan Bey, sizi severim. Yıllardır takip ederim. Mahir Polat bence de serbest bırakılsın. Sadece bahsettiğimiz kadar muteber bir insan olduğunu düşünmüyorum.

Eşim kültürel mirasta çalışıyor ve anlatılan adil insanın güç ona verildiğinde birlikte çalıştığı insanlara mobil yapmasını ben şahsen yakıştıramıyorum. Biri desteklemek için onun kusurlarından tümüyle arınmış adeta bir peygamber olmasını bekliyoruz. Halbuki birine sahip çıkmak için peygamber olmasını beklememek gerekir. Benim de ekip çalışması içinde kırıp döktüğüm çok insan olmuştur diye düşünüyorum. Ben de peygamber değilim ve sanırım siz de peygamber değilsiniz. Hepimiz günahkarız. Öyleyse herkesi sevelim gibi bir hümanist yere çıkma niyetinde değilim. Hayır, bir mücadelemiz var. Uğruna bir hayat feda edecek bir davası olmalı insanın.

Bu süreçte öğrendim ki Mahir Polat'ın yakın arkadaşlarıyla kurduğu Whatsapp grubunun adı insanlık davasıymış. İnsanlık krizi varsa davanın adına insanlık demek iyi olmaya çabalayan bir insanın işidir. İnsanlık davası. Çok güzel. Ben olsam ama insanlaşma davası derdim. İnsanlıktan çıkartılanların insanlaşma davası.

Bu insanlaşma davasındaki en derin çelişki, en dibin sürekli görünür hissedilir olmasıdır. İnsanlıktan çıkacak kadar düşme, hayatının tümüyle elinden gitme olasılığının yanı başında olması, insanın karakterini de şekillendirir. Mahir Polat'a kulak verelim. Yoksulluğu nasıl ölçüyoruz? Yani günübirlik ekonomisini toparlayıp toparlamamaktan bahsediyoruz. Ama Türkiye'nin yoksulluğunun daha derin tarafı şudur. Bu insan kimliğine de yansımış bir şey. Dikkatle düşünmeye çalışalım. Türkiye'de herkes yarının olmayacağını bilir. En derin yoksulluk zaten bu. Ayağının takıldığı zaman, işlerin kötü gittiği zaman, hiçbir şekilde toparlanamayabileceğini bilir. O korkuyu da kendisini hem karakterini şekillendirir hem de ona göre yaşar. İnsanın karakteri korkulacak şeylerle sınanır zannederiz de aslında buna sınanma denmez. Korkulacak şeyler insanın karakterine şekil verir. Yani korkuyla her yüzleştiğinizde karakteriniz de buna göre şekil alır. Hayatımızda korku bizi ne boyutta etkiliyor?

Ölüm korkusu, işsiz kalma korkusu, yoksul kalma korkusu, ailemizin geçimini sağlayamama korkusu ya da başka başka korkular. Korkuların tümü bizi gaddarlaştırıyor. İnsanın tutumunu belirleyen en keskin duygudur korkular. Bu nedenle yoksullar, garibanlar bir başka bakar hayata. Gözlerindeki ışık da bir başkadır. Çoğu zaman hepimize göre daha kötü kalpli olurlar, daha gaddar ve umursamaz olurlar.

Burada kısa bir ara verelim, döndüğümüzde İsmail Saymaz'la devam edelim. Madem korkulardan bahsettik, bir başka ahlaki çelişkiye geçelim. İsmail Saymaz'a. Nevşin Mengül'ün konuya ilişkin yorumu çok konuşuldu.

İsmail Saymaz ev hapsinde biliyorsunuz arkadaşlar. Ve çok yıpratıcı bir süreç yaşadı. Çünkü iktidarın İsmail Saymaz'a yönelttiği suçlama çok ciddi. Gezi suçlamasını yöneltiyor. Yani İsmail Saymaz'ı Gezi davasına bağlarlarsa

müebbetle falan yargılarlar. Onun için görüyorum İsmail Saymaz'la ilgili herkes atıyor, tutuyor falan. Ayıptır. Yani ayıptır. Kendinizi bir İsmail Saymaz'ın yerine koyun. Muhtemelen şu süreçte çok da yıprandı. Konuşmak istememesi çok normal.

