Podcast

Mutluluktan Korkuyor Olabilir Misin?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

20'lerim böyle geçti. Yapmam gerekenlerin yanına tik atarsam, oraya gidersem, onu yaparsam... O zaman mutluluğu hakedeceğimi düşündüm. Alışık olduğum huzursuzlukla, mutsuzlukla devam etmek mutlu olmamdan daha mı kolaydı?






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

----- Podbee Sunar -------
Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.238 kelime · ~11 dk okuma

Selam. Selamlar. Günaydınlar, iyi geceler. Hangisine ihtiyacınız varsa ondan olsun. Ayrımcılık yapmak istemiyorum. Bu haftaki karın ağrımız... ...okuduğum kitap sebebiyle... ...mutluluktan korkmak.

Bu aralar Osamu Daza'yı okuyorum. Aslında bu aralar değil. Bir günde başladım ve bitecek kadar kısa ve muhtemelen yarım bitmiş olacak. Orada bir cümlenin altını çizdim. Gerçek korkak mutluluktan bile korkar. Neşe bile incitir onu.

Bu beni hem geçmişime götürdü, hem bugünümü düşündürdü, hem gelecekle ilgili bazı şeyleri düşündüm. Ama asıl şunu çok derinden bir yerden düşündüm. Eskiden bu girdabın çok ciddi bir müdavimiydim. Mutluluktan korkma müdavimi.

Transkriptin tamamını oku

Ne ara bununla vedalaştık? Gerçekten vedalaşabildik mi? Yoksa derinlere mi gömdüm? Bilmiyorum. Tabii yaşın ve tecrübenin getirisiyle bazı şeyler kendine bünyemizden sıkılıp kendisi atıyor. Bazen üstüne çalışmamız gerekmeyebiliyor. Onlardan biri mi diye düşünüyorum. Bilmiyorum. Karar veremedim. Ama çok iyi bildiğim bir şey, tadını çok iyi bildiğim bir şey, gelişini kilometrelerce öteden tanıdığım bir şey bu mutluluktan korkmak.

Çok böyle insanı hayatın ortasında öksüz hissettiren bir şey. Çünkü her şeyi gün sonunda mutlu olmak için yapıyorsun. Huzurlu hissetmek için yapıyorsun. Kendin için iyi olan bir şey düşünüyorsun. Ve ona vararak mutlu olmayı planlıyorsun. En basitinden matematiğimiz hep böyledir.

Ama oraya vardığında orada duramamak, gerçekten bir nevi yaşamın öksüzü olmak gibi. Mutluluğun kapısına geliyorsun. Tanımadığın bir ev gibi. İçine giremiyorsun. İçine sığamıyorsun. Tanımıyorsun orayı. Kalkıp gitsen mi? Oturmasan mı? Bir ayağın hep kapının eşiğinde gibi. Bu çok büyük bir hem trajik hem komik bir durum.

O kadar huzursuzluğa, mutsuzluğa bazen alışıyoruz ki... Ve o kadar evimiz gibi geliyor ki... Huzursuz olmak, debelenmek, bazı sorunları çözmeye çalışmak... Bazılarımızın favori sorunları vardır. Kendinize itiraf edebilirsiniz ya da etmezsiniz şimdilik, bilmiyorum. Ama bizim favori dertlerimiz vardır. Birçok yeni derde düşmek yerine, birçok yeni karanlığa gitmek yerine... Böyle gözümüz kapalı, elimizle her yeri bulabildiğimiz o karanlıkları tercih ederiz.

Favori dertlerimiz, favori sorunlarımız vardır her zaman. Biraz da bunu anımsatır. Yani, mutsuzluğumuz, huzursuzluğumuz, acımız bize daha tanıdık, daha ev gibi geldiği zaman, mutluluk yabancı bir ev gibi oluyor. Ve ne içeri girsen durabiliyorsun, ne kapıyı doğru açabiliyorsun, ne orada barınabiliyorsun. Mutluluğun öksüzü oluyorsun.

Bazen bunu fark ediyorsun ve fark ettiğin anda bu acıyı kaldıramıyorsun. Ya ben böyle hayal etmemiştim deyip kaçıyorsun. Ya mutluluğuna bir kulp takıyorsun. Bu böyle olmamalıydı, önce şöyle olmalıydı diyorsun. Belki yarın bir gün onu şöyle olmalıydı dediğin şekilde yapıyorsun. Ve yine olmuyor. Yine kendine ait hissetmiyorsun. Bir insanın mutluluğuna, iyi gününe, kendine ait hissedememesi ne demek ya?

