
5.501 kelime · ~28 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 6 Mayıs'ta alıyoruz. Normal şartlar altında bu bölümde sizlere Kıbrıs'ta neler olup bittiğini anlatma niyetindeydim. Biliyor musunuz bilmem. 2020'de öldürülen çete lideri Halil Falyalı ardında birçok sır bırakmıştı. Nisan ayında yani geçen haftalarda Kıbrıs'ta Bugün gazetesinden Ayşemden Akın Halil Falyalı Yaşıyor başlıklı bir yazı dizisine başladı. Bu dizide
Falyalı'nın muhasebecisi Cemil Önal'la bir röportaj da yayınlanmıştı. Röportajda Halil Falyalı'nın elindeki şantaj kasetlerinden Süleyman Soylu'ya kadar uzanan bir dizi skandal iddiayı anlatıyordu Cemil Önal. Fakat 3 Mayıs'ta sırrı sıraya önder hayatını kaybetti. 4 Mayıs'ta da cenazesi defnedildi. Düşündüm de Sırrı Süreyya Önder bir kere ölüyor, Kıbrıs ise orada durmaya devam ediyor. Bu bölümü Sırrı Süreyya Önder'e ayırmaya bu nedenle karar verdim. Bu kararımda beni motive eden şey Sırrı Süreyya Önder'in ölümünün yarattığı kafa karışıklığıydı. Toplumun hemen tüm kesimlerinden Sırrı Bey'e dönük bir teveccüh görünür oldu. Ama o bir terör sevici değil miydi? Öcalan'a babam dememiş miydi? Cumhuriyetin ne hayrını gördük diyen biri değil miydi o?
Eee ben bu Cumhuriyet'in ne hayrını görmüşüm? Yani ben buna niye bunu bir iman haline getirdim? Tapınılacak neresi var benim açımdan? Konya'daki yoksul köylüye ne faydası olmuş?
Zonguldak'taki işçiye ne faydası olmuş? Diyarbakır'daki kürde ne faydası olmuş? Gençlerdeki kafa karışıklığı çok haklıydı. Cumhuriyetin ne hıyrını gördük diyen bir kişi, kendisine cumhuriyetçi diyenler tarafından seviliyorsa eğer, o halde bu kimseler cumhuriyetçi olamazdı. İçimizdeki bir takım Truva adlarıydı bu insanlar. Samimiyetimiz sorgulandı böylece.
Böylece Sırrı Süreyya'nın ölümü üzerine üzüntü belirten insanlar bu gençler tarafından, Türklükten aforoz edilmeye çalışıldı. Tepkide de ben gençlerin haklı olduklarını düşünüyorum. Çünkü tabloya baktılar ve dediler ki hayırdır lan bu adama sahip çıkılır mı? Fakat daha enteresan bir şey daha oldu. Bu insanların, yani Sırrı Bey'in ölümüne üzülenlerin sayısı öylesine çok ve öylesine yaygındı ki aforoz edenler ya da aforoz etmeye çalışanlar sert bir kayaya çarptıklarını da gördüler. Ben de Sırrı Bey'in, nam-ı diğer Sırrı Ağabey'in ölümünün ardından üzüntülerimi bildiren bir mesaj yayınladım. Bir takipçim şöyle yazınca bu bölümün ilk tohumu atılmış oldu.
Sırf sempatik tavırlarından dolayı böyle bir açıklama yapmanız çok yanlış. 3-5 kişinin gözünde saygınlık kazanmak için milyonları karşınıza almayın. Sırrı abiyi 3-5 kişinin sevdiğini zannediyordu insanların bir kısmı. Ona sahip çıkarak milyonları karşıma alıyordum. Halbuki yanılıyorlardı. Sırrı Süreyya Önder'i hak vermese de herkes severdi. Arkasından sövmek daha zordur bakın. Çünkü seveni daha çoktu. Fakat kafa karışıklığını da anlıyordum. Sırrı Bey bir yandan da, tırnak içinde söylüyorum, nefret edilmeyecek bir adam da değildi, dedikleri ortadaydı.
O değil miydi milyonlarca Türk'ü tehdit eden, kapınıza bir başçavuş dikiliverir diyen? Siz bizi kentinize kabul etmezseniz... Yarın öbür gün kapınıza bir başçavuş dayanacak ve vatan sağ olsun, başınız sağ olsun. Böyle bir kişi nasıl sevilebilirdi? Sevenler hainlerdi. Zafer Partisi İstanbul Gençlik Kolları Teşkilatı, Sırrı Süreyya Önder'in ölümü üzerine sarı torbalı görseller paylaşmış ve bu görsellerde... Temizliğin sırrı sarı torba. Başçavuşunuzdan ısrarla isteyiniz.
yazılmıştı. Temizliğin sırrıdaki sırrı ifadesi de boltlanmış bu arada. Bu görseller 7'den 70'e herkesten tepki gördü. Tepkiler, Silivri'de haksızca hapiste tutulan Ümit Özdağ'a kadar ulaştığı ve İstanbul Gençlik Kolları yönetiminin görevden alındığı duyuruldu. Ümit Özdağ bu görevden alma kararını, ''Her şeyin bir edebi vardır. Edepsizlerin Zafer Partisi'nde yeri yoktur.'' mesajıyla duyurdu.
Sırrı Bey'in ölümü üzerine tepinilebileceğini düşünen gençleri Ümit Özdağ bile desteklememişti. Neydi bu sırrının sırrı? Sırrı Süreyya Önder bir siyasi hareketin lideri değildi. Bir cemaat tarikat lideri de değildi. Cinayete de kurban gitmemişti. Ama buna rağmen cenazesinde on binler onun için toplandı. Üstelik bu on binler için de memleketin beşeri sermayesi en yüksek kesimleri de vardı. Öyle cahil cühella da toplanmamıştı yani.
Atatürk Kültür Merkezi'nin merdivenlerini ağlamadan çıkan yok gibiydi. Cenazeleri bilirsiniz. İnsanlar bir köşede sohbet eder, uzun süredir birbirini görmeyen insanlar için bir buluşma yeridir cenazeler. Hele hele ölümü beklenen biri ise bir görev icabı gibi eşlik edilir cenaze merasimine. Ama Sırrı abinin cenazesi öyle değildi.
Yüzü gülecek gibi olan utanıyor ve somurtuyor, kimse kimsenin acısını sorgulamıyordu. Hakikaten hıçkıra hıçkıra ağlıyordu kadın erkek genç yaşlı demeden onlarca insan. Hatta bu duygusal atmosfer çevik kuvvet polislerini bile etkilemiş, gözleri dolan polisler olmuştu. Bu duygu, yönetmen Berkonu Oya'nın konuşmasına da yansımıştı. Kusura bakmayın çok fazla bir şey söyleyemeyeceğim.
