
5.341 kelime · ~27 dk okuma
Selam fularsızlar. Bir haftadır ortalıkta yoktum. Kayak sezonu bitince Avusturya'da dağ evleri boşalıp ucuzluyorlar. Rastgele bir köyde kalıyoruz biz de.
Ortamda ineklerden başkası yok ama cennet gibi yerler. Acayip bir manzaraya uyanıyorsun. Tertemiz havayı ciğerlerine çekiyorsun. Sonra bir iki saniye gecikmeyle tezek kokusunu algılıyorsun.
Suratın tam bir şehirli gibi ekşiyor. Ve içeri kaçıp kahve koklayarak tedavi oluyorsun. Sabah rutinim bu. İlginçtir bu arada, adamlar yürüyüş rotalarını sınıflandırırken çıplak ayakla yürünebilecek olanları ayrıca gösteriyorlar.
Ha bir çıplak ayakla da yürümeyiver değil mi? Nasıl bir taleptir, nasıl bir arzdır bu? Maslow piramidinde tepeye kaçak kat çıkmışlar resmen. Neyse döndüğümden beri tek öğrendiğim şey yeni bir papanın seçildiği ve İlker Canıklıgilin serbest bırakıldığı, geçmiş olsun ama zamanlamanın manidar olması gözlerden kaçmadı.
Vatikan'da kartlar yeniden dağıtılırken biz de kaldığımız yerden devam edelim. Geçen bölümün genel fikri neydi? Beyaz Saray, Beyaz Saray diye gözümüzde büyüttüğümüz şeyin ne kadar amatörce yönetildiğiydi. 100 sene önceki ticaret anlayışına dönmenin şoku bir yana genel politika doğru olsa bile uygulanma biçimi yanlış.
Yanlış formülleri, yanlış amaçlarla kullanmışlar. Ne yaptıklarında yalan yanlış açıklamışlardı. Dosta korku, düşmana güven. Bu bölümü hazırlarken de Çin'le geçici bir anlaşma yaptıklarını duydum.
Gerçi bu hali bile eskisine nazaran ciddi bir ticaret engeli teşkil ediyor. Ve 90 gün sonra ne olacağı da belli değil. Diğer ülkelerle de ne olacağı belli değil. Yani trilyonlarca dolarlık ticaretin kaderi her gün değişiyor.
Kimse plan yapamıyor ama ne hikmetse borsalar coştular, eski seviyelere gelip geçtiler. Her şey o kadar mantıksız işliyor ki. Neyse, bugün bu güncel gelişmelerin karmaşasından uzaklaşacağız. Büyük resme bakacağız.
Yalnız baya büyük resim. O yüzden birkaç adım geriden bakacağız. Bildiğiniz gibi cahiliye dönemindeki insanlar gümrük putlarına tapıyorlardı. Sonra Hazreti Adem Smith İskoç yaylalarından indi, o putları kırıp ticareti serbestleştirdi.
O günden beridir de piyasaya inanan, ona sığınan toplumlara bereket yağdı, diğerlerine lanet. Dinimiz amin. Eğer bu dogma doğruysa, binlerce yıldır ticaret yapılmasına rağmen alt tarafı iki asır öncesine kadar serbest halini kimse akıl edememiş mi? Bir kez akıl ettikten sonra da artık tarihin sonuna kadar böyle mi gidecek?
Yani bu işin kayıtsız şartsız doğrusu bu mudur? Bu sorularla başlayalım. Şimdi iddialı bir şey söyleyeceğim. Kesin yanlıştır.
Beni düzeltirsiniz ama dayanamıyorum. On binlerce senedir ticaret yapılmasına rağmen, binlerce senedir de ticaret üstüne yazılıp çizilmesine rağmen bu işin kapsamlı bir felsefesi ortaya çıkmamış. Okuyorum okuyorum bir şey görmüyorum. Mesela en bilindik kaynaklardan biri Xenofon.
M.Ö. 4. yüzyılda iflasın eşiğindeki Atina için bir ekonomi reçetesi yazıyor.
Tarihteki ilk memleketi kurtarma çabalarından biri. Ticaretle ilgili bir bölüm var. Devletin ticareti stratejik olarak desteklemesi gerektiğini öneriyor. Filolar kursun, tüccarlara kıyak yapsın, tiyatrolarda ilk sıraları onlara ayırsın mesela.
Bu işin zenginlik getireceğini biliyor çünkü ama o zenginliğin nasıl oluştuğunu incelememiş. İthalat-ihracat dengesi nasıl olmalıdır? Amaç nedir? Maksimum tüketim midir?
Bir toplum üretebildiği şeyleri de ithal etmeli mi? Bunlar hiç konuşulmuyor. Sadece o değil, kimse konuşmuyor. Onun yerine hangi şehrin neye ihtiyacı var, onlara odaklanıyorlar.
Felsefesini yapan da tüccarlığın felsefesine odaklanmış. Ahlakçı bir şekilde yaklaşmışlar. Ne kadar kar etmeleri makul. Eğer çok zenginleşirlerse birilerinin kazıklandığını gösterir.
Ticarete karşı genel bir şüphe var. O yüzden ideal vatandaş asla tüccar olarak resmedilmemiş. Toprak sahibi olmak, zenginliğini topraktan elde etmek daha saygın. Tabii hep aklınızda olsun.
Antik çağlardan, eski çağlardan bize ulaşan eserler toplumun genel görüşünü yansıtmak zorunda değiller. O eserleri yazanlar orantısız olarak büyük toprak sahipleri, aristokratik ailelerden geliyorlar. Bizzat aristokrat olmayanlar da o kesime göbekten bağlı tipler. Aristo örneğinde olduğu gibi.
Onun babası Makedonya Kralı'nın aile doktoruydu. Kendisi de o sarayda İskender'e hocalık yaptı sonradan. O kesimin değerlerini yansıtmak zorundalar. Yoksa bir şey yazmaları zor, yazılanın bizlere ulaşması daha da zor.
Velhasıl ticarete yönelik şüpheci bir bakış var dedik, sonraları dini öğretilerle bu bütünleşerek iyice perçinleşmiş. Tüm bunlar da anlaşılır aslında biraz. Yıllar boyunca bir şey değişmiyor. Savaşlar falan oluyor da hani genel ekonomi büyümesi diye bir şey yok.
Birkaç tane ürün var yetiştirebileceği. Onların da çoğu kendine anca yatıyor. Böyle bir ekonomide kaynaklar ekonomi içinde nasıl daha optimum dağılmalı diye teori kasamıyorsun ki zaten. Ne yapsan yapsan ne yapacaksın.
