
4.407 kelime · ~22 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 20 Mayıs'ta alıyoruz. Biraz uzun bir giriş olacak uyarayım. Türkiye birbirinden büyük iki tren topik konusunu uzun süre daha gündemden düşüreceğe benzemiyor. Bunlardan ilki elbette 19 Mart süreci. Ekrem İmamoğlu ve muhalefetin seyri bu büyük gündemlerin bu nedenle başında geliyor. O kadar ki bunu iradi olarak gündemde tutmak gerektiğini de düşünüyorum kendi adıma. Bir diğer tren topik konusu da uzun süre gelişme kaydedecek.
Buna da üç adam süreci diyelim. Yani Bahçeli, Erdoğan ve Abdullah Öcalan arasında dönen Türk-Kürt ittifakı süreci. Bu süreç içerisinde Öcalan ile İmamoğlu neredeyse yer değiştiriyor diyebiliriz. Burada da zaman içinde yaşanan gelişmeler büyük bir gündem. Memleketin tarihine damga vuracak, 100 yılda bir yaşanacak cinsten bir değişime gebe haldeyiz. Tren Topik serisini hazırlamaya başlayalı 3,5 yıl olmuş. Bu 3,5 yılda böyle bir şeye hiç rastlamadım. Yani iki büyük gelişmenin gündemi bu kadar domine ettiği bir başka dönem hiç olmadı. 14 ve 28 Mayıs seçimleri elbette devasa bir gündemdi. 6 Şubat depremleri keza öyleydi. Ama Ekrem İmamoğlu'nun tutukluluğu ve üç adam süreci seçim gündemi ya da 6 Şubat depremleri gibi değil. Çünkü öyle 1-2 aylık değil, yıllara sair gündemler bunlar.
Bu da bende bir gerilim yarattı. Nedir o gerilim? Her hafta tren topik konusunun aslında belli olduğu böyle bir süreçte bana seçim yapma imkanı kalmıyordu. Bu da benim açıkçası canımı sıkan bir hadiseydi. Ya 19 Mart süreci ya da 3 Adam süreci. Seç birini.
Politika gündemi o kadar domine ediyor ki bizlere konuşacak başka bir konu kalmıyor. Eski dinleyicilerimiz bilirler, bu seride mümkün olduğunca konuları çeşitlendirmeye çaba sarf ediyorum. Zaten politikanın kısır gündemini eşeleğe eşeleğe varabileceğimiz yerin sonu o kadar da hayırlı bir yer değil. O yüzden bugün izninizle politikayla temasımızı koparmadan biraz daha fresh bir konu hakkında konuşalım istedim. Aslında 3 yıldır çeşitli dönemlerde yapmaya niyetlendiğim ama objektif şartların oluşmasını beklediğim bir konu 18 Mayıs akşamı ayağıma gelmiş oldu. Akşam haberleri bitti, eve dönüyorum, her yerde şu şarkı çalıyor. Acayip bir kutlama.
Malumunuz, efendim Galatasaray 25. şampiyonluğa ulaştı, 5. yıldızı taktı, son 3 yıldır Süper Lig şampiyonluğu kupasını domine etmiş durumdalar. Ben Tren Topik serisini hazırlamaya başladığımdan bu yana Galatasaray dışında bir kulübün şampiyonluğuna denk gelmedi maalesef. Maalesef diyorum ben bir Beşiktaşlıyım.
Şimdi serinin adı Tren Topik. Türkiye'nin değişmeyen tren topiklerinde de futbol mutlaka oluyor. Her hafta mutlaka bir futbol gündemiyle karşı karşıyayız. Ama inatla bu konudan uzak duruyor gazeteciler. Daha önce asfaltı delen çiçek Arda Güler. Türk futbolunun derin idari ve finansal krizi ya da Burjuva dervisi Ali Koç ve Aziz Yıldırım bölümleriyle futbol gündemine ilişkin bölümler hazırladığım olmuştu. E ama o bölümleri hazırlarken de haklıydım. Türkiye'nin en önemli gündemlerini yaratan kaynaktı futbol. Şimdi düşünüyorum da Aziz Yıldırım gibi bir adam Ali Koç'a
sen koçsun olan bana olur diyordu. Peki niye anlatmıyorsun? Bir şeyi açıyorsunuz. Bak sorarsam sokağa çıkamaz. Ve anlatamam. Sonra anlatacağım. Anlatın ya. Niye anlatamıyorsunuz? Anlatacak bir şey değil. Şimdi anlatın. Anlatırsan altında kalırsın. Kalmam. Sen değil ben kalırım. Ya ben kalırım. Sen değil ya. Sen koçsun herhalde. Sen kurtarırsın kendini de biz kurtarırız. Koç spor. Yok koç spor değil. Koç İdman Yurdu.
Ali Koç, Türkiye'nin en meşhur, en popüler patronu. Vehbi Koç'un torunu, Rahmi Koç'un üçüncü oğlu, merhum Mustafa Koç'un ve Koç Holding yönetim kurulu başkanı Ömer Koç'un kardeşi, kendisi de Holding'in başkan vekili. Ailenin en küçüğü ve tüm bunları bir kenara bırakan bir başka ünvanı var Ali Koç'un. O, 7 yıldır Fenerbahçe başkanı.
