Podcast

Dünya Ticaret Savaşları: ABD vs Herkes

Fularsız Entellik

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

“Bu işler anca 100 yılda bir yapılıyor çünkü bir daha yapılabilmesi için geçen sefer ne olduğunu hatırlayan herkesin ölmesi gerekiyor”

Geçen bölümün ölçeği biraz küçüktü: Bir yasal göçmenlik tartışması üstünden, yerel-küresel çekişmesini görmüştük. Bugün işi büyüteceğiz, aynı çekişmeyi dünya ticareti üstünden işleteceğiz. Bir yandan, serinin temasına uygun olarak, her şeyin ne kaddddar aptalca yönetildiğini konuşacağız. Bir yandan da, süreçten bağımsız olarak, varılmak istenen hedefi konuşacağız. Yani ortada bir büyük resim olduğunu varsayarak onu yorumlayacağız.



Yeni Kitap: Fularsız Felsefe: Dört Önemli Mesele (bu seferki normal insan boyutunda, 200 sayfa)

.

Konular:


(00:05) 3 gün içinde Büyük Buhran

(03:08) Gümrük vs Tarife

(04:39) Gümrüğü kim öder

(07:37) Ticaret Hileleri

(09:46) Parayı baskılamak

(12:37) Kurtulus Günü

(17:08) Bakkalla aramdaki ticaret açığı

(19:40) Belirsizlik ve pazarlık

(24:15) Gelecek bölüm

(25:22) Fularsız Felsefe


.

Kaynaklar:


President-elect Trump is inheriting a historically strong economy

Çin Büyükelçiliğinin tiviti

Blog: Why the U.S. steel industry is dying


Blog: Think China is paying for tariffs?


Blog: Yes, China Does Cheat In Trade









Tüm bölümleri ve daha fazlası için !



------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.732 kelime · ~19 dk okuma

Eğer ben kazanırsam, 3 gün içinde dünya tarihindeki en iyi işlere, en yüksek maaşlara, en parlak ekonomik geleceğe kavuşacaksınız. Kasım ayındaki Amerikan seçimlerinin hemen öncesinden bir alıntıydı bu. Bana 30 sene önce gelecek nasıl olacak diye sorsan, dünyanın en güçlü ülkesindeki günlük siyasetin ortalama bir orangutanın anlayacağı seviyede olacağını tahmin edemezdim. O gelirse cehennem, ben gelirsem cennet.

O kaka, ben süper. Türkiye'de bile bunlara gözlerimi devirirdim de Amerika için iyice absürt. borç seviyesi dışında gayet iyi durumdalardı. Borsa rekor seviyedeydi, real ekonomi büyüyordu, enflasyon %2'ye inmiş, işsizlik sadece %4 yani bizim hayal edemeyeceğimiz rakamlar.

Ortalama hayat kalitesi ayrı mesele. Onun hakkında bir saat kafanızı ütüleyebilirim de. Makro açıdan, zamanında Clinton'ın Bush'a bıraktığı ekonomik mirastan beri en iyisi. Bu durumda Ayşe gelmiş, Ahmet gitmiş ne kadar fark edebilir ki?

Transkriptin tamamını oku

En büyük korku kıl payı bitecek bir seçimin tanınmayacağı ve ciddi bir kriz çıkacağıydı. Trump yeterince farkla kazanınca o da olmadı, borsa yeni rekorlar kırdı. Ocakta devre aldığında durum aşağı yukarı bu. Eğer son 3 ayı dağ başında bir kampta geçirdiyseniz podcast'ı burada kapatın gidin bence.

Ayşe yerine Ahmet'in gelmesi epey fark ediyormuş meğer. Bütün uluslararası ticaret sistemi herhalde tarihindeki en büyük şoku yedi. Etkileri çoğumuzun hayatına henüz yansımamış olabilir ama yaşanan değişimin boyutunu size hiçbir rakam kullanmadan nasıl özetleyebilirim diye düşünüyorum. Şunu diyeyim, Çin Komünist Partisi resmi hesabından Ronald Reagan'ın serbest ticareti öven konuşmalarını paylaşıyordu.

30 sene önce geleceğin nasıl olacağını soranlar vardı ya, bunu da tahmin edemezdim mesela. Yaşadığım hâlde inanmam zor geliyor. Gularsız Enterli'ye hoş geldiniz, sefa getirdiniz. Öncelikle İstanbul depremlerinde ödü kopanlara geçmiş olsun, her seferinde acaba esas büyü mü geldi diye yaşamak hakikaten zor.

Geçen bölümü hatırlarsanız onun ölçeği biraz küçüktü. Bir yasal göçmenlik tartışması üstünden yerel-küresel çekişmesini görmüştük. Bugün işi büyüteceğiz. Aynı çekişmeyi dünya ticareti üstünden işleyeceğiz.