O da gariban bir ailenin evladıdır. Ben şahsen çok severim İsmail abiyi. Yolda beraber yürümenin zor olduğu Türkiye'deki birkaç gazeteciden biridir. Gerçekten çok popülerdir, çok sevilir. Bu popülerliğinin kaynağı sadece muhabirliği, yani yaptığı haberler değil, lafı gediğine oturtan tartışma performansıdır. Ben çok eski bir gazeteci değilim. Hikayemi çok anlattım, uzatmayayım. Mesaili bir biçimde medya mensupluğum 7-8 yıllıktır.

Bu 7-8 yılda şunu gördüm. Gazeteci alemi birbirine karşı fesattır. İsmail abi pek çok gazetecinin aksine fesat biri değildi. Ama bu fesatlığın çok kurbanı oldu. Bir kere onun popüleritesi, onu kıskanan pek çok gazetecinin de üremesi neden oldu. Bu boyda bir popülerliğin paraya tahvil edilebileceği düşünüldü. Milyon dolarlar kazandığı falan iddia edildi.

miktarda 1 milyon, 2 milyon para kazandığını söyleniyor aylık. Doğru mu? Bunu söylüyorlar mı yaşta? Var var. Nerede söylüyorlar? Niye şaşırdın yani? Keşke kazansam. Bunu kabul ederdim ben. Kazansam kabul ederdim yani. Aylık. Aylık. Hayır. Keşke kazansaydım. Keşke. Yani bana gelen soru da 400 bin bankoda. Nasıl? 400 bin lira bankoda. Keşke olsa. Keşke olsa. Hayır. Kazanmıyorum. Az alıyorum demem. Ama yani öyle bir parayı rüyamda görsem zıplar ayağa kalkarım yani. Keşke alsam.

Türkiye'de televizyona çıktığınız andan itibaren zengin olduğunuz varsayılır. Ben Hulk TV'de ilk kez program yapmaya başladığım gün fark ettim bunu. Yanılmıyorsam 2019 yılıydı, henüz pandemi falan yok. Ekonomiye ilişkin konuşuyordum. Sosyal medyada da benim hep DM kutum açıktır, hala da açıktır hep. Program bitti, 2-3 kişi yardım istemiş benden. Ozan Bey müşkül durumdayız, yardım edebilir misiniz gibi.

O zamana dek başıma ilk kez gelen bir hadiseydi. Şaşırdım. Halbuki bir gün gazetesinde asgari ücrete yakın bir maaşla çalışıyordum. Eşim de banka da uzmandı. Benim iki katım kadar da o kazanıyordu. İki kişilik evimize üç asgari ücret girerdi. O paranın da yarısı kiraya giderdi.

Aynı muamelenin katbekat fazlasına uzun yıllar İsmail Saymaz da maruz kaldı. Ve 19 Mart operasyonu hazırlanırken, İsmail Saymaz'ın bu torbaya atılmasını sağlayan yine bu dedikodulardı. Operasyon adım adım gelirken, Veryansın TV, Barış Yarkadaş ve Gürkan Acır, Enver Aysever gibi yayıncılar, İsmail Saymaz'ın kirli parasal ilişkileri olduğunu iddia edip durdular. Hepsi yalandı. Ver Yansın TV'den Erdem Atay, bu iddiaları sunanların başında geliyordu. Şimdi İsmail Saymaz da böyle diyor. Çok acı bir durum. Yani İsmail Saymaz için çok acı bir durum. İsmail Saymaz, Medya AŞ'de ismi olduğu tartışılan isimlerden birisi, kişilerden birisi. Medya AŞ'de İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından destek verilip, para verildiği iddia edilen bir kişi olarak karşımızda. Ve o yüzden de şu anda İsmail Saymaz diken üstünde. Gerçekten çok üzücü bir durum. Çok tuhaftır. İşin içinde tam göbeğinde olmasanız inanasınız gelir. Yani ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye verirsiniz. Ama işte para pul devreye girdiğinde insanın itibarı sarsılı verir. Bunu bilir gazeteciler de. O yüzden en kirlileri birbirlerini para pulla vururlar.