Ben Ali Koç'a ilişkin bir bölüm hazırlamayı 3 yıldır kafamda tasarlıyordum da açıkçası buna Fenerbahçeliler izin vermiyordu. Takım taraftarlığı akılcı değildir, duygusal motivasyonlara sahiptir, kabul edersiniz. Konu Fenerbahçe taraftarlığı olunca, bu motivasyonun daha yoğun yaşandığı da malumunuzdur. Ben Ali Koç'a ilişkin konuşunca, Sanki Fenerbahçe'ye bir garezim varmış gibi anlaşılıyordu. Bu da dinleyicilerimizi kırıyordu. Halbuki yıllardır savuna geldiğim şey, Simon Cooper ifadesiyle futbolun sadece futbol olmadığı. Bu nedenle gazetecilerin futbola mercek tutması gerektiğiydi.
Ben bunu yapmaya çabaladım ama çok zor gerçekten bu ortamda futbolu konuşmak çok zor. Ama konuşmak durumundayız. Futbol tıpkı tekstil gibi, madencilik ya da imalat sanayi gibi bir sektör ve bu sektör Türkiye'nin belki de en kirli sektörü. Yasa dışı bayis parasıyla semiren, yargıdan emniyete kadar uzanan kolları olan, keteleşmiş taraftar gruplarıyla son derece kirli bir sektör. Kulüp ayırt etmeden, takım ayırt etmeden söylüyor.
Benim de ilgiyle takip ettiğim Vined Vortex adlı YouTube kanalı tribünlerden sokaklara, redkitler daltonlara karşı başlığı taşıyan 45 dakikalık bir dosya hazırladı tam 1 yıl önce. Bu zamana dek 3.5 milyon kez izlenen bu videoda son 3-4 yıldaki tribün cinayetleri de sıralanmıştı. Tarih 16 Nisan 2022. Kasımpaşa Tribün Lideri Yüksel Usta Hüseyin iki ayrı suikastçı ekibinin saldırısında öldürüldü. 26 Ağustos 2023. Fenerbahçe Gençlik Lideri Cem Gölbaşı'nın içinde olduğu araç saldırıya uğradı. Sonucunda 3 kişi yaralandı. 30 Eylül 2023. Güngeren'de Ultra Aslan Tribün Lideri İslam Gündüz'ün işlettiği kahvehaneye saldırı düzenlendi.
Kanlı çatışmada iki kişi öldü, dört kişi yaralandı. 11 Ocak 2024. Fenerbahçe tribün lideri İbrahim Gümüştekin'e uzun namlulu silahlarla saldırı düzenlendi. Olayda bir kişi öldü. Peki, tüm bu kanlı saldırıların ötesinde ne var? Tüm bunların arkasında da kendilerine Redkitler ve Daltonlar gibi isimler koyan yeni nesil çeteler vardı.
Yani taraftarlığın biçimi de değişiyordu. Haliyle gazetecilerin hemen hepsinin ilgisini çekecek onlarca haberin menbaıydı futbol. Ama bu konuda konuşabilme hürriyeti sadece futbol medyasına verilmişti. Futbol medyası dışındaki gazeteciler bu konuyu eşeledikçe tehditler, şantajlarla karşılaşıyorlar.
Futbol medyası da konunun arka planına odaklanacak nitelikten maalesef mahrum ya da futbolun kirli yüzünü göstermek onların içine gelmiyor. Ama diğer sektörlerden farklı olarak bu sektörde faaliyet gösteren işletmelerin müşterileri değil bakın, taraftarları vardı. Bu da futbol patronlarına çok büyük bir zırh sağlıyordu. Düşünsenize, iPhone taraftarlığı gibi, ne bileyim McDonald's, Toyota taraftarlığı gibi bir şey. Tamam, kabul futbol kulüpleri sadece birer şirket değildir elbette.
Ben de Beşiktaşlıyım, Beşiktaş'ı bir şirket olarak görmüyorum ama sonuçta sektöre baktığımız zaman milyarlarca dolarlık bir sektör olduğunda kabul etmeliyiz. Ve taraftarlar gazetecileri kendi işletmelerine bulaşmamak üzere durdurabiliyordu. Gazeteciler bu sektörün kirini pasını eşeledikçe sektörün ne kadar tehlikeli bir boyut kazandığını fark edip geri çekiliyorlar. Sadece basit bir taraftar linciyle de sınırlı kalınmıyordu. Çeteler devreye girebiliyor, tehditler, şantajlar vs. vs. Bilgin Gökberk'in ifadesiyle Türkiye'de bir de top tarikatı vardı yani. Kimse bu tarikata elini daldıramıyordu. Ben de ağaç kavuğunda yetişmedim bu memleketin her evladı gibi. Futbolla bir teşviki mesaim oluştu yıllar içinde.
Kendi gündemimde olan tüm kamusal meseleleri burada anlatırken, konu futbol olunca bir otosansür yapıyordum ama bu otosansürü yapmayı da kendime yediremiyordum. Tüm bu çelişkiler içinde 7 Mayıs'ta Yeni Şafak gazetesinin de sahibi olan Albayrak grubunun televizyon kanalı olan TVNet'te, Ersin Çeliğ'i modere ettiği, Siyaseten adlı programda Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan'ın Ali Koç'a ilişkin yorumu ilgimi cezbetti. Ali Koç 11 hoca değiştirmiş, 105'de futbolcu transfer etmiş görev geldiğinden beri. Buna rağmen Fenerbahçe'nin bu süreçte aldığı kupa bir tane Türkiye kupası var galiba. Bir tane. Ali Koç
diyordu Kılıç Arslan. Türk futbolunun CHP'si haline geldi. Burada bağlam, Ali Koç'un başarısızlıklarına rağmen bir biçimde koltuğu koruyabilme başarısıydı. Bu da, Kılıç Arslan'ın Ali Koç ile CHP'yi bir araya getirebilmesini sağlamıştı.
başarıyla ilerler. bu kadar. başarıyla ilerler. ama o başarıdan daha önemsenecek şey, insanlara yapay bir aidiyet duygusu kazandırabilmek. yani aslında biz sandıktan birinci parti çıktık. aslında biz bu sene şampiyonuz. aslında biz falan diye devam eden bir sarmal yaratmak, yönettiğiniz futbol kulübünün ya da partinin ilelebet başında kalmanızı sağlayacak bir sanal aidiyet duygusudur. bu aidiyet duygusu Fenerbahçe'yi de gördüğüm kadarıyla tozduman etti.