Bu arada geçen bölüme dair bir iki yorum gelmiş maillerden. Göçmenlik konusuyla alakalı bir sürü güncel olay oluyor. Öğrenci vizesi iptalleri, alıkonmalar, Rümeysa Öztürk örneğindeki gibi. Yargıyla kolluk kuvvetleri arasında ciddi bir gerilim var.

Onlara değinmediğime biraz pişman oldum ama buradaki akışı bozacak. O yüzden Patreon'a koyacağım. Bugünkü planım iki farklı tartışmayı bir arada yürütmek. Bir yandan serinin temasına uygun olarak her şeyin ne kadar aptalca yönetildiğini konuşacağız.

Sürecin ne kadar aptalca işlediğini konuşacağız. Bir yandan da bu süreçten bağımsız olarak varılmak istenen hedefi konuşacağız. Yani ortada bir büyük resim olduğunu varsayarak, bir strateji olduğunu varsayarak onu yorumlayacağız. Şimdi takdir edersiniz ki gümrük vergileri pek heyecan verici bir konu değil.

O yüzden sizi biraz ısındırmak için ortamlarda satacağınız bilgi vereyim. Bu kavramın İngilizce karşılığı tarif. Hangi kelimeyi andırıyor tarif? Tarife, yani fiyat listesi.

Bu bir tesadüf değil. Arapçadan Farsçaya, oradan Türkçeye, Osmanlı üzerinden de Latin dünyasına geçmiş. Bunu bir yerlerde duymuştum, biliyordum yani. Ama geçenlerde merak edip gümrük kelimesinin kökenine baktım.

Gümrük oğulları beyliği gibi bir şey bekliyorum, baya Türkçe geliyor kulağa. Meğer bize de Latinceden geçmiş. Commercium, yani ticaret kelimesiyle aynı kökenden. Millet herhalde commerce, gommerce, gömrös diye gümrüğe dönüştürdü.

Yani bu kelime bile gümrüklere takılmamış aslında. Biz batıdan ithal etmişiz, batı da bizim aracılığımızla doğudan. Aslında biz ortada olduğumuzdan ikisini de kullanıyoruz. Gümrük tarife cetveli deniyor mesela.

Cetvel de Arapça bu arada. Artık bu noktada etrafınızdakiler baymış olabilir. Lafı fazla uzatmadan alkışlar eşliğinde sözü bir başkasına bırakıp şarabınızı yudumlayabilirsiniz. Isındık mı yeterince?

Elbette Trump güzel bir Nisan sabahı uyanıp dünya ticaretini altüst etmeye karar vermedi. Yıllardır bunu yapmaya çalışıyor ve ilk döneminde kısıtlı bir ticaret savaşı başlattı. Çelik ve alüminyum endüstrisini korumak için herkese bir takım vergiler koydu, sonra Çin'e de özel ekstra vergiler getirdi. O zaman ekonomistler arasında yapılan bir ankete göre %80'i bu politikanın net zarar olacağını, kalanı da herhangi bir etkisi olmayacağını söylüyordu.

Yani faydalı olduğunu düşünen yok. Beni ilgilendiren şey Trump'ın bu politikaları halka nasıl sattığıydı. Çok basit bir formülü var. Önce mağduriyet.

Her zaman mağduriyetle başlayın. Diğer ülkelerin mütemadiyen Amerika'yı kazıkladıklarını söylüyor. Böylece hem o ülkeleri hem de buna izin veren geçmiş iktidarları suçluyor. İkinci adım, harekete geç.

Gümrük vergilerini o ülkelere yönelik bir ceza olarak sunuyorsun. İsmi vergi ya, vergilendirilen kim? Bizi kazıklayan ülkeler. Gayet net.

Ve gayet net biçimde yanlış. Gümrüğü onlar ödemiyor, yurt dışından ürünü getiren ödüyor. O farkı da bir yerden çıkarmak zorunda ve bu genelde vatandaş olur. Dolayısıyla bir tüketim vergisidir gümrük.

Ha bu vergiden kaçmak mümkün. Yerli ürünlere yönelebilirsiniz. Zaten amaç o. Ama daha iyi olsalardı en baştan onları seçerdiniz.

Bir şeyleri eksik, ya pahalılar ya daha kalitesizler neyse artık. Şimdi dış rekabet kesilince iyice pahalı olacaklar. Kısacası ya ithal ürünü kullanmaya devam edip devlete vergi vereceksiniz ya da yerli kullanıp bir çeşit verimsizlik vergisi, kalite vergisi vereceksiniz. Her türlü kaybediyorsunuz.

Peki siz kaybediyorsunuz da yerli üretici kazanmıyor mu? Kazanıyor. Ama tüketicinin kaybettiği kadar değil. Aradaki farkı deadweight loss denir.