Çünkü bu alem sizden peygamberlik bekler. Peygamber günahsızlığında olmazsanız, idam sehbanızı tekmeleyecek itibar cellatları hemen omuz hizasında beliriverir. Ver Janssen TV ve Erdem Atay bu süreçte bilerek veya bilmeyerek, menfaat karşılığında veya değil, 19 Mart sürecinin hazırlayıcılarından oldular. Oldukça kullanışlılardı. Atatürkçü görünüyorlardı. Böylece Erdoğancılar için sizin adamınız gol diyor etkisi yaratabildiler.

18 Mart'ta, İmamoğlu'nun diploması iptal edilmeden birkaç saat önce şöyle bir tweet atmıştı. Tabi bunların hardcore taraf gazetesi düşmanı olduğunda farkındayım yani bu Veryans'ın TV ekibi. Aslında tam da öfkelenmelerini istedim. Evet kardeşim, zamanında Mehmet Baransu hangi işlevi yerine getirdiyse, taraf gazetesi hangi işlevi yerine getirdiyse, siz de bu işlevi yerine getirdiniz.

Subjektif olarak taraf gazetesiyle çok uzak olabilirsiniz ama objektif olarak yaptığınız taraftan farksızdır. Tahmin ettiğim üzere bu basit tweete bile çok sinirlendiler. Peki bu tipler sinirlenince neler diyordu? Nasıl bir üslup kullanıyordu? 18 Mart'a geri dönelim. Yedirirler bu lafı.

Bak bu lafı yedirirler sana. Sana yedirirler. Nasıl yedirirler biliyorsun. Sen bu millete ne yaptın, ne hizmet ettin, neler yaptın. Türk milleti yargısı. Karşılaşırız. Taraf gazetesi. Tarihin gelmiş geçmiş en şerefsiz medyasını gelmiş geçmiş CIA'den para alarak operasyon yapar. Şimdi çıkartalım hesap hareketlerini. Senin hesap hareketlerinle benim hesap hareketlerim çıkacak karşıya Ozan. Çıkacak. Sen kimlerden ne malandın? Sen kimlerden ne malandın diyorsun. Taraf gazetesine bu laf. Taraf gazetesiyle veryansını bil ediyorsun. Haddini bileceksin.

Konu ne ara hesap hareketlerine geldi? Ne zannediyorlar gerçekten? Birisinden para alıp Beryans'ın TV'ye saldırdığımı falan mı düşünüyorlar? Yani bunu gerçekten mi düşünüyorlar? Yoksa, yoksa itibarıma mı kastediyorlar? İşte bel altı vurmaya alışkın gazetecilik. Ne yapayım mesela böyle olmadığımı kanıtlamak için?

Hesap hareketlerimi mi yayınlayayım? Veryans'ın TV'ye saldırmak için para almadığımı nasıl ispat edeyim? Hayır bir de kendimi biliyorum. Ne hesabı, ne hareketi kardeşim? Ha işte bundan tekrar söylüyorum. Yetmez ama evet'in ikinci kuşağısınız sizler. Bu devrin yetmez ama evetçisisiniz. Bu devrin taraf gazetesi de sizsiniz.

Bak Ozan sana şimdi buradan uyarı yapıyorum. Haddini bil. Haddini bil. Veryans'ın TV'ye taraf diyecek adam daha anasının karnından doğmadı. Anasının karnından doğmadı. Taraf dediğin sen hayatın boyunca bir tane FETÖ'cü, bir FETÖ'cüyü ifşa edebilecek cesareti gösterdin mi? Sen hayatın boyunca bir kez olsun AKP'nin yaptığı herhangi bir şeyi, bir kez olsun cesaret edip bir şey söylemişsin. İki tane böyle ekonomi mekonomi, AKP ekonomiyi şöyle yapıyor. Cesaret edip bir şey göstermemişsin.