Bu bağlam benim için oldukça ilgi çekiciydi çünkü ben de yıllardır Ali Koç'un Fenerbahçe'nin Erdoğan'ıdır önermesini ortaya atıyordum. Evet, Fenerbahçelilerin psikolojisiyle CHP'lilerin psikolojisini birbirine benzetmek mümkün. Bu haliyle İsmail Kılıçarslan haksız sayılmaz ama Ali Koç ayrı, Fenerbahçeliler ayrıdır. Ali Koç ile Fenerbahçe ilişkisi Erdoğan ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilişkisine daha çok benziyor.
O halde gelin bunu konuşalım. Bu bölümde Ali Koç, Fenerbahçe'nin Erdoğan'ıdır önermesini savunacağız. Fakat bunu yaparken 2017 referandumu ile kurumsallaşan yeni rejimi ya da bir başka deyişle Erdoğan Türkiye'sinde masaya yatıracağız. Madem bir Koç ailesi mensubunu masaya yatırıyoruz, o halde eski Türkiye ile yeni Türkiye arasındaki süreklilik ve değişimleri de konuşmak durumundayız. Hadi öyleyiz. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Çeviri Bu bölümde biraz geçmiş bölümlere referans vermem gerektiğini düşünüyorum. Hatırlar mısınız bilmem. Bu bölümlerden ilki 404 sayılı orta sınıf kinine yenik düşmek başlıklı bölümdü. 31 Temmuz 2024'e denk geliyor. Neredeyse bir yıl olmuş. O dönemde yani geçen yaz 90 küsur yaşındaki Rahmi Koç'un genç bir Latin dansçıya eşlik ettiği görüntüler ve Altyazı M.K.
viral olmuştu. Belki hatırlarsınız. Bu görüntüleri alıntılayan YouTube yayıncısı gazeteci Bahar Feyzan o dönem şöyle demişti. Rahmi Koç, 94 yaşında ve bana göre hayata şükür dansı. Bu 94 yaşındaki kişi Rahmi Koç'tan bir başkası olsaydı, örneğin Mehmet Cengiz olsaydı aynı yorum yapılır mıydı? Muhalif toplum kesimleri içinde Koç ailesiyle örneğin Cengiz ailesinin ya da örneğin Kalyon ailesinin itibarı aynı değil. Çok açık şekilde koca ailesine duyulan saygı ve sevgi çok daha fazla. İtibarları da yerinde. Bunun nedenini anlamak ilk bakışta zor değil. Belli ki halk kesimleri özellikle bu iktidar döneminde zenginleşen sermayedarlara şüpheyle yaklaşıyor. bu sermayedarların kazandıkları parayı hak etmediklerini düşünüyor. Buna karşın koçlar, zaten bu iktidar gelmeden önce de 2002 yılında da Türkiye'nin en güçlü holdingiydi. Yani bu iktidar sayesinde zenginleşmediler, zaten zenginlerdi.
Fakat bu cari durumdur, yani bugün böyledir. İlginç olan, bundan 20 yıl önce de, henüz AKP sermayesi semirmeden önce de böyledir. İlginç bir tartışma Tüpraş özelleştirmesinde yaşanır. Tüpraş yabancılara mı satılacak yoksa yerlilere mi? Sosyalistler doğrudan Tüpraş'ın özelleştirmesine karşılar.
Ulusalcılar, satılsın ama yerliye satılsın diyorlar. Liberaller ve AKP ekibi de o dönemler omuz omuza, onlar da kime satılırsa satılsın çizgisindeler. Cumhuriyet Gazetesi'nin başyazarı İlhan Selçuk ulusalcı çizgide. O diyor ki, koçlara satılsın. Çünkü onlar ulusal sermaye. Medusa'nın Salı belgeselinden dinleyelim.
O yıllarda Cumhuriyet'in başyazarı ve en etkili ismi İlhan Selçuk'tu. Selçuk, ulusalcıların sesiydi. İlhan Selçuk, İslamcılığa karşıydı. Şeriatın gelmesine önleme kavgası verdiğini dile getiriyordu. Ama reçetesi yerli patronlarla iş birliğiydi. Layıklığın güvencesinin koç, sabancı gibi gruplar olduğunu sanıyordu. 26 Mart 2005'teki yazısında Tüpraş'ın satılmasına karşı mücadele verenlere şöyle seslendi.
Petrol iş davayı kazansa bile işin sonu nereye varacak. Diyelim davayı sendikacılar kazandı. Ulusal sermaye koç devreden çıktı. Bizim solda bu akıl oldukça Tüpraş ya Arap'ın ya Çorap'ın ya Hariri gibi bir şair elinin eline geçecek. Bu şeriata karşı layık saflarda bir araya gelelim çizgisi hepimizin zihnini fazlasıyla bulandırdı.