Bana demişti ki, hastaneye gitmeden iki saat önce telefonda konuşmuştuk. Malum, sağlık durumu ve her şeyden dolayı onu çok dert ediyordum. Dedim ki, sen nasılsın dedi. Dedim, beni boşver, sen nasılsın, seni dert ediyorum. Endişe ediyorum, bak kardeş dedi, ben bu hayatta hiçbir şey öğrenmediysem bir şey öğrendim. Endişe ederek bu hayat yaşanmaz dedi.
Sana söz, endişe etmeden hayatım boyunca... Cenazede kimler vardı? Translar. Evet, translar, Lubunyalar bir yerde. Ama bir yerde de başörtülü kadınlar, Kürt kadınlar, bir başka köşede. Bir tarafta çizgi dışı giyim kuşanları, saç stilleriyle sosyetik, zengin tipler de orada. Ama hemen yanlarında atık kağıt işçileri. Onlar da çekçekleriyle gelmişler Sırrı Bey'in cenazesine.
İstisnasız herkes ağlıyor. Büyük bir matem var. CHP'liler de orada. Başta Genel Başkan Özgür Özel. Hatta Sırrı Süreyya'nın cezaevinden tanış olduğu MHP'li Celal Adan da orada. Telebir Televizyonu'nun genel yayın yönetmeni Merdan Yanardağ da orada. Merdan Yanardağ'ın da yayında boğazı düğümleniyor. Sırrı Süreyya Önder, oraya gelen ilk kişidir. İlk kişidir. İlk kişidir. Aslanım benim, kardeşim.
Taziye mesajı yayınlayan ama Kürt hareketinin de parçası olmayan kanaat önderleri, sanatçılar, siyaset insanları. Tüm bu esnada İmralı'dan taziye mesajı yayınlayan Abdullah Öcalan. Nasıl bir cenaze bu? Bunların hepsi genç kuşakların zihnini bulandırdı. Bu bölüme hazırlamaya niyetliydim de tam olarak karar verme nedeni olan şey bir Tren Topik dinleyicisi genç kardeşimizin mesajı oldu.
Lütfen bu mesaja kulak verin ve bu genç insanla düşünceniz her ne olursa olsun empati yapmaya çalışın. Sizi çok seviyorum. Bakın gerçekten sizi çok seviyorum ben. Ama anlamlandıramayan bir genç olarak soruyorum. Hayatının belli bir noktasından sonra öcalanla fotoğrafı olan birine nasıl böyle bir sevgiseli olabilir? Şimdiye kadar yıllar boyu sizinle her düşüncemiz uyuştu ve sizin her sözünüze güvendiğim için ve ilk defa farklı düşündüğümüzü gördüğüm için soruyorum. Gerçekten anlamadığım için ve anlamak istediğim için soruyorum. Bu adamın öcalanla fotoğrafı var. Ona babam diyor.
Nasıl? Nasıl yani? Neden bunca sevgi? Sizin gibi bir insanın bile saygı ve sevgi duyduğu biri. Ama ben anlam veremiyorum ve anlam veremedikçe bir genç olarak kendimi yalnız hissediyorum. Yönümü şaşırıyorum. Neyi, kimi savunmam gerektiğini bilemiyorum artık.
Öyle etkilendim ki bu mesajdan. Esir aldılar gençlerin zihnini. Bu esaretten kurtaracağız bu memleketin gençlerini. Bu mesajın ardından Sırrı Süreyya Önder'i anlamaya çalışmak başlıklı bir bölüm hazırlamaya kesin olarak niyetlendim. E hadi öyleyse. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Sırrı Süreyya Önder uzun yıllar unutulmayacak bir cenaze töreniyle uğurlandı. Bir cinayete kurban gitmemişti. Toplanan kalabalık bu cinayete tepki olarak bir arada değildi. Sırrı Bey, bir siyasi hareketin lideri de değildi. Evet, Kürt siyasi hareketinin bir mensubuydu ama bu zamana dek bu hareketten pek çok insan öldü, Sırrı Bey gibi uğurlanmadı.
Sırrının sırrı neydi? Sırrı Süreyya Önder, insanların 2000'li yıllarda tanımaya başladığı ünlü bir yönetmendi. İstese bambaşka bir hayat yaşayabilirdi ama inandığı değerler uğruna ömrünü feda etti. Az şey değildi bu yaptığı. İnsan hayatını dandik bir mesele uğruna feda etmez. Kızı Ceren Önder Kandemir, cenazesinde babasına yazdığı mektupta bu tutuma sitem ediyordu.
İki hafta sonra barış protokolü imzalanacak, sonra rahatsız ameliyatta olacağım. İki haftada ne olacak demene kızmak istiyorum. Açlık grevlerine, cezaevlerine, işkencelere. Bu bölümde sizleri duygulandıracak, acite edecek durumda değilim. Ben bir hakikati ortaya koymaya çalışıyorum. Ameliyat olması gerekirken, bu çözüm süreci nedeniyle tüm bunları atlamış, zaten pankreyas kanseriyle mücadele eden, ucunda ölüm olduğunu bilen ama bu uğurda ölmek isteyen, böyle anılmak isteyen birinden bahsediyoruz.
Bu ilginç bir hayat hikayesidir ve konuşulmaya değer bir hikayedir bu. 15 Nisan akşamı hastaneye kaldırıldı sırrı Süreyya. Ertesi gün yani 16 Nisan'da Neşin Mengü'nün yayınını dinliyorum. Mengü'nün bu yayında söyledikleri bu insanların nasıl algılandıklarına dair benim adıma öğreticiydi. Bu süreçle ilgili çalışırken sırı süre ya Önder'in yakınlarından, tanıyanlar falan şey diyen çok oldu. Ya hani gidiyorsun, geliyorsun, bir gün oradasın, bir gün oradasın, çok seyahat ediyorsun, hani acaba biraz ağırdan mı alsan, bu kadar yüklenmesen mi diye şey yapanlar oldu, bunu söyleyenler oldu ama çok heveslidir kendisi. Bu süreçle ilgili zannedersem, siyaset böyle bir şey ya, siyaset inanılmaz bir içindeki insanlara sağcı da olsa, solcu da olsa, ne olursa olsun inanılmaz bir adrenalin veriyor. Hani diyoruz ya,
Sırrı Süreyya Önder bir siyasetçiydi ve siyaset insanlara inanılmaz bir adrenalin mi veriyordu? Bu adrenalin nedeniyle mi insanlar gözünü karartıp tedavilerini bile aksatabiliyordu? Ben açıkçası bu yoruma katılmıyorum. Bu yoruma belli noktalardan hak vermek mümkündür. Evet, siyaset öyle ya da böyle haz vermez ama keyif verir ama
Sırrı Süreyya için bu yorumun geçerli olduğunu o kadar düşünmüyorum. Adrenalin uğruna yapılacak iş değildir bu. Evet, adrenalin uğruna siyaset yapılır ama bu mesele yalnızca psikolojik olarak açıklanamaz. Psikolojik bir açıklama bu insanların mücadelesini anlatmaya yetmez. Bu mücadele haklıdır veya değildir, bakın orası ayrı. Fakat hakikat ortada duruyor. İnsanlar çok ama çok ama çok ciddi bedeller ödeyerek bu siyasetin parçası oluyorlar. Yani heyecan olsun diye yapılmaz siyasetin böylesi. Aysel Tuğlu'yu ele alalım mı? Kiminiz hikayesini biliyordur ama bilmeyeni anlatalım. Bilir misiniz Aysel Tuğlu'yu?