Bir de tabii herhangi bir fazla verirsen onları nasıl satacaksın? Uzak mesafelere göndermek riskli. Geçen gün Moğolların Harezmşah Devleti'ni işgalini dinliyordum. Harezmşah da nasıl?
Daha önce hiç söylememişim bu kelimeyi. Rahatlamak için birebir konu Moğollar. Geleni geçeni kesiyorlar. Doğu'da Çin'i işgal etmekle uğraşırken İpek yolu üstünden bugünkü Kazakistan'a bir karavan yolluyorlar.
Büyük bir karavan, yüzlerce Müslüman tüccardan oluşan bir grup, altın ve deri yüklenmişler, karşılığında lüks kumaş alacaklar. Yalnız bölgenin valisi, tüccarları casuslukla suçlayıp alıkoyuyor, bir tanesi dışında hepsini öldürüyor, mallarını da çalıyor. Katliamın haberi Cengizhan'a ulaşınca adam şaşırmış. Yani herhalde bir yanlışlık oldu.
Aklı olan bana böyle bir şey yapmaz. Kaç senedir ortalığı yakıp yıkıyoruz. Doğrudan sultana elçi yolluyor. Vali sizden habersiz hareket etti herhalde.
Onu cezalandırın da aramız düzelsin diye bir çıkış yolu sunuyor. Vali dediğim de sultanın amcası. Fakat sultan daha da beter çıkıyor. Elçileri de öldürüyor.
Ya hepsini öldürmüş ya da Müslüman olanını öldürmüş, Moğollarınsa saçını sakalını kesip öyle göndermiş geri. Büyük hakaret. Ve yine yanlarında getirdikleri malları çalmış. Bu hareketten iki sene sonra elinde imparatorluk falan kalmayacaktı.
Moğollar doğudaki işlerini bırakıp buraya çullandılar. Önce valiyi yakaladılar. Aç gözlülüğünü cezalandırmak için ağzına burnuna erimiş sıcak metal dökmüşler. Sonra da bütün şehirleri bir bir kuşattılar.
Bunlar öyle at üstünde ok atan tipler değiller artık. Çin'den kuşatma teknikleri öğreniyorlar, bir sürü mühendis getiriyorlar. Kimse karşılarında duramıyor. Minimum 2 milyon, bazı tahminlere göre ise 15 milyon insan öldürmüşler sırf bu seferde.
İşte bunları dinleyerek uykuya dalıyorum. Mışıl mışıl. Şu yüzden anlattım. Karavan dediğin muhtemelen Moğol elitlerin bir iş girişimi.
Ellerinde ganimet var veya üretim fazlası, kağıt üstünde zenginler ama bir işe yaramıyor. Kendi istedikleri şeyleri dönüştürmeleri lazım. Hem mallarını riske ediyorlar karavanla göndererek uzaklara, hem de o aylar sürecek yolculuğu finanse etmeleri lazım. Yüzlerce, binlerce insan, on binlerce deve, at, hayvan neyse artık gidip dönecek.
Kolay değil. Zaten o yüzden de ticaret kısıtlı. Kritik gereksinimlerini bu şekilde karşılayabilir misin? Arkadaşlar bizim demir madenlerimiz var, çok iyi ustalarımız var, biz bu işe odaklanalım.
Tarım marım biz anlamayız, onları Mısır'dan satın alırız. Böyle diyemiyorsun. Bunu diyebilmen için işte Roma gibi gerektiğinde o Mısır'a askerlerini yığabilmen lazım. Kısacası yüksek risk ve düşük üretim yüzünden ticaret genelde bölgesel, kontrollü ve sınırlı.
Önce bunların değişmesi lazım ki kültürel değerler değişsin, bakış açıları değişsin. Bu da çok sonraları oluyor. Birkaç önemli şeyin değişmesi sayesinde oluyor. Amerika'nın keşfi, oradan gelen tonla gümüş ve altın, Afrika'yla Hindistan'la deniz ticareti.
Enflasyon diye bir şey yokken 150 sene içinde fiyatlar 6 kat artmış. Bizim standardımıza göre yine aşırı düşük bir enflasyon ama o dönem için ciddi. Tüm bunlar ticarete. faize, zenginlik biriktirmeye olan bakışa etkiliyorlar.
O değişim de tekrar gerçek hayatta değişimlere yol açıyor, somut değişimleri hızlandırıyor çünkü yeni nesiller o değerlerle eğitiliyorlar. Bütün değişimlere böyle bakmak lazım aslında. Bu çerçevede işte 1500'lerden itibaren ilk defa kapsamlı bir ticaret görüşü oturuyor Avrupalı güçler arasında. İsmi Merkantalizm.
birçoğunuz için gayet basit ve mantıklı gelecektir. Çünkü dediği şey, arkadaşlar zengin olmamız lazım. Zenginlik nedir? Dostluk, sevgi, sağlık.
Hayır. Zenginlik altındır, gümüştür. Orduları bunlarla besliyoruz, savaşları bunlarla yapıyoruz. Peki onları nasıl biriktiririz?
Başkasına mal satarak. Mal satıyorsun karşılığında altın alıyorsun. Ticaretin amacı dışarıya çok satıp az almak. Ortada sabit bir zenginlik var.
İthalat-ihracat dengesine göre bu zenginlik bir ülkeden diğerine kayıyor. Öyle bakıyorlar. Bu politika neyin üretileceğini de değiştiriyor. Genelde ham maddeler ucuz ya, başkasına ucuz ham madde satmak kötü bir şey oluyor.
Onun yerini işleyip ürün haline getirip satarsan daha çok altın getirirsin. Tersten bakarsak dışarıdan ucuz ham madde almak pozitif bir şey, imal edilmiş ürün almaksa negatif. Daha sonraları infant industry denecek fikrin ilk halini görüyoruz burada. Ta 1300'lerde, 1337'de bizim Orhan Bey İzmit'i kuşatırken İngiltere yün ihracatını yasaklamış bu yüzden.
Ülkedeki yün bollaşsın, fiyatı düşsün. Buna mukabil işlenmiş kumaşların ithalatını da yasaklamışlar. Şimdi bu strateji doğru olsa bile, çok mantıklı bulsanız bile işlemeyecek bir strateji. Çünkü diğer ülkeler de aynı şeyi yapacaklar.