Yine geçmiş bölümlerden biriydi, 28 Şubat 2024'te yayınladığımız Bu Kış Şeriat Gelir Mi? başlıklı bölümde detaylarıyla ele almıştık. Geçmişte, bu kış komünizm gelecek korkusu gibi, bu kış şeriat gelecek korkusuyla layıklığın politik derinliğe azaltıldı. Bu seçim son seçim lafzı da aslında bu seçimden sonra şeriat gelecek imasıydı. Layıklık basit ve yavan biçimde yaşam tarzına indirgendi ve layıklığın emekçi kesimler için anlamı idiş edildi. Böylece layıklık bir orta sınıf ideolojisine dönüştürüldü.
Laiklik orta sınıf ideolojisine dönüştükçe, tırnak içinde söyleyeyim, laik sermayede orta sınıfların imrendiği, sayı gösterdiği, itibar atfettiği patronlar kulübüne dönüştü. Mesela 70'ler de öyle değildi. Bu, 90'lar ve 2000'li yılların fenomenidir. Giderek eriyen orta sınıflar olana biteni göremiyor, geniş, yoksul kesimlerle didişmeye, onlara üstten bakmaya, onlara cahil demeye, şeriatçı demeye devam ediyordu. Türkiye, laik, muhafazakar diye birbiriyle didiştirilirken, bu esnada kentli orta sınıflar da siyasi konumlarını ve sosyal konumlarını kaybediyorlar, itibar atfettiği laik sermaye ise milyarına milyar katmakla meşgul oluyordu.
Bu hayhu için de Tüpraş koça neredeyse bedavaya devredilmişti. Öyle ki bu tarihte 85. yılını kutlayan Koç Holding'in bütün iştiraklerinin yıllık cilosu Tüpraş'ın tek başına yıllık cilosunun altındaydı. Tüpraş koça olan maliyetini sadece 4 yılda amorti etmişti. Koç Holding Forbes'un dünyanın en büyük holdingleri sıralamasında Tüpraş hamlesiyle 168 basamak birden atlayarak 190. sıraya yerleşmişti.
Laiklik, politik anlamından arındırılıp bir tür yaşam tarzı serbestliğine dönüştükçe geniş, yoksul kesimler için bir anlam ifade etmemeye başladı. Zaten bu söz konusu şey yaşam tarzı serbestliği olarak kodlandığı için laiklik yerine sekülerlik denilmeye başlandı. Böylece sadece kentli meslek sahibi, kültürel sermayesi daha yüksek kesimlerin sahiplendiği bir orta sınıf ideolojisine dönüştürüldü laiklik. Bu kesimler de zihinlerinde bir tür layık sermaye, İslamcı sermaye ikiliği yarattılar. E işte İlhan Selçuk bile bu dikotomiden hareketle yazmaya başlamıştı. Askerin de arzusu bu yöndeydi. Böyle bir dikotominin varlığını halk kesimlerinden önüne koydular.
Laikler laik sermayeyi desteklesin, İslamcılar İslami sermayeyi desteklesin. Halbuki böyle bir ikilik suni bir ikilikti. Bunu anlamak için politik tarihimize kısa bir yolculuk yapmak gerekir. 1960'lara ve 70'lere gidelim. O dönemde birincil tehlike komünizm. Ha geldi, ha gelecek komünizm. Tarih 12 Kasım 1970. O gün yayınlanan Hakikat gazetesinin birinci sayfasından duyurduğu bir haber. Başlığı şöyle. Tanınmış iş adamı İmam Hatip Okulu talebelerine bir hitabede bulundu. Haberde bahsedilen kişi Vehbi Koç'tu. Laik sermaye 1960'lar ve 70'lerde ilim yayma cemiyetinin iftarlarını organize ediyordu. Haberin ajitatif bir dili olduğunu da söylemeliyim. Huzurlu yüzler dolu dolu buğulu gözlerin çevrendiği masalarda meyve tabakları pide sepetlerinin yanına zevkle konulmuş. Haber dili böyle.
Fatiha için Allah'a açılan eller, kıpırdanan dudaklar. Bu şekilde bir haber anlatılıyor. Zaten Hakikat Gazetesi de dönemin İslamcı gazetelerinden bir tanesi. Şiir gibi döşenmiş bir haber. Ardından İlim Yayma Cemiyeti Başkanı Avukat Yusuf Tülü'nün vehbikoçu takdimi aktarılmış.
Bu gece aramızda 5 kıtada Türk'ün adını duyuran tesisleriyle memlekete büyük hizmetlerde bulunan dünyanın tanıdığı iş adamı Vehbi Koç'tan huzurlarınızda cemiyetimize şeref üyesi olmasını rica ederken cemiyet rozetini yakasına takıyorum. Hakikat gazetesinin bu haberinden 50 küsur yıl ileriye. Günümüze gelelim. Tarih 11 Mart 2025. 19 Mart operasyonundan sadece 8 gün önce. Bu sefer Serbestliğe'ten Onur Erkan'ın özel haberine bakalım.
Fenerbahçe Başkanı ve Koç Holding Başkan Vekili Ali Koç, İlim Yayma Cemiyeti ile birlikte Fenerbahçe-Faruk Ilgaz tesislerinde Fatih Sultan Mehmet, Uluslararası Anadolu İmam Hatip Lisesi'nde öğrenim gören 315 öğrencinin katıldığı iftar düzenledi. Ali Koç'un İlim Yayma Cemiyeti yöneticileri ve öğrencilerine iftar programı düzenlemesine sosyal medyada AK Parti muhaliflerinden tepkiler oldu. Ali Koç ilim yayma cemiyeti yöneticileri ve öğrencilerine iftar veriyor ve bu durum AK Parti muhaliflerinden tepkilere neden oluyor. Halbuki tepki gösterecek bir durum yoktu. Ali Koç bir aile geleneği olarak ilim yayma ile ilişkilerini devam ettiriyordu. O kadar. Fakat haberin alıntılarında babasının dedesinin kemiklerini sızlattığını söyleyenler dahi olmuş. Bu tip bir imaj yaratmak ne derseniz deyin büyük başarıdır.