Ekonomiye giriş kitaplarında rastlarsınız. Zaten öyle bir fark olmasaydı yani toplum genelinde net bir refah kaybı yaşanmasaydı kendimiz çalıp kendimiz oynardık. Sonuçta hepimiz bir şeylerin üreticisiyiz. Aynı zamanda bir sürü şey de tüketiyoruz.

Eğer ithalatı engellersek tükettiğimiz şeylerden doğan kayıplarımızı Üretici olarak kazançlarımızla telafi ederdik, mutlu mesut yaşardık. Ben bu durumu şuna benzetiyorum. Su üstünde kalmaya çalışan bir grup insan var, kenetlenmişler, ayaklarını çırpıyorlar. Sonra bir tanesi diğerlerinin omzuna basıp çıkmaya çalışıyor.

Tepeye çıkarsa epey rahatlar, kalanlar zorlanırlar. Sonra başkaları da ona katılırsa ne olur? Topluluğun ortalama yüksekliği artmıyor. Bilakis hepsi yavaş yavaş batıyor, bir noktada hep birlikte suya gömülecekler.

Madem öyle bu gümrük işinin mantığı ne? Net zarar olan bir şeyi niye uyguluyor herkes? Mantığı şu, herkesin sırtladığı kayıplar uzun vadede üreticileri geliştirecek. Bu umuluyor.

Aktarılan kaynağı çarçur etmezler de daha rekabetçi hale gelirlerse bu ileride herkes için fayda. Ha illa dünyanın en iyisi olmalarına da gerek yok. İyi olsunlar yeter. Böylece bir kriz anında, bir savaş anında o endüstri işler halde olur.

Bu umudun bir garantisi yok tabii. Fedakarlığının sonucu o korunan kesimin iyice tembelleşip, iyice verimsizleşip semirmesi olabilir. Hangisinin olacağı başka politikalara bağlı. Gümrük vergisi koymakla iş bitmiyor.

Tüm bunların hiçbiri tartışmalı değil. Terimleri bilmeseniz bile mantığını kapmışsınızdır. Ama bir sürü insan alternatif bir gerçeklikte yaşıyor, anlatanı da dinlemiyorlar, tamamen duygusal hareket ediyorlar. Zaten bu kadar temel yanlışları yıllarca tekrarlamanın hiçbir siyasi bedeli olmaması, aksine ödüllendirilmen bu işleri çok da ciddiye almamak gerektiğine, artık bir noktadan sonra gülüp geçmek gerektiğine bir örnek.

Tamam, işin vergi kısmını anladık da mağduriyet kısmında hiç mi haklı değil? Haklı. Tüm dünyaya karşı değil tabii de. Çin özelinde yalnız yıllardır dönen bir tartışma var.

Tüm Çinliler aynı anda zıplarlarsa ne olur? Ne yazık ki bunun cevabını sadece patronlara vereceğim. Burada konuşacağımız tartışma devletin her şeye fazla karışması hakkında. Diyelim elimde kötü işletilen bir patates tarlası var.

Normal şartlarda iflas etmem gerekirken devlet bana yardım etmeye başlıyor. Özel bir yardım bu. İşletmemi büyütmeye, kârlı hale getirmeye yönelik değil. Patatesleri dışarıya ucuza, zararına satmama yönelik.

Böylece dışarıdaki sağlıklı işletmeleri birer birer iflas ettirerek pazara hakim olabilir. Sonuçta hiçbir şirket koca bir devletin kaynaklarıyla baş edemez. Tabi diğer ülkeler bunlara seyirci kalmayacak. Kendi kamu kaynaklarını kullanarak kendi patates şampiyonlarını yaratacaklar.

Normalde ticaretin faydası verimli olanın ayakta kalmasından ileri geliyor. Şimdi ise devletler arası bir yıpratma harbine dönüştü. İşte bu senaryoyu engellemek için Dünya Ticaret Örgütü bir takım kurallar koymuş. Devlet yardımlarını belli şartlara bağlamış fakat detaylar o kadar karışık ki kuralları delmenin yolları var.

Mesela doğrudan şirkete para vermek yerine önce bir sürü paravan şirket kurarsınız, bunlara devlet bankalarından dünya kadar kredi verirsiniz hiç hak etmedikleri halde ve belli bir şirketten patates almaya zorlarsınız. O patatesle ne yapacakları önemli değil, ortada gerçek bir mal transferi dahi olmayabilir. Paravanların amacı zaten zarar etmek ve çektikleri krediyi bankaya ödememek. Böylece milletin parası bankalar aracılığıyla paravanlara, oradan da o şampiyonlara aktarılmış oldu.