Benim yaşım 36, kendimi bildim bileli yazı yazarım da bir ücret karşılığında mesaili biçimde yazı yazmaya başladığımda yaşım 28 idi. Ben 28 yaşına geldiğimde de 15 Temmuz'un üzerinden 2 yıl geçmişti. düzen Fethullahçıların üzerinden geçiyordu ve evet, gerçekten ben Fethullahçıları gündemime hiç almadım. Eğer 2019'da, 2020'de Fethullahçıları gündemime alsaydım, insan hakları meselesi üzerinden alırdım açıkçası. Benim düşüncem de düşene vurulmaz. Düşene egemenlerle birlikte vurmak da bu bozuk düzenin egemenleriyle yan yana gelmek olur. Benim en büyük korkum bu bozuk düzenin egemenleriyle aynı hizada anılmaktır.

Erdem Atay'ın öyle bir sorunu yok tabii. Egemenler arası didişmenin tarafı olmamayı tercih ettim hep. Fakat şu var, 22 yaşında özel yetkili mahkemede Fethullahçılar tarafından yargılandım. Hapis yattım. Boru değil kardeşim, 56 yılda yargılandım. İnsan Hakları Vakfı'nda işkence dosyan falan var. Bunları da yapan Fethullahçılardır. Erdem Atay 22 yaşındayken ne yapıyordu acaba? Perinçe'in peşinden koşup, onun paçasına tutunup, solcu öğrencilere mi saldırıyordu acaba?

15 Temmuz'dan sonra solcu akademisyenleri fişleyenler arasında mıdır? Malum o zamanlar aydınlıkta haber müdürüydü. İnsan kendini bilir biraz. Hiç olmadı beni Ankara hukukta benle aynı dönemde okuyan Fethullahçılara sor. Onlar anlatsınlar sana. Böyle erkek erkek konuştum kusura bakmayın. Ama işte bu ve bunun gibi tipler İsmail abinin itibarına kastettiler. Şimdi de İsmail saymaz niye konuşmuyor diyorlar.

Bir masak raporunu dillerine doluyorlar. Masak raporunu WhatsApp gruplarına dolaştıran da, bu kirli tezgahı kuran da bu bozuk düzendir. Ben meseleyi tüm ayrıntılarıyla biliyorum da Fatih Altay'la anlatsın. İsmail'le zaman zaman konuşuyorum. Ev hapsi bittikten sonra tekrar kaldığı yerden gazeteciye döneceğini düşünüyor. İsmail'in son aylarda yaşadığı streslerden sonra dinlenmeye, uzak kalmaya,

bir şey söyleme, söylememe, görülmekte olan davasını olumsuz etkileyecek tavırlardan uzak durma gibi bir hakkı var. herkesin böyle bir hakkı vardır. ismail'e yönelik olarak hem kendini muhalif olarak gösteren kişilerden hem de kendini iktidar yanlısı olarak gösteren kişilerden bir saldırı var. şimdi, dün belki dikkat edecekmiştir, bir masak raporu tırnak içinde yayınlandı ve ismail saymaz'ın hesabına 8 milyon yüz küsur bin liralık bir para yatırıldı.

Bunu öyle ustaca ve öyle alçakça ve öyle adice ve öyle şerefsizce ve öylesine karanlıkta doğrulmuşlar gibi yapıyorlar ki, sanırsın İsmail bir yerden haksız bir para almış. Kardeşim, İsmail saymaz o parayı Sözcü TV'den Halk TV'ye transfer almak için almış. Nereden biliyoruz? Aynı raporda, sana belgesini de yollarım, aynı raporda İsmail Saymaz'ın hesabına yatan para kadar, kuruşu kuruşuna, Halk TV'nin sahibi Cafer Mahiroğlu'nun hesabından para çekilmiş. Yollayayım sana. Raporda var. Yani bu, çok açık biçimde İsmail'in transfer parası. Oradan oraya geç. Bunu yok CHP kurultayıyla, yok onunla, yok bununla bağdaştırmaya çalışıyor. Yahu kardeşim ne alakası var?