Fakat bu başarı sadece koç grubuna ait değil, çarpık toplumsal kamplaşmaya da bağlı. Türkiye'deki çelişkiyi şeriat tehlikesi üzerinden algılayıp, bir tür laik-şeriatçı çekişmesi olduğunu düşününce, ki uzun yıllardır böyle düşünen önemli bir toplum kesimi var, koçlar-sabancılar gibi sermaye grupları laik ve dolayısıyla muhalif adlediliyorlar. Milli bayramlarda da gözyaşlarımızı şelale haline getiren video reklamlarla bu algı iyice pekişiyor. Dikkat ederseniz, bu 23 Nisan'da boykot rüzgarı eserken hiçbir sermaye grubu Atatürk'ü sömüren reklamlar yayınlamaya cesaret edememişti. Çünkü 19 Mart sürecine hiçbiri gıkını çıkaramadı.
Ama 19 Mayıs'ta normale dönüldü, yeniden Atatürk reklamları sosyal medyaya yayıldı. Böylece bir sermaye grubu sanki muhalifmiş gibi yapabiliyor ve geniş tüketici kesimleri olan muhaliflerin de rızasını alabiliyor. Taraftarlaştırıyor yani onları. Muhalif halk kesimleri de bu sermaye grubunu tıpkı kendileri gibi düzenin baskısı altında zannedebiliyorlar. Bu da Fenerbahçe başkanı olarak Ali Koç'un idetişimini kuvvetlendiriyor. Ali Koç, Fenerbahçe başkanlığı dönemindeki başarısızlığını ima yoluyla gerekçelendiriyor. Aslında Ali Bey çok iyi bir yönetici. Zaten iyi bir yönetici olmasa Koç ailesinin evladı ayıptır. Böyle başarılı bir ailenin evladı başarısız olabilir mi? Ama işte
Muhalif olduğu için istemiyorlar Fener'in başarılı olmasını. Ben şunu da iddia ediyorum. Ali Koç'un başında olan Fenerbahçe, bu ligde hiçbir zaman şampiyon olmasın. Ali Koç yönetimindeki Fenerbahçe şampiyon yapılmıyor, iddia bu. Şimdi bu zamana dek Koç şirketler topluluğunun üçüncü kuşak temsilcisi olan Ali Koç'u ele almaya çalıştık. Şimdi bir reklam arasına gidelim. Döndüğümüzde Fenerbahçe başkanı olan Ali Koç'u masaya yatıralım.
Ali Koç, Fenerbahçe'nin Erdoğan'ıdır. Savuna geldiğimiz önerme kimilerinize tuhaf gelebilir. Başarısız olmasına rağmen koltuğu terk etmediği için bir Kılıçdaroğlu vibe olduğunu da kabul ediyorum yani. Ama benim önermem biraz farklı. Hem Erdoğan'ın, hem Ali Koç'un yönetirken benimsediği iletişim birbirine oldukça benzer.
Bir kere bu tarz yöneticilerin oldukça tutkulu olduğunu söylemek gerekir. Erdoğan davasında samimi bir liderdir. Nedir davası? Koltuğunu korumak. Ali Koç da tutkulu bir Fenerbahçelidir. Buralarda şüphe yok. Erdoğan kendi davası için Ali Koç da Fenerbahçe için türlü fedakarlıklar yapabilir. Buralarda da şüphe yok.
Fakat her ikisi de tek adamlık davası güderler. Kendilerini emsalsiz adlederler. Bu davada sütte leke olur ama tek adam da olmaz. Peki onca başarısızlığın sorumlusu kimdir? Bu noktada bir heyula yaratmak gerekir, heyula. Bu ifade TDK sözlüğünde korku verici, ürkütücü hayal olarak tanımlanıyor. Tek adamlar üzerlerindeki tüm sorumluluğu bir heyulaya yıkıyorlar. Erdoğan için bu heyulanın adı bir zamanlar üst akıldı. Yalanı sürekli kullanın. İftirayı sürekli kullanın. Çünkü bu yalan sürekli kullanıldığında bu daha sonra doğruya dönüşür diyor. Kampanya aklı mı? Üst akıl. Üst akıl. Kabul edelim yaratıcı bir heyula. Emperyalizm deseniz altını doldurmanız gerekir. Ülke ismi verseniz ikili ilişkilerinizin anlatısına zarar verir. O halde bir hayal pazarlamalısınız. Üst akıl.
