
3.705 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 13 Mayıs'ta alıyoruz. Geçen hafta yayınladığımız Bizim Sırrımız bölümü bu zamana kadar herhalde en çok dinlenen değil ama en çok reaksiyon alan bölüm oldu. Çok sayıda mesaj atmışsınız, sorular da sormuşsunuz. Kiminiz pek beğenmiş. Niyetimi sorgulamadıktan sonra herkesin mesajlarından istifade etmeye çalışıyorum. Bu sayede
Aklımdan geçeni doğru anlatıp anlatamadığımı da anlamış oluyorum. O yüzden bol bol yazabilirsiniz. Ben hepsini okuyorum da cevap vermem mümkün olmuyor. O yüzden kusura bakmayın ama lütfen yazın. Mesajlar içinde dikkatimi çeken bir şey oldu. Bir kısmı Sırrı Süreyya Önder'e Sırrı Bey dememe kızmış.
Sayın Öcalan'da dersin sen falan diyor. Bu mesajlara alınganlık göstermiyorum, daha çok öğretici buluyorum. Çok duygusal mesajlar değil mi? Sırrı bey dememe üzülmüş. Yani takılınan yer. Bey deyince yakıştıramamış. Tümüyle ahlaki bir yargılama bu. Bu başıma çok gelen bir şey.
Bizde fikirler değil, duygular çok daha ön planda. Bu genel bir doğu toplumu özelliği bu arada. Duygular da, fikirler de düşünmenin eşit derece parçasıdır bizde. Dolayısıyla duygularla düşünüyoruz. Böyle olunca da bir şey bilemiyoruz, hep inanıyoruz. Kelimeler bile duygu yüklüdür bizde. O yüzden eğer bir kelimeye aynı duyguyu yüklemeyen bir kişiyle aynı dili konuşsak bile anlaşamıyoruz. Kelime bizde bir fikir inşa etmek için değil, bir duyguyu ifade etmek için var. Haliyle bizler her meseleyi rasyonel, akılcı bir yerden değil, ahlaki bir yerden ele alıyoruz.
Atatürkçülük de, islamcılık da, solculuk da, liberallik de, milliyetçilik de bir ahlaki tutuma dönüşüyor. Fikir çatışmalarımıza hemen ahlaki normlar karışıyor. Burak Bilgehan Özpek, X'de bir yazı yazmış. Benim tümüyle katıldığım satırlardı. Girişi şöyle. Türkiye'de bir olgunun sebepleri ve sonuçları tartışılmaz. Olgunun kendisine atfedilen ahlaki bir değer vardır. Ve insanlardan ahlak ile ahlaksızlık arasında bir seçim yapmaları istenir sadece.
Gerçekten haklı. Halbuki bundan bir kurtulsak tartışmalarımız da öyle derinleşeceğiz ki. Belki de tüm sorunlarımızın temelinde yatan çok kök bir sorun bu. Hiç düşünmüyoruz. Sebeplere ya da sonuçlara odaklanamıyoruz. Ahlak ile ahlaksızlık arasında bir seçim istiyoruz insanlardan. Mesela 2002-2010 yılları arasındaki sivilleşme söylemi böyleydi. AKP'nin sivilleşme sürecini destekleme sebepleri ve sivilleşmenin olası sonuçları asla tartışılmadı. Bütün tartışma siviller ile darbeciler arasında kurulan karşıtlığa sıkıştırıldı ve hepimizin üzerine ahlaki vaazlar boca edildi.
Aynen öyle oldu. Ben mesela 2010 referandumunda hayırcı solculardandım. Arkadaşlarımız bize MHP'de hayırcı olduğu için faşist işbirlikçisi ya da ulu solcu diyorlardı. Ha biz de farksız değildik açıkçası, evetçilere de AKP işbirlikçisi falan diyorduk. Günün sonunda bu didişmenin
Ahlâken kazananı biz olduk. Hayırcıların dediği daha doğru sonuçlar verdi. Bu ahlâki üstünlüğün verdiği huzur da bizi iyice mayıştırdı, entelektüel kabiliyetimizi kaybettik. Çünkü haklıydık, ahlâken de üstündük. Kendi aramızda karar verip geri kalanlara ahlâki bir mücadeleye girişiyoruz.
Barış olgusu da bundan farksız değil. Siyasi aktörleri bu barışa iten sebepler ve olası sonuçlar dikkat ederseniz tartışılmıyor. Barış kavramının iyiliği, güzelliği dışında bir sözle duyamıyoruz zaten şu günlerde. Devlet Bey'in neden bir gecede barış için kendi gövdesini ortaya koyduğunu ve barış sonrası nasıl bir siyasi atmosfer ortaya çıkacağını zinhar konuşmayacağız.