Herkes aynı anda birbirinden ucuza ham madde alıp birbirine ürün satamaz, satışını maksimize edemez. Rakiplerinle aranda ticaret azalacak. Zaten bu yüzden merkantalizmle sömürgecilik el ele gidiyor. Rakiplerini senden mal almaya zorlayamazsın, onları gümrüklerine açmaya zorlayamazsın ama kendi sömürgelerini zorlayabilirsin.
Bir yerde üretilen ham maddeler illa okyanusu aşıp merkeze dönecek, belli limanlardan belli fiyatlarda satılacak, merkezde işlenecek ve sonra gerisin geri sömürgelere satılacak veya Afrika'ya köle ticaretinin bir parçası olarak. Bu sömürgelerin başka ülkelerden işlenmiş ürün almaları da yasak. Kısacası teoride rakiplerinle aranda ticaret fazlası vermeye dayalı bu sistem. Koloni kurup onlarla aranda ticaret fazlası vermeye dayanıyor.
Ha bir de bizim gibi çevre ülkeler var. Onlara öyle şu alınacak, bu satılacak diye emir veremiyorlar ama askeri nüfuzlarını kullanarak gümrük vergilerinden muafiyet elde ediyorlar. Kapitülasyon dediğimiz şey, bir tarım ülkesiyle de görece serbest ticaret yaparlarsa kimin kime ne satacağı az çok bellidir. Tabi bu kendi kendine tüketen bir sistem aslına bakarsanız.
Yani merkantalist güçler çok geçmeden çevre ülkeler için ve sömürgeler için savaşacaklar. Biriktirdikleri altınları bu savaşlarda çarçur edecekler. Yalnız daha da temel bir zayıf noktası var bu sistemin. Yani hiç savaş çıkmasa bile, herkesin mallarını satacağı bir dış pazarı olsa bile, ticareti bir altın biriktirme oyununa indirgemek yanlış.
Çünkü İspanya. Bunlar doğrudan paranın kendisinin ticaretini yapıyorlardı. Güney Amerika'ya gittiler, bir dünya altın ve gümüş çaldılar, daha sonra çok daha fazlasını kurdukları madenlerden çıkarıp getirdiler. Avrupa'dan Çin'e kadar her yerde kabul ediliyordu gümüş.
Bugün Amerika'nın dolar basması gibi onlar da gümüşleri kazıp getirip millete sattılar. Yüzlerce sene yaptılar bunu. On binlerce ton gümüş getirdiler. Sonunda ne oldu?
Hepimiz İspanyolca mı konuşuyoruz? En güçlü askeriyeye mi sahip oldular? En ileri kapitalist kurumlara mı sahip oldular? En büyük sanayileri mi kurdular?
Kısa vadede zenginleştiler. Alım güçleri arttı. Sağa sola savaş açtılar. Ama bunu uzun vade refaha dönüştürecek adımları atamadılar.
Ta 20. yüzyıla kadar fakir fukara bir yerdi. Demek ki zenginlik eşit değildir, değerli maden stoku. İşte Hazreti Adam Smith burada devreye giriyor.
Zenginlik değerli madenlerde değil, üretimde ve iş gücünde saklıdır, diyor. Bildiğimiz iyi olduğumuz alanlarda bol bol üretelim, sonra serbestçe değiş tokuş yapalım. Böylece hepimiz zenginleşiriz. Bunu zaten kişisel hayatımızda da tecrübe ediyoruz.
Biri ev içinde bile iş bölümü yapılıyor. O yüzden anlaması kolay bir kavram. Ticaret dengelerine de çok kafayı takmayın. Bu dünya Süleyman'a bile kalmamış deyip bir duble daha koyuyor.
Yok öyle dememiş ama ticaret açığı verirken bile zenginleşebilirsiniz diyor. Çünkü refah artıyor. Ben sizden ahşap alıyorum. Size de bir şey satmıyorum.
Açık veriyorum. Ama o ahşapla kendime harika bir çatı yapıyorum. değerleniyor. Serbest ticaret fikrinin gücü, merkantalizmin zayıf noktasıyla aynı.
Daha fazla kişi katıldıkça daha da kuvvetleniyor. Çünkü piyasa ne kadar büyükse o kadar fazla özelleşmeye, dolayısıyla o kadar fazla verimliliğe olanak tanır. 10 bin nüfuslu bir kasaba düşünün, orada kendi yağında kavrulacak bir tiyatro işletemezsiniz. Kasabalardan ibaret bir ülkede tiyatro olmayacaktır.
Ama aynı zenginlikteki, aynı kültürdeki nüfusu alıp biraz yoğunlaştırıp şehirler yaratırsanız tiyatrolar ortaya çıkabilir. Şehir büyüdükçe de aralarındaki rekabet sonucu kalite yükselir. İşte uluslararası ticaret dediğin piyasanın bir anda büyümesi demek. Dediğim gibi bunun devrimci bir yanı yok.
Bildiğimiz iş bölümü fikrine ölçeğini büyüterek tekrar sunuyor. Eski insanların da aklına gelmiştir ama üretimleri az olduğu için, ticaretler riskli olduğu için bunu yapamamışlar. Adem'in esas katkısı... Adem, Adem dilime takıldı.
Smith'in esas katkısı devletin piyasalara müdahalesini eleştirmesi. İthalatı kısmak için getirilen vergiler, ihracatı coşturmak için yapılan müdahaleler. Bunları sevmiyor çünkü en iyi şartlarda dahi vatandaşın refahını düşürecekler. Ama zaten o noktada bile değiliz çünkü pratikte bu politikalar vatandaşın iyiliğini düşünen idealist uzmanlar tarafından şekillenmiyorlar.
Çeşitli çıkar çevreleri tarafından şekilleniyorlar. Modern bir örneğini biraz önce okuyordum aslında. Amerika'daki bazı muhafazakar eyaletler laboratuvarda yetiştirilen etlerin üretimini ve satışını yasaklamışlar veya ertelemişler. Son bir sene içinde 20 tane eyaletin bu konuda girişimi var.
Yerli, ithal fark etmiyor. Hepsini yasaklamışlar. Ben hayvanlara yapılan eziyeti düşüreceği için yapayetten yanayım. Ama işin o kısmını boş verin.
Burada sırf piyasacı gözle bakalım. Orada da muhafazakarlar sözde piyasacı ya. Normalde ne yapmaları lazım? Herkese yaptıkları düzenlemeleri yapacaklar.