Bundan daha korkunç, daha yıpratıcı, daha üzücü bir şey olabilir mi bilmiyorum. Ama 20'lerimi bunu hissederek geçirdim. Kendime koyduğum hedefler vardı ve onların çok uzak hedefler olduğunu düşünsem de, ulaşılabilir hedefler olduğunu her zaman biliyordum. Ve böyle tik atıyordum. Bunu yaparsam, bunu yaparsam ve bunu başarırsam çok mutlu olacağım ben. Ve o an mutluluğumu yaşayacağım çünkü çok hak ediyor olacağım. Ve gerçekten inanır mısınız? Tik attığım her şeyi yaptım. Ve mutluluğuma ve o hayal ettiğim düzlüğe eriştiğim zaman, hayatımda bu kadar panik yaptığım, bu kadar huzursuz hissettiğim, bu kadar misafir hissettiğim bir dönem hatırlamıyorum.

Benim emeğimin karşılığı, bu benim mutluluğum, benim hayatımın yolunda gitmesi, benim emeğimin sonucu olmasına rağmen, kendimi mutluluğuma ait hissedemedim. Birazdan elimden gidecek. Bu zaten bana ait bir şey değil ki. Ben bunu hak ettim mi? Hak etmiyorum belki de. Ya da kendimi buna alıştırmamalıyım. Çünkü bu elimden kayıp gidecek. Şimdi gitmiyorsa da yarın. Asla o mutluluğun içine oturamadığımı biliyorum. Ve böyle çok insan olduğunu da biliyorum.

Ama bunlara koyduğu isimler başka oluyor, rahat batta oluyor bazen. Bazen sandığım gibi olmadığı oluyor. Bazen benlik değilmiş oluyor. Bazen gözünün üstünde kaş var oluyor. Ama aslında ciddi bakıldığında, bu tamamen kendini sabote eden bir hal de olabiliyor. Yani mutluluktan korkabiliyoruz. Bu çok komik gelecek, biliyorum ama... Evet, sen mutluluktan korkuyor olabilirsin. Ben çok korktum çünkü. Hala da iyi bir dönemimde, o döneme ait hissetmekten gerçekten zorlanıyorum.

Ama sen bana alıştığım bir derdi ver, tasayı ver, sanki hayatım oymuş gibi geliyor. Çünkü her gün sabah kalkıp o şekilde hissetmeye, o şey üstünde çalışmaya ya da o şey üstünde çalışmamaya... Ama onun yorgunluğunu hissetmeye o kadar alışmış oluyorum ki... Taşıdığım yük... Hayatınmış gibi geliyor bana. O kadar entegre oluyorsun ki onunla. Taşıdığın yük, mutsuzluğun, karşılanmayan beklentilerin, gidemediğin yolların, sürdüremediğin ilişkilerin, bağlılıkların, sözlerin... Bunların senin içinde oluşturduğu yaralar, bereler sana parçalmış gibi gelmeye başlıyor.

Ve kaybettiğin şeylerle kaybetmekle bu kadar kendini birleştirdiğin zaman, mutsuzluğunu hayatın evin zannetmeye başlıyorsun. Ve o noktada ne oluyor biliyor musun? Mutluluk taşıyamayacağın kadar hafif bir şey haline geliyor. O kadar hafif ki... Ama sen o kadar yük taşımaya alışmışsın ki, hafiflikte ne yapacağını bilemiyorsun.

Sürekli sırtında, karnında, başında, her yerinde ağırlıklarla, ağrılarla yaşamaya o kadar alışmışsın ki... Hafiflikle sınandığın zaman, nefes almakla, durmakla sınandığın zaman ne yapacağını bilemiyorsun. Bazen bunun kardeş bir mevzusu da vardır. Oturabilmek.

Geçen gün konuştuğumuz gibi karanlıkta oturabilmek, bir yerde bekleyebilmek, onun tek farkı o biraz daha negatif bir şekilde zorluyormuş gibi görünüyor ama temelden baktığında birbirinin ucuna dayan şeyler, hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey için koşturmadan, özünü hiçbir şeyle oyalamadan oturmak, bir şey yapmamak ve bir şeyin tadını çıkarmak inanılmaz derecede rahatsız ediyor bizi. Yüke alıştığımız zaman. Mutsuzluğumuza alıştığımız zaman, yorgunluğumuza alıştığımız zaman dinlenmek bize ızdırap gibi geliyor. Ve bu noktada aslında hak ediyor muyum? Bu benim mi? Bu bana mı ait? Yadırgamasını yaşamaktan daha doğal ne olabilir?