Mesele budur. İsmail Saymaz'ın Sözcü TV'den Hulk TV'ye geçerken aldığı transfer ücretini sanki kirli ve o dağın parasal işlemleri gibi sunuyorlar. Bu arada o 8 milyon TL, İsmail Saymaz için çok büyük paradır arkadaşlar. Öyle milyon dolarlar falan kazandığı yok bu adamın. Gelelim saymazın suskunluğuna. Deniyor ki Özlem Gürses de ev hapsine girdi susmadı falan. Kardeşim Özlem Gürses, kendisine buradan selam olsun onu da çok severim. Süresi belli biçimde ev hapsine girdi. Saymazı anayasal düzeni yıkmaya teşebbüsten aldılar. Bugün hapiste değil ev hapsindeyse halkımızın isyanı sayesindedir. Bir de saymazla uğraşmayalım dediler.

Ha kendisine de söyledim. Susarak bana kalırsa yanlış yapıyor ama yargılayacak konumda değiliz. Bu boyda bir baskıyla karşılaşmış birinin süngüsü kırılabilir. Mücadele edenler bilir ki böyle anlarda tekfircilik yerine dayanışma gerekir. Saymazı rahat bırakalım. bırakın da bu hayatın önüne koyduğu ahlaki çelişkilerden kendi yolunu bulsun. Gelelim Fatih Altaylı'ya. Perşembe

günü, Murat Ağrel ve Timur Soykan'ın evleri basıldı ve gözaltına alındılar. Gece yarısı adli kontrolle serbest bırakıldılar. Flash TV'yi dağılan ve yasa dışı bahisten hapiste olan Erhan Kork, Soykan ve Ağrel'den şikayetçi olmuştu. Tümüyle hukuk dışı bir gövde gösterisiyle şikayet üzerine evleri basıldı arkadaşlarımız. O şikayet dilekçesinde Fatih Altaylı'nın da adı vardı. Yani Erhan Kork, Fatih Altaylı'nın da adını anıyordu.

Altaylı'yı seversiniz sevmezsiniz o ayrı. Ama kripto AKP'li falan demek ayıptır. Bu adam öyle ya da böyle her gün yarım milyon insana AKP düzenini ifşa etmeye çalışıyor. Samimiyetine inanıyorum açıkçası. Ha kendi diliyle yapıyor, sermayeyi kayırıyor falan. Olsun ne yapalım. Katılmadığım çok yeri oluyor ama derdimiz peygamber bulmak değil. Yarın bu baskı düzeni onun da kapısını çalarsa bugün Altaylı'ya sövenler yarın mahcup olabilirler. atife diğer bir başlık da trump konusu. trump konusu acil mi? yani böyle sorunca bilemedim. telefonum çalıyor da. buyursunlar. şöyle arıyor bir açabilir miyim? tabi tabi. iyi bir haberim var. serbest çocuklar.

yani şimdi ama bunu niye yaşattılar ki Fatih bey, yani niye yaşandı? aslında haber iyi değil yani, iyi haber diyoruz, evlere gidecekler şimdi ile saat yarım, birkaç dakika önce serbest bırakılmışlar, adli kontrol şartıyla serbest bırakılmışlar. diyorum ya, mücadelemiz insanlaşma mücadelesidir diye, insanlıktan çıkardılar çünkü bizi, hepimizi, sadece iktidar yanbaşlarının değil, muhalifleri de. Timur Soykan ve Murat Arel'in adliyede tutukluluğunun beklendiği saatlerde, ben de diğer gazeteci arkadaşlarla beraber adliyenin karşısındaki Masal Kafe'de bekliyordum. Fatih Altaylı bu haberi aldığında nasıl gözleri dolduysa, nasıl boğazı düğümlendiyse, Masal Kafe'de bekleyen diğer gazetecilerin de durumu buydu. Sevgili dostlar bu bölümü neden yaptı? Bu bozuk düzen hepimizi birden yutamadı bakın. Hepimizi birden yutamadı. Büyük geldik bunlara.