Halbuki bizi neyin beklediğini aramızda esaslı biçimde tartışabilmeli, bilgiye ihtiyacımız olduğunda da bizi yönetenlere şurası nasıl olacak peki diye sorabilmeliyiz. Uçağa binen gazeteciler de sormuyor. Neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz bir süreç hakkında karar vermeye ve taraf tutmaya zorlanıyoruz. E bilmeden karar vereceksek ne yapmış olacağız? İnanmış olacağız. Zaten bize deniyor ki, inanın kardeşim, inanın. İnanmıyorsanız, eğer o zaman öyleyseniz, ıkçı olabilirsiniz, ulusolcu olabilirsiniz falan. Şimdi bu arada ahlaki yargılar derken bahsettiğim bu yani. Bakın bu arada bu iki taraflıdır. Sürecek karşı çıkanlar, çıkmayanlara vatan haini, siyah yaya canı falan demeye başladı.
Süreci destekleyenler karşı çıkanlara ırkçı savaş çırtkanı falan diyor. Henüz bu sürecin iletişimini yapmaya tenezzül etmiş değiller bu arada. Üç adam karar verdi ve geri kalanlar kendi arasında dizişiyor. Aman dikkat edin falan filan diyor. Lan bu üç adam bile dikkat etmiyor ki.
Ben diyorum ya, burada halka kızılmaz, halka sorumluluk yüklenmez diye. Birbirimizle didişip duruyoruz da bu memleketi yönetenler bir açıklama borçlular ya bize. Fakat biz de hakikatle ilgilenmeye fırsat bulamadık. Didişmeyi de pek sevdik. Türkiye, kamusal alanda tartışmayı becerebilen bir ülke değil. Sorunları soyutlama yaparak konuşabilen insanların susmaya zorlandığı, kamusal alandan kovalandığı bir ülke.
Ancak maruz kaldığı zaman öğrenen, iş işten geçtikten sonra düşünen bir ülke. Bu yüzden sorunlarını başka sorunlar yaratmadan çözdüğü pek de vaki değildir. Bizler fikirlere pek önem vermiyoruz. Meseleyi ahlaki normlar üzerinden ele alıyor, haliyle omuz omuza durabilecek peygamberler arıyoruz. Fikirler etrafında değil, kişiler etrafında toplanmamız da belki de bundandır. Haliyle siyasi pozisyonlarımız dinselleşiyor. Çünkü bilerek değil, inanarak yol yürüyoruz. İnançlarımız oluşuyor. Gazeteci Hasan Cemal bu hafta T24'deki yazısında şu satırları eklemiş.
PKK'nın silahları gömme ve kendini feshetme kararını önemsiyorum. Sıranın demokrasi ve özgürlükler düzenine geldiğine inanmak istiyorum. Sıra demokrasiye mi gelecek? Sıra demokrasiye gelecek değil. Sıranın demokrasiye geleceğine inanmak istiyorum diyor Hasan Cemal. Doğru söylüyor. Ben de buna inanmak istiyorum ama açıkçası inanamıyorum. Bu bölümde tam da bunu konuşacağız. Yani süreç bundan sonra demokratikleşmeye mi gidecek? Bunu yaparken giriş boyunca konuştuğumuz ahlaki kamplaşma alışkanlığımızı da aklınızda tutmanızı dilerim. Çünkü bu konuşmamıza bir zemin hazırlayacak.
PKK 12 Mayıs'ta kendini feshettiğini ve silahlı mücadele yöntemine son verdiğini duyurdu. Bugün de 13 Mayıs. Peki ya şimdi? Sıra demokrasi ve özgürlüklerde mi? İsterseniz daha fazla uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
9 Mayıs'ta öğrendik ki PKK, 5-7 Mayıs tarihleri arasında 12. Kongresini toplamış. Aradan hafta sonu geçti, 12 Mayıs pazartesi günü ise örgütün fesih kararının sonuç metni karşımıza çıktı. Bu temelde PKK 12. Kongresi, pratikleşme süreci Önder Apo tarafından yönetilmek ve yürütülmek üzere PKK'nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı.