Kimdir bu üst akıl? Belirsiz. Yeri gelir ABD olur, yeri gelir Yahudiler olur. Erdoğan'a muhalefet eden herkes, bu belirsiz buzlu camın arkasında belli belirsiz görebildiğiniz üst aklın kuklasıdır. Fakat bu hayali yıllarca satamazsınız. Erdoğan da ekonomideki türlü başarısızlıklarına, bir süre üst akıl adını verdiği heyulanın sorumluluğuna yıktı ama daha sonra bu söylemden vazgeçti. Neden? Çünkü bu söylem başarısız olduğu için değil, miadı dolduğu için yaptı bunu. Çünkü madem böyle bir üst akıl var, sen ne işe yarıyorsun, sen ne güne duruyorsun, yensen şu üst aklı düze çıkalım der insanlar. Haliyle heyulanın değişmesi gerekir. Son yıllarda üst akıl kavramı kullanılmıyor. Ali Koç yönetiminin de birkaç yıldır kullandığı heyulanın adı ne? Yapı. Fenerbahçe'nin başarısızlığını arzu eden ve organize halde bulunan, bunu yaparken MHK'ya sızan, TFF'ye sızan bir yapı var. Fenerbahçe aslında iyi yönetiliyor, Ali Koç'un bir kusuru yok ama maalesef yapı var. Tabii Galatasaraylılar da bu yapı anlatısıyla dalga geçiyorlar çünkü kimdir bu yapı denildiği zaman budur, şudur, bakın, gördük, buradadır denmiyor, hakem hataları var demek ki yapı var gibi bir nedensellik korrelasyon ilişkisi kuruluyor.
Galatasaray'ın şampiyon olduktan sonra paylaştığı video, bu yapı anlatısına göndermelerle dolu. Ortada bir yapı var mı yok mu sorusuna cevap aradığınız takdirde bu heyulayı yaratanın minderine çıkıyorsunuz. Yani bu yapı var mı yok mu sorusuna cevap aramak zaten bir tuzak. Çünkü mesele bir bilmek işi değil. İnanmak işi. İnanmak ayrı, bilmek ayrı. Yapı var mı yok mu açıkçası bilmiyorum. Ben bilmeyi tercih ederim. Bilmiyorsam bilmediğim şeye inanmam. İnanmak ayrı şey.
Ha inanabilirsiniz o ayrı ama objektif bir hakikat bilinir. İnanılan şeye hakikat denemez. İnanabilirsiniz, her şeye inanıyor insanlar. Bana kalırsa bu yapı söyleme, Ali Koç yöneticiliğinin kendini tenize çıkarma taktiği bu arada.
Bu taktik, Koç ailesinin geniş halk kesimlerinin zihnindeki algısıyla da pekişiyor. Ali Koç da Cumhuriyet döneminden bu yana zengin bir ailenin evladı olduğu için, zaten Türkiye'de de laik-dindar çelişkisi olduğu için, Laik cephede yer alan muhalif Atatürkçü bir kişidir ve bu kişinin yönettiği Fenerbahçe'nin başarılı olması da istenmemektedir. Böyle bir algı var. Bu arada bu algı sadece muhalif kesimlerde de yok. İktidar destekçisi kesimlerde de var. Yeni Şafak'ın bağlı olduğu Albayrak Medya'nın televizyonu TVNET'te 7 Mayıs 2025'te yani iki hafta kadar önce Ali Koç'un 2018 sonrasında bakın Cumhurbaşkanı adayı olarak sahaya sürüleceği söyleniyor. Ali Koç Fenerbahçe'de başarılı bir yönetim yakalasaydı, muhtemelen Cumhurbaşkanı adayı olacaktı ve tüm tribünlerin, Galatasaraylıların, Beşiktaşlıların, muhalif çizgideki tüm futbol endüstrisinin ortak adayı olarak sahneye sürülecekti. İş tartışması. Buna inanmak için ya apolitik bir anti-Erdoğan'cı ya da apolitik Erdoğan'cı olmanız gerekir. Yani günün sonunda anti-Erdoğan'cı veya Erdoğan'cı apolitik olmanız gerekir. Zaten Erdoğan'cıların büyük çoğunluğu da vaziyeti kavrayamayan apolitik insanlardan oluşuyor.
Ali Koç veya Koç ailesinden bir başkası veya Türkiye'deki herhangi bir sermayedar. Erdoğan'ın karşısına çıkmaya niyetlenmez. Bu yürek işidir, bedel gerektirir. O yürek de bizim Türk sermaye sınıfında bulunmaz. Bizim sermaye sınıfımız yüreksizdir. Alın işte TÜSİAD başkanlarına kelepçe taktılar, gık çıktı mı? Osman Kavala. O da Türkiye'nin önemli ailelerinden birinin evladıydı. Bizim sermaye sınıfından gık çıktı mı? Bakın, size bir şey söyleyeyim. Erdoğan'ın karşısına çıkma yüreğe yeten tek bir isim var Türk sermaye sınıfından. Tek bir isim. O da kim biliyor musunuz? Millet! senin Ali Cengiz oylarından bıktı. Daha Ocak ayında ne söyledim hatırlayın. Bir derdiniz varsa ben buradayım. Bana gel bana. Ben buradayım. Başkasına yürüme.
İşte o kadar. Türkiye burjuvazisi içinde Cem Uzan'ı saymazsanız o çok geride, Erdoğan'ın karşısına çıkan bu zamana dek tek isim olduğu o da Ekrem İmamoğlu'dur. Ali Koç'un ne böyle bir niyeti vardı ne de Koç ailesinin böyle bir konumu. Algı buna müsaade ediyordu sadece. Ama bu inanma hali, bu algı, muhalif kesimlerde olduğu gibi iktidar kesimlerinde de var. Ali Bey, soyadı nedeniyle nasıl ki muhalif kesimler tarafından sahipleniliyorsa, aynı biçimde iktidar kesimleri tarafından da tehlikeli bulunabiliyor.
Halbuki bu, Türkiye'nin apolitik kamplaşmasının bir sonucudur. Koçların statüko ile ilişkileri her zaman kuvvetli oldu. 1950'lerde Demokrat Parti ile ilişkililerdi ama Vehbikoç CHP üyesiydi. Bunu algılamak zor, biraz böyle siyasi tarihe çok meraklı olmak lazım.