Zamanında OECD'nin Çelik Komitesi, benzer hileler yoluyla Çin'in kendi çelik endüstrisini diğer üyelere kıyasla tam 10 kat daha fazla desteklediğini bulmuştu. Böyle böyle hakim oldular piyasaya. 1850'lerde İngiltere dünya çelik üretiminin yarısından fazlasını yapıyormuş. 1950'lerde ABD aynı roldeydi.

Şimdi de Çin. Bunun da ne kadar önemli olduğunu bilmiyorum bu arada. Yani çelik endüstrisini de bilmeye verelim. Belki görece önemi azalmıştır.

Ama aynı taktikleri daha stratejik, yeni yüzyılda daha önemli olabilecek şeyler için de kullanabilirsin. İkinci yaygın taktik paranın değerini bilerek düşük tutmak. Normalde paranın değeri ticaret dengesine göre sürekli değişiyor. Diyelim ki Almanya'dan bir sürü şey alacaksınız, bunun için elinizde euro olması lazım.

Ne yaptınız? Piyasadan euro çektiniz, lira saldınız. Dolayısıyla liranın değeri düştü. Böylece lirayla ölçülen her şeyin değeri düştü.

İşçi maaşları gibi mesela. Bunun etkisi duble. Hem dışarıdaki her şey vatandaşlarınız için pahalılaştı, yani efektif olarak bir gümrük vergisi, hem de ülkedeki her şey yabancılar için ucuzlaştı. Yani bir nevi ihracat sübvansiyonu.

Demin konuştuğumuz şeyleri birleştiriyor. Bu sefer ne oldu? Almanya sizden mal almaya başladı. Onlar eurolarını satıp lira alıyorlar ödeme yapmak için.

Bu da lirayı değerlendiriyor. Her şey tersine döndü. Kendi kendini dengeleyen bir sistem var ortada. Fakat paranın değerini etkileyen tek şey bu değil.

Merkez Bankası olaya dahil olabilir. Paranızın Euro'ya karşı değerlenmesini engellemek için piyasadan döviz satın alabilir. Böylece Euro hep değerli kalıyor. İhracatçınız da hep avantajlı.

Bir başka de işte ülkeye gelen zenginliği vatandaşa harcatmak yerine tasarrufa zorladınız. Daha fazla tasarruf, daha fazla satış. E nereye kadar? Bir noktada dünyadaki herkesin patates yetiştirmesini veya çelik yapmasını unutacağını, o sektörlerden kalıcı olarak çekileceklerini umuyorsunuz.

O zaman paranızı baskılamayı bırakır, tasarruflarınızı harcamaya başlar ve nihayet refah içinde, uzun süreli refah içinde yaşayabilirsiniz. Çin'in bunları tam olarak ne derece yaptığı gayet teknik bir konu. Bizi aşar, kendi adıma konuşayım beni aşar. Ama bir kez bunları anladık mı, orijinal mağduriyet iddiasına yeni bir gözle bakabiliriz.

Bizi kazıklıyorlar diyorlardı değil mi? Şimdi kim kimi kazıklıyor? Vatandaşlarının bugünkü refahı pahasına dünyanın imalat merkezi haline gelen Çin mi? Yoksa bu malları aşırı ucuza alıp gününü gün eden Amerikalılar mı?

Üstelik bunu neyle alıyorlar? Kendi bastıkları kağıt parçasıyla. Mesela biz daha çok lira basarak Çin'den daha fazla mal alamıyoruz. Bu sadece kuru düşürür.

Ama Amerika alabiliyor bir dereceye kadar. Çünkü Çin o kağıtlara değer veriyor. Kendi tasarrufunu o şekilde depoluyor. O dolarları da kasasında tutmuyor tabii.

Gidip hazine bonusu alıyor. Yani para tekrar Amerika'ya dönüyor cüzi bir faiz karşılığında. Amerikalılar bunu çarçurma ederler, iyi yatırımlarda mı kullanırlar? Orası kendilerine kalmış.

Burada olaya Çin'in açısından bakın. Bunlara mal sattım, karşılığında dolar aldım, dolar bazlı yatırımlar edindim. Ama doları kim kontrol ediyor? Bunlar.

Ya para basarlarsa? Benim elimdeki tasarruf erimiş olacak. Veya gümrük vergileri getirip fiyatları artarsa, enflasyon olursa ne yapacaklar? Faizleri arttıracaklar.

Bu da aynı şey. Ben daha önceden düşük faizle borç vermişim bunlara. Şimdi yüksek faiz var. O tahvillerin değeri düştü.

Tekrar sorayım öyleyse. Kim kimi kazıklıyor? Veya kazıklanan bir taraf mı var? Yoksa bu duruma başka bir şekilde mi bakmalıyız?