Burada altı çizilmesi gereken kritik kısım örgütün yalnızca kendini feshetmesi değil, silahlı mücadele yöntemini de sonlandırması olmalı. Yoksa bu örgüt daha önce de kendini feshetmiş, yeni bir yol haritası belirleyerek PKK ismini kullanmaktan vazgeçmişti. 1999'da Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra idama mahkum edilmeyip ömür boyu hapis cezasına çarptırılınca PKK bu gelişmeye ateşkes ilan ederek cevap vermiş. 2002'de de adını Demokratik Özgürlük Kongresi yani kısa adıyla KADEK olarak değiştirmişti. 2003 yılında bu isim Kongregel olarak yeniden değiştirildi. Nisan 2005'te yeniden PKK adına dönüldü. Yani örgütün geçmişinde 3 yıl kadar da olsa PKK adını kullanmadığı kısa bir dönem var.
Fakat bu sefer sadece örgütün adı değil, mücadele yöntemine dair de karar alınıyor ve silahlı mücadele yöntemine son verildiği duyuruluyor. Mümkün olduğunca çok sayıda yorumcuyu takip ettim, bu meselede silahlı mücadeleye neden son verildiğine odaklanıp bana kalırsa doğru bir şey yapan kişi Kadı Gürsel olmuş. PKK'nın gerçekten silahla elde edebileceği geldiği bu noktada, silahla değiştirebileceği, muarazına silahla kabul ettirebileceği daha fazla bir şey kalmadı artık. Silahla elde edebileceğinin sonuna geldi aslında bu son çoktan geçildi ve anlamsızlaştı. PKK'nın kendisi anlamsızlaştı. Bunu değiştirmek gerekiyordu. Bu yüzden bu kadar aslında tırnak içinde kolay ve zahmetsizmiş gibi görünüyor.
Geçen bölümde ifade etmiştim. PKK ve lideri Abdullah Öcalan yaklaşık 20 yıldır silahlı mücadeleyle artık elde edilecek bir kazanımın olmadığının farkındaydı. Bu hem Kürt meselesi özelinde böyleydi hem de evrensel anlamda böyledir. Günümüzde artık savaş teknolojileri emek yoğun olmaktan çıktı ve sermaye yoğun hale geldi. Uzaktan joystickle kontrol edilen dronelar savaşıyor çağımızda. Geride bıraktığımız yüzyılda, Güney Amerika'da ortaya çıkan Gerilla Savaşı ve Mao'nun Çin'de yürüttüğü Halk Savaşı gibi yöntemler 21. yüzyılda hayatta kalamıyor. Yani evrensel bir meseleyi yaşıyoruz aslında aynı zamanda.
modern bu çağda silahlı insansava araçları ve teknolojiyle tamamen geçersiz kılınmış bir savaş duruyor. artık maoist salt savaşı tarihe karıştı ve çok oluyor bu. dolayısıyla üstlenmeleri de imkansızlaştı. artık en korunaklı, en çok kendilerini güvende hissedebildikleri yerlerde işte zagros dağlarında kandilde bile türkiye sınırlarından 100-120 km güneyde ve iran sınırına yakın bölgede bile Aslında yaşananlar PKK için bir yenilgidir. Öyledir çünkü uzun yıllardır neden savaştığını açıklayamayan bir örgüte dönüştü PKK. Bir dinleyicimiz geçen bölümün ardından çok esaslı bir soru sormuş.
Yayınlarınızda Kürtlere yönelik baskılardan sıklıkla söz ediyorsunuz ve bunu 100 yıl öncesine kadar uzanan bir tarihsel çerçeveye oturtuyorsunuz. Fakat günümüzde bu anlatılanların ne kadarı hala geçerli? Bunu sorgulayan ve anlamlandıramayan çok sayıda insan var. Mesaj çok daha uzun ama özetleyeyim isterseniz. Evet, 100 yıl önceki tarihsel gerçeklik içinde bir Kürt sorunu olduğunu anlıyoruz ama, bugün sorun namına ne kalmıştır, Kürt'ün hangi sorunu barış gerektiren bir savaşa ihtiyaç duymaktadır, bu soru oldukça haklı. Zira 100 yıl önceki Kürt sorunu ile bugünkü arasında dağlar kadar fark var.
Bir kere daha önce de söylediğim gibi Türkçe bilmeyen nüfus sorunu yıllar içinde büyük oranda çözüldü. Kente göçle birlikte modernleşme süreci hızlandı. Yani bugün bir Kürde sorsak, ana dili Türkçe olan ve Türkçe konuşan bir Kürde sorsak, evladının Kürtçe öğrenmesini mi, İngilizce öğrenmesini mi tercih edersin desek, modernleşme sürecinin sonucunda der ki İngilizce öğrenmesini tercih ederim. Batıya göçle birlikte Türk ile Kürt arasındaki entegrasyon sorunu da büyük oranda kalmadı. Haliyle Kürt sorunu deyince PKK terör örgütü yüzünden terör parantezine alınmış bir siyasi kimlik oluştu. Başka bir ifade ile PKK sorunu Kürt sorunundan daha büyük hale geldi ve PKK sorunun üzerindeki bir kambura dönüştü. Sorunun nedeni olarak ortaya çıkan PKK, sorunun sonucuna dönüştü yıllar içinde.