Ciddi bir sağlık riski yoksa alan alsın, satan satsın kardeşim. Devletin işi değil ki hangi eti yiyeceğini millete söylemek. Ama gerçek hayatta işler nasıl yürüyor? Et üreticileri birleşiyorlar, bir yandan vatandaşa yönelik propaganda yapıyorlar.
İşte dünya ekonomik forumunda bir araya gelen globalistler bizim geleneksel yaşam tarzımıza karışıyor. Bir yandan da doğrudan politikacılara lobi yapıyorlar. Normal vatandaş bunu yapmıyor ki ben ne uğraşacağım? Hayvan hakları örgütleri uğraşır belki ama onların da yeterli kaynağı yok.
Kısacası Smith diyor ki kimse bu vergi oranlarını bilimsel yöntemlerle, ortalama vatandaşın refahını gözeterek oluşturmuyor. İşi piyasaya bırakmak daha iyidir. Yalnız onun ideal dünyasında ülkeler arasında ticaretin gelişmesi için iş bölümünün sonucu farklı ülkelerin farklı konularda üstünlük oluşturmaları lazım. Gelişmiş ülkeler için bu doğal, bir şeyler bulurlar.
Peki ya diğerleri için? Mesela zamane Osmanlısı, İngiltere'yle niye ticaret yapsın? Belki İngiltere, Teknolojisi sayesinde tarım ürünleri dahil her şeyi daha iyi biçimde üretiyor. Daha verimli, daha kaliteli, her konuda mutlak avantaj sahibi.
Niye alıp satsınlar? Bu soruyu yaklaşık bir nesil sonra David Ricardo cevaplıyor. Ticaretin mutlak avantaja değil, görece avantaja, comparative avantaja bağlı olduğunu gösteriyor. Bu çok devrimsel bir düşünce.
Aklına çok ters geliyor. Diyelim ki patatesi de portakalı da komşumdan daha iyi yetiştiriyorum. Her şeyi herkesten daha iyi yapıyorum. Süperim.
Yine de yenemeyeceğim bir rakip var. Zaman. Zamanımın sınırlı olması beni bir seçim yapmaya zorluyor. Hangi üründen ne kadar üreteceğim?
Çünkü ürettiğim her patatesin portakal cinsinden bir fırsat maliyeti var. Bu maliyetleri sınırlamak için komşuma bakmam lazım. Evet, patates işinde benden daha kötü ama eğer portakal işinde daha da kötüyse ben de o konuda ekstra iyisem o zaman yine iş bölümü yapmamız faydalı olacaktır. Ben portakalcı, o da patatesçi olsun.
Yani daha verimsiz bir patatesçiden patates satın alarak ikimiz de daha çok patates ve portakal sahibi olabiliyoruz. Ricardo bu örneği kullanmamıştı. İngiltere ve Portekiz arasındaki kumaş-şarap ticaretini örnek olarak kullanmıştı. Basitleştirmek için kalitenin aynı olduğunu farz etmiş.
Sadece üretimi kıyaslamış. Saat başında kaç tane üretiliyor? Ve bunu matematiksel olarak göstermiş. Evet, iki taraf da zenginleşiyor.
Peki o rakamlar gerçek hayatta nereden geliyorlar? Devletler nereden öğrenecekler de hangi endüstriye odaklanacaklarını bilecekler? Bu tuzak soruydu. Devletlerin yapacağı hiçbir şey yok.
Piyasa kendiliğinden bulacak onları. Yani rakamlar bir başlangıç noktası değil, onlar bir sonuç. İki ülke arasında ticaret serbest olduğu sürece üreticiler hangi konuda komperatif avantaj sahibi olduklarını kendileri keşfedecekler. Sermaye ve iş gücü gereken yerlere akacak.
Akla en ters gelen fikirlerden biri ama matematiği gayet basit olduğundan okuyan herkes anlıyor ve nihayet ticaret tartışmaları o eski ahlak pragmatizm çizgisinin ötesine geçip ekonomik bir temel üstüne oturuyor. Özellikle de kişisel kar hırsının belli şartlar altında toplumsal refaha karşı olmadığı bilakis onu arttıracağı fikri yerleşiyor. Bin senelik dini programlamayı bitirdi bu. Şimdi uzun bir parantez açayım.
Bu insanlar elbette saf değildiler. Her şeyin ekonomik verimden, tüketimden ibaret olmadığını biliyorlardı. Ticaretin başka faydaları da var. Fikirlerin yayılması gibi, savaşın zorlaşması gibi.
Ters taraftan bakarsak serbestlik her durumda iyi değil. Bazı alanlarda korumacılığın makul olduğunu bizzat Adam Smith savunuyor. İngiltere'nin gemicilik endüstrisini güçlendirmek için getirilmiş bazı kanunlar var, onları destekliyor. Normal zamanlarda bu politikalar fiyatları arttırabilir, biraz refah düşüşüne sebep olabilir.
Ama ne diyor? Savunma gösterişten daha önemlidir. İnceleme yaptığın ölçek de önemli. Sermaye çok serbestse o zaman sadece ülke içindeki kaynakların optimum dağılmasından bahsetmiyorsun.
Kaynak o ülkeden tamamen kaçabilir. Bir konuda komperatif avantajı olan başka bir ülkeye girebilir. Bildiğimiz offshoring. Hani ticarete katılan herkes fayda sağlayacaktı?
Global açıdan kaynaklar optimum dağılmış oluyor ama ülkeler açısından değil. Aslına bakarsanız ülke içinde de benzer bir sorun var. Oradaki kaynakların yeniden dağılması da verimsiz endüstrilerden verimlere kaymasının da benzer bir etkisi var. Çünkü insanlar böyle bir Excel hücresinden diğerine kopyalanacak rakamlar değiller ki hayatın boyunca şarapçılıkla uğraşmışsın, işsiz kaldın, ertesi gün tekstilci olarak işe başlayamıyorsun.
Bu etkiler baya büyük bu arada. Şöyle bir çalışma okudum. Serbestleşme yüzünden ortalama refah bir birim artmışsa o ülke içinde beş birimlik zenginlik değişimi oluyor. Bir başka da işte ortalamadaki değişim pozitif olsa bile bir sürü insan negatif etkileniyor.
O yüzden o elde ettiğin ekstra zenginliği mesela devlet bir şekilde toplayacak vergiler yoluyla. Sosyal programlarla bu değişimin kaybedenlerine yardımcı olacak. Bunu yapamıyorsan mutsuz bir sürü insan yaratıyorsun. Ellerinde meşalelerle kapına dayanıyorlar.