Bu soruya daha sonra döneceğiz. Bu noktaya kadar mağdur edebiyatını ve standart ticaret savaşlarını konuştuk. Bunların hepsi arka plan. Aynı şeyleri 5-6 sene önce de söyleyebilirdik.

Hatta yıllar önce benim blogda ABD-Çin ticaret savaşları diye resimli çizimli bir slide serisi yayınlamıştım. Eski meseleler. Bu arada Biden iktidarı da bu söylevileri sürdürmedi ama politikaları sürdürdüler. Trump'ın ilk döneminde gelen birçok gümrük vergisi kaldı.

E öyleyse geçtiğimiz haftalarda olan bitenin farkı neydi de millet bu kadar panik oldu? Olan biteni akademik dille anlatırsak, ABD gümrük vergileri de hayvan gibi arttırdı. Herkes bir şeyler olacağını biliyordu ama bu kadarını beklemiyordu. Bir kere dünyadaki her ülkeyi hedef aldılar, müttefiklerini de, sözde serbest ticaret bloğundaki komşularını da, hatta üstünde sadece penguen yaşayan toprak parçalarını da.

Bir anda dünya ekonomisinin dörtte biri, dünyanın geri kalanıyla arasına bir mesafe koyuyor. ve büyük bir mesafe koyuyor. Her ülkeye farklı tarife çakmışlar da minimum %10, bazılarına %50'ye varıyor. İthal edilecek hemen her türlü mal için.

Burada önemli bir ayrıntı var. Böyle sansasyonel yüzdelere çok takılmamak lazım. Mesela benim size %1000 vergi koymam çok dikkat çekici olabilir ama bir manası yok. Çünkü aramızda ticaret yok.

Patron değilseniz tabii. Penguenlere gelen vergilerin de real bir etkisi yok. O yüzden ağırlıklı ortalamaya bakılır. Normalde hangi malı ne kadar ithal ediyorsun, onlara ne kadar vergi gelmiş.

Gelişmiş ekonomilerin ortalama gümrüğü de %5'in altında. Amerikanınki iyice düşüktü, %2'lerdeydi. Veya 3, hesap yöntemine göre biraz değişiyor. İşte onu bir günde %20'lere, %30'lara çıkardılar.

Tabii %20-30 gibi rakamlar bizi fazla etkilemiyorlar. Üçhaneli enflasyonla yetişmiş insanlarız ne de olsa. Tarihsel bir bağlam oluşturmamız lazım. 1930'da Büyük Buhran sonrasında getirilen gümrük vergileri bile, ki genelde Buhran'ın etkisini uzattıkları düşünülür, onlar bile bu kadar yüksek değil.

Yani en az son 100 senedeki en yüksek oranlardan bahsediyoruz. Şöyle bir şey okumuştum bir yerde. Bu iş anca 100 yılda bir yapılıyor. Çünkü bir daha yapılabilmesi için geçen sefer ne olduğunu hatırlayan herkesin ölmesi gerekiyor yazmış.

Aslına bakarsanız bu oranlar işin sadece bir kısmını aydınlatıyorlar. Büyük Burhan döneminde tüm ticaretin ekonomideki payı %10'dan azdı. Bugün Amerika için %25. İthalatın payı da 3'e katlanmış.

Kısacası en son 100 sene önce görülmüş oranları şimdi ekonominin çok daha büyük bir kısmını etkileyecek şekilde getiriyorsun. Yalnız benim için esas büyük şok başka bir şeydi. Kullandıkları hesap yöntemi ve ardındaki mantık. Koca bir tabloyla kameraların karşısına çıktı Turuncu Reis.

Liberation Day bugün dedi, kurtuluş günü. Tabloda her ülkenin ABD'ye uyguladığı vergileri koymuşlar. Avrupa Birliği için %40 yazıyor mesela. Vietnam için %90.

Allah Allah bu kadar büyük vergi mi koymuşlar Amerika'ya? Meğer bütün dünya onları dışlamaya çalışıyormuş. Bunların yanında ikinci bir sütun var. Artık bugünden sonra Amerika'nın vereceği karşılıklar yazıyor.

Tabii her şey tam 80 IQ'lara yönelik hazırlandığı için o oranları yarıya bölmüşler. Hani büyüklük bizde kalsın, bakın sizin bize yaptığınızın yarısını yapacağız size. Millet merak etmeye başladı doğal olarak. Nasıl hesapladılar bunları?

Nereden çıktı kırklar, doksanlar? Oraya ufak puntolarla bir şey daha yazmışlar. Para birimi manipülasyonlarını ve ticaret engellerini de içerir diye. E onları nasıl hesaplayıp tek bir rakama indirgedin şimdi?

Hani dandik ülkeleri boşver. Koskoca Eurozone yüzde kırk oranında mı manipüle etmiş euroyu? Kimse anlam veremiyor. Kendileri kullandıkları yöntemi de açıklamamışlar tabii.