Sermaye ve devlet ilişkilerinin doğası da Türkiye'de böyledir zaten. Türkiye'de batıdaki gibi bir sermaye-devlet ilişkisi yoktur. Haliyle sermayenin ölçeyi büyüdükçe devletle ilişkiler de derinleşir. Enver Aysever'in, sen koçsun sana bir şey olmaz olan bana olur diyen Aziz Yıldırım'la geçen sene yaptığı röportajdan dinleyelim.
Yani sizin Erdoğan'la yakın olduğunuz, Erdoğan'ın adayı olduğunuz söyleniyor. Ali Koç Bey'in Erdoğan'ın adayı olmadığını söylüyor. Siz tam tersi diyorsunuz. Ama listeye bakın. Kim kime yakın? Oradan ne olduğunu anlarsınız yani. O zaman siz diyorsunuz ki Ali Koç benden daha yakın Erdoğan'a. Benden çok çok yakın. Çok çok yakın. Peki Acun falan yakın mı? Çünkü... Yakın olduğunu ifade ediyorlar. Yani duyuyoruz. Ama ben yakınlık dereceni bilemiyorum.
Aziz Yıldırım haklı. Koçlar ve Ali Koç, Erdoğan'a Aziz Yıldırım'dan çok daha yakındır. Ama sanki uzakmış gibi bir imajları da var. Bu imaj, Ali Koç'a başarısızlıklarını yıkmanın bir avantajını sunuyor. Fenerbahçe başarısız çünkü saray, Fenerbahçe'yi ele geçirmek istiyor. Ali Koç'un gitmesini istiyor.
Bakın şöyle bir şey demiyorum. Saray her yere müdahale ediyor zaten. Bunlara müdahale etmiyor ya da ele geçirmek istemiyor falan gibi bir şey demiyorum. Ama herkes için geçerli olan bir durum var. Bir Fenerbahçe kongre üyesinin konuşması anlattığım bu hikayeye güzel bir örnek oluşturuyor. Sonunda bu iktidarı demeyeceğim. Çünkü burası siyaset alanı değil. Bu düzeni yıkana kadar. Bir tarafta siyasal İslam'ın
Egemen olduğu, Türkiye'deki bütün kurumlarını ele geçirdiği bir yerde siz onların yıkmaya çalıştığı Atatürk değerlerini, Cumhuriyet değerlerini savunmak için cehennem siparişlerini mücadele edeceksiniz. Ondan sonra da bu ülkede, futbolda şampiyonluk bekleyeceksiniz. Yok, öyle bir yağma yok, yedirmezler sizi. Fenerbahçe şampiyon olamıyor çünkü başkanı layık ve iktidarda siyasal İslam var. Türkiye ekonomiyi düzeltemiyor çünkü başkanı Müslüman ve dünyada üst akıl var. Ama bu anlatının sonunda başarısız olmasına rağmen gönderilemeyen iki adet tek adam var.
Erdoğan'ın karşısına çıkmaya cesaret edebilen tek sermayedarın başına ne geldiğini 19 Mart'tan bu yana izliyoruz. Ekrem İmamoğlu bir CHP'lidir, bir muhaliftir ama aynı zamanda bir sermaye sahibidir. Peki ya Ali Koç'un karşısına çıkabiliyor mu diğer sermaye sahipleri? Son 7 yılda Gağız Saray 4 kez şampiyon olmuş. Beşiktaş, Trabzon Spor ve Başakşehir'de şampiyonluklar yaşamış. Daha doğrusu şampiyonluklar değil, birer şampiyonluk yaşamış. Bu 7 senede Gağız Saray başkanlık koltuğuna 3 ayrı isim oturmuş. Keza Beşiktaş'ın da aynı şekilde 3 başkanı olmuş.
Fenerbahçe ki Türkiye'de en çok şampiyon olan ikinci kulüp, 7 yıldır şampiyon olamamasına rağmen başkanını değiştirememiş. Bu da Ali Koç ile Erdoğan'ın ikinci temel benzerliği. Nasıl ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin son 10 yıldaki idari rejimi adeta Erdoğan'ın üzerine dikilen bir gömlek gibiyse, Fenerbahçe'nin ve futbolun organizasyonu da Ali Koç'un üzerine dikilen bir gömlek gibi. Her ikisi de birer politik survivor. Her ikisi de seçim kazanabiliyorlar.
Yani en önemli başarıları seçim kazanmak. Ama her ikisi de mutluluk vaat etmiyor. Her ikisi de iyi yönetmiyor. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları dünyanın en öfkeli ikinci toplumu. Mutsuzuz. Sosyal ve siyasal olarak kamplaşmış haldeyiz. Enflasyon deseniz, işsizlik deseniz hakeza. Yoksulluk, yasaklar giderek derinleşiyor.
Keza Fenerbahçe de aynı şekilde. Fenerbahçeliler mutlu mu? Mutsuz. Ama sorumluyu sırtlarından atamıyorlar. Her iki durumda da bir tek adam diktası oluşuyor. Bir kere futbol bu denle finansallaşmışken, futbol bir endüstriye dönüşmüşken, illa ki paralı pullu insanlar kulüplerin başına geçiyorlar. Fakat birincisi, kimse de Ali Koç'tan fazla para yok. İkincisi, kimse Koç ailesiyle ticari ilişkilerini bozmak istemiyor.