Kısacası bu teorileri böyle bir iki paragrafla anlatıyoruz da insanların koca koca kitap yazmalarının bir sebebi var. Bir sürü açıklama getirmişler. Bunları tartışmışlar. Yalnız bir tanesine özellikle dikkat çekmek istiyorum.
Ricardo'ya getirilen bir eleştiri özellikle önemli. O da teorisinin statik olması. Tamam, belki şimdiki şartlarda bizim yapabileceğimiz en iyi şey Almanya'ya fındık fıstık satmak, onların da komperatif avantajı bize araba motoru satmak. Piyasa kendi haline bırakılınca bu yönde evrilecek.
Biz çok çok iyi fındıkçı olacağız, onlar da çok çok iyi motorcu. Bu mudur yani kaderimiz? Ya devlet piyasaya müdahale edip, hayır kardeşim biz de motor üreteceğiz, yerli üreticimizi koruyacağız diye diretseydi? belki birkaç senelik verimsizlik sonrası sanayi o kadar gelişecekti ki biz ihraç etmeye başlayacaktık o ürünleri.
Sonuçta iyi bir ekonomik teori, Türkiye'nin Almanya haline gelmesine olanak tanımalı. Yoksa Türkiye'yi sonsuza kadar Türkiye olarak bırakmaktan, biraz daha verimli bir versiyonuna dönüştürmekten ibaret bir teori ne yapayım? John Stuart Mill tam da bundan bahsetmiş. Politik Ekonominin Prensipleri kitabında birçok ülkenin, birçok sektördeki avantajlarının sadece o işe daha önce başlamış olmalarından ileri geldiğini söylüyor.
Tecrübe biriktirmişler. Eğer kısa bir süreliğine bir millet kendisini vergilendirirse, henüz iyi olmadığı alanlarda ne kadar hızla ilerlediğini gözlemleyip denemeler yapabilir. Yani hangi konuda avantajlı olup olmadığını önceden belli bir şey değil. Yaptığın yatırıma göre, izlediğin politikalara göre değişiyor.
O yüzden de bu teorinin dinamik versiyonları ortaya çıkmış çok sonraları. Şimdi tüm bu ileri geri tartışmalar bir boşlukta yapılmıyorlar. Arka planda büyük bir politik mücadele sürüyor ki sonradan serbest ticaretin gerçek başlangıcının sembolü olacak. Tahıl kanunları.
Orjinal ismi Corn Laws. Corn mısır demek ama orada tahıl anlamında kullanılmış. Buğday, yulaf, arpa, çavdar hepsi. Bunları da görsem ayırt edemem ha.
Bir tek buğdayı tanıyorum. Her ülke gibi İngiltere de bunların ticaretini düzenliyor. Kıtlık zamanında ithalatı kolaylaştırıyor, dışarıya ihracatı zorlaştırıyor, bolluk zamanında da ithalatı kısıtlıyor, fiyat daha da düşmesin, üretici korunsun. Üretici-tüketici arasında bir denge politikası var.
Adam Smith ortaya çıkıp, piyasanın görünmez eli bu işi daha iyi halleder diye yazıp çizmiş ama kimse ipleri bırakmayı göze alamıyor. temel besin diğer ürünler gibi değil ki. Bir şekilde kontrolden çıksa, bir şeyler yanlış gitse her şey etkileniyor. Anında kapının önünde meşaleler.
Fakat Adam Smith'in uyardığı şey oluyor. Zamanla parlamentoyu domine eden o büyük toprak ağlarının etkisiyle üreticinin korunması o kadar abartılmış ki kıtlık anında bile ithalatla engellenmiş ve ihracat serbest bırakılmış. Toprak ağları çok zenginleşiyorlar tabii. Onların dışındaki herkes zarar görüyor.
Çoğunun sesi duyulmuyor, herkesin oy hakkı yok ama seslerini yeni yeni duyuran bir grup var. Sanayiciler. Onlar için gıda fiyatlarının yüksek kalması demek, işçi maliyetlerinin artması demek. Bir kere millet yemeğe daha çok bütçe ayıracağı için zaten bu tip malların satışları düşecekti.
Bir de üstüne ürünler iyice pahalılaşınca gıda fiyatları yüzünden uluslararası piyasada da rekabet gücü düşüyor. Onları da satamıyor. Üstelik bu duble düşüş. Senin üretim maliyetin artarken rakiplerininki düşüyor.
Çünkü senin kuralların yüzünden onlar sana gıda satamıyorlar. O gıdalar iç piyasada tüketiliyor, imalat ucuzlaşıyor. Hiç satamıyorsun bu sefer. Sanayicileri uzun yıllardır dış rekabetten koruyarak büyütmüşlerdi.
Artık dışa açılacak kadar olgunlaştıklarını düşünüyorlardı. Fakat bu işler sekte vuruyor planlara. Bu argümanları parlamentoda konuşuyorlar bu arada o tarihlerde. Ta 1790'lardan beri.
10 yıllar boyunca sürüyor mücadele. Yavaş yavaş her sene o güç dengesi biraz daha sanayicilerle yine değişiyor. Halk da bilinçleniyor. Gıda fiyatları artınca refleks olarak tüccarları suçlamıyorlar.
Toprak ağlarını suçlayacak kadar bilinçlenmişler. Sonunda İrlanda'daki patates kıtlığı bardağa taşıran son damla oldu ve bu kanun çöpe gitti. Sembolik olarak merkantalizmin gözden düşüp klasik liberalizmin kazandığı nokta burası. 1800'lerin ortası.
Onu takip eden birkaç sene içinde birçok sektördeki gümrükler kalkacak. Bakın Adam Smith'ten 75 sene sonrası bu. Endüstriyel devrimin başlangıcından da 100 sene sonrası. Anca o zaman İngiltere serbest piyasanın şampiyonu olup çıkıyor.
Yalnız bu demek değil ki serbest piyasacılık anında kazanıyor. Herkes onların peşinden gitmedi. İngiltere'deki kişi başına sanayileşme hızı o dönem çok yüksek. En yakın rakibinin iki katı.
Millet bundan korkuyor Almanya gibi. O seviyeye gelelim de öyle açılırız diyorlar. Açık ara en korumacı batılı devlet de ABD. Zaten bağımsızlık savaşının çıkış noktası vergilerdi.