Siyasetçi midir Aysel Hanım? E, siyasetçidir tabii ama düzen siyasetçisi değildir yani, kabul edersiniz. HDP eşgenel başkan yardımcısıydı. Ta ki 2017'ye dek. O yılın Eylül ayında annesi Hatun Tuğluk öldü ve Aysel Hanım siyaseti bıraktı. Şimdi, kimisine tuhaf gelebilir. Annesi öldü ve siyaseti bıraktı. Nasıl yani? Diyebilirsiniz.
Şöyle oldu. Cenazeye saldırıldı. Cenazeye saldırılır mı? Aysel Tuluğ'un cenazesine değil bakın. Annesinin cenazesine saldırıldı. Defnedildiği mezara saldırdılar. Tek suçu Aysel Tuluğ'un annesi olmaktı kadıncağızın. Mecburen cenaze Tunceli'ye götürüldü.
Toprağa verdik Hatun teyzeyi. O arada işte buradaki bazı insanlar PKK'lı gömüyorsunuz diye saldırıya geçtiler. Cenazeniz çıkarır parçalarız dediler. Öyle olunca Hatun teyzeyi tekrar topraktan çıkardık.
siyaset uğruna annenizin cenazesini tekmelettirmek, sizce heyecan olsun diye yapılacak bir şey midir? Tersinden düşünelim. Terörist bile olsa saldırganlığımızın sınırı ne olacak? Altını çiziyorum. Terörist bile olsa teröristin annesinin mezarına saldırılır mı? Yani terörist deyince biz ne anlıyoruz? Bunlara günün sonunda insan değil mi? Nedir teröristin cezasının sınırı? Aysel Tuğluk'la empati yapalım.
Annenizin cenazesine sizin yüzünüzden saldırılıyor. Sizi tek başına okutmuş bir kadın. İstanbul'a siz okuyasınız diye göç etmiş. Emekçi, gariban. Bu kadın ölüyor ve sizin yüzünüzden bu ihtiyar kadının naaşına tekmeler atılıyor. Durun yapmayın demek nafile. Gözü dönmüş bir kalabalık tekbirlerle maaşa saldırıyor.
Aysel'in akıldan vazgeçtiği anı, salise salise gördüm tanıdım o mezarlıktan çıkarılma anı ve etrafta azgın sürüler gibi küfür, hakaret, taş atan insanlar. Aysel Tuğluk, annesinin cenazesinde aklını yitirdi. Böyle şey olur mu diye düşünüp dururdum hep. İnsan birkaç dakika içinde aklını yitirir mi? Yitirirmiş. Aysel Tuğluk'un başına gelen buydu. Sırrı Süreyya o anlara birebir tanık olmuş bir kişiydi. Cenaze işlemlerini o yürütmüştü.
Bu siyasetin bir parçasıysanız buna benzer şeyleri artık sürekli yaşar hale gelirsiniz ve canınızın bir kıymeti kalmaz. Hiç kusura bakmayın sevgili dinleyiciler, Türkiye'de siyaseti solda yapıyorsanız, eşitlik ve özgürlük mücadelesine inanmışsanız, adrenalin olsun diye göze almazsınız pek çok şeyi. Peki nedir bunca şeyi göze almanızı sağlayan şey? Neyin motivasyonudur bu? Buna tevazu demek gerekir. Tevazu. Göze almak değil bu. Öyle büyük acılar içinde mücadele edersiniz ki kendi canınızın bir anlamı kalmaz. Canınızın derdine düşmek ayıp hale gelmeye başlar. Canınızdan geçersiniz. Ölüm dediğiniz nedir ki? Ölümden öte köy mü var?
Alın lan canımızı, alın canımızı. Başka da ne hüneriniz varsa yapmazsanız namertsiniz. Namerdoğlu namertsiniz. Gelin lan hele, ölümden öteye köy var mı? Türkiye'deki hiçbir siyasi akım, bu ülkenin solcularından, sosyalistlerinden daha çok zulüm görmemiştir. Bu hakikati teslim etmek için solcu olmanıza da gerek yoktur. Azılı bir sağcı olun, yine bu hakikati kabul etmek durumundasınız.
Bakın, çok uzun yıllardır ilk kez CHP'nin siyasi temsilcisi büyük bir haksızlıkla içerdi. Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ yine haksız biçimde içerdi. Belki tüm bunlar bir nebze empati yapmamızı sağlayabilir. Tüm bu bedeller, memleketin sosyalistlerinin ödediği bedelin yanında karpuzun çekirdeği gibidir.
Adrenalin uğruna bu siyaset yapılır mı? Düzen dışı bir solculuk yapılır mı heyecan uğruna? Üniversite yıllarımda adrenalin olsun diye, heyecan olsun diye solculuk yapan arkadaşlarım oldu. Her biri vazgeçtiler bu işten. Emin olun sevgili dostlar, heyecan olsun diye solculuk yapılmaz.
Ne? lan nedir bütün bu kötülükleri sola ihale etmeniz? Siz 40 senedir 50 senedir bu memleketin her yerine ipotek koymuşsunuz, her zulmünde imzanız var, her melanetinde sizden birilerinin sürekliliği var, sürekliliği. Dün Cumtacı bugün AK Partili öbür gün ANAP'lı öbür gün DP'li. Lan nerede burada solcular?
Sırrı Süreyya Önder öyle ya da böyle içindeki bir duygu nedeniyle ömrünü bu işe harcadı. Uçaktan ölesiye korkan bir kişiydi. Uçak fobisi olduğunu artık herkes biliyor ama bakın. 4 Kasım 2016'da Ankara'da gözaltına alınıp Diyarbakır'a askeri helikopterle götürdüler bu adamı sırf işkence olsun diye. Onun içindeki duygu tüm bunlara rağmen öfke miydi, nefret miydi? Hayır değildi. Çok açık ki büyük bir memleket sevdalısıydı bu adam.