Bazen de hak etmiyorum diyorsun. Yani bu bana geldi ama ben hayatımda böyle bir şey yaşamaya, yüzümün gülmesine alışık değilim. Bu bana ait değil. Ben bunu hak etmiyorum. O yüzden birkaç gün içinde benden alınacak muhtemelen ya da bu zaten benim değil. Ve o kadar senin olmaması için her şeyi yapıyorsun ki yarın bir günde gittiğinde ya da artık gözünden düştüğünde bak işte gördün mü gidecek demiştim. Bu benim değil demiştim.

Biz kötü bir şey olmayacağına ya da onun başına bir şey gelmeyeceğine inanmıyoruz. Biz henüz daha kötü bir şeyle sınanmayan bir mutluluk yaşadığımıza inanıyoruz. Kötü, normal olan. Mutsuzluk, normal olan. Mutluluk ise henüz yok edilmemiş, henüz elimizden alınmamış, onun yerisine gelip geçen, bize ait olmayan hayatımızın bir parçasıymış gibi geliyor.

Mutsuzluğumuzu içselleştirdiğimiz kadar mutluluğumuzu nasıl içselleştiremiyoruz? Her şey bunun üstüne ya. Her şey mutlu olmak üstüne. Her şey kazanmak üstüne. Her şey değerimiz üstüne. Her şey denge üstüne. Sürekli mutlu hayat olmaz. Mutlak mutluluk yoktur. Tabii ki yoktur. O mutlak acı nasıl oluyor? Bana onu anlatır mısın? Mutlak huzursuzluk nasıl oluyor o zaman? O da olmamalıydı. Tamam ötekinde ne yapacağımızı bilmiyoruz da bunda bu kadar ne yapacağımızı biliyor olmamız çok üzücü ve kırıcı değil mi?

Korktuğumuz şeyin ihtiyacımız olan şey olması kadar korkutucu, trajikomik, yıkıcı, yıpratıcı çok az şey var bu hayatta. Kaçındığın, korktuğun, ait hissedemediğin yer senin iyiliğin, senin huzurun, senin mutluluğun. İhtiyacın olan şey korktuğun yerde. Bir söz vardır çok severim. ''Girmekten korktuğun tünelde saklıdır hazinem.'' Bu mimarda bir söz var ve gerçekten biz mutluluk tüneline giremiyoruz.

Başarılarını baltalamak, iyi gününü baltalamak diye bir şey var. Sırf alıştığın hayata dönebilmek için. O zaman alıştığımız her şey, bize doğru gelen her şeye aitmişiz gibi hissettiğimiz her şey, burada bunları da sorgulamamız gerekmiyor mu? Ben bu lafı belli bir yaşa kadar çok severdim. Ben kendimi şu insana ya da şuraya ait hissediyorum. Bu çok romantik, çok güzel, çok hoş bir şey ama... Pardon, neden ait hissediyorsun ki?

Ben birçok acıya kendime ait hissediyorum. Ve birçok mutluluğa kendimi hiç ait hissetmiyorum. O zaman ait olduğum yerde mi kalmalıyım? Hayatımın 35 yılını domine eden bir acı bulup, onu yükseltip, onu her yerime kuşanıp, ait hissediyorum diye orada mı kalmalıyım o zaman? Bu romantizm bizim sonumuz olacak. Mutluluğunu ait hissetmiyor olabilirsin. Mutluyken garip hissediyor olabilirsin kendini. Elini kolunu nereye koyacağını bilmiyor olabilirsin. Çok normal.

Çünkü senin konfor alanı huzursuzluğundaydı. Ben hak etmiyorum ya, bu gitmeyecek ya, olmayacak ya, hayır. Sen hak ediyorsun ama... Mutlu olmayı öğrenmek gerektiğini sanırım çok komik buluyoruz ya da kabul edemiyoruz. Birçok şey gibi. Birçok şey katlanmayı öğrendiğimiz, birçok şey acı negatif gibi görünebilir ama hayır. Biz kolektif olarak da acıya çok yatkın bir toplumuz.

kalabalık olarak da acıya, buralardan birleşiyoruz ve tabii ki insanları en derinden bağlayan şey acılar, trajik olaylar, üzüntüler, mutsuzluklardır ama bizi de kendimizle bir bakıyorum ki birey olarak da bunlar bağlıyor. Ve bu bağın gerçekten kırılması gerekmesi, mutluluğun öğrenilmesi gerekmesi fikri birçok insanı güldürüyor, beni de güldürüyor. Ama bu böyle maalesef. Mutlu olmak öğrenilen bir şey. Mutlu olmak pratiği yapılacak bir şey.