Ama ta 1950'lere kadar izole kaldılar. İmalatta, son ürünlerde ortalama vergi %50'ydi. Kimse getirip onlara satsın istemiyorlar. Bir de zaten oraya ürün götürüp getirmek pahalı.
Yani coğrafyanın getirdiği doğal bir gümrük var, ona ek engeller getirmişler. Bu yüzden mi geliştiler peki? Bilmiyorum, belki ilk anda pazarlarını açsalardı. Daha yavaş sanayileşeceklerdi.
Ama tek sebep bu olamaz. Yani içe kapanan herkes 100 sene içinde sanayi devine dönüşmüyor. Onlar koca bir kıtanın doğal kaynaklarına sahiptiler bir kere. Okuryazarlık oranı yüksekti.
Çok göç aldılar. İş gücü ve iç pazar büyüdü. Savaş da azdı. Bir de şu da var.
Zamanı gümrük politikalarını okurken akılda tutmak lazım. Devletlerin başka gelir kaynağı yok. Bizim için standart olan gelir vergisi ilk defa İngiltere'de başlıyor, ta 1842'de. E ne yapacak başka?
Devlet borç alabilir ama o imkanlar da kısıtlı. Şimdiki gibi piyasalar yok. Kendi paralarını basarak ekonomiyi canlandırmayı deneseler, öyle şeyler de mümkün değil. Çünkü merkez bankası diye bir şey yok çoğunda.
Tüm bunların manası, gümrük vergisinin bu yeni ulus devletler için belki bir numaralı gelir kaynağı olması. Serbestleşmenin önündeki bir yapısal engel de bu. Velhasıl, genel gidişatı özetlersek, belli bir şekilde bölüşürmüş bir pasta var, büyük toprak sahipleri lehine, sonra o pastayı büyüteceğini iddia edenler çıka gelmiş ama bu büyüme sancısız olmayacak, dilimler yeniden dağıtılacak. O yüzden serbest ticaret fikirlerinin yayılması ile ticaretin serbestleşmeye başlaması arasında epey bir süre var.
Her ülkenin gidişatı da farklı. İngiltere öncülüğünde 1850'lerde başlayan serbestleşme özellikle Almanya ve ABD'nin koruduğu bariyerler yüzünden kısıtlı kaldı ve dünya savaşlarıyla iyice sekteye vurdu. Ancak 2. Dünya Savaşı bitiminde, nihayet temelinde serbest ticaretin olduğu yeni bir dünya düzeni kurulacaktı.
Bu düzenin bir aya, Dünya Ticaret Örgütü'nün öncülü olan küresel bir gümrük anlaşması. En önemli tarafı da Most Favored Nation kuralı. Harika bir şekilde, ismi tamamen yanıltıcı. Aksine kimseyi favor edemiyorsun.
Yani kimseye iltimas geçemiyorsun. Herhangi bir ülkeye yapacağın gümrük indirimlerini diğer tüm ülkelere de önermek zorundasın. Dikkat edin bu bir gümrüksüzlük anlaşması değil. Bir ülke istediği kadar korumacı olabilir.
Portakal ithalatına %50 vergi koyabilir mesela. Ama İngiliz portakalına 50, Çin portakalına 10 diyemez. Minimum vergi herkese uyguladığın vergi oluyor. Dolayısıyla ikili ticaret anlaşmaları yerine pazarı genişleten uluslararası anlaşmalar çağı başladı.
Tam başlamadı gerçi çünkü bu anlaşmayı ihlal etmenin bir cezası yoktu. Bir iyi niyet anlaşması daha ziyade. Ta 95'te kurulan Dünya Ticaret Örgütü, işte bu anlaşmazlıkları şikayet etme, yargılama ve yaptırım mekanizmalarıyla beraber geldi. Herkese eşit olmayan muamelenin tek bir istisnası vardı, o da iyice serbestleşmek.
Portakalı verginiz %50 olabilir ama mesela Yunanistan ile aranızda genel bir serbest ticaret anlaşması yapmışsınızdır. O zaman birbirinize gümrüksüz portakal alıp satmanıza izin var. Diğer ülkelere vergi uyguladığınız halde. Dolayısıyla amaç serbest ticaret bölgeleri yaratmak, onların dışında kalan yerlerde de pazarı herkese eşit biçimde açmak.
Şimdi bunu duyunca aklınıza bir soru gelebilir. Ya geçen bölümde anlattığım hikaye neydi? Trump ilk döneminde nasıl Çin'e özel bir çelik ve alüminyum vergisi koymuştu? Kısa cevap, gücü yeten her şeyi yapar.
Kurallar zayıflar için vardır. Uzun cevapsa, meseleyi ulusal güvenlik meselesi ilan edip vergileri geçirdi. Dünya Ticaret Örgütü doğal olarak dedi ki, öyle kafana göre acil durum ilan edemezsin. Ulusal güvenlik demek savaş mavaş olması demek.
Sende öyle bir şey yok. ABD bunu dinlemedi. Ve zamanında kendi getirdikleri o yaptırım mekanizmalarını bozdular. Nasıl bozdular?
Gerekli atamaları engelleyerek. Yani düşünün, herkese adalet sloganıyla bir mahkeme kuruyorsun. Sonra mahkeme seni suçlu buluyor, temize gidiyorsun fakat temiz mahkemesinin yargıçlarının atanması senin iznine bağlı, o izni vermiyorsun. Mahkemede öyle atıl kalıyor.
Yıllardır Dünya Ticaret Örgütü'nün anlaşmazlık çözme mekanizması işlemiyor. Trump'ın ilk döneminde yediği nanelerden biriydi bu fakat sadece onun suçu değil, ondan sonra gelen Biden iktidarı da durumu düzeltmedi. Onların zamanında öncülük ettiği düzene tek çomak sokma girişimi bu değil bu arada. Kanada ve Meksika ile aralarında serbest ticaret anlaşması olmasına rağmen yine aynı milli güvenlik meselesini bahane ederek onlara da ayrıca vergi uyguladılar.
Valla onca ekonomik teori arasında en yakın müttefiklerinize ufak sürprizler yapın, onları ara sıra kazıklayın, kendi kurduğunuz bölgesel ve hatta küresel anlaşmaları ilk siz bozun diyen bir teori yok. Trump, gümrük politikalarını kısa vadeli bir pazarlık aracı olarak kullanmayı seviyor. Çünkü kafasına göre değiştirebildiği bir şey. Referanduma gerek yok, kongreden izin almasına gerek yok, bir hakim tarafından engellenme riski yok, uluslararası arenada da yaptırıma uğrayamaz.