Bakın kimisine garip gelebilir, büyük bir yurtseverdi Sırrı Süreyya Önder. Memleketi uğruna ömrünü feda etti. Evet, dediği de doğruydu. Bir hayrını da göremedi cumhuriyetin.
bir sıkıntı yok. hakiki bir ülkesini seven bir adamdı. bu ülkeyi için hakikaten kendini heba etmeye hazır bir adamdı. ne hayırını gördük lafına gelince. sırrın hayat hikayesini bilenler açısından sırrının söylediğinde bir acayiplik yok.
sırrı 9 yaşında öksüz kaldı. babası kaybetmiş. 10-11 yaşlarında bir fotoğrafçının yanında çıraklığa başlamış. oradan para kazanamayınca Sıtma Savaş Derneği gibi bir şey vardı eskiden bizim çocukluğumuzda. orada geçici işçiliğe başlamış. ve 16 yaşındayken yani orada geçici işçiyken
siyasi nedenle işten çıkarılmış bir çocuk, yani 16 yaşında, ailesi solcu, babası solcu diye Sıtma Savaş'taki işinden çıkarılmıştı. Sırrıbey'in babası, Türkiye İşçi Partisi'nin Adıyaman İl Başkanı. Dayısı da Adıyaman'ın nurcularından. 8 yaşında yetim kalıyor. Ailenin en büyük evladı, 3 kardeşin sorumluluğunu da alıyor. 17 yaşında hapse giriyor.
Maraş katliamını protesto eden bir yürüyüşe katıldı diye. Bildiğim bir şey, içinde uktedir, Maraş katliamının filmini çekmek istiyordu, ömrü vefa etmedi. 18'inde Ankara siyasala geliyor, 19'unda da bu sefer 12 Eylül'den hapse giriyor. Öyle basit hapislik değil, 100 günlük işkence, kaba dayak vs. Samimi olalım, bu kişi cumhuriyetin ne hayrını görmüş?
Ben ne zaman konuşmuşsam bedel ödemişim. Yani 50 yaşına gelmişim. Bu ülkede ben ve benim gibi düşünenler ne zaman konuşmuşlarsa bedel ödemişler. Ne iş yapmışlarsa bedel ödemişler. Sürgünler, hapisler, ölümler. Bu
konuşması sosyal medyada çok döndürüldü bağlamından koparılarak. Zaten sosyal medya bağlamdan koparmak için vardır. Ama kendisini takip eden, seven sayan biri olarak söylüyorum. Sırrıbey Atatürk'ü severdi.
Tuhaf gelebilir bu dediğim ama tekrar edeyim, yanlış dediğim düşünülmesin. Sırrı Süreyya Önder, Atatürk'ü sever, Atatürk'ü anlardı. Ölümünün ardından Özgür Özel'den öğrendik ki, Netflix'te yayınlanan bir Cumhuriyet şarkısı filminin senaryosunda o yazmıştı. Sırrı Süreyya'nın bir emaneti var, onu size söyleyeyim. Bana geldi, dedi ki bir gün, şu son filmi izledin mi? Hangi filmi dedim? Dedi ki bir Cumhuriyet şarkısı. İzlemedim, izle hatırım için dedi. İzleyeceğim zaten, izlemeden olur mu dedim. Ekrem Başkan'la, o günlerde yeni tutuklanmış Ahmet Özer'in kızı ve oğluyla, İstanbul İl Başkanımızla, Meyre Kavyelerimiz, Gençlik Kolları'yla bir sinema salonu dolusu yerde bir Cumhuriyet şarkısını izledik. Sonra beğendin mi diye sordu. Bir araya geldik. Dedi ki ben ölene kadar bu sır sana emanettir. Sonra söyleyebilirsin. O filmin senaryosunu ben yazdım dedi. Abi niye söylemiyorsun dedik. Dedi ki ya şimdi o zaman tabi 1 Ekim'den önceydi. Sırrıbey siyaseti, partisiz, şeytanlaştırıldığı dönemdi. Filme filmdekilerin emeğine yazık olur dedi. Böyle öldükten sonra bilsinler dedi. O gün bugün bu sır bendeydi. Bugün Sabahleyin bir iki kişiye artık kaybettik böyle böyle deyip çok yakınlarma söyledim. Bunu herkes bilsin o harika filmdeki bir cumhuriyet şarkısının senaryosunu da tabi mevcut senarist arkadaşla birlikte herhalde gibi. Kendileri açıklarlar bundan sonra. Çünkü ben öldükten sonra bilinsin diyordu. Niye bana emanet ettin dedim. Atatürk'ü anlatıyor film. O partinin ilk genel başkanını ben anlattım. E bunu da son genel başkanına emanet edeceğiz herhalde dedi. Filmi izlemenizi dilerim. Ben bunu öğrendikten sonra o gözle bir daha izledim. Gerçekten Sırrı Süreyya böyle anlatırdı Atatürk'ü. Daha doğrusu sevgi meselesi değil de bu iş, Atatürk'ü anlardı yani. Cumhuriyeti bir zorunluluklar manzumesi olarak gördü Sırrı Süreyya.
Eldeki imkanlar dahilinde yapılmak zorunda olunan en ileri şeydi Cumhuriyet. Ama eldeki imkanlar dahilinde. 1920'li ve 30'lu yıllarda Cumhuriyet aydınlarının tartışmalarını bir gün fırsat bulsam da sizlere anlatsam. Şevket Süreyya Aydemir ve Kado Dergisi çevresi. Öyle büyük sorunları öylesine berrak bir zihinle tartışıyorlar ki. Hititlere neden Türk demeliyiz?
Veya Türk kimdir? Orta Asya'dan göçümüzü ne kadar işlemeliyiz? Bunların hepsi büyük tartışmalardır. Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında hemen her şey zorunluluklar içinden süzülerek tercih edildi. Tercih edildi diyorum ama zorunluluklar içinden süzülerek. Musul ve Kerkük milli sınırlar içine dahil edilebilse belki bir federasyon olarak kurulacaktı bu ülke, belli olmaz. Şimdi zorunluluklar, burası çok önemli. O günün zorunlulukları,
ve imkanlar zemininde oluşturulmuş o bileşkenin adıdır Cumhuriyet. Bugünkü temel yanılgı, bu toprakların çok duçar olduğu bir şey, zorunluluklarımızı imam haline getirmek. zorunlulukları bir iman haline getirmek. Ben buna vakti zamanında Halk TV'de Selefi Atatürkçülük demiştim. Yanlış anlaşıldı. Atatürkçüler Selefidir demişim gibi çarpıtıldı bu dediklerim. O yüzden bu kavramı kullanmaktan vazgeçtim. Bizim ülkemizde millet birbirini doğru anlamak için değil, yanlış anlamak için emek harcıyor maalesef.