Kuşattı ama tarumar edemedi. Bundan sonra bizleri teker teker yemek isteyecekler. İtibarımıza kastedecek, birbirimize düşmemizi bekleyecekler. Geçen bölümde Muazze Dung'un alıntıladığım sözünü yine hatırlatayım. Cepheni büyüt, büyütebildiğin kadar. Düşmanı küçült, küçültebildiğin kadar. Yok İsmail Saymaz para almış, yok Fatih Altaylı kripto AKP'liymiş, yok Nuray Mert eskiden AKP'ye destek olmuşmuş, yok Mahir Polat iş yerinde mobbing yapmış, birine de falanlar filanlar. Bakın, Timur Soykan ve Murat Arel direkten döndüler. Maşallah, canavar gibi çıktılar, mangal gibi yürekleri var. Onlar TV'de yayınlarına devam ediyorlar. Barış Terkoğlu'yla, Barış Pehlivan'la, Şule Aydın'la. Murat Ağrel'e de milliyetçi diye faşist falan diyorlar sol cephede. Yahu arkadaş biz kazıklanıyoruz. Bakın emekli maaşımızdaki verilecek ikramayı dahi alamadık, bin lira eksik aldık diyen insanlar, benim özgürlüğüm tehlike altında diyen gençler, benim iş yerimle ilgili yüzde otuz yedi dolaylı vergi ödüyorum kardeşim yeter artık diyen esnaf, bütün herkes sesini yükselttiğinde vatan haini oldu o zaman öyle mi?

Nazım Hikmet'in dediği gibi, bütün herkes o zaman vatan haini bu ülkede. Kaç kişiyi alacaksınız gözaltına? Kaç kişiyi daha tutuklayacaksınız? Bu balon şişiyor arkadaş. Barış'ın lafıdır bu. Bu balon şişiyor. Bu balon patlar. Bu balon patlar. Murat Ağreli de yakından tanırım. Mangal gibi yüreği vardır. Siyaseten yan yana duramayız, didişiriz hatta belki. Şu işi yazamazsın deyin ama ona, yüreğin yetmez deyin ve izleyin. İnadına üzerine gider. Faşistmiş. Ya ne faşisti be? Bu saydığım isimler gündemde olduğu için bu bölümde adlarını andım. Ama basın dünyamızda isimsiz kahramanlar da çoktur. Bir Gün Gazetesi mesela. 21. yaşını kutluyor, var olsunlar. Gazetenin 21 yıllık hikayesini anlatan bir düş belgeseli, YouTube'da da yayınlanmış, izlemenizi dilerim. Bir Gün Gazetesi yazarı Timur Soykan belgeselde merkez medyayı da anlatmış.

ben gazetecilik hayatıma dediğim gibi yeniden dergisinde başladım sonra hep merkez medyada çalıştım herhalde o 20 yıldan fazlasını merkez medyada geçirdim o ilk 10 yılda sansürün bu kadar baskılamadığı dönemde merkez medyanın olanakları şöyleydi bir haber rekabeti vardı benim aklıma bir haber gelirdi radikaldeyken ben hiç parayı düşünmezdim ülkenin herhangi bir yerinde hatta dünyanın herhangi bir yerinde gidiyorum desem böyle bir olanak vardı çünkü haber değerliydi sansürle birlikte haberin değeri altüst oldu gazeteyi yönetenler haber getirme diyorlardı yani haber getirme, başımızı belaya sokma yani, bak hala öyledir kendi öz eleştirimi de yaparım onunla ilgili, merkez medyayla ilgili yani sonuçta ev kirasını zor oluyor, yani adamlarız yani tazminat bizim için çok değerlidir ama tazminatım gitmesin, aman ben buradan gidersem başkaları gelecek, iyisi ya burası çiftlik olacak yok arkadaşlarımız tutuklanıyor, biz sayfa sayfa manşetler yapıyoruz onların için haberler yapıyoruz, onları kurtarmak için mücadele ediyoruz bu olanak elimizden gidecek falan, mazeretler çoktu yani