Mutlu anları, huzurlu anları, dertsiz anları değerlendirebilmek, gerçekten bisiklete binmek gibi provasını, pratiğini yapıp içinde durmayı yavaş yavaş öğrenebileceğimiz bir deniz gibi bir şey. Ben mutsuzluğu her türlüsünün içinde gerçekten süper kahraman gibi hareket edebilirim. Ama asıl süper güç bizim gibi insanlar için... ''Ben bu dertle de baş ederim. Ben bu mutsuzluğu da sineye çekerim.'' Hayır. Bizim için asıl süper güç ve asıl sorumluluk ''Ben bu mutluluğu yaşayabilirim.'' dediğimiz noktada başlayacak. ''Ben senden acılara katlanmayı öğrenmeni istemiyorum. Çok fazla öğrenmişsin.'' diyorum.

''Mutsuzlukla yaşamayı öğren.'' demiyorum. ''Mutsuzluğu çok fazla öğrenmişsin.'' diyorum. ''Ben sana bir zahmet artık mutlu olmayı öğrenebilir misin?'' diyorum. ''Mutlu ol.'' demiyorum bak. ''Mutlu olmayı öğrenebilir misin?'' Çünkü muhtemelen mutlu oldun. Mutlu oldun birçok an var ama mutlu olduğunu fark edemediğin için o anlar geçip gitti. Mutluluğun içinde nasıl duracağını bilemediğin için geçti gitti.

Bu biraz ilişkilerde bağlanma korkusuna da benziyor. Ya da işte ben seni severim ama sevmek istemiyorum. Ya bir gün çekip gidersen. Ya da birini çok bağlanmak, bir şeye çok bağlanmak. Yarın bir gün elimizden alınabilecek bir şeye bağlanmak istemiyoruz. Belki de ona emek vermek istemiyoruz. Çünkü yaşadıkça her ayrılık, her kayıp tek bir kayıp olmuyor. Kendinden önceki kayıpları, kendinden önceki acıları, ayrılıkları da kapsıyor.

Şimdi ben mesela dondurmamı yere düşürüp ağladığımda... ''Bu niye ağlıyor ya dondurmasını düşürdüğü için?'' diyebilirler ama... O benim düşürdüğüm yüz ellinci dondurma. Yüz ellinci dondurma artı birinci dondurmaya. Sen yüz elli bir dondurmaya ağlıyorsun. Ya da ne oldu ya? Bu o kadar büyük bir ayrılık değil. Sen bu çocuğu o kadar sevmiyordun. Sen o çocuğa ağlamıyorsun ki. O çocuk artı bütün ayrılıklarına ağlıyorsun. Bütün kayıplarına ağlıyorsun.

Her acı, kendinden önceki acıları da kapsar. Her mutsuzluk, kendinden önceki mutsuzlukları da kapsar. Biz bu kadar bunların içinde yorulmuşuz ki, müferrit gelen, tek başına gelen, o an değerlendirilmesi gereken, katmer katmer gelmeyen, o nadide anları, mutluluk anlarını korkmaktan, yadırgamaktan yaşayamaz hale geliyoruz. O yüzden ben sana bir şeylere direnmeyi, dayanmayı öğren demiyorum. Lütfen... Yük taşımayı çok fazla pratik ettin. Hafiflikle neler yapabileceğini öğrenmeni istiyorum. Yük taşımadan nasıl durabileceğini öğrenmeni istiyorum.

Bir şeylere bağlanıp bağlanmamak, bir gün senden gitmesi, gitmemesi bunların bir önemi yok ki. Zaten mutlak bir şey hiçbir zaman yok. O senden alınmasa da o an hissettiğin şeyi hissetmeyeceksin. Mutluluğun birçok tanımı var galiba. Ama benim son bir iki yıldır değişmeyen ve aklıma her geldiğimde örnek verdiğim Bilge Karasu'nun... Mutluluk dediğin nedir ki? O çok istediğin, çok varmak istediğin yere varmadan bir önceki an.

O istediğin şeye sahip olmadan bir an evveli... Yani zaten sen o ana girdiğin zaman... Sen o peşinde olduğun şeyi, arzuladığın şeyi... Zaten yaşamaya başladığın zaman... Geriye doğru akmaya başlayan bir denge de başlıyor. Zaten tükenmeye başlıyor. Elinden alınması da zaten... O canlı hislerin zaten kalmayacak.