Ama derdim şuydu, nasıl ki Selefilik akımı Hz. Muhammed'in ölümüyle itikad kapısını kapatır ve sadece onun hayatını örnek alarak yaşar, Türkiye'deki bir kısım Atatürkçüler de itikad kapısını 1938'de kapattılar. Halbuki Atatürk'ü anlamak, onun içinde olduğu zorunlulukları kavramakla geçer. Biz 1923'te Atatürk'ün bir kadiri mutlak haline geldiğini, her ne isterse yapabilecek bir güç olduğunu, 1938'e kadar da hiçbir şeye zorunda kalmadan tümüyle arzu ettiği bir devlet kurduğunu düşünüyoruz ve yanılıyoruz. Hayır, Atatürk'ü ele alıyorsak pek çok tercih bir zorunluluğun dayatmasıdır. Gerçekten büyük bir devrimciydi ve bu topraklardaki büyük bir sıçramanın mimarı oldu Atatürk.
Bizleri dinleyen Dem partilerin de bunu düşünmesin dilerim. Kürt meselesinde de Cumhuriyet'in belki de zorunlu tercihi inkar ve asimilasyondu. Önce Kürtler inkar edildi. Yani Kürt yoktur dendi. Sonra da Kürtlere siz de bir Türk boyusunuz dendi. Kart kurt seslerinden çıkan sonuçtur Kürt adı dendi.
Bu tavır 1938'de ya da çok partili hayata geçince bitirilmedi. Askeri darbelerle tahkim edildi. İnkar politikası az değil, 1990'lara kadar sürdü. Ta ki Süleyman Demirel'in 1991'de Kürt realitesini tanıyoruz demesine kadar. Gazeteci Fikret Bila anlatıyor.
demirel 1991'de başbakanlığı aldıktan sonra bir güneydoğu gecesini gerçekleştirmişti ve biz de onu gazeteci olarak takip ediyorduk. bir gece yarısı kaldığımız otelden bizi odasına davet etti sohbet etmek üzere. ve o sohbette ilk kez kürt realitesini tanıyoruz. bu ilk defa söylediğimiz. kürt realitesini tanıyoruz.
91 yılı bu minvalde bir kopuşu temsil eder. Türkiye o tarihte terörle mücadele kanunu çıkarmış ve Kürt realitesini tanıma kararı almıştı. Daha öncesinde bakın böyle bir terörle mücadele kanunu yoktur. Bugünkü TMK'da yani terörle mücadele kanunun da temelleri o gün atıldı.
Plan, Kürt ile terör örgütünün arasını açmak, Kürdü tanıyıp terör örgütünü yok etmekti. Böylece PKK ve ona değen herkes terör parantezine alınmaya başlandı. Fakat bunlar bir sonuç doğurdu elbette. Bakın ondan önce biz Kürt yokmuş gibi davranırdık. Onlar da kendisine Türküz deselermiş canım deyip geçilecek bir hadiseymiş gibi kavrardık meseleyi.
Pratikte pek çok soruna neden oldu bu tutum. Birincisi, Kürtler eğitim göremedi bakın. Az şey dediğimi düşünmeyin. 19-20 yaşlarında genç bir öğretmeni Hakker'nin bir köyüne gönderiyorsunuz 1930'larda-40'larda köyde Türkçe bilen yok.
Elektrik 90'larda gelecek daha. Su kuyusu varsa iyi. Yozgat da benzer şartlardadır ama Yozgatlılar Türkçe konuşurlar. Az şey değil, dil bariyeri. Sadece dil bariyerinden bahsediyorum bakın. Bu sorunu anlatan iki dil bir bavul filmi de var. Şiddetle öneririm. Bir Kürt köyüne öğretmen olarak tayin edilen Emre Hoca nişanlısıyla telefonda dertleşiyor bakın. Benim amacım da zaten bu sene ben onlara diyorum sadece okuma yazma öğrettiğim.
Hani bırak şey, matematikmiş, hayat bilgisi falan filanmış. Bunları diyorum, bırakayım ben. Ben bunlara bu sene en azından Türkçeyi güzelce öğreteyim, okuyup yazsınlar. Seneye diyorum, nasıl olsa bu altyapıyla ben onlara bu sene kaybettiklerini önümüzdeki sene verebilirim. Film gerçek kastlarla çekilmiş, çocuklar falan o köyün çocukları. Bakın, 21. yüzyıldaki tablodur bu. Şimdi filmi 100 yıl geriye saralım. 1927, Cumhuriyet'in ilk nüfus sayımının yapıldığı tarihtir.
Sayımda konuşulan ana diller de soruluyor. Buna göre o tarihte 13.5 milyonluk Türkiye'nin 1.184.000'inin ana dili Kürtçedir. Kürtçe konuşanların da yoğun olarak yaşadıkları bölge bellidir yani memleket satına dağılmış halde değildir Kürtler.
Nüfus, kentlerde birbiriyle etkileşim halinde yaşamaz. Köylerde, aşiret düzeninde örgütlenmiş bir toplumsal hayat vardır ki Osmanlı'dan bu yana gelen gelenek de budur. Yani bugünkü Türkiye'yi düşünmeyin. Van mesela, %84'ü Türkçe bilmiyor. Hemen hepsi köylerde yaşıyor. Bir kısmı ise yerleşik bile değil, göçer vaziyette.
Büyük oranda modern devlet denilen şeyin ne olduğunu bilen insanlar da değil bunlar. Diyarbakır'ın mesela Anadolik Kürtçe olanların oranı %70'lerde. Yıllarca doğru düzgün eğitim alamadı bu insanlar. İlk mühendisin, ilk doktorun, ilk avukatın çıkması için 1960'ları 70'leri görmek gerekti.
Çoğu Türkçeyi askerde öğrendi. Kadınlarına Türkçe öğreten de oğulları oldu. Okuma-yazma oranı da yıllarca düşük kaldı. Çok partili hayatın vasat yaklaşımı içinde egemen siyasetçiler bu bölgedeki feodal beylerle ağlarla iş tuttu. Modernleşme türeci Türkiye'nin batısındaki gibi işlemedi doğusunda.
Kürtler, Türklerden farklı olarak modernleşme yolculuklarına çok daha geriden başladılar. Bu geriden başlama hali pek çok komplikasyona da neden oldu. Kente göçten sonra uyum sağlamakta daha da zorlandılar. Sırrı Süreyya Önder'in düşünce yolculuğunda da bu komplikasyonlar etkili oldu. Gerçekten çok derin bir empati eteneği olduğunu görüyoruz Sırrı Süreyya'nın. Kendisi bir Türkmen'di. Kürtçeyi de çat pat sonradan öğrenmişti. Fakat Kürt meselesi onun davasının baş at aktörü oldu. Bir, nerelisin? Adıyaman. Kürt müsün? Bu mesele çözülene kadar Kürt'üm. Yani köken olarak? Köken olarak türküm. Öyle ya da böyle. Bu bir sorundu. 1930'larda bu sorunu çözüme kavuşturmanın tek yolu olarak inkâr ve asimilasyon görülüyordu. Belki de bu tek çareydi, bilinmez. Gerçekten inkâr ve asimilasyon insani olmasa da sorunun çözümüne çare olabilirdi. Bunu bir zorunluluk olarak ele almak gerekir.