Tweet atar gibi değiştirebiliyor. Temelde sistemi bir hatası. Yani gündelik politikaya en az alet olması gereken şeyleri sadece iktidarın yetki alanında bırakırsan eninde sonunda böyle birileri gelecek ve böyle şeyler yapacak. Ama bu kaosun ardında saklanan bir plan da var.
Kaos planın bir parçası demiyorum. Onlar bildiğin ahmaklık da ona paralel uzun vadeli bir bakış açısı var. Bu planın mimarlarından olan Steve Miran birkaç ay önce küresel ticaret sisteminin yeniden yapılandırılması üstüne bir kullanıcı rehberi isimli bir makale yayınlamıştı. İsim zaten her şeyi net biçimde açıklıyor.
Yani utanmasa dünyayı ele geçirme planımız çok gizli yazacakmış. Yaptığı şey de şu, şu ana kadar konuştuklarımızı doların özel rolüyle birleştirmek. Özel rol dediği de zamanla altının yerine geçerek ticaretin para birimi olması. Sonuçta yeni bir uluslararası düzen, gümrük anlaşmalarından ibaret olamaz.
Kur çalkantıları da ticaret için kötü. Serbest ticaret kağıt üstünde kazan kazan modeliyle işlerken gerçek hayatta kaybet daha çok kaybet modeline dönüşebiliyor. İşte Çin'e getirilen suçlama neydi? Kendi parasını aşırı ucuz tutarak vatandaşını fakir bırakması yani biraz kaybetmesi ve bu yolla ihracatta rekabetçi kalması yani diğer ülkelere daha çok kaybettirmesiydi.
Bunu Çin icat etmedi, aynı muhabbetler 1800'lerde de var. O yüzden serbest ticaret üstüne istediğimiz kadar teorik güzelleme yapalım. Farklı para birimlerinin ilişkisini düzenleyecek bir çerçeve olmazsa hiçbir şey işlemez. Olası en basit çerçeve herkesin aynı şeyi kullanması.
Fakat bu da mümkün değil. Her ülke kendi para politikasını kontrol etmek istiyor. Bir kriz anında para arzını değiştirerek müdahale etmek istiyor. Bir savaş anında kasada altın yokken dahi askerlerini ödeme yapabilmek istiyor.
Kendi para birimi üstünde ne kadar kontrol sahibi olursan kolay ve adil ticarette o kadar zorlaşacak. İşte bu çekişme çerçevesinde sistemin evrimi başlı başına bir konu. Ama uzun lafın kısası, İkinci Dünya Savaşı bitiminde karma bir sistem kurulmuş. Kıdemli dinleyiciler Bretton Woods Anlaşması'nı hatırlayacaklardır.
Savaşlar bittiğinde kimde en çok altın var? Kim yıkıma uğramamış? Kim dünyanın imalat merkezi olmuş? Öyleyse dolar, altının resmi temsilcisi olsun.
Onu dolaşıma sokup ticareti mümkün kılmak, altını dolaşıma sokmaktan daha kolay. Doların değerini belli bir miktar altına fixleyelim. Diğer büyük para birimleri de dolara fixlensin. Bir miktar oynaklığa izin var ama çok değil.
Kurlar böylece az çok sabitlenmiş oldu. Bu sistem içindekilerin ticaret yapması kolaylaştı. Güven de var çünkü her ülkenin merkez bankası istediğinde elinde birikmiş olan dolarları o fix fiyattan altına dönüştürebilir. Yani gidip fiziki altın alabilir.
Ama bu hak sadece merkez bankalarına tanınmış. Şirketlerin ve bireylerin ellerindeki kağıdı altınla değiştirme hakları yok. Para birimi ile altın arasındaki ilişki iç ekonomide zayıflatılmış. Dış ticarette ise dolar ile altın neredeyse aynı şey.
Bir ülke başkasına mal sattığı zaman karşılığında dolar alacak, o oranda yerli para basacak, ihracatçı o parayı yiyecek, dolar da rezerv olarak duracak altın gibi. Ama altın gibi boş boş durmasın diye onları da Amerika'ya borç olarak veriyor ülkeler. Böylece Amerika kendi para birimi üstünden ucuza borçlanmış oluyor. Yani gerçekten para basarak borç ödeyebilecek bir ülke ABD.
Bu kadar kolay borçlanınca da orada bütçe denkliği falan kalmadı. Zamanla altın ile para arasındaki ilişki iyice zayıfladı biliyorsunuz ve 70'ler de tamamen koptu. 76 yılında doların resmi tanımını değiştirdiler artık. Altına yönelik tüm referanslar silindi.
Fakat bu noktada ticaret sistemi dolara çoktan bağımlı hale gelmişti. Herkesin elinde dolarlar var. Yani sistem çökse, bunlar artık değersiz kağıt parçası deseler, herkes için zarar olacak. Aynen devam ediyorlar.
Doların bu hakim konumunu 1960'larda Fransız Maliye Bakanı fahiş ayrıcalık olarak tanımlamıştı. Yalnız madalyonun öteki yüzü de şu. Diğer ülkeler dolar biriktirmek istedikçe, irili ufaklı yatırımcılar da özellikle kriz anlarında güvenli liman diye dolara kaçtıkça bu paranın değeri artıyor. Böylece Amerikalılar açısından dünyadaki her şey ucuzluyor.
İthal ediyorlar her şeyi, hayvan gibi tüketiyorlar. Aksine ihracatları da zorlaşıyor. Hizmet sektöründe yine iyiler ama özellikle sanayileri zora düşüyor. Bu arada bunun özel bir ismi var.
Triffin Paradoxu deniyor. Küresel rezerv konumundaki her para Büyük ticaret açıklarına yol açmak zorunda. Sonuçta dünya senin paranla dönüyor. O parayı sana bir şeyler satarak elde edecekler.
Sen sürekli tüketmek zorundasın ki dünya dönsün. İşte Steve Miran için bu varoluşsal bir risk. Fransız bakanın lafına gönderme olarak doların konumunu fahiş yük olarak tanımlamış. Eninde sonunda içi boşalacak her şeyin ve dolar da zaten rezerv statüsünü kaybedecek.
Bu kaderi engellemek için sanayinin bir kısmını Amerika'ya geri çekmek şart. Gümrük vergileri de bu planın önemli bir parçası. Yani öyle bir denge tutturacaklar ki milleti dolardan kaçırmadan onun değerini biraz düşürecekler. Böylece borçlarını daha kolay ödeyecekler ve ihracat kolaylaşacak.