Yani yüz senede biri olan bir karar veriyorsun ve şeffaflık sıfır. Sonra Twitter'da, benim bildiğim kadarıyla ilk oradan çıkıyor rastgele biri, fark ediyor ki meğer her ülkeyle aralarındaki ticaret açığını oradan gelen ithalata bölmüşler. O kadar. Bir başka deyişle, bir ülkeyle arandaki ticaret ne kadar tek yönlüyse o kadar yüksek vergi getirmişler.

Vietnam'da, Kamboçya'da bunlardan pek bir şey almıyor. Ne alabilirler ki zaten Amerika'dan? Ama ucuz bir sürü şey satıyorlar. Demek ki Vietnam Amerika'yı kazıklıyormuş.

Yalnız eğer bir ülkeyle arada ticaret fazlası varsa, biz onları kazıklıyoruz dememişler, onlara da bir %10 çakmışlar. Ve tüm bu hesaplar sadece mallar için geçerli. Amerika dünyanın en büyük hizmet ihracatçısı, hizmet fazlası veriyor, hesaplarda o kısım yok. Avrupa'dan mal alıp onlara iki kat fazla danışmanlık hizmeti satsalar bile kazıklanmış olacaklar bu mantığa göre.

Bunun şimdi ne kadar aptalca olduğunu, daha doğrusu ne kadar farklı seviyelerde farklı aptallıklar içerdiğini anlamanızı istiyorum. Sizi de azabıma ortak edeceğim. Yeterince derdiniz yokmuş gibi. Gayet basit, gayet kişisel bir senaryoyla başlayalım.

Meyve sebze alışverişimi köşedeki marketten yapıyorum. Para veriyorum, mal alıyorum. Market benden bir şey alıyor mu? Almıyor tabii ki.

Vay, demek ki bana %100 vergi koymuşlar veya manipülasyon yapmışlar, neyse. Adil ticaret adına oradan aldığım şeylere %50 vergi koyacağım. Her şey pahalandığı için eşim şikayet ediyor. Evde kendi sebzemi, meyvemi yetiştirmeye çalışıyorum.

Ama o işlerden anlamadığım için belki 200 liralık gübre kullanacağım, toprak kullanacağım. Üstelik normal işimi de bırakmam gerekiyor. Yani gerçekten bildiğim, verimli olduğum işimi bırakıp meyve sebze yetiştirmeye vereceğim. Gelirimi iyice azalacak.

Eşim evden kaçacak, köşedeki bakkalla ilişkiye başlayacak. Yani bir sürü sorun. Kendisi de bu arada yan odada duruyor. Türkçe anlamadığı için böyle ileri geri konuşabiliyorum.

Neyse bunlar eğitim amacıyla tabii ki. Bu ortaya çıkınca Beyaz Saray açıklama yaptı. Hayır öyle değil, biz çok teknik hesaplar yaptık diye bir akademik makale paylaştılar, oradaki formülü paylaştılar. Çok karışık bir şey gibi gözüküyor yani bir bildikleri vardır herhalde diyorsun, yine şüpheye düşüyorsun.

Orada kullandıkları o sabitler aslında birbirlerini götürüyor. Yine demin dediğimiz şey oluyor. Hani düşünebiliyor musun? Beyaz Saray resmi hesabı, hayır biz öyle yapmadık diye yayınladığı şey öyle yaptıklarının kanıtı.

Orada Beyaz Saray sözcüsü zaten bunları bilecek değil, ne anlayacak o formülden? Ama bu işi kontrol eden bir kişi yok mu arka planda? Yok demek, o yüzden işte dünyayı aptallar yönetiyor diyorum. Dahası formülü anlamış olsalar bile amacını anlamamışlar.

Çünkü makaleye göre bu formül küçük değişiklikler için uygun. Vergileri azıcık değiştirirsen ithalatta ne kadar ufak bir değişiklik olur, onun hakkında. Koca ülkenin ticaret politikasını baştan oluşturmak için değil, öyle olsaydı başka detaylar içerirdi zaten. Mesela ülkelerin büyüklüklerini, ticaret hacmini hesaba katardı.

Kimsenin yaşamadığı bir adayla yapılan 100 dolarlık ticarete de, koca Çin'le yapılan yüzlerce milyarlık ticarete de aynı kafayla yaklaşmazdı bunların yaptığı gibi. Hadi formül doğru olsun, ona beslediğin veriler de yanlış. Ticaret açığını kullanıyorlar ya, e bu meret sabit bir şey değil ki hangi değeri kullanacaksın, yıldan yıla değişiyor. Bu sene net açık verip önceki senelerde fazla veren yerler var veya tam tersi.