o çok olan mazeretlerle merkez medyada kaldım yıllarca yani aslında bu medyanın çöküş sürecine tanıklıktı bir günde yazmaya başladığımda bana Timur ya bu konuyu da yazmasan mı acaba denilen bir günü hatırlamıyorum bir tane kişi çok tehlikeli haberler yazdı merkez medyada olsan şey olsan falan mutlaka 10 kişi toplanacak karşına ve diyecek ki sana ya bunu bir yazsak mı şöyle mi yazsak öyle mi yazsak Bir gün gazetesine sahip çıkmamak için bahane bulmayalım. Bu dönemlerde omuz omuza durmak için bahaneler yaratalım. Omuz omuza durmak konfortsuzdur. Ama konfor alnımızı terk edelim. Bırakalım da sahip çıkmak için gerekçeler uyduralım. Bence gidin abone olun bir güne. Sizin katkınızla ayakta durabiliyor çünkü. Hiç değilse o arkadaşlara biraz güç vermiş oluruz.

İçimizde hain aramaktan vazgeçelim. Hain dedektörleriyle gezmeye başlarsak birbirimize düşer, kaybederiz. Emin olun en çok istedikleri de budur. Elimize hain dedektörleri tutuşturanlar bugünkü taraf gazetesi gibidir. Adlarını da bir dağanmayalım, işte andık bu bölümde. Bugün bu düzene karşı kim sözünü sakınmadan söylüyorsa bilin ki büyük risk alıyor.

Bu risk alanlarla dayanışma göstermeliyiz. Bu süreçte süngüsü kırılan İsmail Saymaz gibi gazetecilerin kredisini tüketmeyin. Kapıyı her zaman açık tutun ki süngüyü takıp devam edebilsin yoluna. Halk TV mesela, son derece cesur bir yayın çizgisi takip ediyorlar. Var olsunlar. Bahadır Özgür mesela, Halk TV'de yazmaya başlamış. Müthiş bir yazar, büyük bir zekâdır. Sol TV mesela, Medusa'nın Salı diye bir belgesel serisine girişmişler. Ellerine kollarına sağlık.

Katılmadığım yerler var, kızdığım yerler var ama olsun. Alan TV mesela. YouTube'da özgün içerikleri hazırlıyorlar. Ellerine kollarına sağlık. Fine mesela. Ne güzel belgeseller hazırlıyorlar. Levent Gültekin'e de bakın. Sevin veya sevmeyin ama kripto AKP'li falan da zannetmeyin. Biliyorum ki bu ülkenin derdiyle dertlenir, geceleri uyuyamaz. Aynı manzaraya bakıp aynı şeyi görürüz onunla da. Daha adını anamadığım her dünya görüşünden onlarca kahraman, ister muhafazakar, ister liberal, ister milliyetçi, ister sosyalist, ister solcu Atatürkçü olsun. Fark etmez. Nevşin Mengü mesela. Fondaş falan diyorlar, biraz da batıcı diye. Halbuki ne kadar ahlaklı, ne kadar yürekli yayınlar yapıyor. Yani öyle sanıldığı gibi devlet içinde devlet var, kapalı kapılar ardında vay anam bunlar bir kararlar alıyor, yüzyıllar gidiyor falan öyle bir şey yok. Ben de usanmadan bunu anlatmaya çalışacağım. Bir görev, bir misyon bildim artık. Nasıl Türkiye'de milleti böyle yemeyin arkadaşlar birbirinizi öyle bir kapalı kapılar ardında devlet falan yok işte bak kendiniz konuşmuyor musunuz? KPSS'den 100 puan aldım mülakatta elendim diye. Kim giriyor mülakatta? AK Partili birinin yeğeni giriyor. Kim oğlum bunlar? İşte devlet, o dediğiniz kapalı kapılar, akil falan. Yok işte bak 20 senedir AK Partililerin yeğenleri, kuzenleri giriyor ya devlete. O çok bilmem ne falan sandığınız işte bir benzeri. Devlet böyle bir yapı yani. Devlet bir masal kahramanı değil arkadaşlar. Bir masal kahramanı, gizli kapılar, gizli hiç görmediğimiz insanlar, çok zeki planlar falan. Öyle bir şey değil devlet.