Belki de Musul ve Kerkük milli vatana dahil edilebilseydi, biraz önce söylediğim gibi, Mustafa Kemal'in de tercihi bambaşka olacaktı, bilinmez bakın. Ama, cumhuriyetin kurucu babalarının içinde bulunduğu zorunluluk hallerini bir iman haline getirmek, anakronizmdir. Tarihi çarpıtmaktır. 1930'lu yıllarda örneğin, grev hakkı da yoktu mesela.
Bu yüzden cumhuriyet işçi düşmanıdır diyemeyiz değil mi? Sırf bu yüzden Atatürkçüler grev hakkına karşı gelse saçma olurdu değil mi? Atatürk zamanında da yoktu grev hakkı, o zaman bugün de olmasın demek ne kadar saçma. Gazeteci Hasan Cemal'in 2002'de kaleme aldığı Kürtler adlı kitabı yeni baskısını yapmış, bu vesileyle medyaskopa konuk olmuş. Onun mesele üzerine değerlendirmesi bence doğru. Cumhuriyet'in kuruluşu müthiş bir sıçramadır bizim tarihimizde. Ancak Cumhuriyet'in demokrasiyle tamamlanmamış olması da çok büyük bir eksiktir. Ama bu konuda Cumhuriyet'in kurucu babalarını, Atatürk'ü, İnönü'yü falan suçlamıyor. Suçlu olan, kabahatli olan, 77 yıl boyunca çok partili dönemde Kürt meselesinin gereğini yapmayanlardır. Bütün o dönemin, çok partili dönemin liderleridir, siyasi partileridir. Kendi aralarında kavga ettiler, Türkiye'nin temel meselelerine el atmadılar. Türkiye'nin temel meselelerine Kürt soruyordu. Sırrı Süreyya'nın dediği sorun karşımıza 1991'de Süleyman Demirel'in ifadesiyle bir Kürt realitesi koyduğu gibi zaman içinde Kürt siyasi hareketli adlı bir realiteyi de koydu. Evet, 1991'de Kürt realitesini tanıdık ama
Kürt siyasi hareketi realitesini tanımadık. Bakın, bu atmosferi 1960'lı 70'li yıllarda yaşasaydık, Kürt siyasi hareketini boş verin, Kürt'ün varlığını bile inkar edecek bir durumdaydık. Şu anda kimse onu inkar etmiyor, herkes diyor ki Kürt vardır kardeşim. Neyse.
Ama Kürt siyasi hareketini biz bu son 30 yılda terör parantezine aldık ve bizim Kürtlerimiz teröre prim vermez, terörist değildir onlar dedik. Kürt siyasal hareketine destek vermezler dedik çünkü Kürt siyasal hareketi terör parantezi içindeydi. Halbuki bu siyasal hareket PKK'ya devletin baktığı gibi bakmıyor. PKK ile ilişki halinde. Örneğin de çözümün muhatabı kabul ediyordu, evet olabilir.
Böyle dersiniz de kimse sizi ciddiye almaz. Fakat öyle de olmadı. Kürt siyasal hareketinin tüm partileri bak. Hepten başlayıp deme kadar uzanan partiler, kendilerine çok sadık bir tabanda buldular. Öyle anlatıldığı gibi silah zoruyla desteklemedi insanlar bu hareketi. Hatta tam tersine, destekledikleri için zulüm gördüler ama desteklemekten vazgeçmediler.
Bu siyasi hareketin temsilcilerine rahat yüzü göstermiş değiliz. İşte Selahattin Demirtaş. Heyecan olsun, adrenalin olsun diye mi bu yolun yolcusuydu? İnsan heyecan olsun diye bunca riski göze alır mı? 93 ayrı suçtan suçlanıyorsunuz ve 4086 yıl artı 2 yıl merbet. 2 ayrı merbet. Nedir yani? Yani Allah uzun ömür verse yatacağız. Tamamlamak istiyoruz.
Nedir bu rahatlığın nedeni? 93 ayrı suçtan yargılanıp 400 yıl hüküm giymek riski varken, yurdu terk etmeniz gerekir, yolunuzdan dönmeniz gerekir ama ne yapıyorsunuz? Allah uzun ömür versin diyorsunuz. 19. yüzyıldan bugüne Osmanlı-Türk modernleşme tarihi içinde Kürt meselesini ele almak da mümkündür ama boşverin o kadar vaktimiz yok. Sadece bugüne bakın.
Eğer hepten deme uzanan bu 35 yıllık siyasi hareketi topyekün terör parantezine alacaksak, ki terör parantezini alacak gerekçeler de buluruz, memlekette ama böyle yaparsak 10 milyona yakın terörist var demeliyiz. Öcalan'ı kenti demsilcisi görüyor, Dem Parti'ye oy veriyor, Bizi serokapo falan diye slogan atıyorlar. Düğünlerinde falan öcalan şarkıları çalıyorlar. Milyonlarca insan sizin benim gibi bir hayat yaşıyor ama öyle ama böyle. Apocu bu insanlar. Ne yapacağız şimdi? Milyonlarca terörist varsa biz bu milyonlarca teröristle ne yapacağız? Ne yapacağız?
Hepsinin üzerine gitsek, köylerini boşaltsak, zulmetsek olmaz mı? E yapmadığımız şey değildir. Yaptık bunları. 90'larda 4 bin köyü boşalttık. Temsilcilerini hapse tıksak, kimilerini öldürsek falan. E bunları da yaptık. Partilerini falan da kapattık. Milyonlarca insan, bunlar benim temsilcim olsun, bunların dedikleri benim de derdimdir demeye devam etti. Şimdi burada bir ara verelim, ne yapacağımızı sonra konuşalım.
Aradan önce, Kürt siyasal hareketini terör parantezine aldığımızda milyonlarca insanı terörist ilan ediyoruz demiştim. Fakat bu bir çaresizliğe de neden oluyor. İnsan bu çaresizliğe isyan edebilir, öfkelenebilir ama hakikattir bu. Milyonlarca teröristiniz varsa çaresizsinizdir. Milyonlarca terörist olmaz o yüzden. YouTube yayıncısı milliyetçi bir genç Cemre Demirel, sır-ı süreyya Önder'in ölümü üzerine tam da benim geldiğim yere gelmiş.
Şu gerçeğe kimse gözlerini kapamasın. Kürtlerin tamamı değil ama önemli bir kısmı PKK'ya destek veriyor. Kürtler gitsin demiyorum. Ama sırf Kürt olduğu için PKK'yı destekleme ehliyetine, PKK sempatizanı olma ehliyetine sahip olacak mı bir insan? Bu pozitif ayrımcılığı da mı istiyorsunuz? Kaç pozitif ayrımcılıkla kendinizi iyi hissedeceksiniz? Kaç pozitif ayrımcılıktan sonra adam öldürmeye bırakacaksınız?