Ali Koç'un Galatasaray yöneticisi iş insanı Erden Timur hakkında söyledikleri düşünmeye değer. Yaptığın kontratlarla, verdiğin bilgilerle zaten yalanı dibine kadar soktun. Bakalım nereye kadar? Ama Fenerbahçe seni de not etti. Sen 3-5 gün camianda popüler olabilirsin bu söylediklerimden dolayı. Ama her gece yatarken bizi düşün. Özellikle de benim başkanlığım bitince.
Özellikle benim başkanlığım bitince diyor Ali Koç. Şimdi benim başkanlığım bitince geriye ne kalıyor? Koç ailesi mensubu olan Ali Koç kalıyor. Bu noktada Fenerbahçe başkanlık koltuğu ve soyadının gücünü bir araya getiren bir liderlik performansıyla karşı karşıyayız. Peki bundan sonra ne olacak? Şimdi Eylül ayında Fenerbahçe olağanüstü kongreye gidecek. Fakat Ağustos'ta lig başlıyor. Ben Ali Koç'un bu kongrede kaybedeceğini düşünmüyorum. Fenerbahçe çok başarılı olduğu için mi? Hayır. Ali Koç başarı vaat ettiği için mi? Vaat ediyor da inanan kalmadı. Ona da hayır.
Ali Koç da tıpkı Erdoğan gibi bir politik survivor'dır. Rakibini kendi seçebiliyor ve rakibiyle dövüşeceği zamanı da kendi belirliyor. Eylül ayına dek muhtemelen yeni bir hoca, yeni flash transferlerle taraftarın en azından bir kısmını arkasına alacak. Zaten karşısına çıkan vasat rakipleri de kolaylıkla elemin edebilecektir. Çünkü karşısına büyük boy bir rakip çıkmıyor.
Her nedense Erdoğan'ın da karşısına çıkmıyor. Erdoğan'ın karşısına çıkan da ne olduğunu görüyoruz. İki büyük kurum. Ne zamana dek böyle idare edilecekler? Kimi Fenerbahçe'li dostlarım, Ali Koç şampiyon olmadan bırakmaz diyor. Ben başka bir iddiadayım. Ali Koç velev ki şampiyon olursa hiç bırakmaz. Düşünsenize bu sene Fenerbahçe şampiyon olmuş. Ali Koç istifa mı edecek? Türkiye Cumhuriyeti ve nam-ı diğer Fenerbahçe Cumhuriyeti. Dediğim gibi iki büyük kurum.
Görebildiğim kadarıyla her ikisi de bir tek adam sultasına hapsoldu. İki güçlü başkan, Erdoğan ve Ali Koç, her ikisi de başlarında bulundukları kurumları ele geçirdiler. Bu haliyle Ali Koç için Fenerbahçe'nin Erdoğan'ıdır demek bence tutarlı. Siz ne dersiniz?
Nasıl ki Erdoğan'ı eleştirdiğimizde Erdoğan'cılar bizlere devlet düşmanı diyorsa, devlete karşı geliyorlar hainler diyorlarsa, nasıl ki buna karşı anti-Erdoğan'cılar, devlet ayrı hükümet ayrı, biz hükümeti eleştiriyoruz diyorsa, şimdi aynı durum Fenerbahçe için de geçerli. Ali Koç'u eleştirenlere Fenerbahçe düşmanı deniyordu. Artık Fenerbahçelerin de önemli bir kısmı Ali Koç'u eleştiriyor, vaziyete uyandılar. Ali Koç, muhalifleri de Fenerbahçe düşmanı değiliz. Fenerbahçe ayrı, Fenerbahçe yönetime ayrı demek zorunda kalıyor. Bu da Erdoğan'ın devletle kurduğu ilişkiyle bir benzerlik arz ediyor.
Ben Beşiktaşlıyım. Bizim kulübümüzde hırsızlarla uğraşıyor yıllardır. Durumumuz da ortada. Artık şampiyonluğa oynamıyoruz. Beşiktaş gibi bir kulüp düşünün. Türkiye'nin yeni düzeninde ayakta kalamıyor kurumlar. Beşiktaş'a da Fenerbahçe. Ben Beşiktaşlıyım ama şunu da söyleyeyim. Eğer Galatasaray'la Fenerbahçe'yi kendi gönül terazime koysam, Fenerbahçe tarihinden ötürü daha ağır basar bende.
Yani Fenerbahçe'yi daha çok severim. Hiçbir kulüp de Türkiye'den daha değerli değildir ama. Bizler tuttuğumuz takımlardan önce yurtsever insanlarız. 19 Mart'tan sonra hangi sermayedar gık çıkarabildi? Hangi kulüp tek bir açıklama yapabildi? Futbolun Türkiye'nin bu düzeninde halkın oyalandığı bir afyon haline geldiğini de göze olan görecektir. Eyyam yaptığım düşünülmesin. Yani Fenerbahçelilerin gönlünü almak için yalakalık yapmıyorum. Hatta çok yakın arkadaşlarım Fenerbahçelidir. Abim Fenerbahçeli mesela. Benim derdim tek adamlarla. Cumhuriyetçiyiz biz. Tek adamlarla işimiz olmaz. Bir tek adam söylemesin son sözü. Ne Erdoğan ne Ali Koç. Son söz halkın olsun. Son söz Fenerbahçeli'nin olsun.
Tren Topi'yi Podbe Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek futbolu arsada oynayın, borsacılara teslim etmeyin. Hoşçakalın. yarattığın değerlerinde olur musun sen bizim kadar ya 25 milyon taraftarın omuz omuza olur musun sen bizim kadar ya taraftarın omuz omuza
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.