Prusyalı general ve günümüzde strateji gurusu olarak kabul edilen Carl von Clausewitz, savaş üzerine başlıklı eserinde bir klasiğe dönüşmüş bir ifade kullanıyor. Clausewitz bu ifadesinde diyor ki, ''Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır.'' Bu haliyle PKK için politikayı silah yoluyla sürdürmek anlamsızlaştı. Zira PKK'nın kurucusu Abdullah Öcalan üzerindeki tecritin kalkması halinde zaten anlamını yitirmiş silahların daha fazla konuşmasına da gerek kalmayacaktı. Bundan sonra siyaseti silahlar değil Öcalan üstlenecek gibi duruyor.
Yani silahlı propagandaya son veriliyor, İmralı propagandası artık bundan sonra öne çıkacak. Öyleyse ilk sonuca ulaşabildik. PKK kendini feshediyor ve silahlı mücadeleye son veriyor ama Kürt siyasi hareketi politikaya son vermiyor. Sadece politika yapma biçimi değişiyor. Politikanın silahla mı, sözle mi yapılacağını yani zorla mı?
yoksa Rıza'ya dayanarak mı yapılacağını tespit etmiş olduk. Şimdi bir ara verelim, döndüğümüzde politikanın tekniğine değil, politikanın kendisine odaklanalım. 12 Mayıs pazartesi günü herkesin açıklama yapmasını beklediği ilk parti, doğal olarak Dem Parti'ydi. Dem Parti adına parti sözcüsü Ayşegül Doğan, öğleden sonra üç sularında mikrofonların başına geçti ve şunları söyledi.
Bir dönem kapanıyor, evet. Yeni ve umut dolu bir dönemin ise kapısı aralanıyor ve hepimiz için aralanıyor. Yeni ve umut dolu bir dönemin kapısı aralanıyor diyordu Ayşegül Doğan. Ne var ki, Türkiye'nin girdiği dar koridor düşünüldüğünde herhalde en son söylenecek şeylerden biri yeni ve umut dolu bir dönem ifadesi olsa gerektir. Evet, silahların susmasına sevinmek gerekir. Barış, her zaman daha ahlaklı olan seçenektir.
Buna ben de sevindim. Fakat bu sürecin sonunda bizleri demokratikleşme bekliyor deyince açıkçası bana bir gülme geliyor. Yani bu ifade bana doğru gelmediği gibi faydalı da gelmiyor. Demokratikleşme için fırsat yaratıyor mu? Evet yaratıyor, bunu kabul etmek gerekir.
gerçekten Öcalan gibi bir figürün üzerindeki tecritin ortadan kaldırılırken, örneğin CHP'nin baskı altında tutulması, İmamoğlu'nun içeride tutulması bir çelişkiyi işaret ediyor, bu haliyle memleketin demokratikleşmesine bir fırsat yaratıyor kabul. Ama bu süreç öyle ya da böyle demokratikleşmeyle sonuçlanacaktır demek de doğru değil. Yani sonuçlanma ihtimali var ama bunun şartları var. Bu şartları bu bölümde konuşacağız.
Bence Ayşegül Doğan da pek emin değil bu arada. Zira Dem Parti grubunun da sürece ilişkin net bir şey bilmediğini yine Ayşegül Doğan'dan öğreniyoruz. Basın açıklama sona erdikten sonra herkesin beklediği soru cevap bölümünü şöyle bitiriyor Ayşegül Hanım. Çok teşekkürler geldiğiniz için, ilginiz için, dikkatleriniz için. Ellerinizi görüyorum, sorularınızı tahmin ediyorum. Ancak soru almayacağım arkadaşlar. Nedenini söyleyeceğim, nedenini söyleyeceğim. Lütfen kusura bakmayınız. Biliyorum çokça soru var. Haklı sorular, daha çok tartışılacak konu var. Merak ettiğiniz başlıkların hepsini tahmin edebiliyoruz aşağı yukarı. Çünkü bunlar bizim de merak ettiklerimiz.