Basın dedikoduları zihninizi manipüle etmesin. Tertemiz insanlar bunlar. İsmail Saymaz'a biri yazmış. Bazı mesleklerin bedeli vardır. Gazetecilik de bunlardan biridir. Uğur Mumcu, Çetin Emeç ve nicesi bu bedeli canlarıyla ödemiş kahramanlardır. Demirden korkan trene binmesin. Biniyorsa da gereğini yapmasını bekler bu toplum. Kimse kusura bakmasın.

Doğrudur yaptığımız işin gerektirdiği bir bedel var. Ama şu da var. İsmail Saymaz'ın bu bedeli ödemediğini söyleyen kim? Ben biliyorum ki Türkiye'de kimse Işıt'ı konuşmazken Işıt hakkında kitap yazdı bu adam. Evine takip edilerek giderdi. Takip edildiğini anlamak için bir apartmanın etrafını dolaşırdı. O zamanlar 2 yaşında bir evladı yoktu. Bunları yaşamadan böyle rahat rahat konuşmak çok kolay. Uzatmadan finale gelelim.

Hulk TV'de çalıştığım yıllarda beni tanıyan Hulk TV seyircileri yolda beni durdurur ve bana şöyle derdi. Bu ülkeyi siz kurtaracaksınız. Bizi sizler aydınlığa çıkaracaksınız. Bu ve benzeri sevgi dolu ifadelere hep aynı cevabı verdim. Hep beraber kurtulacağız. Kimse bizi kurtarmayacak. Sevgili dostlar, mücadelenin vekaleti olmaz. Tekrar ediyorum. Mücadelenin vekaleti olmaz. Kimse ister siyasetçi ister gazeteci olsun.

sizin yerinize mücadele etmez. Sizin yerinize halk düşmanlarını gazeteciler yenemez. Gazetecilerin sorumluluğu teşhir etmektir. Mücadele edecek olan sizlersiniz. Siz, bu kaydı dinleyen sizler sorumlusunuz. Bu ülkeyi gazeteciler değil, sizler kurtaracaksınız. Bu insanlaşma mücadelesi içinde yeniden bir ulus, yeniden bir millet olacağız. Halka kızılmaz, halkımızı seviniz. Bilin ki en büyük güç sizindir. Halkın üzerinde hiçbir güç yoktur.

Unido jamás será vencido El pueblo unido jamás será vencido El pueblo unido jamás será vencido De pie cantar que vamos a triunfar Avanzan ya banderas de unidad Y tú vendrás marchando junto a mí İzlediğiniz Halk birleşirse asla yenilmez. Bu bozuk düzenin çarklarını yürütenler çok güçlü görünebilirler. Hiçbir gazeteci bunlardan güçlü değildir. Hiçbir siyasetçi de bunlardan güçlü değildir. Ama bilin ki bunlar da sizden güçlü değildir. Siz güçlüsünüz. için teşekkür ederim.

Trentopi podimedyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar en çok ihtiyacınız olan şeyin dağınışma olduğunu bilerek yaşayın. Birbirimizle didişmemize müsaade etmeyin. Gazetecilere sahip çıkın ve siyasetçilere. Bilin ki sorumluluk sizdedir. Birbirinize emanet olun. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)