Ama ne olacak? Acılarını, vesairelerini, o çok bayıldığın şeyleri kattığın gibi, kendini orada yaşadığın, o hislerle yaşadığın, gününü açan, seni açan, aydınlık şeyleri yerleştireceksin. Yani o kadar karanlıkta oturmaya alışmışsınız ki, alışmışım ki, ışık gözümüze oluyor ve bakamıyoruz. Işığa bakmayı öğrenmek zorundayız.

Ben bunu size söylüyorum, kendime de söylüyorum. Yıllarca ben şöyle şöyle yapmak istiyorum, şöyle yapmak istiyorum dediğimde herkes bana gülerken... Yaptığım zaman... İnanın yaptığım şeyin keyfini süremedim bile. Hemen kendime takacak ya da dert edecek başka bir basamak çıkmıştım. Tamam şimdi bunu aldım, şimdi bunu yapayım. Tamam şimdi bunu alayım. Hayır! O basamak da oturmayı bilmek gerekiyor işte.

''Lütfen mutluluktan korkmayalım.'' ''Mutluluğunuzdan korkmayın.'' ''Ne korkacağım ya, ezgi sende.'' falan diyebilirsin. Hayır, korkuyorsun yani. Korkuyorsun. Ya da hak etmediğine inanıyorsun. Hafiflikle ne yapacağını bilmiyorsun. Ve ben senden artık ağırlık taşımanı, her türlü çileye göğüs germeni değil, bu sefer de bir şeyin tadını çıkarmayı, bir anın mutluluğunu yaşayabilmeyi öğrenmeni istiyorum.

Yarın bir gün zaten bana bunun için teşekkür edeceksin. Biliyorum. Bunu belki hiç düşünmedin. Bunu düşündürdüğüm için de bana teşekkür edeceksin ya da benden nefret edeceksin. Ama bazen... Niye olmuyor ya? Niye olmuyor? Hep mi bana diyorsun ya? Hı hı, hep sana değil. Sen baltalıyorsun çünkü oraya girdiğin zaman ne yapacağını bilmiyorsun.

Dikkat et, birçok şey bitmeye başladığı zaman, mesela, çok iyi bir süreç. Her zaman şunu derim, varılan yer değil de süreçtir. Asıl mevzu, asıl eğlence. Birçok şeyi bitmesine ramak kala problemli hale getirdiğimi bilirim. Küçüklüğümde bir süreç vardır. Mesela bir doktora gidiyorumdur ve doktoru çok seviyorumdur. Tedavimizin son haftasıdır belki. Tedavi uzasın diye kendi gelişimimi, kendi iyileşmimi bozduğumu hatırlıyorum.

Bazen süreç bitmesin diye başa sardığımız çok oluyor. Bazen süreç bittiğinde ve o dert, o yük gittiğinde ne yapacağımızı bilmediğimiz için sürece tutunduğumuz çok oluyor. Mutluluğa varmak istiyor gibi yapıp, gerçekten mutluluğa varmak isteyen insan sayısı bence yüzde elli. Belki yüzde elli bile değil.

Mutlu olmak istediğini zannediyorsun ama belki gerçekten mutlu olmak istemiyorsun. Alıştığın yerde, konforlu olduğun yerde kalmak istiyorsun. Ait hissetmek istiyorsun. Bu çoğumuzun ağzındaki bir laf. ''Ben ait hissetmek istiyorum.'' Evet, hepimiz ait hissetmek istiyoruz ama... Hayır, bu konuda değil. Bu konuda ait hissettiğin yerde olmamalısın. Bu konuda ait hissettiğimiz yerde olmamalıyız. İlk defa belki de ait hissetme. İlk defa konforunu arama.

İlk defa tanıdık bir şey arama. Mümkün olduğunca rahatsız ol. O rahatsızlığın içinde kal. Gözünü alırken ışığa bak ama ait olmayı bekleme. Ve ait olduğun yere kaçma. Rahat hissettiğin yere kaçma. Mutluluktan korkma. Bu haftaki karın ağrım buydu. Umarım sana sarılabilmişimdir. Omzuna dokunabilmişimdir. Umarım yanında olabilmişimdir. Lütfen ait hissettiğin yere kaçma olur mu? Beni dinledikten 5 dakika sonra falan oraya geri dön.

Çok sarıldım. Kendine iyi bak.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)