Bunlar gidip sadece 2024 verilerini kullanmışlar. Yani yanlış bir amaç için, yanlış formülü, yanlış verilerle kullanmışlar ve ne yaptıklarını da açıklayamamışlar. Ha, bunun üstüne daha da acayip bir teori var. Tüm bu fikirleri chat GPT'den aldıklarına dair.

Onu ben pek ciddiye almıyorum. Aslında öyle yapmış olsalar daha iyi. Yani bu saydığım aptallıkları kendilerinin akıl etmiş olmaları aslında daha korkutucu bir durum. Şimdi bir adım geriye çekilip bakalım.

Tamam hesap yöntemi saçma, iletişimi daha da saçma ama bunlardan daha zararlı bir şey var. O da belirsizlik. Öyle bir ortam oluşturdular ki yarın ne olacağı belli değil. Herkesin ilk dikkat ettiği şey borsa oluyor mesela.

Çılgın düşüşler yaşadı, bunu bekliyorlardır. Fakat esas tehlike sinyali başka yerden geldi. Normalde borsadan çıkan para nereye gider? Tahvillere kayar.

Borç para bulmak kolaylaşır, faizler düşer. Fakat bu sefer millet oraya gitmedi, hatta elindeki devlet tahvillerini sattı, faizler fırladı. Yani Amerika borç bulmakta zorlandı. Millet derken ciddi bir kısmı diğer ülkeler.

Amerika'nın blöfünü gördüler, tamam kardeşim, o Dream Aidan. Trump muhtemelen bundan korkup geri adım attı ve çoğu ülke için anons ettiği vergileri 90 günlüğüne durdurdu. Hatta o kadar komik ki. Ya bütün her şey komik.

Ticaret sorumlusu kongrede bir komite önünde hesap veriyor. Ondan habersiz yapmış bunu. Adama soruyorlar ya niye müttefiklerimize şu kadar vergi çakıyoruz diye. Onu cevaplamaya çalışırken telefonlara mesajlar geliyor.

Politika değişmiş. Dalga geçiyorlar bunda. Sonraki günlerde her gün yeni bir politika, yeni bir vergi. O vergilerin eskisinin yerine mi geçtiği yoksa onların üstüne mi bindiği dahi meçhul.

Beyaz Saray sürekli açıklamalar yapıyor. Yani yatırımcı olsan bu ortamda ne yaparsın? Aa artık Amerika'ya döneyim, orada fabrika açayım diyebilmek için önündeki birkaç sene ne olacağını kestirebilmen lazım. Ama güvenemiyorsun ki.

Fabrika açmak demek binasını yapmak demek değil sonuçta. O işin kolay kısmı. Bir tedarik zinciri lazım. Mesela bir arabada, baktım şimdi, 30 bin farklı parça varmış.

Dolayısıyla araç fabrikası demek, bu 30 bin parçanın gelip birleştiği yer demek. Hepsini kendin üretemeyeceğine göre, en azından kısa vadede, bir sürü ülkeden geliyor bunlar. Ve hepsinin gümrük vergileri var ve sürekli değişiyor. Bu haldeyken bırak oraya fabrika taşımayı, Amerika'dan fabrikanı dışarı taşırsın.

Bu genel kaosu bir pazarlık stratejisi olarak görmek mümkün. Biraz iyimser bakarsak. Hatta pazarlık yapıp yapmadıkları konusunda bile kaos vardı. Her yetkili ayrı bir şey söylüyordu.

Son zamanlarda o numarayı bıraktılar, itiraf ettiler. Yani maksat deli taklidi yapıp her ülkeyi korkutarak avantajlı ikili anlaşmalara zorlamak olabilir. Bence bu da saçma. Bir kere çok ülke var kardeşim.

Kaç tanesiyle pazarlık yapabilirsin ki aynı anda? Trump'a kalsa çoktan düzünelerce ülke anlaşma için sıraya girmişti bile daha ilk günlerde. Hatta şöyle dedi, arayıp kıçımı yalıyorlar. Kiss my ass dedi.

Tam pazarlık yapmak isteyeceğin tip. Ama işte dün Ticaret Bakanı açıklama yaptı. Bir ülkeyle anlaşma yapmışlar şu ana kadar. Onu da daha parlamentoları onaylamamış.

O yüzden isim vermiyor. Bir çoğuyla pazarlık edecek bir şey de yok. Aranda ticaret engeli yok ki onlarla. Kafadan koymuşsun vergiyi.

Daha sana ne verebilirler? Sattığın portakal kadar bizden Boeing uçağı al mı diyeceksin? Öyle zorlayacak mısın? En önemlisi de Amerika mahallenin kaba dayısı şimdi.