Yeniden imalat merkezi olacaklar. Ve vatandaş da çok şikayet etmeyecek. Kolay gelsin. Bunları millete böyle anlatamıyorlar tabi.
Kim anlayacak? Kim dinleyecek? Onun yerine yaygın anlatı şu. 1950'ler ne güzeldi.
Dünyanın fabrikasıydık. Bir işçi ailesini geçindirip çocuklarını üniversiteye yollayabiliyordu. Amerika dünyanın hakimiydi. Sonra politikacılar bizi küreselcilere sattı.
Tüm işlerimiz Çin'e gitti. Yeter bu kadar işte. Gümrüktü, rezerv para birimiydi. Gerek yok meseleyi karıştırmaya.
Her toplumun geçmişinde bir altın çağı var. Uydurma veya gerçek fark etmiyor. Herkes bir zamanlar büyük olduğuna inanmak istiyor. Amerika'nın acayipliği bir dolu objektif veriye göre çok iyi durumda var.
Gelecekten endişe duymaları çok normal de öyle yarım yüzyıldır devam eden bir gerileme döneminde oldukları fantezi edebiyatı. Zaten 20. yüzyılın ortası özel bir dönem. Gerçekten dedikleri kadar altın bir çağ olsa bile referans alınacak bir şey değil, geri dönülecek bir şey değil.
Çok belli dünya tarihinin en yıkıcı savaşı yaşanmış. Tüm sanayileşmiş ülkeler etkilenmiş, sadece bir tanesi hasarsız kurtarmış. Başka böyle bir dönem var mı? Amerika zaten savaş öncesi hali hazırda dünyanın en büyük ekonomisiydi.
Bunların üstünlüğü 1. Dünya Savaşı'ndan beri geliyor. Ama en yakın rakibinden sadece 2 kat büyüktü. 38-45 arası gayri safi milli hasıla büyümesine bakın.
Başka işiniz gücünüz yoksa, eğlence arıyorsanız bakın. Herkes yerinde sayarken, bazıları gerilerken ABD atlaya zıplaya büyüyor. 45'te en yakın rakibinden neredeyse 5 kat daha büyük hale gelmiş. Tabii ki dünyanın imalat merkezi olacaklar.
Ama bunu sürdürmen imkansız. Hatta kötü bir şey. Zaten millet gelişsin de ticaret yapalım, dünya dönsün diye sağa sola para saçtılar. O sayede sanayileşmiş ülkeler çok kısa sürede toparladılar.
Bizim gibi çevre ülkeler de sanayileşti, pasta büyüdü. O günlerden beri dünya ekonomisi real olarak 10 kattan fazla büyümüş. Tabii ki aynı payı alamayacaksın. Bu bir başarısızlık örneği de değil.
Yani senin başarın aslında. Diğer tüm etkiler bir yana teknoloji yerinde durmuyor ki. Otomasyon yüzünden her halükarda o dünya yıkılacaktı, o fantezi dünyası. Bakın savaş bitiminde her üç çalışandan biri imalattaymış.
O günden beri üretim sürekli artmasına rağmen çalışan sayısı aşağı yukarı aynı kaldı. Nüfus da artıyor. Dolayısıyla nüfus içindeki oranları düştü bu işçilerin. Ta yarım yüzyıl sonra, 2001 yılında Çin Dünya Ticaret Örgütü'ne katılıyor.
Bu çalışan oranı tam 3 kat azalmıştı zaten. %12'lere düşmüştü. Şimdi faturayı onlara nasıl keseceksin? Onlar yüzünden de iş kaybı yaşandı ama Amerika'nın son 20 senede 2 milyon civarı iş kaybettiğini okudum.
O işlerin hepsi Amerika'da kalsaydı bile. Bugün imalatta çalışanların oranı %7'lerde geziyor. %8'lerde olacaktı. O kadar fark.
Yani alın teriyle fabrikada çalışıp somut bir şeyler üretip banlyodaki iki garajlı evine dönen vatansever Amerikalı modelinin hiçbir temsil kuvveti yok. Ortalama insanın hayatı bambaşka oldu. Bu Çin'den de önce böyleydi. Hatta 94'teki naftanın başlangıcından da önce böyle.
Ve bu arada üretimin kendisinde bir düşüşü yok. Rekor seviyedeler. Çin'den sonra dünyanın en büyük ikinci fabrikası bunlar. Otomasyonun gücü işte bu.
Şimdi bu dalgaya karşı türlü türlü ticaret politikalarıyla ülkene çekebileceğin üretimin boyutu ne olabilir? Bunun yaratacağı istihdam ne olabilir? Üstelik serbest ticareti bozduğun için oluşacak verimsizlikler var. Yani başka sektörlerden iş kaybına da sebep olacaksın.
Öyle ikinci derece etkileri var. O MAGA tayfasına yönelik politika yapanların tüm bunlardan ne kadar anladıkları meçhul. Kafası basan ama fırsatçılıkla bu dalgayı sürenler olduğu kadar hakikaten de bu mekanizmaları anlamayan, hakikaten de 1950'leri idealize eden, ona dönülebileceğini sanan tipler de çoktur. O yüzden hiç düşünmeden zar zor kurulmuş sistemleri yıkmaya çok hevesliler.
Sonra bu yaptıklarının etkileri belli olunca popülistlerin devri geçer, yerlerini yine statikonun bekçisi elitlere bırakırlar, döngü devam eder. Benim aklım ermiyor tabii uluslararası sistemin neye evrileceğine, doların ne zaman statüsünü kaybedeceğine. Onlar için daha çok okuma yapmam lazım ama en azından. bugünlere gelişi anlamanıza yardımcı olduğumu umuyorum.
Her zamanki gibi kullandığım kaynaklar açıklamalarda serbest ticaretin tarihini tekrar ettik, yayılmasının neden geciktiğini anladık, Amerikan merkezli sistemin onlara avantajlarını ve dezavantajlarını gördük, sonra da gerçek trendleri MAGA anlatılarıyla kıyasladık. Ve bu uzun bölümle birlikte, 3 bölümdür devam eden Dünyayı Ahmaklar Yönetiyor serisine biraz daha ağır bir temel kazandırmaya çalıştım. Böylelikle size ve özellikle de 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni dünya düzeninin gerçek hakimi olan patronlarıma teşekkür ederim.
Hepinize iyi günler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.