Takdir edersiniz ki ve tahmin edersiniz ki bazı konularla ilişkin bizim de detaylı bilgilerimiz yok. Yani soracağınız bazı soruların mesela kongrenin koşulları oluştu mu ki kongre toplandı gibi bir soru sormayı istiyor olabilirsiniz. Ben de bu sıralarda oturuyor olsam aynı soruyu yöneltmek isterdim bu kürsüde kim olursa olsun. Ona çünkü biz de merak ediyoruz. Ama bu sorunun yanıtı bizde yok.
E sormak herhalde hakkımızdır. Neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz, Dem partinin bile hiçbir şey bilmediği, tümüyle kapalı kapılar ardında işletilen bir süreçte, meşru siyasi aktörden bile duyduklarımız o kadar yetersizken, yeni ve umut dolu bir dönemin kapısının aralandığı nereden belli? İşte bilmiyoruz, inanıyoruz, inanmaya zorlanıyoruz. Ben bilmek istiyorum. İnanmak ayrı şey, bilmek ayrı şey. Bu sürecin neden sorusu oracıkta duruyor. Bu soru yanıtlanmadan nasıl sorusuna geçiyoruz? Neden bu süreç başladı bilmiyoruz. Kimse de bize bir izahatli bulunmuyor. Ama silahlar acaba nereye konulacak? Yok efendim terör örgütü liderleri nerede duracak bundan sonra falan. Nasıldan önce neden sorusunu sormak hakkımızdır. Neden 180 derecelik bir manevra yapıldı? Her ne oldu da son 10 yılımıza damga vuran ve hepimizi zehirleyen nefret dili bir anda barış diline dönüştü.
Habertürk mesela ne oldu da değişti? Henüz bir yıl önce genel yayın yönetmeni Mehmet Akif Ersoy'un PKK ile aralarına mesafe koysunlar o zaman yayınlarımıza çıkabilirler diyen Habertürk her ne oldu da PKK gerillaları çizgisine gelebildi. Salı gününden itibaren bir taslak oluşturulacak. Bu taslağa göre yaklaşık 5 ya da 6 bin civarında PKK içerisinde gerilla var. Bu gerillanın bir kısmı Türkiye'ye gelebilecek. Tahminim 3 bin, 3 bin 500 civarında PKK'lı içindeki gerillanın Türkiye'ye gelmesine izin verecekler. Çetin Erçetin'in Habertürk yorumcusu bu ifadeleri sosyal medyada da viral olmuş.
Bu neden sorusuna geçmiş bölümlerde kapsamlı yanıtlar vermiştik. Bir kere, Esad devrildikten sonra Türkiye'nin Rojava bölgesinin durumunu savaşarak değiştirme olasılığı görünmüyordu. Rojava bölgesini yöneten SDG, Türkiye dışındaki ülkelerce terör örgütü kategorisinde değildi. Üstelik bu bölgede bir gerilla gücü değil, alan hakimiyeti olan bir düzenli ordu bulunuyordu. İşin içinde İsrail ve ABD de vardı. Üstelik İsrail ve ABD'nin İran rejimini yıkmak gibi bir niyeti olduğunu da biliyoruz. Bu niyette SDG'nin bölgedeki Kürt gücünün de etkili olacağını da tahmin ediyoruz. Tüm bunlar düşünüldüğünde Kürt sorunu meselesi bir ulusal mesele olmaktan çıkıyor. bölgesel ve küresel meseleye dönüşüyor. Haliyle uluslararası güçlerin de bir dayatmasıyla karşı karşıyayız. Buradan çıkabilmek de öyle kolay değil. Yani Suriye'nin kuzeyindeki YPG sorununu savaşarak çözmek sanılan kadar kolay değil, üstelik büyük bedelleri olan bir savaş bu. Tamam, bunları biz de görüyoruz da, biz Ahmet devlet yetkililerinden de bir şey duyalım ya. Niye beyefendilerin konuşmaması için bu kadar istekliyiz? Aman aman, zaten görüyoruz, biliyoruz, biz barışaya taraf olalım.
Bu ahlaki bir tutumdur. Bu beyefendiler madem böyle bir adım attılar, bu zamana kadar kirlettikleri ortamı biraz temizlesinler bir zahmet. Niye biz bunların elini bu kadar rahatlatıyoruz? Herkes kendince bir çıkarım yapıp sürece ilişkin pozisyon alıyor ama bu pozisyonların hiçbiri rasyonel değil, hepsi ahlaki. Gazeteci Ezgi Başaran bu ahlaki durumu şöyle ifade etmiş X'de.