Tek tek herkesi sıkıştırabilir. Ama herkese aynı anda meydan okuyunca elindeki kozlar azalıyor. Mesela Hazine Bakanı sürekli çıkıp esas hedef olan Çin'le aralarında sürecek bir mücadelenin Çin'e daha çok zarar vereceğini söylüyor değil mi? Onlar sonuçta ihracata dayadılar.

Ben bunun muhakemesini yapacak bilgiye sahip değilim. Ama şunu biliyorum, ABD Çin'in pazarının 8'de biri. Şu anda aralarındaki vergi oranı %145'lere dayandı. Basitleştirelim, aralarında ticaret kalmadı.

Çin, ihracat pazarının 8'de birini kaybetti. Amerika ise ithalatının %100'ünü zorlaştırıyor. Onların daha fazla toplam kaynağı veya oynayacak daha fazla kartları olabilir. Ama Çin'in aksine seçmenin mutsuzluğunu düşünmek zorunda.

Henüz kimse pek farkında değil de bir noktada o raflar boşalacak, fiyatlar artacak. İşte geçen gün oldu Amazon fiyat gösterirken şu kadarı da gümrük vergileri yüzünden ekleniyor diye. ayrıca göstermek istemiş. Ooo büyük olay oldu.

Bu düşmanca bir hareket. Bir yandan sen koca tablolarla beyazlara önüne çıkıp bu yüzdeleri vergileri duyuruyorsun. Bunları yabancı hükümetler, yabancı şirketler ödeyecek. Onlara ceza diyorsun.

Size bu kadarı yansıyor diye gösterince düşmanca hareket. Trump açık bezosu aramış. Kardeşim bunu yapmıyoruz diye. Nereye varacak sonu kim bilir.

Bu arada tabii Çin'den bahsederken piyasaları yatıştırmak için herhalde sürekli Çin'le görüşüyoruz sinyalleri veriyorlardı. Çin'de gıcık, sürekli yalanlıyor. Herhangi bir pazarlık yok diyorlar. Yalanlanacağını bile bile niye bunu söylersin mesela?

Yani hiçbir yaptıkları hareket güven vermiyor. Hani kaosun birazı belki dediğim gibi pazarlık için avantajlı olur da bunlar o sınırı çoktan aşmışlar. Velhasıl bu ayrıntıları bir kenara bırakalım. Ben biraz daha işin teorisine dönmek istiyorum.

Bir ülke genel olarak ticaret açığına takmalı mı? Yani ticaretin amacı aldığından fazlasını satıp zenginleşmek mi? Bir sürü ülkeyle aynı anda ticaret yapıyorsunuz. Tıpkı benim marketten de alışveriş yapmam gibi aynı zamanda boyacıdan da züccacıcıdan da... Hani bula bula onu buldum,

züccücücü. Bunların her biri benim hesabıma artım yazmalı. Bunun cevabını biliyorsunuz işte. Bakkal örneğinin saçmalığı oradandı zaten.

Onunla aramdaki para akışı hiçbir zaman benim lehime olmayacak. Ama karşılığında hiçbir yerden alamayacağım kadar ucuza ve iyi mal alıyorum. Bu benim refahımı yükseltiyor. Ne yapacağım?

Parayı mı yiyeceğim ben? Şimdi işin komik tarafı şu. Ben bu soruyu 250 sene önceye dönüp Adam Smith'e sorsam, ''Oğlum siz uzaya gitmişsiniz, yapay zekadan bahsediyorsun ve hala şu konuyu anlamadınız mı?'' diye delirir herhalde.

Tam da bunları konuşuyorlar çünkü. Biz de bunları konuşacağız ama sonraki bölümde. Günlük şaklabanlıkların ötesine geçip esas ticaret politikasının mimarlarından Steven Meera'nın kafasındaki vizyona bakacağız. Çünkü bütün bu olacakları açık açık yazmıştı birkaç ay önce.

Evet, bu arada bir kitap güncellemesi yapayım. Fularsız Felsefe ilk baskısını bitirmek üzereymiş. Bugün haber geldi. Gayet iyi gidiyor.

İkinci baskıya geçecekler. Bana bir şey değiştirmek istiyor musun diye sordular. Ben istemedim. Sizden bir geri bildirim alırsam son dakikada değiştirebilirim.

Neyse yani oradaki o baskı boşluğuna denk gelir de bulamazsanız sebebi budur. Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Aramda ticaret açığı bulunan patronlarıma özellikle teşekkür ederim. Nerede kalmıştık geçen hafta?

Cengiz Macit, Göksu İbaş, Enes Erciyes, Ödağal ekibi, Aslı Atay, Ahmet Zeren, Cemal Çakmak, Özgür Akçiçek, Özay Demirezen, Furkan Polat, Neslihan ve Başak Paşalı. Tekrar teşekkürler. Yakında görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)