Burada çaresizlik içinde isyan ediyor Cemre. Ben de uzun zamandır bu hakikat üzerine konuşuyorum. Güneydoğu bölgesinin her seçimde hangi renge büründüğüne bakarak da bu hakikati kabul edersiniz. Kürtlerin önemli bir çoğunluğu Apoçudur. Peki ne yapacağız? Karşımızdaki kuvvet egemenlik hakkımıza kastediyorsa, sonuna kadar direnmek mecburiyetindeyiz. Yani bağımsız bir Kürdistan kurmak istiyorsa, kardeşim devletin de el armut toplamıyor bu bir bağımsızlık hareketiyse, bu hareketin karşısında zor kullanarak direnmek durumundasınız. Peki öyle mi? Hayır öyle değil. 20 yıldır falan benzer bir şey söylüyorlar. Kendilerini fesh etmek,
silahlı mücadelelerini sondandırmak niyetindeler. Üstelik bu niyetleri 90'ların sonundan beri vardır. Yani 90'lı yılların ikinci yarısından itibaren bağımsız bir Kürdistan fikrinden vazgeçmiş, silahla amaçlarına ulaşamayacaklarını görmüş bir hareketten bahsediyoruz. Öcalan bir barış güvercini falan değil, yanlış anlamayın. PKK'nın, hele ki 80'li 90'lı yıllarda yaptıkları utanç içinde anılacak gerçekten kirli bir tarihi var bu örgütün. Oluk oluk kan akıttılar bölgede. Zorunlu askerlik kanunu çıkarıp her evden zorla dağa kaçırdılar binlerce genci. İşbirliği yapmayan köylüye zulmettiler. Çoluk çocuk demeden katlettiler.
Güven Park saldırıları, Taksim saldırıları batıda yaşayan halkımızın da hafızasındadır. Kandilde oturan yaşlı başlı adamlar birer savaş baronuna dönüştü bu süreçte. Geride 50 bin insanın ölümü ve onların acılı ailelerini bıraktılar. Ama öyle, ama böyle. Hareketin lideri Öcağan'ın silah bırakmak niyetinde olduğunu da 20 küsur yıldır biliyoruz, devlet de biliyor. Ne diyelim? Bırakmayın, savaşmaya devam edeceğiz mi diyelim? Öyle desek milyonlarca destekçisi var hareketin. Bir müzakerenin şart olduğu ortadadır. Biz bu soruna bu kadar duyarsız ve kör kaldıkça vaziyeti de doğru değerlendiremiyoruz.
Fethiye'de Urla'da çalışan Kürt inşaat işçilerine saldırılmış. Kürtler buraya giremeyecek denmiş. Bu işçiler linç edilmiş. Kürtleri yaşatmayacağız burada denmiş. Yıl 2014. Urla'dayız. Ne işiniz var Urla'da ya da bu memleketin herhangi bir yerinde söyleme?
Çok tehlikeli bir söylentir. Bizim çekilmemiz iki dakika sürer. İki dakikada çekiliriz. Pisliğinizle boğulun deriz bu leş targalarına. Kim yapıyorsa bunu. Ama bu ülkeye yazılır. Bu ülke kimse için emin bir yer haline gelir. Ne demek tehdit?
Bize ne işiniz var Urla Dayı? Ben nasıl cevaplayabilirim? Ben insanları tehdit edecek birisiyim. Benim siyasal çizgimden. Sizin böyle bir söyleminiz, böyle bir siyasi üslubunuz yok. Bunu diyorum. İnsanlara bunun tehlikesini anlatmaya çalışıyorum. Başka nasıl kavratabilirim?
Gerçekten kulak verirseniz haklıdır sırrı Süreyya Önder. Tehdit falan değil bakın, bir hakikatten bahsediyor ve bir dostane uyarıdan bahsediyor. Bunu yaparsanız bu olur. Bu hayatın doğası gereğidir. Kimi zaman bu dedikleri bir tehdit gibi anlaşıldı ya da öyle anlaşılması istendi ama dediklerinde haklıydı. Biz bu topraklarda kürde düşmanlık ederek huzurlu bir hayatta yaşayamıyoruz. Kürdü cehenneme gönderemezsiniz. Bileti iki kişilik. Giderken sizi de koluna takar götürür. Aklınızı başınıza toplayın. Aklını herkes başına toplasın. Hükümeti, muhalefeti, kurumları herkes aklını başına toplasın.
Herkesin Türk olmasını isteyince, günün sonunda kimse Türk olamıyor. Herkes Türk olamaz. Günün sonunda Türk, Kürd'ün diğeri oluyor. Kürde zorla siz Türksünüz dedirttiğimiz zaman ortada milyon tane sorun çıkıyor. Bu durum Türk'ün aklını da esir alıyor. Türk kimdir? Kürt olmayandır ve haliyle Kürde düşmanlıktan başka çare de kalmaz Türke.
Ben de bir Türk'üm. Türkler hacir altındadır. Türk'ün önüne şurada düşmanlık etmekten başka hiçbir alan bırakılmamıştır. Kredi kartlarıyla, sistemin yoksullaştırmasıyla, ideolojik pompaları manipülasyonlarıyla, Türkiye düşen tek şey sen kürde düşmanlık edeceksin kardeşim. Sabah akşam pompalanan budur, sabah akşam zerk edilen budur. Türkler bunu böyle bilmek zorundadır çünkü dünyanın hiçbir yerinde halklar birbirine düşman olamaz.
Sırrı Süreyya Önder savaşı desteklemedi. Ne zaman ortaya atılsa barış için atıldı. Öcalan, ben Kürt siyasi hareketinin kurucu babasıyım, sen de artık bu hareketin içindesin, senin siyasi baban sayılırım diyor Sırrı Süreyya'ya. Aradan vakit geçiyor. Başka bir gün Sırrı Bey'e, sen de yetimsin Sırrı deyince Öcalan, Sırrı Süreyya da takılıyor ona. Olur mu başkanım, benim babam sizsiniz. Ben kendimi yetim saymıyorum.
Bunun üzerine de Öcalan gülüyor, sonra Öcalan da bir şeyler diyor falan filan. Bu mesele biraz çarpıtılarak her yerde söylenir oldu. Öcalan'a babam demiş. E dedi de bunun bir bağımı var. Sırrı Süreyya Önder, İmralı'da müzakereciydi. Öcalan'ın müzakerecisiydi. Dahası devlet görevlisiydi. Kendi başına gitmedi İmralı'ya, devlet gönderdi ya. Biraz önce dinlediğiniz babalık meselesi, İmralı notlarından alıntıdır. Bir şakalaşmanın neticesidir.