Kürt siyasi hareketine akıl verme olimpiyatlarında silahlı mücadelenin sonuna geldik, açıklamasına sevinemeyen bir garip Türkiye'li ve batılı uzmanlar ekürisini büyük bir bıkkınlıkla izliyorum. Evet, komplike ve kırılgan katmanlara hayli fazla olan yeni bir sürece girildi. Ama bugün tarihi ve iyi bir gün. 12 Mayıs günü tarihi ve iyi bir gün mü? Böyle kestirip atılması zor bir konu bu. Bunu söylemek için Kürt siyasi hareketine bile değil, doğrudan hareketin lideri Öcalan'a güveniyor olmanız gerekir. Çünkü ortada yaşanan süreç 3 kişi arasındadır. Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan arasındadır. Ben Erdoğan'a güvenmiyorum. Sanırım Ezgi Başaran da güvenmiyor.
Devlet Bahçeli'ye de güvenmiyorum. Sanırım Ezgi Başak'a da güvenmiyorum. Ya da tek seçenek kalıyor Öcalan. Açıkçası ben Öcalan'a da güvenmiyorum. Bu süreç Öcalan'ın bir siyasi aktör olarak gündemimize girmesiyle sonuçlanacak. Silahların susması ahlaken iyidir ama Öcalan'ın politik olarak aktörleşmesi iyi midir? Eğer Öcalan'ın politik tutumunu bilseydik bu soruya bir cevap verebilirdik. Ama kimdir nedir bu adam? Bilmiyoruz. Bildiklerimiz en azından bugünle ilişkin iyimser olmamıza yetmiyor.
Dem partili dinleyicilerimiz kusura bakmasın. Ben 26 yıldır tevcid altında tutulan 76 yaşında bir adamın iradesine güvenmiyorum. Kuşkuyla yaklaşmakla hakkımdır. Kabul edersiniz. Abdullah Öcalan'ı tanımıyorum. Önceki sürecin nasıl bittiğini gördüm. Erdoğan'a destek olunmadığı takdirde sürecin nasıl kanlı bittiğini de hepimiz gördük. Bugün Selahattin Demirtaş neden içeride diye sorsak, milyonların aklına gelen konuşma bellidir ya. Sayın...
Recep Tayyip Erdoğan seni başkan yaptırmayacağız, seni başkan yaptırmayacağız, seni başkan yaptırmayacağız. Bu süreçte de Erdoğan kendi payını almaya bakacak ki doğal olan da budur. Soru şu, biz ne alacağız? Öcalan, Erdoğan'a istediğini verme konusunda ne kadar istekli? Süreç, Türkiye'nin demokratikleşmesiyle sonuçlanacak diyenlere göre, Öcalan üzerindeki tecrit kalkarsa, örneğin İmamoğlu'nun serbest kalmasının da öne açılır, demokratik siyaset rahatlar. Bu tam olarak iyimser bir akıl sendromudur.
Siz rahat olun yani, gönlünüzü rahat tutun, aklınızı rahat tutun, iyimser tutun. İradenizi harekete geçirmenize de gerek yoktur. Aklınız iyimser olsun, demokratikleşeceğiz. Ben bu tuzağa düşmeyi reddediyorum açıkçası. Bu topraklarda hiçbir demokratikleşme hamlesi aklımızı iyimser tutarak gerçekleşmedi. Tam tersine, irademiz harekete geçtiğinde halk lehine hamleler görebildik. O halde, birileri bu sürece karşı çıkacak ve diyecek ki,
Hayırdır kardeşim, İmamoğlu'nu içeri atıp öcalını çıkartmanın nesi demokratikleşme? Birileri böyle diyebilirse ancak o zaman bu süreç örneğin İmamoğlu'nun özgürleşmesi neden olabilir. Mesela birileri diyecek ki... Hayırdır kardeşim, böyle bir yargı düzeniyle, muhaliflerin sırtındaki yargı sohbasıyla mı demokratikleşeceğiz? Hadi oradan.
Birileri böyle diyebilirse ancak o zaman bu süreç yargının bağımsızlaşması neden olabilir ve türlü türlü demokratikleşme hamleleri. Yani birileri itiraz edecek ki bu sürece, süreç bu sayede bir demokratikleşmeye vesile olacak. Biz arkamıza yaslanalım, süreç zaten harika oldu, süper oldu, öcalan da artık demokratikleşmenin önünü açacak falan. Hadi oradan yani. Hayırdır, 3 ihtiyar ki bunların ikisinin demokrasiciliği belli, biri de silahlı örgüt yöneticisi. Bu 3 adam Türkiye'ye demokrasi getirecek, biz de bekleyelim ve bu 3 adama güvenelim öyle mi? Güvenmeyen sağcıya üktü diyelim, güvenmeyen solcuya da ulusolcu diyelim. İktisatçı ve bir gün yazarı Prof. Hayri Kozanoğlu benim de katıldığım bir mesaj paylaşmış ikisi de.