Üstelik Sırrı Süreyya'yı Kandil'e gönderen de İmralı'ya gönderen de bu devletin kendisidir. Cumhurbaşkanı o zaman başbakan da beni aradı. Kandil'e gittiniz ne oldu dedi. Bunun devamını mahkemelerde söyleyeceğiz. Onun için Kandil'den talimat alan kimmiş? Kandil'e haber gönderen, ricacı gönderen kimmiş? Bütün bunlar, kaldırın dokunulmazlığımızı mahkemelerde konuşacağız. Mahkemelerde konuşacağız.
Sırrı Süreyya bu meselenin müzakerecisiydi. Elçi gibi düşünün. Müzakereyi de savaştığınız güçle yaparsınız. Az şey değil. Elbette müzakere edilecekse Erdoğan'la edilecek, Bahçeli'yle edilecek. Süleyman Soylu'ya hakkını helal etti bu adam. Bana kalırsa o meşhur konuşmadaki cevabı Süleyman Soylu'yu yerin dibine sokacak cinstendi. Sayın Başkan, bir helallik meselemiz olmasına rağmen tatlıya bağladık mı bilmiyorum ama. Bir de Sayın Demirtaş'a Figen Yüksekdağ'a sormam lazım. O zamanki genel başkanlarımız. Ama helallik işin kolay kısmı. Önce bir barış gelsin. Şu barışı bir teminat altına alalım. Sayın Başkan'a da çok teşekkür ediyoruz. Hayırlı uğurlu olur inşallah. Bu dünyadan sırrı Süreyya Önder geldi, geçti. Bu kadar acının üzerine bina edilmiş bir sorunda üslubuyla sorunun konuşulabilir olmasını sağladı. Kimi milliyetçi dinleyicilerimiz için rahatsızlık verici, üzerine düşünmek istemediğimiz bir meseledir bu. Ama
sadece Kürtler değil, Kürt siyasal hareketi bir realitedir. İslamcılık da realitedir, milliyetçilik de realitedir, Atatürkçülük de olduğu gibi Kürt siyasal hareketi de bir realitedir. Terör parantezini alıp kenara atmaya kalkamıyoruz çünkü milyonlarca destekçisi var, milyonlarca terörist olmaz kardeşim. Ne yapacağız şimdi? Düşünelim. Ya bu milyonları görmezden gelecek ve Kürt siyasi hareketi realitesini reddederek, Nefret siyasetine devam edeceksiniz ve fakat bu hiçbir şeye yaramayacak, bir kasabaya yerleşip helal dairesi içinde bu hayatın sunduğu nimetlerden faydalanacaksınız ya da bu realiteyi kabul edeceksiniz. Ama doğrusu bu realiteyi kabul etmek ve buna göre yön tayin etmektir. Bir Türk milliyetçisi olarak devlet Bahçeli ve MHP'nin de yaptığı budur. Bu realite kabul edildiğinde Türk yok olmayacak. Tam tersine Türk omzundaki yükten kurtulacak.
Yaşar Kemal'in bir sözü vardı. Hani diyorlardı ya, Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur. Usta yazar dedi ki, Türk'ün Türk'ten başka dostu vardır. O da Kürtlerdirdir. Siz...
Sınırınızdaki Kürtle hasım olmayı değil, hısım olmayı ama özgür, ama eşit, ama statüsünü bilerek hısım olmayı kabul ettiğimiz gün ülkeye de, bölgeye de demokratik barışın ve bir arada yaşama hukuku. Daha önce bu meseleyi ele alırken, barış bir tercih değil, zorunluluktur demiştim. 100 yıl önceki şartların zorunlulukları ayrı, bugünün zorunlulukları ayrıdır. Bugün barışmak zorunluluğundayız ki, savaştan da zordur bu durum. Bakın, bir Türk milliyetçisi, samimi, bu dönemde, bu sürece dışarıdan karşı çıkan bir Türk milliyetçisi bu devletin başına geçse, o da barışmak zorunda olduğunu görür. Bunun nedenlerini daha önce anlattım. Dünün zorunluluklarına iman edip, bugünün zorunluluklarını görmezden gelmek, rasyonel bir çaba değil, irrasyonel siyasette olmaz. Umarım anlatabilmişimdir. Sırrı Bey, bu zorunluluk uğruna canını ortaya koydu.
Ben bu bölümde onun mücadelesini anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Çünkü bir kimse canını ortaya koyuyorsa, hiç değilse anlaşılmayı hak ediyordur. Anlamak hak vermek anlamına gelmez. Anlamak, destek olmak da demek değildir. Ama eğer bir şeye karşı çıkacaksanız, önce anlamak durumundasınız.
Sırrı Süreyya da bir Beşşar, illaki şaşar. Ama anlaşılmayı hak edecek bir hayat yaşadı. Anlamak da çaba ister. Anladıktan sonra yine eleştirebilirsiniz. Ama evvela anlamak zorunluluğundayız. Bence Sırrı Bey bu anlama çabasını hak eden bir kişiydi. Saygıdeğer kalender bir insandı. Eminim ki zaman geçtikçe değeri daha da iyi anlaşılacak.
öldü gitti denebilecek bir kişi değil. Hatırası yıllarca hafızalarda kalacak. Bu topraklarda yaşayan herkes bugün değil belki ama yarın onun kıymetini anlayacak. Belki bugün arkasından sövenlerin yarın yüzü yere eğilecek. Yeri kolay doldurulmayacak bu kişiyi rahmetle yad ediyorum. Ruhu şad olsun. 18 gündür bir şarkı dinletiyorum. Her gün 3 kere dinlettik. Bu şarkıyı çok sever.
Dinle baba. Halka kızılmaz. Ben bunu AKP'liler için diyordum. Ama bir ilkedir bu. Milyonlara kızamazsınız. Halka kızamazsınız. Türk milliyetçisi olmuş milyonlar. Onlara kızılmaz. Az şey değil, on binlerce şehidin yarattığı travma var. Aynısını Kürtlere de diyebilirsiniz. Milyonlar Dem Partili apoca olmuşlar. Diyarbakır'da da olsanız siz de apoca olacaktınız.
Kürtlere terörist diyerek varılacak bir yer yoktur. Ya da Dem Parti seçmenine diyerek veya Kürt siyasal hareketine gönül vermiş olanlara diyerek. Halk hakikatin kendisidir. Halk sormuluk sahibi değildir. Siz de değilsiniz, ben de değilim. Tren Topi'yi Pol B Media ile beraber hazırlıyoruz. Sırrı Bey mücadele dolu bir hayat yaşadı ve büyük bedeller ödedi. Bu bedellerin sonuncusunda da canını verdi. Bir sonraki bölüme dek bu çabayı hiç değilse anlamaya çalışmanızı dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.