İktidarın barış kartı ters tepebilir. En ağır suç kapsamındaki fiillere bile hoşgörüyle yaklaşılan bir iklimde, başta İmamoğlu, muhalif figürlerin hapiste tutulması iyice göze batacak. Dünyada ve Türkiye'de hatta AKP seçmeninde bu çelişkili duruma tepkiler artacak. Hayri Hoca tespitinde haklı. Evet, muhalif figürlerin hapiste tutulması, demokratik muhalefete dönük baskı bu süreçte iyice göze batacak. Bunu geçmişte cezaevinde kalırken doğrudan deneyimlemiştim. Üç hilal emblemli dövmeler taşıyan, yozgatlı, çorumlu, yaralama cinayet mahkumu insanlar ÖCA'nın serbest kalmasını istiyorlardı. Çünkü ÖCA'dan serbest kalırsa genel bir af çıkacağını varsayıyorlardı
haklılardı. Öcağını serbest bırakan içerideki adliyet mahkumu tutamaz diye düşünüyorlardı. Ama bu durup dururken olmaz. Birileri bu çelişkiyi teşhir etmezse bu çelişki kimsenin gözüne batmaz. Yani kimse şunu demezse, kardeşim hayırdır demezse biraz önce dinlediğiniz gibi bu çelişki görünür olmaz. Bu çelişkiyi teşhir edene hayırdır kardeşim birimizi döverken ötekini seviyor bunlar nasıl demokratikleşme bu diyene
süreci baltalayan savaş çırtkanları muamelesi yapılırsa, bu süreç demokratikleşmeye zemin hazırlamaz. Maalesef kimi liberallerin yaptığı bugün bu, bu yanlış. Bu sürece türlü yerlerden karşı çıkılabilir. Benim soru işaretlerim, bu sürecin bir demokratikleşmeye varacak mı, varmayacak mı çizgisine dönük kuşkularımdan kaynaklanıyor. Benim gördüğüm ne demokratikleşmesi. Biz zorlarsak ancak böyle olur.
Yani olağan seyrinde ilerlerse bu hikaye bir tür Dem parti ile Cumhur İttifakı arasındaki iş birliğine doğru gidiyor. Hepsi bu kadar. Benim görebildiğim bu. Fakat daha milliyetçi refleksler de gösterilecektir. Bunu da olağan ve makul karşılamak gerekir. Son 10 yıldır bu halkın neye maruz kaldığı ortada. Nasıl bir milliyetçi nefrete maruz kaldığımız da ortada.
Bu iklimde, bu sürece milliyetçi karşı çıkışların olmasından daha doğal bir şey yok. Medyanın da görevi, İyi Parti ve Zapar Partisi'nde vücut bulan bu karşı çıkışları da sunmasıdır. Süreci yönetenler bunları diyor, eleştirenler de bunları diyor demeli medya. Bu insanları susturarak da barışa hizmet edemeyiz.
Ben de Navaber'de hafta sonları mümkün mertebe süreci karşı çıkan siyasetçilere yer verilmesini olağan ve doğru karşılıyorum. Fakat bu tutumun solculuğumun sorgulanmasıyla sonuçlanıyor. Yani ahlaken yargılanmış oluyorsunuz. Medyaskopa katılan araştırmacı Reha Ruhavioğlu sanırım bana laf atmış.
Anahatım, muhalif medyanın, İYİ Parti'nin söylemine mahkum olmuş olması da teslim olmuş olması, tarihin ironik bir karşılaşması. Yani son derece solcu enkırımenlerin sunduğu haberlere bakıyorum. Önüme düştü dün, önceki gün bir iki tanesi. Yani Musabat Dervişoğlu'yla Turhan Çömez'in demeçleri üzerine bina ettim. Liberallerle yıllardır didiştiğimiz noktaya geri döndük. Fikirleri bir din gibi tartışıyoruz ve fikirlerimizin uyuşmadığı kimseleri mürted ilan ediyoruz. Karar gazetesinden Yıldıray Oğur, benim sunduğum bir haberi alıntılayarak şöyle yazmış.
Halbuki navaber bültenlerinde CHP'nin ne dediği olabildiğince geniş şekilde veriliyor. Herhalde biraz önce dinlediğiniz Reha Ruhavioğlu da Yıldıray'ı oradan gördü. Haber de şudur bu arada dinleyelim isterseniz. Mesela ne zaman diye sorduğumuz sorulardan bir tanesi bu sürece ilişkin. Adını koyamadığımız bu sürece ilişkin olacak. Dün biliyorsunuz haberimizi izlemiştiniz. Cumhurbaşkanı Erdoğan eli kulağında demişti. Gerçekten de tarihi günlerden geçiyoruz. Terör örgütü PKK silah bırakacak ve kendini feshedecek deniyor. Ama ne zaman? İşte orada bir belirsizlik var. Erdoğan'ın dediği müjdeler de henüz gelmedi.
İmralı'daki cani başının yol göstericiliğinde inşa edilmiş bir sürecin başarıya ulaşması mümkün değildir. Terörsüz Türkiye hedefine giden yolda sağlam adımlarla ilerliyoruz. Her an müjdeleri alabilirsiniz ve alacaksınız. Haber boyunca İYİ Parti ve Saadet Partisi'nin sürece karşı çıkan argümanlarını dinliyoruz. Yaklaşık 4 dakikalık bir haber. Bu süreçte İYİ Partililerin veya Zafer Partililerin veya Saadet Partililerin çizgisinde değilim. Fakat onların da bu sürece ilişkin söz söyleme hakları yok mu? Ben bir ana haber bülteni sunuyorum. Üstelik bu bülten Türkiye'nin en geniş kesimlerine ulaşmayı dert ediniyor. Bir podcast yayını değil bu. Ne yapalım? İyi partililerin sürece karşı çıkma argümanlarını beğenmiyoruz diye onları duymayalım mı? Üstelik CHP tabanı içinde de büyük bir oranda ne oluyoruz biz tedirginliği var. Bu tedirginliği görmezden mi gelelim? Ne olsun isteniyor? Üç ihtiyar bir konsens oluşturdu ve arkamıza yaslanıp bu heyecan verici gelişme karşısında aklımızı imser mi tutalım? Ben aklımızın her daim kötümser olmasından yanayım. Medyanın sürece karşı veya değil, fark etmeksizin
Herkesin sesini duyurması gerekirdi. Yıldıray Uğur istiyor ki süreci desteklemeyen susturulsun. Neden? Çünkü barış gibi ahlaken taraf olmamız gereken bir hassas mesele var. Herkes bu hassaslığa uygun hareket etsin. Yani rasyonellikten ziyade duygular ön planda olsun. Halbuki neye, nasıl karşı çıktığının, kimin karşı çıktığının da bilinmesi gerekir. İnsanlar bir şoka maruz kaldı 12 Mayıs'ta.
Bırakın da herkes eteğindeki taşları bir döksün. Ahlak zabıtalığı yapmadan önce bu halkı bir rahat bırakın. Önceki süreçte de böyle oldu. Süreci ikna olmayanlar ahlaken yargılandı ve nasıl bittiğini sürecin yaşayarak gördük. Bu süreç ancak toplumsal mutabakatla gerçek anlamda çözüme kavuşur. Tecrübeyle sabittir. Ama mutabık kalması gereken kesimlerin temsilcilerini susturarak gerçek anlamda bir mutabakat sağlanmış olur mu?
Son 20 yıldaki AKP hoyratlığıdır bu. Son 20 yılda da AKP kendi işine gelmeyeni ahlaken yargılayarak devam etti yoluna. Bu bir yöntemdir, siyasi yöntemdir. Bu yönteme en azından eşitlik ve özgürlük mücadelesi içinde olanlar düşmemeli, başvurmamalı.
Hep söylediğimiz gibi, aklımız kötümser olsun ki irademiz iyimser olabilsin. Bu nedenle bu süreci tartışmak, itiraz geliştirmek, sürece yön vermeye çalışmak boynumuzun borcudur. İsteniyor ki ahlaki yargılamalarla hizaya gelelim. Hayır böyle olmasın. Diyelim ki, hayırdır kardeşim nasıl bir tezgahın içindeyiz. Cumhurbaşkanı beğenmediği rakiplerini içeri atabilirken, Biz nasıl barışacağız? Barıştık diyelim, tamam ne güzel, barış iyidir. İyi de bu barış demokratikleşmeye niye sebep olsun? Hasan Hüseyin Korkmaz girişi gibi. Bu ne beter çizgi bu. Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.
Böyle olur mu? Olmaz demezsek eğer bu çelişkiye hapsederler bizi. Böyle olmaz. Bir yanımız yaprak dökerken, diğer yanımız bahar bahçe olmaz. Tren Topik'i Podlimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar her şeye rağmen barışın kıymetini bildiğiniz günler dilerim. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.